hani ’adam olacak çocuk küçüklükten belli olur’’ derler ya!, işte çağan ırmak sinematolojiisi ile 2000 senesinde tv’de bir gece yarısı denk geldiğim ‘’çilekli pasta’’ ile tanıştım, gecenin bir yarısı genç yaşımın verdiği deli kanlı zamanlarımı çağan ırmak bir nebze sakinleştirmişti.
uğur polat ve yasemin kozanoğlu basit bir hikayeyi çağan ırmak anlatısı ile öyle naif, öyle içten ve öyle pasta tadında oynamışlardı ki yıllar geçse de silinmiyor hafızamdan, o günden beri çağan ırmak sinema anlatısını takip ederim, tabii ki çağan ırmak tüm filmlerinde zevk ve renk skalasından kaynaklı olarak sinema izleyicilerinin tamamından başarılı/başarısız kıstaslarından azade değil, bazı filmleri bana göre top class olsa da bazı filmlerinde beklentimi karşılamadığını söylemek mümkün, tabi ki bu anlatım çağan ırmak’ın üst düzey bir yönetmen olduğu gerçeğine gölge düşürmemekte…
2005 yılında çağan ırmak öyle bir damar yakaladı ki sinema kanalında etkilenmemek elde değildi, ‘’babam ve oğlum’’ çağan ırmak penceresinden bir parıltı, bir çıkış kapısı, bir iz düşümdü memlekete dair, siyasi tavrı az ama etkileri bolca hissedilen bir kıvamdı, mayası aile, hamuru açmaz olan…
kısaca öykümüz ;
sadık, ege’deki çiftlikten, üniversitede gazetecilik eğitimi için ayrılmıştır. oysa babası hüseyin (çetin tekindor), onun ziraat mühendisliği okuyup çiftliğin idaresini eline almasını istemektedir. sadık, daha üniversite yıllarında politikayla aktif olarak ilgilenir. bunu öğrenen babası hüseyin, oğlunu evlatlıktan reddeder. 70’li yıllarda birçok siyasi olaya karışan sadık’ı daha zor günler beklemektedir. 1980 yılının 12 eylül günü sabah erken saatlerde karısının doğum sancılarının tutmasıyla dışarı fırlayan çift, hastaneye gitmek için araç bulamazlar, çünkü ülkede askerî darbe gerçekleşmektedir. sadık’ın karısı, doğum esnasında hayatını kaybeder ama küçük deniz hayattadır. gördüğü işkence ve yattığı hapisten sonra sağlığı bozulan sadık, hastalığının ölümcül olduğunu anladığında deniz’i ege’deki çiftliğe, annesinin ve konuşmadığı babasının yanına götürmekten başka bir yol bulamaz. çizgi romanlara ve onun büyülü dünyasına oldukça meraklı olan deniz için evin yanaşmaları, küs teyze (şerif sezer), traktör kullanan ve telsizle konuşan babaanne (hümeyra), bileğinden boğazına kadar bilezikle dolaşan gelin hanife (binnur kaya) ve saf bir amca (yetkin dikinciler) ile tanışmak, onun için oldukça farklı bir deneyim olacaktır. sadık ve hüseyin’in geçmişle hesaplaşmaları ise oldukça sıkıntılı gelişmelere neden olacaktır.
