Kişisel’ kategorisi için Arşiv

TiananMenian “aman beya! bende kendim yazıp kendim okuyorum işte”

Bayan Arıza tarafından Mart - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Üstat dedi ki: "15 yaşımda kendimi öğrenmeye verdim."

– "30 yaşımda, istencime sahip olabildim."

– "40 yaşımda, kuşkulardan uzaklaştım."

– "50 yaşımda, 'göğün buyruğu'nu öğrendim."

– "60 yaşımda, seziş yoluyla her şeyi kavradım."

– "70 yaşımda, doğru olan şeylere zarar vermeden yüreğimin isteklerini yerine getirebildim."

konfüçyus

keşke her şey filozofların düşündüğü gibi olabilseydi. sonuç var ancak yol yok. felsefe düşünceden çoğunlukla da fantazi tarzı düşünceden ibarettir. eğer öyle olmasaydı insanoğlu mutluluğunu ve gerçeğini gerçekleştirme bahtına sahip olabilirdi. üzerinde uzlaşılamamış büyük laflar yumağı. ben çare bulamadım en azından, bulan kimseyede rastlamadım. ha, ferrarisini satan bilge var bulduğunu iddia eden de, aynı sorun onda da mevcut. mesleğimi değiştirdim, ülkemi değiştirdim, karımı ve evimi değiştirdim, arabamı sattım, bilge oldum birkaç yıl sonra. kelebekler özgürce uçuyorlar etrafımda zevkle seyrediyorum, zihni kontrol altında tutup endişelerden arındım, iyi de nasıl? cevap yok çıkarım tonla. elbette samimi değil ve türetilmiş. batı kapitalizmi ürününü pazarlıyor ve öne çıkarıyor ve kaldırıp atana kadar okuyoruz biz bu adamları. hata elbette, ama birinden kaçıyorsun diğerine çarpıyorsun. tuna kiremitçi iclal aydınla ne güzel ikimizinde gamzeleri var demeden önce de hiçbir şey söylemedi hala aynı teranelerle gençliğin kafasını sulandırıyor ama buna edebiyat deyip doğan yayınlarının satış rakamlarını palazlandırıyoruz. bu ülkede ki edebiyatla ilgili tek adam ister sevin ister sevmeyin, ister okuyun ister tarzından nefret edin nobel edebiyat ödüllü konuşma özürlü orhan pamuktur. hiç değilse kelimelerle derdi var adamın. geri kalanı da dostlar alışverişte görsün havasında. doğan hızlan a onur ödülü verildi tüyap ta, bir rivayete göre bir süre önce vefat eden erdal öz kendisi hakkında "edebiyatın cumhurbaşkanı" gibi bir kelam savurmuş. körlerle sağırlar birbirlerini ağırlar, öyle edebiyata böylesi cumhurbaşkanı yakışır. papyon takan bir adamın bırakın bu coğrafya da edebiyatla uğraşmasını, kars ilinde yoldan karşıdan karşıya bile geçmesi bile başlı başına bir olayken, batı eğitimi ve kültürü almış bu ucubeler tarafından edebiyatın şekillendirilmesi, insanı ülkesi ve dilinin geleceği açısından üzüyor birader. nihat genç e bu konuda sonuna kadar destek çıkıyorum. edebiyat bu şebeklerin elinde pislenmiş ve yapay, donuk, kısır hallere bürünmüştür. bedri baykam ın yeni yetme yıllarında kirlettiği ve ne ayaksa yıllardır sakladığı mendili ne denli sanatsa, bunların yazdıkları, çizdikleri, öpüp sevip kolladıkları da o kadar edebiyattır. aman beya! bende kendim yazıp kendim okuyorum işte, it ürüyor kervan yürüyor son tahlilde…

Ayben Kılıç “Enstantaneler”

Bayan Arıza tarafından Mart - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

İki fotoğraf ta dünyanın en iyi 2. fotoğrafçısı olan André Kertész'e ait.   Çingene çocukları; o kadar yalın, bir o kadar da masum iki bedenin dudak dudağa çekilmiş enstantanesi..

  Ateşli ve tutsak gözlerle bakan o kadının fotoğrafı; Küçük İskender'in şu şiirini getirdi aklıma;

"Nerede eğilmişti ilk kez bir kadın, nehre doğru ve şelaleye düşürmüştü yasak çocuğunu Nerede eğilmiştim ilk kez korkusuzca, yüzüne doğru ve gözyaşlarına düşürmüştüm erkeksiz soyumu Bütün resimlerimizden kesip çıkarttım gözlerimizi…"  

TiananMenian “Bazıları gerçekten yaşar.”

