TiananMenian “En büyük kötülük, en büyük iyilik için gereklidir.”

Bayan Arıza tarafından 25 - Şubat - 2011 tarihinde yazıldı.

En büyük kötülük, en büyük iyilik için gereklidir.
Nietzsche

Sadece uyumak istiyorum, mümkünse günlerce sürmeli, hatta aylarca.
Sarhoşlukta bir nevi ayakta uyuklama hali. Var oluşundan ve kendi
gerçekliğinden uzaklaşmak için bulunan en kolay, yasal ve hafif
yöntem. Hem fiyatı üzerine konulan fahiş vergiler nedeniyle ülke
ekonomisine olumlu katkı sağlamak gibi içerken pek akla gelmeyen bir
tarafı da mevcut. Kimi zaman devletin idaresinde ki büyüklerimizin,
"Ulan önüne gelen vergi kaçırıyor bu memlekette, biraz daha stres
husule getirelim de içki, sigara ve benzin tüketimini artırarak gelir
düşüşünü telafi edelim" benzeri tartıştıklarını varsayıyorum bir
masanın etrafına toplanıp. Nasıl olsa ödediğimiz her vergi bize yol,
su, elektrik olarak geri dönüyor, ancak her ne hikmetse bunların
kullanımı da ücrete tabi. Varsayalım ben normal bir işte çalışan en
sıradan adamlardan biriyim ve ortalama bir Türk'ün yaptığı her eylemi
gerçekleştiriyorum. Ufak tefek farklılıkları es geçersek geriye, sabah
gazete alıp, belediye otobüsüyle yola koyulmuş, mesaisiyle birlikte
asgari ücretin biraz üzerinde aylık maaş alan ve haline her hafta Cuma
günü öğlen arasında gittiği Cuma namazında şükreden bir tıfıl oğlan
kalır. Henüz evlilik gibi masrafları boyunu aşan bir faaliyete
girişecek gücü kendinde bulamamıştır ve sabahleyin aldığı gazeteye
verdiği otuz beş kuruşun aylık olarak on lira elli kuruş tuttuğunu
hesaplamaktadır. Günde bir paket kısa LM sigarası içer ki otuz günlük
maliyeti tamı tamına seksen yedi lira olup aylık gelirinin altıda
biridir. Haftada bir kere birahaneye gidip sadece bir çerez ve üç fıçı
bira götürse elli altı lirayı gözden çıkaracaktır. İşyerinin servisi
varsa ne ala ya yoksa tek vesaitle gidip gelse en ufak mesafe bir
liradan iki lira ki etti altmış lira. Bu adamın kız arkadaşı yok mu,
olmalı, öyleyse hazır kartlı da olsa cep telefonu muhakkak vardır,
idareli kullanıp iki haftada bir kontör yüklese yirmi beş lira da
iletişime harcar. Velev ki adamımız askerliğini tamamlamış ve
ailesiyle birlikte yaşıyordur ancak nereden baksan diş macunu,
fırçası, tarağı, jileti, sabun köpüğü, saç jölesi, ayakkabı boyası
derken bir yirmi lirada da oraya bağlanır. Ayakkabı, pantolon, gömlek,
iç çamaşırı, çorap dersen asgari ayda yirmi beş lira da kılık kıyafete
koyarsak, geriye sadece kız arkadaşıyla kafe, lokanta, park bahçe
gezmeleri kalır ki oda rahat bir elli liraya mal olur. Asgariye vursan
temiz üç yüz lira yani bir aylık zorunlu ihtiyaçları için on sekiz
günlük çalışması gerekmektedir. Adamımız bu dengeyi her ay korumak ve
açık vermemek zorundadır. Ayda iki kitap alsa, korsanı dört lira olan
kitaba on beş lira bayılacaktır, bir kere sinemaya gitse dokuz lira. O
da sinema yerine VCD seyreder, korsan kitap alır, tiyatroya gitmez,
kaset almaz MP3 yükletir, Windows'un lisanslı programı niyetine track
program kullanır ve geçinir gider. Allah'tan sosyo-kültürel aile
yapımız böyle bir yaşantıyı cevaz kılar. Tek başına ya da evlilik
hayatı kira, elektrik, su, telefon, ısınma ve beslenme sorunlarını
beraberinde getireceğinden Türkler de anne baba hayatın her döneminde
çocuklarına katkıda bulunmak üzere kodlanmıştır. Emekli olunması,
çocuklara yardım edilmeyeceği anlamına gelmez ve birazda bu nedenle
büyük çocuklar gibi yaşam sürmeye devam ederiz. Erkeklerimiz futbol
maçlarında kadınlarımız her gün farklı kanalda yayınlanan dizilerde
kendini arar. Kelli felli adamların cırtlak renkli takım formalarıyla
kol kola girip küfürlü bağrışmaları ne denli garipse, kadınların
yapısı gereği kurmaca bir dünyanın kahramanlarını, ilişkilerini ve
konuşmalarını muhabbetlerine dahil etmeleri o denli sakat bir
durumdur. Elbette kimseden her akşam felsefi sohbetler yapmasını veya
Hıncal Uluç gibi ultra modern bir yaşantı sürmesini beklemiyoruz ancak
her ne kadar da ekmek kavgasının pençesinde kıvranılırsa kıvranılsın
diline, yaşantısına, giyimine, evine, kişiliğine, ruhuna kalite en
azından bir farklılık ya da farkındalık katabilmeli insan. Vıcık vıcık
kahvehane muhabbetinde "Ver coşkuyu, ver coşkuyu!" sürgit yaşama tarzı
beni boğuyor dostlarım. Parasızlıktan şikâyet edip duran, asgari
ödemesi yapılmamış kredi kartının aylık faizinin hesabına saatlerini
harcayan, bulabildiği en küçük fırsatta İstanbul gecelerinde Rus
asıllı fahişe peşine koşup "Kopan!", kırk elli yıllık ömrü hayatında
hiçbir yaralı parmağa işemeden geçip giden lavuklar cehenneminde benim
payıma da onları seyretmek düştü bidenem, ondandır biraz feryadım.

Ben bu cehennemin ne şeytanıyım ne de kurbanı. Bizimkisi sadece ölene
kadar sonsuz; sallantıda hali…