rol dağılımı ve cast o kadar güçlü ve heybetli duruyor ki oyuncular özelinde üzerlerine dikilen altından bir kaftan var ve bu kaftanın aurası herkesi çekip çeviriyor, örüyor, sarıyor, sarmalıyor…
sadık (fikret kuşkan) : her karesi ile oynamamış, yaşamış
hüseyin (çetin tekindor) : tam bir usta işi, babacan, merhameti ruhunda saklı,
salim (yetkin dikinciler) : saf ve temiz, kirlenmemiş bir beyaz sayfa
birgül (özge özberk) : pür aşk, bekleyen beyaz atlı prenses
deniz (ege tanman) : küçük bir akıl ama büyük bir düşünür
filmin giriş sahnesi adeta ‘’ben öyle sıradan bir film değilim, anlatacaklarım var, sana dair’’ modunda, o ıssız ve karanlık sokaklar, fikret kuşkan’ın çaresizlik nirvanası, karmakarışık duygular, sabahın ilk ışıklarında robota bağlamış beyin, aynı cümlelerin dudaklardan dökülmesi, fena…
sadık inandığı değerler uğruna ailesinden uzak yaşamayı tercih etmiş, babası ile arası bozuk bile olsa halen babasına sarılmayı dört gözle bekleyen, annesine yaşamını anlatamamanın ızdırabını çeken, bu kadar zor bir hayatı olmasına rağmen dimdik ayakta durmaya çalışan bir karakter, lakin hastalık illeti yakalayınca, inandığı değerler uğruna asıl çıkmaz sokağa o zaman giriyor, şaşkınlık ve hiç birşey yapamamanın ağırlığı ruhuna öyle bir baskı yapıyor ki başını öne eğip kaderine razı oluyor…
filmden bazı cümleler dizini gerçekten sorguda değer, örneğin ;
deniz :”insan büyüyünce hayalleri küçülür mü baba?”
öyle ağır bir söz ki bu, herkesi kendi gibi sanmanın bedeli, o tozpembe ütopyanın içine düşülen hayaller, inancın ve fikrin özgürlüğüne kendini kaptırmanın diyeti, hayal kırıklıkları, yaşama sevincinin yavaş yavaş sömürülmesi ve asıl kurmak istediğin hayallerin küçülerek yok olması, işte asıl dram burada, yok olmanın eşiği…
sadık : “- ona bir oda ver baba, gidecek hiçbir yeri yok. bir evi olsun, istediğinde çıkıp gidebileceği, geri dönebileceği. “
öyle zor ki sadık’ın durumu, deniz’in büyüdüğünü göremeden göçüp gitmek bu fani dünyadan, deniz’i bırakabilecek bir liman araması, o terk ettiğin sisteme evladını emanet etmek zorunda kalmak, küçükken çıktığın faunusun içine kendi evladını bırakmak zorunda hissetmek, kader döngüsü bu olsa gerek…
sadık : ‘’bir şansım daha olsa yanımdakileri de götürürdüm ya da oradakileri buraya getirmek isterdim. ben gidemedim ki, ama kalamadım da.’’
öyle pişmanlık kokan bir söz dizimi ki, iki arada bir dere de kalmanın acısı, bir yanının uzaklara gitmesi, diğer yanının ailenin kalplerinde kalması, uzak ve yakın olgusunun anlamını yitirmesi, siyah ve beyazın içindeki o grimsi boşluğu, ruhundan arda kalan buruk bir oksijen ve kalabalıkları ortasında o tuhaf ekşimsi yalnızlık…
film gelişme ve final kısımları ile boğazında düğümlenen bir aykırı sözcük, gözlerinizden akan damla damla tomurcuklar, o deniz’in küçücük yüreğinden beylik efelenmeler, o yumuşacık kalbinin pür-ü paklığı, nakış gibi işlenen bir kurgu, kırık kalplere yol açan bir zihniyet, yaralı yüreklere ‘’bugünü yaşa’’ diyen bir devrim, üç kuşağın iç içe geçmiş hayatları, baba,oğul, torun düzleminde bir aile trajedisi, izlenmesi gereken…
son söz ;
baba neydi ;
baba, tamamlayan
baba, vuslat
baba, özlem
baba, devrilmeyen bir çınar
baba, gizli gizli sevdiğimiz
baba, saçlarımızı yufka yüreğiyle okşayan
baba, isyan etsekte kızmayan,
baba, doğruyu, yanlışı bize öğreten
bir öğretmen hayatı öğreten…
iyi seyirler…
Ruhuna sağlık üstat.