Bayan Arıza tarafından Mart - 10 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Bazıları gerçekten yaşar." Charles Bukowski

Sırtımızda bize ait olmayan ama üzerimize yapışıp kalan ve bir daha hiçbir yere gitmeyen mahur ve melankolik bir hüzün paltosuyla dolaşıyoruz biz Türkler. Gittiğimiz her yere ve tanıştığımız herkese sunuyoruz onu ve bu hüznün pazarlanma işi bizi epeyce meşgul ediyor. Eski yıllarda kamyonlara asılan "ağlayan çocuk" kartpostalı gibi yerel ve yaygın. Menşei Türk değil ancak o denli içselleştirilmiş ki seksenli yıllar onunla anılıyor nostalji niyetine. İstanbul'da dolaşıyorum ve omzumda bir adam oturuyormuş gibi yürüyorum yollarda. Adam her nedense git gide ağırlaşıyor ve en sonunda akşamüstü evime dönmek için herhangi bir vesaite genellikle de otobüs ya da minibüse bindiğimde omuzum çöküyor üzerime, uyukluyorum ya da anlamsızca yola bakıp gözlerime yapışan her türlü ışıktan sakınıyorum. Para babaları dolu etraf sanki ve otobüsün dışındaki her araç beni fakirliğimle aşağılıyor. Yağmur yağıyor ıslanıyorum, kar yağıyor üşüyorum, güneş çıkıyor kavruluyorum ve bu pastadan bana düşen payın neden bu kadar az olduğuna bir türlü akıl sır erdiremiyorum. Sonra Acıbadem sokaklarında geceleri çöp toplayan çingeneler, Merter de yol üzerinde müşteri kovalayan travestiler ve sur dibinde kağıt mendil satan çocuklar aklıma geliyor ve ben şükretmem gerektiğine karar veriyorum yeniden. Oysa biliyorum ki sadece üç gece üst üste Kadıköy'den evime taksiyle gelmeye kalksam kişisel bütçem o denli sarsılır ki tekrar eski düzenini alması dört aylık kemer sıkma politikası sonucu ancak mümkün olabilir.

Off ulan off! Yüreğim yağmur ormanları benziyor biliyor musun? Hiçbir müdahale söndüremez bu yangını. Sefilin tekiyim ben, aptal, aptal, aptal… Geberene kadar içmek ve kaybolmak zamanı şimdi.

Ben arızalıyım, güne kara çalarım, tanıdığım herkese felaket taşırım, " "Lanetli Yahudi" gibi gittiğim her yere bela taşırım, asla iflah olmam, asla durulmam, yararlarımı kaşır dururum. Allah beni affetsin, ya da yok yok, affetmesin!

Alp Tugan “Enstantaneler”

Bayan Arıza tarafından Mart - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Eddie'm Vedder'im, mavilim, maviselim…

Nevermind kocum, take it easy.

gec gittin be abi. gidisin afilli olmadi.

Yavruma bak be:)

Pearl Jam

TiananMenian “Bana İstanbul çocuğu ayağı yapma”

Bayan Arıza tarafından Mart - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Aslına bakarsan bütün insanların hayatı beklemekle geçiyordu. İstedikleri bir şeyin gerçekleşmesini ya da birgün geberip gitmeyi bekleyip duruyorlardı. Markette tuvalet kağıdı satın almak için kuyrukta bekliyorlardı. Bankadan para çekmek için kuyrukta bekliyorlardı. Ve eğer paraları yoksa, daha uzun kuyruklarda beklemeleri gerekiyordu. Önce uykunun gelmesi için, sonra da uyanmak için bekliyordun. Önce evlenmek için, sonra da boşanabilmek için bekliyordun. Önce yağmur yağması için, sonra da yağmurun durması için bekliyordun. Yemek yemek için bekliyordun, sonra tekrar yemek için yeniden bekliyordun. Bazen de bir sürü delinin arasında "acaba bende mi onlardan biriyim?" diye merak ederek bir psikoloğun muayenehanesinde bekliyordun." Charles Bukowski

