Çıkış (tüm bunların olmasını hiç istememiştik)
*bir Radiohead yazısı*
3 temmuzun erken saatlerinde gezegenimiz bir grup beyaz saçlı adamın yorgun gözlerle,yazılmış en güzel şarkılarından birkaçını canlı olarak sergilemesine tanık oldu.bu eşsiz 20 dakikanın sonunda aklımda tek bir soru vardı.pink floyd dışında başka hangi grubu 15-20 yıl sonra tekrar sahnede gördüğümde gözlerim dolacak,kalbim sıkışacak o kısacık sürede an be an biraz daha farkına varacağım yaşlandığımın ve dolup taşan hüznün ardında soğuk gölgede bir gülümseme yer bulacak kendisine? ben ve benim kuşağımdaki
pek çokları için bu sorunu tek bir cevabı var;radiohead.işte bu yazı neden cevabın onlar olduğu hakkında.

Kariyerlerine bilmem kaç yılında….ardından creep bilmemnesi….ok computer hadisesi…..kid a ile yerinden oynayan taşlar..sonrasında gitgide keskinleşen politik söylemler…vs…vs…tüm bunların çok ötesinde bir şey,hatta bunların arkasına saklanıp kendisine yaşam alanı sağlayabilmiş bir şey radioheadi eşsiz kılan.daha çok birkaç solgun yüzlü,çelimsiz adamın gözlerimize nasıl baktıkları,kulağımıza neler fısıldadıklarıyla ilgili…
Yaklaşık 10 sene önce başlayan bir hikayedir bu.birinin bize “buraya ait değilim” demesiyle tanıştık onlarla ve sadece bu söz ile bile akşama misafirliğe gelmelerini ve biraz dertleşmeyi ister olduk.gençliğin asiliğini
daha bir barındıran ilk albümde thom pek çok şarkıda tüm gücüyle bağırıyor,nakaratların arasına koydukları sert gitar rifleriyle o yaşların heyecanını,isyanını içimize taşımayı başarıyordu."kader..elimi tut ve beni dünyadan koru;ben seni düşünüyorum..nasıl uyuyabiliyorsun;sen varken ..neden kendime inanayım; dokunduğum herşey taşa dönüşüyor" diyorlardı ve "ben bir sürüngenim".ardından engeller çıktı karşımıza. her şeyin ve herkesin kırıldığı haykırılmış,gezegenin korku denizinde bir silah gemisi olduğu fark
edilmiş, kurşun geçirmez olmak hayal edilmiş ve birşeyler cehennem gibi acıtmıştı. siyah yıldızları suçlayarak pansuman yaptığımız kayıp aşkımıza son bir kez baktık,neye dönüştüğümüzü fark etmeden. peter pan yaşlanmaya başlamıştı ve karar verildi”bu makine artık iletişim kurmayacak”……ve durmadan bir şeyler değişti ,değişti..sora o şeyler bambaşka şeyler oldular sonra bir anda hiçbir şey kalmadı. gökdelenlerin altında kendini küçücük hisseden ,ertesi gün patronu kendisini azarlayacağı için uyuyamayan, anlayamadığı sayılar tarafından yaşamı kontrol edilen,terkedilmiş ama ağlayamayan, gördüklerine inanabilmek için seferber ettiği algılarının malubiyetinde felç olan uzaylılar oluverdik.. kızgın,yorgun ve çaresizdik..sonunda pes ettik:ok computer.artık radiohead in sözleri ve müziği kalp atışlarımızdaydı.her şarkıda ayrı bir vokal vardı,thom daha önce duymadığımız seslerle konuşuyordu.bazen sakin ,bazen öfkeli yada herkesin çıldırdığı bir dünyada uykusuzluğa mahkum edilmiş ve 24 saat kırılmaya
hazır birinin sesine ,kimi zaman bir radyo cızırtısı,kimi zaman bir bilgisayar sesi katılıyordu.bir kez daha fark ediyorduk rüzgarın arkamızdan esmediğini.albümü dinleyip sokağa çıkanlar daha yabancı adımlar atıyorlar
kimileri sürekli arkalarına bakıyorlardı..thom ve biz daha önce dünyada kimsenin durmadığını bir yerde durduk ve daha önce geldiği hiç görülmemiş bir otobüsü beklemeye koyulduk beraber.herbirimiz alarmlarımızı parçalamak istedik,hatırlanmadığımıza ağladık,büyüdük bizimle uğraşmayın dedik,artık
biraz yavaşlayın aptallar diye bağırdık kocaman bir dünyaya.şansımızın dönebileceğine son kez onlarla inandık,kanatlar büyüteceğimize ve bu filmden bir çıkış olduğuna…bir barda otururken kulak misafiri olduğumuz yan masadaki sohpetten, aldatıldığımızı öğrenir gibi..bir ayağımızda en sevdiğmiz ayakkabı,bir ayağımız çıplak ,yağmurda yürür gibi…ev özlemi,bırakıp gitmek. ve……… ilk çocuk aramıza katıldı büyük yangının ortasında..dünden kalan limon tadı daha geçmemişken.duvarlarda gölgeler,bitmeyen sarmal düşüşler, tanıyamadığımız kendi sesimiz,çiftliğe bir bakış,gemiyi terk etme zamanı…son çığlıklar..bu sefer başka çaremiz yoktu ve elveda dedik bir şeye:”ben burada değilim ve bütün bunlar olmuyor” sizinle sonraki yaşamda karşılaşacağız……buzul çağı.artık thom sahnede sara nöbeti geçirir gibi dansediyor,titrek solgözünde kızgın bir bakışla bunları haketmiş olamayacağımızı söylüyordu…. ……derken bir rüzgar daha esti ve alevler bir kez daha çıldırdı.buralarda yanacak bir şey kalmadı artık diyenlerimiz yanıldılar.yangın bu kez geçmişimize göz dikmişti.bir kez daha başladı..tekrar ve tekrar…..bir zamanlar el sıkıştığımız aslanlara yem olduk,çamurlu nehirlerde çırpındık..aldatılıp bekletilmiştik. gördüğüze yemin ettiğimiz ışık aslında orada değilmiş…hatıralara da bakamayacağımız zaman gelip çatmıştı işte.yeraltı yuvalarımızın kapısı bir kez bile
tıklatılmadan kırıldı ve yakalandık….. devam etti.çizgiler,rakamlar ekledik kendimize.ruhlarında barkot barındıranlara karşı ,güçsüzlükte gülme yeteneği ……….ve sonunda çöküşün müzikal manifestosu gökyüzünü titretti. bu sefer”artık çok geç” diyordu komşumuz.bizim sonlandığımız yerde başkalarının ayak izleri var !ikiyüzlü oportunistler,hırsızlar,bizi yöneten ahmaklar,görebildiklerini sananlar,elektrik kesintileri, dünün başlıkları ve niceleri bu sirkte kollarımıza düştü.denedik ama artık yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu.belki sadece tüm bunların çocuklarımıza olmasına izin vermemek..thom un follow me around da babasına küsen bir çocuk gibi:”did you lie o us tony?we thought you were different”demesinin üzerinden çok zaman geçmişti.yeni günde her yeri “x” kapladı…daha büyük şeyler olmak üzereydi…daha yırtıcıydık..sonsuza kadar, evimizde….ve hayat buruştukça buruştu.herhangi bir hikaye buradan çok önce biterdi.ama bizimki böyle hikayelerden değil.ve işte o yüzden seneler sonra radiohead ile gözlerimiz
dolacak ve yine bir an için kendimizden kurtulacağız… ..kafamızda iki renkle….
Muratski