MASUMİYET – 1997 – Zeki Demirkubuz
Masum,
Hiçbir günahı olmayan, hiçbir suçu bulunmayan,
Temiz, saf, pür-ü pak,
Ya Masumiyet,
Herhangi bir suç veya yanlış yapma ile ilgili suçluluk eksikliği,
Her iki kavramda birbirine yakın bile olsa o kadar çok farklı ki, birbirinden türemesi neticeyi o kadar değiştiriyor ki, günahsız olmak mı? ya da suçsuz olmak mı?
Günah ve suç arasında kalan bir film Masumiyet, hayatımızda verdiğimiz tüm kararların sebep ve sonuçları üzerine kafa yoran, anlık gelgitlerimizi, buhran tavırlarımızı, davranış bozukluklarımızı velhasıl bizi bizden daha iyi anlatan bir film Masumiyet.
Konusu; On yıllık mahkumiyeti biten Yusuf tahliye zamanı gelince, kalan ömrünü cezaevinde geçirmek istese de dışarı çıkmak zorunda kalır. Elinde yıllardır görmediği, müebbet mahkûmu bir arkadaşının verdiği adres ile bir namus davası yüzünden aşığını öldürüp, kendisini sakat bıraktığı ablasını görmek için İzmir’e gelir. Ablası ve eniştesinin evinde ‘gördüklerinden’ kaçıp, ucuz bir otele yerleşir. Burada ‘bir iyilik’ nedeniyle tanıştığı üç kişi ile ne yapacağını ve nereye gideceğini bilmeden beklemeye başlar.
Öncelikle yönetmenden başlayayım, Hayat dahil tüm filmlerini izledim, üstadın kesinlikle hayatla bir kavgası, bir kan davası var ve elinde öyle bir silah var ki adı sinema, her seferinde kalbimize gömüyor o kurşunu, kıyıda köşede kalmış yaşam hikayelerini öyle vurucu anlatıyor ki Kor filmi için yaptığım yorum hep aklımda kalıyor.
‘’geçip gidiyor hayat kendi yolunda, aynanın karşısında kendime bakıyorum…üstat yalın ve o sıradan hayat hikayelerini o kadar çok güzel ayrıntılar ile anlatıyor ki her seferinde aynı duygu girdabına giriyorum, o kendine has hayata karşı vurdumduymaz tavır…her şey boş geliyor…ev, şehir, ülke, dünya, samanyolu, evren o kadar çok hissiyatsız oluyor ki…’’
Haluk Bilginer filmin lokomotifi, alıp götürüyor bizi uzaklara, aynı kendi cigarasını yakıp hikayesini anlattığı tirat da olduğu gibi, sanki o cigarayı biz içiyormuş gibi içiyor, sanki biz oluyoruz onun yerinde, öyle can alıcı, öyle içten, öyle samimi, öyle çaresiz, öyle kabulleniş…
Güven Kıraç lokomotifin arkasına takılan yük vagonu, suçlu olan taraf, masum değil, günahsız değil ama hayat işte seni nereye sürükler bilemiyorsun, içine çekildiğin girdabı hesap edemiyorsun, akışına bırakıp sürüklenip gidiyorsun, cinayet işliyorsun, tahliye oluyorsun, aile diye bir şey kalmadığını görünce savruluyorsun bir de öyle birine âşık oluyorsun ki dertlerine dert ekliyorsun…
Derya Alabora lokomotifin yakıtı, o olmasa ‘’Kader’’ başlamayacak, Bekir ‘O’’nu gördüğünde girdiği cendereyi hesap edemeyecek, usul usul peşinden gidemeyecek, malı mülkü satıp savmayacak, sarhoşken otobüse atlayıp şehir şehir dolaşmayacak, işte öyle bir tutulma, öyle bir aşk Bekir’in Uğur’a olan sevdası, Zagor bile vazgeçirmiyor küllenen ateşini, Uğur bildiğiniz lokomotifin sönmeyen ateşi…
İnce detay açılar, unutulmaz sahne geçişleri, çok iyi replikler, mükemmel kurgu ve sürpriz Derya Alabora’nın son sahnelerdeki üstün oyunculuğu,
3.sayfa haberlerinde bir çırpıda okuyup geçtiğimiz hikayelerden kült bir kesit…
Film size bir ‘’Hayat’’ boşluğu veriyor, ruhunuzu yukarı kaldırıp bedeninize ayrı bir gözle bakmanızı istiyor, size bir ‘’es’’ veriyor, zamanın ruhunu anlamanızı, verdiğimiz her kararın neticede nereye varabileceğini düşünmemizi sağlıyor…
Ezcümle; Masum değiliz hiçbirimiz…
İyi seyirler dilerim.