Akşam karanlığına kaldım yine ve Kadıköy'den uzaklaşmam gerek parasız yaşam kuralı gereği. Her köşe başında para harcamam için bir sebep yaratılmış sanki. Geçenlerde orta yerdeki parkta bulunan tuvalete girme gafletinde bulundum da yeni Türk lirasıyla bir lira verdim tamı tamına. Sadece ben şikayetçi değilmişim demek ki, içeriye girdiğim tuvaletin metal kapısına keçeli kalemle "bir milyona ağzına da sıçtırtıyor musun ulan?" diye yazmış benim gibi söğüşlendiğini düşünen bir arkadaş. Elimde iki üç tane Bukowski kitabı var. Ne yazık ki modası geçti "pis moruğun" ve korsanı basılmıyor artık. Eski kitap satan dükkânlar var rıhtımdan Moda'ya çıkılan yol üzerinde. Çaresiz üç beş lira eksiğine eski kitaplarını aldım otobüs duraklarının paralelinden yürüyüp minibüs durağına geldim sonra. Yakacık dolmuşlarının önünde sıraya girdim. Demokratik bir toplum, herkes mahmur gözlerle boş dolmuşlara yerleşiyor ve koltukları dolan minibüs kalkıyor. Sıra bana gelir gelmez en arka koltukta en dip koltuğa yerleşiyorum. Ne kadar az insan teması o kadar çok Bukowski böyle zamanlarda. Hemen paramı da yollayıp gömülüyorum kitabın içine. Amerika, evsizler, ayyaşlar, düzüşler, kaybedenler, kadınlar, at yarışları, kasabalar, tren ve otobüs yolculukları, hastaneler, işler, şehirler, ibneler birbirine karışıyor yine ve ben İstanbul'dan azat oluyorum o anda. Anında fark ediyor it oğlu it ve bir hareketlenme oluyor minibüsün içerisinde. Önce büyük bir alışveriş merkezinin yan tarafından geçerken üç beş tane zibidi biniyor minibüse. Neşeleri yerinde cıvıl cıvıl ve kaygısızlar. Her konuşmalarında gülecek şeyler buluyorlar. Erkeklerin saçları uzun, kulakları küpeli, kızların ise tam tersi neredeyse sıfır numara saç, erkeksi ve yeni yetme metalci tarzı siyah renk tişört ve kot. Bunlar bizim oraların değil Kozyatağı'nın ya da Bostancı'nın çocukları. Kıyafetler rahat, konuşmalar esprili ve coşkulu, gülücükler teklifsiz. Derken şoför mahallinde ufak bir arbede yaşanıyor ve şivesinden Kürt ya da doğulu olduğu anlaşılan on sekiz yaşlarında fütursuz bir erkek sesi bölüyor bizim zengin çocukların sesini. Şoför ile yandaki koltuğun arasında motor kabini diyebileceğim yere oturmuş genç ile koltukta oturan yolcu tartışıyor önceleri. Genç işi kabadayılığa vuruyor sonra, "konuşma lan" la kurulan cümleler "bana İstanbul çocuğu ayağı yapma" larla devam ediyor. Diğeri ne kadar laf anlatırsa anlatsın, doğulu gencin "in lan aşağı, ne diyeceksen orada de" tehdidi sonrası kırılan onuru bir türlü yerine oturmuyor. Mesele "biraz öte git beni sıkıştırıyorsun" gibi boktan bir mevzudan açılmış, gencin terslemesiyle farklı bir boyut kazanmış ardından. Bukowski'yi kenara bırakıp kendi gerçeğimle yüz yüze geliyorum. Erkek saçlı kızlar korkuyla, küpeli erkeklerinin koluna sarılmışlar sıkı sıkı ve şoför dahil hiç kimse konuşmuyor. Derken tahminlerimi doğrularcasına Bostancı'da iniyor Tiki genç güruhu ve biraz sonra da bizim bıçkın delikanlı iniyor aşağı. Gömlek düğmeleri üsten üç düğme açık ve göğüs kılı bile yok bu sert adamda. Tek serveti gençliği ve İstanbul'da var olmanın anlamını kendince çözmüş. Kendini ezdirme, söz söylerken tekleme, gereken söz ve davranış kalıplarını cesurca yerine getir. Ya bir gün dere kenarında leşini bulurlar ya da en babasından küçük bir mafiyaso olarak yeraltı dünyasına kaydın yapılır. Kapı kapandıktan sonra geride kalan adam son hamlesini yapıp şoföre çıkışıyor "helal olsun kaptan, minibüsünde yolcuna hakaret edildi, sen tek laf bile etmedin" diye. Minibüsçü ben her gün nelerle uğraşıyorum dercesine elini şöyle bir sallayıp üzerine bir de sigara yakıyor. Tekrar kitaba gömülüyorum bende ve minibüste kalan yolcunun yerinde olmadığıma şükürler ediyorum içimden.

Cem Kurtuluş “Charles Bukowski üzerine”

Bayan Arıza tarafından Mart - 8 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Ben Charles Bukowski'yi severim ve kendimi O'nun hikayelerinde bulurum Boktan yaşamı doğruca anlatır hiç sansür uygulamaz bazıları gibi İçinden geldiği gibi kurar cümlelerini Ne varsa o Gerçeği de o değil mi zaten O da kuralları sevmez, toplumu sevmez

Kadınlardan nefret eder Pisliğin  ve ayyaşın tekidir Alkol onun için çok şeydir Kadınlar hakkında söylediği bir söz vardır "Ama en güzel kadınlar hep en iğrenç boklara tutulurlar zaten, en sahtelerine."

O'nunla takılmak isterdim açıkçası Kim istemezdi diye sormak lazım Sokak edebiyatının en önemli yazarlarındandır Kendini yüksek görmez, öyle de olması gerekiyor Kadınların O'nu çok sevdiği söylenmez Ama sevenler de vardır

O'nun için popüler kültür bir s.kim değildir O da böyle derdi herhalde Yatak odası hikayelerini, konser anılarını, barda sabahladığı günleri, yalnız kaldığı günleri, okul hayatını anlatır kitaplarında Kitaplarında samimiyet ön plandadır Pis moruğun notlarında bunu görebilirsiniz. Bukowski iyidir Pislik te olsa iyidir  

TiananMenian “hapis yata yata, kurşun ise ata ata biter”

Bayan Arıza tarafından Mart - 8 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Bu yükseklikte etraf o kadar sessiz ki, insan kendini o uzay maymunlarından biri sanıyor. Sana öğrettikleri küçük görevi yerine getiriyorsun. Bir kolu çek. Bir düğmeye bas. Neyi neden yaptığını bilmiyor, sonra da ölüp gidiyorsun"

DÖVÜŞ KULÜBÜ "Chuck Palahniuk"

