TiananMenian “William Ernest Henley, yıl bin sekiz yüz yetmiş beş”

Bayan Arıza tarafından 3 - Mart - 2011 tarihinde yazıldı.

     Direnç

"Kapı ne kadar dar olsa da
Cezam ne kadar ağır olsa da
Kaderimin efendisi benim
Ruhumun efendisi benim."

okul ve askerlik sonrası işsizlik, başıboşluk, semizotu, aslı olmayan
hikayeler, kurgu varoluştan iyidir en azından insan tarafından
tasarlanmıştır fikrine gönderme, gitme, gelme ve…

Otuz yaşına geldim ve hala alkolle kendimi avutup yorgana sarılarak
uyuyorum. Herhangi bir devlet dairesinde her ne kademeden olursa olsun
işe girme umudum okulun ertesinde girdiğim sınavlar neticesinde suya
düştü. Ticaret yapmak adına ne deneyime ne de yeterli sermayeye
sahiptim. Onurlu ve legal yoldan yok olmak adına askere gönüllü
komando yazıldım ancak Allah çekilecek çilen var daha diyerek
Güneydoğudan beni sağ salim evime geri gönderdi. Elime geçen üç beş
kuruşu da elektronik eşyaya harcadım, sudan çıkmış balık misali döndüm
babamın köyüne. Önceleri her şey yolunda gitti. Yine iş sınavları
cenderesinde Ankara'ya ve İstanbul'a gelip gittim. Bir baltaya sap
olamamış hımbıl veletler cennetinde dostlarımla pişpirik oynayıp
onların evlenmelerine, çoluk çocuk sahibi olmalarına, erkek
çocuklarını sünnet ettirmelerine tanık olarak gezinip durdum etrafta.

Babam onurlu adam, ne laf konduruyor ne de kendisi çekip beni bir laf
söylüyor o zamanlar. Ancak yemek yerken kaşığı tutuşu bile beni
aşağılıyor sanki. Akşam oluyor eve geç geliyorum, odama çekiliyorum,
yatağımın başucunda açılmamış paketiyle sigara duruyor, herkes yatmış.
Açıktan kimse bana para uzatmıyor ama sabah kalkıyorum yastığın
kenarında beş on lira. Bu beni derinden sarsıyor fakat elden gelen
hiçbir şey yok. Parayı alıp internet kafeye gidiyorum, gazetelerin iş
ilanı eklerine bakıp yüzlerce yere başvuru yapıyorum ve cep
telefonumun çalıp beni o mutlu haberle buluşturmasını umut ediyorum.
Ara sıra çağırıyorlar beni ve her gittiğimde sınava tabi tutularak
geri dönüyorum memlekete. Ekstradan yüz eli, iki yüz liraya patlıyor
bu bana. Finansörüm her seferinde umutlanıyor ve "hayırlısı" diyerek
avutuyor kendini. Ezilerek küçülüyorum git gide ve Kafka'nın böceğe
dönüşen insanlarıyla Dostoyevski'nin yeraltında yaşayanlarına
dönüşüyorum zamanla.

Birde asrın oyuncağı bilgisayar alıp, yalnızlık iksiri internet
bağlatıyorum odama. Artık içerde daha çok vakit geçiriyor, gece geç
yatıp öğlen ikilerde güne başlıyorum. Yanıma kimse yanaşamıyor,
televizyon ve internetle besleniyorum. İlme hizmet etmesi gerektiği
düşünülen tüm çağların en büyük buluşu internet ve onların sayesinde
bulaştığım bilgisayar oyunları epey vaktimi alıyor. Her seferinde
gerçeğimden uzaklaştırıp kendi kurduğu yapay ortamda ben yorup sızana
kadar beni oyalıyorlar. Derken arama motoru diye tabir olunan yere bir
gece "seks" yazmak gafletinde bulunuyorum ki al sana sefahatten beyni
sulanmış dört başı mamur Babil kulesi. Milyarlarca site, her birinde
yüzlerce resim, video, animasyon film, pornografik yazı. Yok yok
anasını satayım. İstedikleri tek şey kredi kartının numarası vererek
üye olup para yatırmak veya çok popüler bir site olup, kenarına
köşesine aldıkları şirket reklamı gelirlerini artırmak. Bu uğurda
yapılmadık rezalet, atılmadık takla, başvurulmadık yöntem kalmamış.
Her biri bir başka siteye link atıyor ve tüm gece dolaşarak hiçbir
yere varamıyorsun. Milyarlarca çıplak kadın resmi, her türden
pornografik görüntü ve hepsi benim odamda ekranın içerisinde. Gel de
uyu. Zaten hayatım kaymış, dibe düşerken kimseye zarar vermeden onu
çirkinleştirmekte beis yok.