Tarih boyunca din ile bilim karşı karşıya gelse de ikisinin ayrı kulvarlarda ve paralel bir akış içerisinde olduğunu görmekteyiz. Milattan sonra yaklaşık 1800 sene boyunca din ve felsefe iç içe geçerek birbirlerine daha derin anlamlar kazandırdılar, Newton ve Einstein ile bilim dünyası devrim yaşayınca son yüzyılda ilim adeta çağ kapatıp çağ açtı ve bu çağın adını hala koyamadık ki halen teknolojinin hızına yetişemiyor âdemoğlu…
Bilim kurgu gerçekten zor bir sanat, hayal gücünüzün kuvveti, görselliği olan özeniniz, senaryo derinliği, içerdiği din ve bilim açıklamaları, oyuncuların bu hikayeye kattıkları katma değer ve seyircinin soluksuz izleyeceği bir seyirlik yapmak, işte o film bu film…
Filmimiz Carl Sagan’ın aynı adlı kitabından uyarlama ve kısaca hikayemiz;
‘’ Astronom Dr. Arroway, Bir gece Vega yıldızından gelen bir sinyal keşfeder. Arroway’in bu keşfi bütün Amerika’yı ayağa kaldıracaktır. İşin daha da tuhaf olan tarafı, Vega yıldızından gelen bu sinyaller birleştirildiğinde bir teknolojik aracın yapım planı ortaya çıkmaktadır. Bu bir truva atı mıdır? yoksa başka gezegen ve galaksilere seyahatin yolunu açan bir makine midir? Bunu öğrenmek için Amerikan Hükümeti makineyi yapmaya karar verir.’’
İlk yarım saat sanki bir hazırlık aşaması, derin düşüncelere dalmanızı kolaylaştıracak bir setup, ‘’hazır ol’’ fırtına geliyorumun izdüşümü, sabrederseniz neden böyle söylediğimi anlarsınız…
Bir bağlantı kuruluyor evrende, yalnız mıyız? değil miyiz? in cevabı, içinde bir babaya olan hasret dram kokuyor, tanrının varlığını sorgulama ikileme itiyor ve bilim seni evrene atıyor şimdi içinden çık, çıkabilirsen, kesinlikle ufuk açıcı…
Din ve bilim çatışmasında pusulamız ne olacak diye sorulsa karar mercii bence kalbimizde hissettiğimiz olur, o ince çizgide birbirlerine karışmadan bir sicim kıvamında yürüyor film, ışınlanma makinesindeki çizim kalitesine ayrı bir parantez açmak lazım, mühendislik harikası, çalışma prensibi eşsiz, Foster’ın uzay makinesinden geçtikten sonraki sahnelerde bilinmezliğe bir bilinebilirlik katmış, hiçbir filmde görmediğim bir makine prototipi, harikulade…
Karakterlerden J.R.Harden aslında kimdi diye sorsak herkesin kendine bir cevabı olur ki bence öyle derinlikli öyle can alıcı öyle felsefik ki, herkesin kendinde bir şey bulacağını düşünüyorum…
Kaderin bir cilvesi olsa gerek Matthew McConaughey 17 sene sonra İnterstellar’da oynayarak aşağı yukarı aynı konuya parmak basıyor, yine aile dramı, yine din yine bilim…
Fazla ayrıntı vererek heyecanınızı törpülemeyeyim, son söz Foster’dan gelsin ;
– baba, evrende bizden başka canlılar var mı?
– eğer evrende yalnızsak, bu çok büyük bir yer kaybıdır.
İyi seyirler…