Ne olmadığımı biliyorum, sorun ne olduğum! Bir yanım ben buraya ait değilim diye çığlık çığlığa, diğer yanım o zaman nereye aitsin diye felsefe yapıyor bana bilmiş bilmiş. Daha çok askıda ve sallantıda, ama hep yüksek bilinç düzeyinde olduğunu düşleyerek. O da ne ki? Yüksek gerilim dersen anlarım, bana soyut gelme, yenilir yutulur cinsinden çözümler sun. Arada kalarak ve asla öne çıkmayarak ve hayatı alttan alarak yeraltına çekilmek istiyorum, geri kalan her şey beni yukarı çıkartıp bir şeyler yapmaya zorluyor ve ben engel olamıyorum artık hiçbir şekilde. Şikayet gibi gözüküyor şimdi buradan bakıldığında, aslında durum tesbitine daha yakın. Bunun şu an sürdüğüm yaşantıyla da bağları çok güçlü değil, ben yıllardan beridir bu sorunla başbaşayım. Yapmak istediğim milyonlarca şeyi bir yana bırakarak bir kaç isteğe indirgedim ama talihim geri kalan herşeyi bana ihsan ederek bunlardan beni alıkoyuyor. Ve erteliyorum her seferinde, her seferinde bir sonraki yıla nasip diyorum ve o bir sonra ki yıl gelmiyor hiç. Biraz karamsarlık var sanki üzerimde, yorgun ve uykusuzum günlerdir ve vücudumun bakımsızlığı düşüncelerimin kıvamını belirliyor şimdilerde.

Olsun oğlum! Hayat dediğin başağrısıdır, aspirin atarsın iki tane geçer, bilirsin; hapis yata yata, kurşun ise ata ata biter.

 ve "'ve' asla sadece bir bağlaç değil" diri düşün bu gece…

TiananMenian “Kadınlar ne ister?”

Bayan Arıza tarafından Mart - 7 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Sabır ağacı çizdim ben…Sanki karanlık bir tünelde gidiyorum, tünelde hiçbir ışık yok ve çok dar. Sürüne sürüne gitmişim… gitmişim… sonra bir dışarı çıktım, meğer o tünel altın doluymuş… bir çıktım ki her tarafımı altın tozcukları kaplamış… parlıyorum!

Ömer Faruk Tekbilek

Okulun ikinci yılıydı ve derslerle başım dertteydi her dem olduğu gibi. Üniversite denilen kurumda adama ne öğretilir de o daha sonraki hayatında onun işine yarar gibi abuk sabuk fikirlerle çok meşguldüm ve kronik kızlarla başı dertte şapşal oğlan pozisyonunda, küçük bir akvaryumdaki Japon balıkları nasıl seyrederler kendilerine bakan meraklı insanoğullarını adlı bir piyeste baş Japon balık rolüne soyunmuştum. O sıralar üniversite öğrenci ortamında gelecekte bir … olacağını zannetme adına çeşitli eylem türleri geliştirmek modaydı. Hayatın dışına itilip hayata ısınma antrenmanları yaptığını zannediyordun ve bu his seni hareketlendiriyordu bir şekilde. Yeni çıkmıştık çılgın ideoloji çağından ve on iki eylül askeri darbesiyle tarumar edilen bir neslin kişiliksiz ardılları olarak hangi çağa girebileceğimizin hesabı içerisindeydik. Etiket gecikmeden gelecekti, biraz da alayla Özal güruhu olarak adlandırılacaktık ve gurumuz şebekli bir kliple tahammül sınırlarını zorlayan bir popçu olacaktı bundan böyle. Ne zaman ki devrimci ve ülkücü abilerimiz hapislerden çıktı ve ülke kurtarmaktan sıkılıp kendilerini kurtarma yoluna gittiler, biraz rahat nefes almak kabil oldu. Sol taraftan reklâm ve medya dünyasına, sağ taraftan müteahhitlik ve inşaat piyasasına son hızla dalan ve cepleri parayla tanışan pos ve sarkık bıyık çetesinin üzerimizdeki baskısı kalktı da biz de kıl oldum abiden yola çıkıp yakalarsam öperim mertebesine erişme imkânı bulduk.

