Sinemada kitaplardan uyarlanan filmler son zamanlar sinemaya daha çok uyarlanır oldu. Kimileri anlatımdan yoksun kurgusu bozuk işlerle uygularken bu işleri, kimileriyse gerçeklik bağlantısını çok başarılı biçimde sinemaya aktarıyor. Anlatım olarak, görsellik olarak, oyuncuların başarılı performansı, mekân seçimleri, kostümsel özellikler ve birçok unsur sayılabilir.
Bunları saymamın amacı Ang Lee gibi başarılı yönetimin “film nasıl çekilir” dersi vermesidir. Ang Lee, şiirsel anlatımını daha önceki filmlerinde uyguladığı gibi Life Of Pi’de de bu uygulamadan geri kalmadığını bizlere gösteriyor.
Yann Martel’in aynı isimli romanından uyarlanan film şiirsel anlatımıyla, sorgulayıcı yaklaşımıyla sinema seyircilerine sunuluyor.
Film, Pi adında bir gencin hayatta kalma ve aydınlanma sürecini anlatıyor. Savaş filmlerinde olduğu gibi film iki ayrı bölüme ayrılıyor.
Kamera ilk başlarda aile içi bağlantılara odaklanıyor, Pi’nin okul yaşamında arkadaşları tarafından sıklıkla alay edilmesi, hayvan sevgisine bakışı, Tanrıyı sorgulaması, 3 dini inanca sahip olması ve bir çok şey filmin başlarında anlatılan detaylar..
Babası hayvanat bahçesi sahibi olan Pi’nin ailesiyle Kanada’ya göçü sırasında başına talihsiz olayların gelmesi, hayatta kalma savaşı vermesi ve “Richard Parker” adında kaplan ile aynı botu paylaşmasıyla film şeklini alıyor. Ang Lee’nin Pi ile Richard Parker arasında duygusal bağ kurması takdire şayan.
Denizin ortasında tek başına kalan Pi’nin yaşam mücadelesi Ang Lee’den gözünden bakılınca hiç kolay bir şey değil. Uzayın derinlikleri, deniz altındaki balıklar, erzak bulamamaları, açlık sınırında olmaları filmi etkileyici kılan unsurlar arasında gösterilebilir.
Şiirsel anlatım tercih edildiği için film izleyeni sıkmıyor. Pi’nin yolculuğu esnasında çıkan fırtına sahnesi oldukça etkileyici. Fırtına sahnesinde ailesini bulamaması, Tanrı’ya karşı yakarışı diğer etkileyici sahne. Ergenlik döneminde 3 dine de mensup olan Pi’nin tek amacı kişiliğini bulmaya çalışmaktır.
Geminin batmasından sonra bottan önce hayvanat bahçesinde Richard Parker’a yakınlaşması filmde atlanmaması bir detay olarak gözükse de asıl detay Richard Parker çıkmadan botu bir zebra, bir sırtlan ve de bir orangutanla paylaşmasıdır.
Pi, Richard Parker’ın sırtlanı öldürmesini çıplak gözlerle izliyor. Sırtlanın, Richard Parker çıkmadan etrafa zarar verdiğini gösteren film insanoğlunun kendisine zarar veren hayvan ya da insan olmaksızın herkese zarar vereceğini sinema seyircilerine gösteriyor. Film, hikâye bazlı şiirsel anlatımla ilerlediği için detayları karıştırmanız olası.
Zebranın denizci, sırtlanın aşçı, Pi'nin kaplan ve annesinin orangutan olduğu bu hikayede aslında açlıktan deliren aşçının denizciyi öldürüp yediği ve onrasında ise Pi'nin annesini öldürdüğü gerçeğiyle tanışıyoruz.
Filmin başlarında her şeye korkuyla yaklaşan, içinde doğa sevgisi bulunan Pi’nin film sonlarına doğru katil olduğunu öğreniyoruz. Aynı zamanda Richard Parker bottan doğru indiğinde Pi bitkin halde görünüyor. Pi’nin göz yaşlarına boğulması arkadaşı gibi gördüğü Kaplan’a karşı beslediği sevgi sonrasında sevgisine karşılık bulamamasıdır.
Parker ile Pi aynı kişi görülebiliyor filmde, çünkü herkes kendi gerçeğini yaşıyor. Herkes kendi gerçeğini kendi yaşadığını var sayarsak film seyirciyi karışık bir ortamın içine sokuyor. Filmdeki detayların ve konunun anlaşılmaması da bunların içinde doğal kalıyor.
Şiirsel anlatımda Pi’nin yanında bulunan yazarın film boyunca gösterilmesinin gerekli olup olmadığına seyirciler karar versin. O kadar da önemli bir detay olduğunu sanmıyorum. Film derinlik temasını sinemaseverlere güzel sunuyor.
Ang Lee, seyirciye adeta bir resital sunuyor. Gerek görselleriyle, gerek şiirsel anlatımıyla. 3D teknolojisiyle desteklenerek görsel bir ziyafete dönüştürmesi ve sinemaseverlere aktarılmış olması sinema seyircileri için ayrı bir şans. 3D olarak izleyemediğimin pişmanlığını yaşıyorum. Sinemada izlememek benim için büyük kayıp oldu, izleyenlerse kendini şanslı saysın! Ang Lee’yi bu önemli yapıtından dolayı kutluyorum. İzlemeyenlere mutlaka izlemelerini öneriyorum.