Küçük bir kızken annemin Pow Wow Cafe’de
garsonluk yaparken giydiği kırmızı
benekli kumaştan kısa eteğini ve
dekolteli beyaz köylü bluzunu
kolalayıp ütülemesini izlerdim ya da
araca servisçilik işi için giydiği beyaz püsküllü
botlarını parlatışını izlerdim, ona ne kadar güzel
göründüğünü ve benim de büyüyünce garson
olacağımı söylerdim ona ve o da derdi ki
yo, hayır, garson olmayı istemezsin,
berbat bir iş. Ama hiç söylemedi bana
ne olmam gerektiğini ya da yetişkinliğin sırlarını
aydınlatmadı benim için, ben de bir prenses veya
bir balerin yahut Eleanor Roosevelt olacağımı
farz ettim. Hiç hayal kurmadım, hatta Jules Verne gibi biri
olursam, o gün geldiğinde bin dans diyarına
gidecek ve boş günlerimde, bikinimi, püsküllerini
ve de payetlerini yıkayacaktım; ve birkaç
hafta üstsüz dans ettim, yalnızca bikini altlarını
yıkadığımı annemin fark etmemesini
umarak. Asla yapmamı istemediği
garsonluk işinden daha beter bir şey
yaptığımı öğrenecek diye o haftalar boyunca
nasıl da endişlenmiştim. Niye hiç
fark etmedi, bunu hiç bilemeyeceğim, analık görevidir
onun, hasta mıyım, yorgun muyum yoksa çaresiz miyim,
bunları bilmek göbek bağı kaynaklı öncelikleridir.
Yanıma kâr kalmasına izin verdiği için sevindiğim bir suç bu:
Çuvallarımı acayip bir malzemeyle
doldurup da, dağdan koşarak inip çölü aşarak
Absürtlük Denizi’ne varırken, elindeki boş silahla
başka yöne bakan güvenlik görevlisi.
Joan Jobe Smith
“Charles Bukowski ve Meat Kuşağı” – Şenol Erdoğan, Kadıköy 2013