Gençlik işte! Kayıp gidiyor elden sabun köpüğü masalların sarımsak kokusu kıvamında. Kavanoz dipli dünya senin de sonun yok mu diyen bir kıza âşık sanıyordum kendimi. Benim kelimelerle başım her dem belada olmuştur ve sonum da bu yüzden olacaktır farkındayım. "Aşk dediğin masaldır sakın buna aldanma" diye şarkı söyleyen ablalarından miras kalan her türlü …tan savunma metotlarını üzerimde denemeye kararlı görünüyordu hanımefendi. Ben hala inat etmeyi bir çeşit mazoşizmle soslayıp tarih sayfalarına Mecnun'dan sonraki en büyük âşık olarak geçme hayalleri peşindeydim. Daha o zamanlardan insan ilişkilerinde ki salaklığım patent almaya yetecek derecede gelişmiş demek ki. Bu ülkede aşk yoktur, çünkü aşkı anlamlandırabilecek yetkinlikte ki olgun kişilikler, toplumsal ilişkiler yapımızda yerini bulamamıştır. Belki bir yerlerde mevcutlar ama ben rastlamadım kendilerine henüz diyerek yumuşatalım mevzunun sert kıvrımlarını hadi. Hoş ben pek çok şeyi ya geç anlarım ya da hiç kıyısına köşesine bulaşmadan es geçer giderim. Kızlar baş belasıdır bunu bile çözmem uzun yıllarımı aldı benim. Git vahşi kurt sürüsüyle takıl, Tibet'te inzivaya çekil, Büyük Okyanus'ta hiç bilmediğin sulara yelken aç ama kızlara asla bulaşma. Sırtını her döndüğünde kamçılanacağın gerçeğiyle yaşarsın sonra. Tehlikelidirler, almadan vermezler (cinsellik içeren bir bağlam oluşturmak değildi niyetim vermek derken, çok basit, çok hafif, çok ucuz olurdu bu yaklaşım. Manavdan portakal almıyoruz, sadece betimleme yoksulu olduğumdan muhasebeci mantığına uygun yaşantı düşkünlüğüne işaret etme gereğidir maksadım), soğukturlar kendilerinden başka pek çok şeye ve asla tam anlamıyla sırlarını açığa vurmazlar. O sırda ne menem şeyse kendileri de bihaberdir. İstisnaları mevcutsa da, bu türlerin hemen hepsi manastırlara kapanmıştır ve bekâret yemini ederek, kendilerini erkeklerden saklayıp Tanrı'ya adamışlardır. Geri kalanına da aklına gelen her bir yerde rastlayabilirsin. Kadın kendi varlığına dahi duyarsızdır ki bunun ispatı anlı şanlı psikoloji ilminin babası, hocası, kocası, eniştesi, her şeyi Freud amcamızın ölmeden evvel mırıldandığı son cümle " Kadınlar ne ister? " gibi abuk sabuk bir sorudan ibarettir. Eğer Üstat Azrail'le papaz olmadan hemen önce kafayı yemediyse bu hikâyeden çıkartılacak çok ders var ancak vakit yok. Kırbacını yanında taşı yeterli şimdilik. Teşbih ustası dedelerimizden elde kalan ' Cinsi Latif ' tabirinin bende yaptırdığı tek çağrışım ise söz üstadı atalarımızın "Katranı kaynattık olmadı şeker, cinsini …….. cinsine çeker" deyişidir.

Velhasılıkelam o zamanların nisan başlarında eve taşındım bir aşk yorgunu olarak, burası okula yakın İstanbul'a uzak. Yakınlıktan kasıt tek vesaitle ulaşabilme imkânına vurgudur sadece, uzaklığın tarifi ise Kadıköy'e ve tabii olarak vapura binme ihtimaline minibüs yolundan bir iki saat mesafede olmasıyla kişiliğini bulur. İstanbul her nerede yaşıyorsan orasıdır aslında, yüzde altmış nüfusu için de uzaktan bakılan ve ara sıra gidilen deniz manzaralı bir toprak parçası sadece. Bal kavanozuna ekmek bandırıp aslında kuru ekmeği midesine indirdiğini yadsıyan sanal bir alemin çocuklarıyız topyekûn. Bu yüzden birbirine yabancı kalan yaşamların kesiştiği bir ucube olarak varlığını sürdürür fikrimce Bizans'ın yaşlı orospusu. Aşağıladığım sanılıp yanıltmasın sakın. Asla onu tam manasıyla anlatma küstahlığına kalkışılamaz, yedi kocalı Hürmüz'dür, sekiz kollu ahtapottur, kırk başlı canavardır. Sadece Dante, Cennet, Araf ve Cehennem'inde kelimelerin elverdiği ölçüde ancak zayıf bir biçimde şiirleştirmeye çaba göstermiştir İstanbul'u. Ve Beatrice'de doğal olarak Aslı'dır. Gece rahmet yağarmış üzerine gündüz şer, canlıdır, değişir, yenilenir, kirlenir, temizlenir. Abilerim, ablalarım İstanbul bize benziyor, biz İstanbul'uz. Laz bir minibüsçünün kemençeli kasetinden anlamadığım sözlerle dolu şarkıları eşliğinde kısa bir yolculuk sonrası Kürt böreği yiyerek iri burun kemikli Afrikalı bir oğlanın Çinli kız arkadaşıyla el ele yürümesini seyretmek kendi başına bir keyif. Yeri geldiği zaman etnik çeşitlilikten ve kültürel mozaikten çuvallar dolusu laf üreten, sıra İstanbul'a geldi mi, sırf babaları buraya bizden önce geldiler ve burada doğmak gibi bir şansa sahip oldular diye kendilerini İstanbul'un seçkin evlatları varsayıp Mega köy'den dem vuran dantelli hurma parazitlerine sözüm yok. Ben, yetmiş iki buçuk millet tekmili birden beraber yaşar da sabahları dilenen martılara bir parça simit atacak delikanlı çıkmaz mı aralarından onun derdindeyim, ey Rabbul Alemin. Amin!

