"Aslına bakarsan bütün insanların hayatı beklemekle geçiyordu.
İstedikleri bir şeyin gerçekleşmesini ya da birgün geberip gitmeyi
bekleyip duruyorlardı. Markette tuvalet kağıdı satın almak için
kuyrukta bekliyorlardı. Bankadan para çekmek için kuyrukta
bekliyorlardı. Ve eğer paraları yoksa, daha uzun kuyruklarda
beklemeleri gerekiyordu. Önce uykunun gelmesi için, sonra da uyanmak
için bekliyordun. Önce evlenmek için, sonra da boşanabilmek için
bekliyordun. Önce yağmur yağması için, sonra da yağmurun durması için
bekliyordun. Yemek yemek için bekliyordun, sonra tekrar yemek için
yeniden bekliyordun. Bazen de bir sürü delinin arasında "acaba bende
mi onlardan biriyim?" diye merak ederek bir psikoloğun
muayenehanesinde bekliyordun."
Charles Bukowski
Akşam karanlığına kaldım yine ve Kadıköy'den uzaklaşmam gerek parasız
yaşam kuralı gereği. Her köşe başında para harcamam için bir sebep
yaratılmış sanki. Geçenlerde orta yerdeki parkta bulunan tuvalete
girme gafletinde bulundum da yeni Türk lirasıyla bir lira verdim tamı
tamına. Sadece ben şikayetçi değilmişim demek ki, içeriye girdiğim
tuvaletin metal kapısına keçeli kalemle "bir milyona ağzına da
sıçtırtıyor musun ulan?" diye yazmış benim gibi söğüşlendiğini düşünen
bir arkadaş. Elimde iki üç tane Bukowski kitabı var. Ne yazık ki
modası geçti "pis moruğun" ve korsanı basılmıyor artık. Eski kitap
satan dükkânlar var rıhtımdan Moda'ya çıkılan yol üzerinde. Çaresiz üç
beş lira eksiğine eski kitaplarını aldım otobüs duraklarının
paralelinden yürüyüp minibüs durağına geldim sonra. Yakacık
dolmuşlarının önünde sıraya girdim. Demokratik bir toplum, herkes
mahmur gözlerle boş dolmuşlara yerleşiyor ve koltukları dolan minibüs
kalkıyor. Sıra bana gelir gelmez en arka koltukta en dip koltuğa
yerleşiyorum. Ne kadar az insan teması o kadar çok Bukowski böyle
zamanlarda. Hemen paramı da yollayıp gömülüyorum kitabın içine.
Amerika, evsizler, ayyaşlar, düzüşler, kaybedenler, kadınlar, at
yarışları, kasabalar, tren ve otobüs yolculukları, hastaneler, işler,
şehirler, ibneler birbirine karışıyor yine ve ben İstanbul'dan azat
oluyorum o anda. Anında fark ediyor it oğlu it ve bir hareketlenme
oluyor minibüsün içerisinde. Önce büyük bir alışveriş merkezinin yan
tarafından geçerken üç beş tane zibidi biniyor minibüse. Neşeleri
yerinde cıvıl cıvıl ve kaygısızlar. Her konuşmalarında gülecek şeyler
buluyorlar. Erkeklerin saçları uzun, kulakları küpeli, kızların ise
tam tersi neredeyse sıfır numara saç, erkeksi ve yeni yetme metalci
tarzı siyah renk tişört ve kot. Bunlar bizim oraların değil
Kozyatağı'nın ya da Bostancı'nın çocukları. Kıyafetler rahat,
konuşmalar esprili ve coşkulu, gülücükler teklifsiz. Derken şoför
mahallinde ufak bir arbede yaşanıyor ve şivesinden Kürt ya da doğulu
olduğu anlaşılan on sekiz yaşlarında fütursuz bir erkek sesi bölüyor
bizim zengin çocukların sesini. Şoför ile yandaki koltuğun arasında
motor kabini diyebileceğim yere oturmuş genç ile koltukta oturan yolcu
tartışıyor önceleri. Genç işi kabadayılığa vuruyor sonra, "konuşma
lan" la kurulan cümleler "bana İstanbul çocuğu ayağı yapma" larla
devam ediyor. Diğeri ne kadar laf anlatırsa anlatsın, doğulu gencin
"in lan aşağı, ne diyeceksen orada de" tehdidi sonrası kırılan onuru
bir türlü yerine oturmuyor. Mesele "biraz öte git beni
sıkıştırıyorsun" gibi boktan bir mevzudan açılmış, gencin
terslemesiyle farklı bir boyut kazanmış ardından. Bukowski'yi kenara
bırakıp kendi gerçeğimle yüz yüze geliyorum. Erkek saçlı kızlar
korkuyla, küpeli erkeklerinin koluna sarılmışlar sıkı sıkı ve şoför
dahil hiç kimse konuşmuyor. Derken tahminlerimi doğrularcasına
Bostancı'da iniyor Tiki genç güruhu ve biraz sonra da bizim bıçkın
delikanlı iniyor aşağı. Gömlek düğmeleri üsten üç düğme açık ve göğüs
kılı bile yok bu sert adamda. Tek serveti gençliği ve İstanbul'da var
olmanın anlamını kendince çözmüş. Kendini ezdirme, söz söylerken
tekleme, gereken söz ve davranış kalıplarını cesurca yerine getir. Ya
bir gün dere kenarında leşini bulurlar ya da en babasından küçük bir
mafiyaso olarak yeraltı dünyasına kaydın yapılır. Kapı kapandıktan
sonra geride kalan adam son hamlesini yapıp şoföre çıkışıyor "helal
olsun kaptan, minibüsünde yolcuna hakaret edildi, sen tek laf bile
etmedin" diye. Minibüsçü ben her gün nelerle uğraşıyorum dercesine
elini şöyle bir sallayıp üzerine bir de sigara yakıyor. Tekrar kitaba
gömülüyorum bende ve minibüste kalan yolcunun yerinde olmadığıma
şükürler ediyorum içimden.