Chat siteleri ayrı bir alem, dünyanın her yerinden birileriyle
yazışmak mümkün. Bir tanesini asla unutamam. Sanırım MİRC adıyla
meşhur, o zamanlar oldukça yaygın kullanılan sohbet programındaydı.
İngilizce biliyoruz ayağına yabancı kanallara takılıyorum, derken
"cyber" namıyla bir sohbet odasına denk geliyorum. Sağa sola "hi"
yazıp atıyorsun karşında ki "asl?" yazıyor. Bu age, seks, lokasyon
nedir anlamında bir soru. Yaşını, cinsiyetini ve bulunduğun yeri
yazarak kabul görmesini bekliyorsun, cevap gelirse sohbet biri
ayrılana kadar devam ediyor. Kanada'dan bir kadınla yazışmaya
başlıyoruz, benden yaşça büyük ve yazılım mühendisiymiş, takma adı
Carina. Ama her şeyin yalan olma ihtimali mevcut, ben belki de Orta
Avrupa'da kel saçlı, bira göbekli cinsiyet kavramı karışık erkek bir
maden işçisiyle konuşuyorum ancak böylesi bir yalanı sadece onun
yazdıklarından anlamam gerekiyor. Bir Kanadalı ile Türk bizim saat
dilimine göre gecenin saat üçünde ne konuşursa onu konuşuyoruz ve bir
ara Carina sohbeti "Sana bir şey sormak istiyorum" diye bölüyor. Sor
diyorum ve "Şu anda sağ elimin parmakları nerede? Tahmin edebilir
misin?" diyor. Hay bin kunduz! "Nerede?" diye soruyorum hafiften
kıllanarak. "Bacaklarımın arasında" diyerek çığlık atıyor ardından.
Bir yazı insanı ne kadar etkileyebilir? O sırada klavyenin başında
birinin olduğunu ve tuşa dokunurken şehvetli kelimelerle seni azdırmak
istediğini düşününce etkiliyor birader. "Peki, neler yapıyorsun
onlarla?" diye sorunca kıyamet kopuyor tabii. MİRC basit bir chat
programı ve "cyber" kanallar bu işe hizmet ediyorlar, bunu
öğreniyorsun ilk. Ardından sistem gün geçtikçe kendini yeniliyor ve
her ne hikmetse, düzen "Eğer bir olgu iyi ya da kötü sonuçlar doğurmak
üzere kurgulanmışsa, yirmi birinci yüzyıl itibariyle netice mutlak
suretle kötüye eğrilme biçiminde gerçekleşecektir" Alev Alatlı
orijinli beynelmilel prensip gereği işleyişine devam ediyor. Görüntülü
ve sesli iletişim kurmak mümkün oluyor sonraları ve diyelim ki
Finlandiyalı bir çift yatak odalarını canlı yayınla tüm dünyaya
açıyorlar. Bu da bir müddet oyalıyor insanı ve sonunda akla, fenne ve
insanlığa hizmet etme yüce amacıyla var olan internet, bu erek hariç
her yolda kullanılıyor ve modern insan kendi gerçeğinden kaçışı artık
bu yolla gerçekleştiriyor. Esrar üretiminden el yapımı bombaya
milyonlarca var oluşu gereği insan doğasına zararlı eğilim bir tuş
basımı kadar uzakken, Neşet Ertaş'ın mükemmel türkü sözlerine ulaşmak
ta aynı pencerenin arkasında.

Abilerim ablalarım aşk, dostluk ve muhabbet dileniyoruz klavyenin
tuşlarından. Herkes kadar kusurlu ve herkes gibi çaresiziz. Tuz çölüne
paraşütle atlamış bir solucandan farkımız yok. Sağcıyız ama Ahmet Kaya
dinliyoruz, kolumuz kanadımız kırık, hayallerimiz sakat, rüyalarımız
sakıncalı. Üzerimize üzerimize geliyor değersizlik sendromu ve bunun
tek sorumlusu biziz. Arkamız yok, sırtımız açık, karnımız aç ve
kaybedecek zincirlerimiz bile yok. Sevdiğimiz kızlar parasız, işsiz
güçsüz ve aylak diye bizlerle evlenmiyor ve babalarından biraz daha az
kel fizik öğretmenleriyle baş göz oluyorlar. Parasız adam gereksiz
adam, itten köpekten tekme yiyoruz gün boyu. İş başvurularının sözlü
seçmelerinde ayrıksı ve işe yaramaz olduğumuza karar veriyor insan
kaynakları uzmanı hatunlar kısmı. Göründüğüm kadar doğulu ve hanzo
değilim ben diye haykırasımız geliyor göğsümüzü yırta yırta. Oysa
sesimizin perdesi düşüyor git gide ve çığlıklarımızı içimizin
karanlığına gömerek yaşamaya devam ediyoruz sonra. Hayatımız
diğerlerine öykünmekten başka bir şey değil ve kendimizden intikam
alıyoruz sık sık. İçerimizde hayatını iyi kötü bir işle düzene koyup
ardından evlenip çoluk çocuğa karışanlarda çıkmıyor değil ama onlarda
geçim derdi mutsuzluk kervanında umutsuzluk geleceğine yelken
açıyorlar. Oğuz Atay abimiz yıllar evvelinden durumu özetledi ve
ezcümle yenildik biz. Artık yardım istemiyoruz, ihsan istemiyoruz,
kurtarılmak istemiyoruz. Bizden geçti artık, şımarık, arsız ve dik
başlıyız. Kahvehane köşelerinin en saygın yerleri bize ait, laf olsun
torba dolsun yaşantımız, çelik çomak sonrası, okey, ellibir, çanak
masalarında her konuda ahkam keserek, atıp tutarak, Karadeniz'de
peynir gemisi yüzdürerek geçiyor ve …