TiananMenian “Köpek Öldüren”

Bayan Arıza tarafından Mart - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Köpek Öldüren ' namıyla anılan şarabının hangi marka olduğu üzerine bir buçuk saat tartıştık içki meclisinde dostlarımla dün gece. Böylede dertlerimizde var üzerine kırmızı kurdeleli mavi nazar boncuğu takılası. Ben ' Güzel Marmara 'da ısrar ediyordum, Ekrem ' Çubuk ', Salih iddiasız, sessiz sedasız bizi dinliyordu. İçtiğimiz biraların haddi hesabı yoktu ve sırf ortama uygun olsun diye Anadolu halinden araklanmış ve her nasılsa evimi mekân tutmuş tahta domates kasasının üzerine gazete serip kurulmuştuk etrafına salonun orta yerinde. Ekrem birde büyük zeytinyağı tenekesi içerisinde ateş yakmayı önerdi ancak salonu kaplayacak dumanı ve evin benim olduğunu üzerine basa basa bağıra çağıra ifade etmem hevesini kursağında bıraktı lavuğun. Salih bir ara dışarı çıktı, ben hala Mersin'de bir birahaneye girip ' Hacı bana Köpek Öldüren şarabı getir ' diye garsonu nasıl dumura uğrattığımın elli ikinci versiyonunu anlatma telaşındayım. İçki içince bizim tayfa sümsük tavırlarından sıyrılır ve iddialı kişiliklerini giyip kuşanırlar anında. " Büfeci Derdalan'dır dedi birader " diye çıkageldi Salih, gazeteye sarılmış bira şişelerini siyah bir poşette elinde sallayarak. Saygı duyduk ve mevzu anında kapandı. İyi çocuklar, kötü besleniyorlar. Ama iddia ediyorum ki ' Köpek Öldüren ' diye ' Güzel Marmara ' şarabına derler, erbabı bilir, büfeci de iki bira satıyorum ayağına, bilmiyorum diyemeyip cırt çekmiş Salih'e sonuçta. Bu arada bir şaraba Derdalan ismi veren zatı muhteremi de tebrik etmek gerekir, o da ayrı bir mevzu.

Sabahleyin kaçta gittiklerini bilmiyorum, gidip gitmediklerini bile bilmiyorum, bir sabah kalkarım ve salonda üç beş adam sere serpe yatıyordur sağda solda, ayak kokuları burun sızlatan, elbiseleriyle düşüp kalkan, yatacak yer için sadece üstü kapalı bir mekânı yeterli bulan ve kaybedenler derneği doğal üyeleri türünden. Ne çok adam evinden dışarıda geçirir geceyi ve neden benim evim tercih edilir her seferinde diye düşünmekten kendimi alamam. Yalnız yaşıyorum, yumuşak huyluyum, gürültü patırtıya gelemem, gelene hoş geldin, gidene nereye demem, benden gidenin hesabını tutmam, daha ne! Bu mahalleye ilk taşındığımda ( ki o zamanlar öğrenciyim ), iletişim kuramadık uzun süre etrafımla. Babam hayatının en büyük kazığını, oturduğum bu evi satın alarak attı bana. Varoşların çocuğu olmam babam marifetiyledir ey ahali, kişisel tarihime böyle not düşülsün. İlk dört ay boyunca köşe başında ki üç yıl kullanılmış amele ayakkabısı suratlı bakkaldan ve bira aldığım, rakı ve beyaz peynir müptelası büfe sahibinden başka kimseyle konuşmadım doğru dürüst. Şimdi can ciğer kuzu sarması olduğumuz ama o zamanlar bana uzaktan uzağa diş bileyen dostlarım, gülerek anlatırlar nasıl ipin ucundan döndüğümü içki masalarında. Bir kenar mahalle yosması olan Melek ile adımı çıkarmışlar meğer kahve köşelerinde ve Melek'in o dönemlerdeki kırığı Naylon Şeref Efendi beni yol ortasında, herkesin gözü önünde ders mahiyetine marizlemenin bin bir yolunu arıyormuş kahvede okeyden başını kaldırabildiği zamanlarda. Allahtan buna yeterli zamanı yokmuş iri kıyım dallama namzedinin. Okeyde siyah yediliyle sarı sekizli arasındaki kombinasyon ile aynı oyun esnasında ikinci okeyin çekilebilme olasılıkları üzerine epey kafa patlatıyormuş o ara ve ben farkında bile olmadan sıyırmışım yakayı elinden. Şu okey oyununu icat edip memleketimin dört bir yanına yayarak delikanlılarımıza meşgale yaratan arkadaştan Allah razı olsun, ne diyebilirim ki? Hoş, konu başından sonuna aptalca. Yalan valla, bir kere Melek kim ben neyim? Ben kendimle ahbap olamıyorum, kaldı ki kevaşelerle yüz göz olmaya kalkayım. Melek Hanım bir keresinde küçük oğlunu ders çalıştırmaya göndermiş arkasından da bir tabak kek yollamış üzeri kâğıt peçeteyle kaplı, bütün muhabbet bundan ibaret. Epeydir dulmuş, geçim sıkıntısı çekerken iki yıl evvel, şimdi kirada oturduğu evi satın almışmış bana ne bunlardan. Hıyar bir durum olmakla birlikte ( kaybedenler safında yer almamın en büyük nedenlerinden biridir bu benim, hatun meselelerinde ) inanılmaz derecede eylemsizimdir ben. Ergenlik sivilcelerimin ilk döneminde bana cebren ve hile ile ve resmen göstere göstere asılan bir müptezel mitrayı bu tür tavırlarımla öylesine yıldırdım ki hırs yaptı kendince, en sonunda fırsatını bulup dudaklarını dudaklarıma değdirmişti de ardından benim eşcinsel olduğum söylentilerini yaymıştı sağa sola. Köşeye sıkıştırılmış bir kirpi kadar korkudan büzülmüştüm ve buz kesmişti elim ayağım. Sevmiyorum kur yapmayı kardeşim, sikmişim hareketini, şeklini, tavrını, edasını. Normal zamanlarda bir elin beş parmağı sayısında zayıf ve narin, kurumlu beyin kurtlarım ortada bir manita mevzu varsa aniden mayoz ve mitoz bölünme modunda çoğalma yolunu tutarlar ve kısa zamanda sayılarını Darvin'in ve bilumum popülasyon ve devrim meraklısı doğa uzmanının kıçlarını tavana vurduracak, beyinlerini dumura uğratacak derecede arttırırlar. Asla gerçeği süzemem ve şifrelerden, imalardan, yollardan, işaretlerden iz süremem. Henüz metro seksüel diye bir tanımlama bile icat edilmemişken son tahlilde, kızların saçlarını elleriyle düzeltmesinden anlam çıkartıp " Hatun bana tav oldu abi yarın kesin boğazda oturup çay içiyoruz görürsün sen " diyen ayakkabı boyacılarının favorisi, her daim bakımlı ve atak, girişimci ruha sahip erkekler dünyasının var olduğunu bilirim. Sadece, ben sünepeler tayfasına yanaştım. Bunun da kendine göre bir karizması var ama belli belirsiz ve uzun vadede öküz sıfatını kazanmaktan öteye geçmez son tahlilde. Bu işlerin kompetanı üstatlarla dolu etraf, bizim gibi hımbılların ise elleri var sadece. Naylon Şeref Efendi beni evire çevire yol ortasında dövemedi ama altı yerinden bıçaklanıp üstüne birde hapishaneye girdi. Derler ki Melek Hanım bir kere olsun görmeye gitmemiş kendisini ve yine derler ki kalantorlarla Bostancının barlarına takılıyormuş yaslı İstanbul gecelerinde. Ağzı olan konuşuyor bize de onların pazarlaması düşüyor. Şairsen duygu

TiananMenian “o allı basmanın ben verdim parasını seni alacak uşağın severim anasını”

Bayan Arıza tarafından Mart - 4 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"o allı basmanın ben verdim parasını seni alacak uşağın severim anasını" trt türkü repertuarı

"o boklu şalvarın ben verdim parasını seni alacak uşağın sikerim anasını" türkünün aslı, nihat genç'ten alıntılanarak

Sürüklendim, değersizlik hissi ve küçük kahverengi saksısıyla yanımda taşıdığım küpe çiçeği ile birlikte. Sevgilim beni terk etti iki yıl evvellinde, gün geçtikçe kronikleşen para sorunlarım var, iş bulmakta güçlük çekiyorum uzun zamandan beri ve geceleri uyumak yerine sigara içerek geçiriyorum saatlerimi. Bir delinin hatıra defterinde çok yorgunum, beni beklemeden çekip gitmen seyrin selameti açısından hayırlı olacaktır kaptan. Ensem tüylerim uzun, tırnaklarım kirli, dişlerim bakımsız, düşüncelerim çamur kıvamında, hayallerim cenabet, geleceğim karanlık ve yatağımın altı silme boş bira şişesi dolu. Çuvalladın oğlum diyen bir suratla aynadan bana yansıyan görüntümden sıkıldım, düşük bel, dar paça kot pantolonumdan, enli kemerimin metal aksamından, artık onsuz adım atamadığım gözlüklerimden, durduk yere kendi kendime konuşmaktan, olur olmaz sırıtmaktan, her gün kasvetli evimden kaçarcasına dışarı kendimi atmaktan, iş görüşmelerine giderken taktığım sümük yeşili ince kravattan, sırf entelektüel bir zevk edinmek adına ve bilinmeyen bir hedefe ulaşma umuduyla okuduğum tüm o …tan kitaplardan, bir kadınla tanışmak uğruna kaliteli çakmaklar taşımak gerekliliğinden dem vuran pespaye gazete parçacıklarından, geceleri her kanalda ayrı ayrı gösterilme şerefine ulaşmış saatlerce süren dünyanın en büyük icadı iddiasında ağrısız, sızısız, kolayca tüy dökebilen modern ağda reklâmlarından, o reklâmlarda rol alan ve program esnasında kollarına ağda yaptırarak kıllarını aldıran sırıtık yavşak tadında erkeklerden, geceleri barlarda sürtünmekten, sahte bir cennette mutluluk dilenmek rüyasına uyanmak uğruna …. yapmaktan, kızışmış kuzgun yavrusu hazzıyla para peşinde koşmaktan, telefon ederken bile "efendim" diyene "efendin arıyor" deme küstahlığımdan, başıma gelen her felakette babamı ve Tanrı'yı suçlamaktan ve uzun uzun cümleler kurmaktan nefret ediyorum. Sırf çevreye çok sıkı biri olduğum izlenimi versin diye ilk gençlik çağlarımda giriştiğim yerli yersiz ancak kesinlikle gereksiz yüzlerce kavganın yüzüme attığı birkaç çizikten öteye geçemeyen faça izleri ve zavallı denecek kadar az sayıda ki gönül maceralarımın ruhuma nakşettiği jilet kesikleri ile yaşama gayretindeyim vesselam. Bitir oğlum şu işi, kendini dünyadan, dünyayı kendinden kurtar diyerek çığlık ata ata beynimin içerisinde dolanıp duran gaipten gelen sese inanasım geliyor zaman zaman. Sanatçı bir ruhun oğlu olduğum ve ilham perileriyle birlikte doğduğum safsatasıyla beni oyalayan, umutlandıran ve tahammül etmeme dayanak sağlayan aksi şeytanın kör olmayan gözüne yedi kurşun sıkılsın, Ebu Leheb'in de elleri kurusun. Alkol beynimi buruşturmadan ve dibe yuvarlandığımın henüz farkındayken gerçekleştirebilecek miyim o şiirsel ve muhteşem eylemi? Sessiz sedasız ve kimseden intikam almayı kurmadan. Ancak, ama, oysa, lakin, gibi biber gazı, darbuka dibi, sevgi pıtırcığı türünden kelimelerle oynaşır ertelenir dururum her zamanki gibi. Düşmanım bile yok şu acınası dünyamda, itiraf edebilirim bunu en azından. Ne ilk olur bu, ne de son…

Mutsuz ve tutunamayan, kronik ayrılıklar denizi densizi. Tuhaf oyuncakların mucidi, artık kendi kendinin oyuncağı olmaya karar vermişte yalnız başına oturduğu Kaf dağında, haberimiz yokmuş meğer kendini ifşa edene kadar. Farkındayım pozitivizmin içine ettiği, etik ve destansı değerlerden yoksun olduğumu ve elim böğrümde, boynum bükük, ön dişim kırık, sağlıksız beslenme kuralları gereği. Epeydir, beynimde mekân tutmuş örümcek ağlarının tozlu iplik parçalarıyla çok meşgulüm ve parmağımı kıpırdatmaya bile mecalim yok artık.

Kulaklarım uğuldamaya başlıyor yastığa başımı her koyduğumda ve gerçek hayatta rol yapmaya kalkıştığında insanın başına gelmedik kalmıyor. Kafamı uzatıp çıkarıyorum kimi zaman köküne kadar battığım kirli ve karanlık çamurdan ve simsiyah dişleri, sivri kulakları ve keçiboynuzu kokan tüyleriyle bir zebani üç başı sivri paslı demirden mızrağını dürterek geri itiyor beni içeri. Daha derine gömülmek istiyorum her seferinde, yitip gitmek, hiçbir düşüncede yer almamak, hiçbir sohbette anılmamak, isimsiz mezarlara benzemek, hiçleşmek. Elimden gelmiyor, sadece beceriksizlik hissiyle baş başa bırakıp terk edip gidiyor beni iyi zaman cinlerim. Hayrete düşüyorum sonra hemcinslerimin hayata karşı başarılarını gördükçe. Eğer işin içinde sahtekârlık yoksa, harbiden büyük iş beceriyorlar doğrusu. Kıskançlık deme vururum alnının çatından seni. Benim sorunum daha öznel ve dışa kapalı, diğerleriyle işim olmaz hiç. Öncelikle uyum ve denge yeteneğim sakatlanmış sanki genetikten getirdiğim bir çeşit lanetlenmeyle. Dünya, insanın üzerinde yaşaması için uygun tasarlanmış bir yerde, sadece ben beceriksizim. Her şey dengi dengine belli bir ritim tutturmuş; âdemoğlu görür ancak sınırlı bir duyarlılığın eşiğinde var olabilen imgeleri, duyar fakat belli bir frekans aralığında yer alabilen sesleri, limitlerle çerçeveli ancak beş duyuya hitap eder günlük yaşam. Tüm bunların ötesinde var olanlar, onlara bir şekilde kafayı takmış ve sırf bu nedenle türümüzün garip üyeleri derneğine kaydedilmiş uçuk kaçık cinsi tarafından araştırılıp bilimsel makaleye dönüştürülerek bize anlatılır ve biz öğreniriz habire muhteşem iletişim çağı gereği. Ben fire veriyorum aralıklarla. Ne içime siniyor ne dışa vurabiliyorum var oluşumu. Karanlığım, sakin, hafif ve ucuz. Altı üstü Birinci cigarası ve benzinli muhtar çakmağı ve çocukluğunda benzinli muhtar çakmaklarını doldurarak eğitim giderlerini karşıladığını iddia eden bir İlyas Salman gerçeğiyle var olabilmenin kırılgan pişkinliği. Kahramanlar çağının uysal izleyicisi olarak ayakta kalmanın yolunu bulacaksın yirmi birinci yüzyılda. Bir önceki yüzyılın son demlerini de gördüm ben ve bir hayli berbattı kendileri, bir sonrakini görmeyi ise hayal bile edemiyorum.