Bayan Arıza “M0r Yapraklar (İki bin iki hikâyeleri)”

Bayan Arıza tarafından 11 - Mart - 2011 tarihinde yazıldı.

3 Eylül

Kafamdan yüzlerce düşünce geçiyor. Bazen gecenin olmadık vaktinde uyandırıyor beni. Uykunun derinliklerinde yüzerken zıplayıveriyorum yataktan “evet evet bunu yazmalıyım” diyorum. Üşeniyorum, kelimeleri bulamamaktan korkuyorum. Sabah tüm netliği ile hatırlayacağıma dair kendime söz veriyorum. Hatta uyuyana kadar tek tek cümleleri diziyorum kafamda, “tam anlamıyla bu, aradığım sözcükler bunlar işte” diyorum ve sanki bir şeyler başarmış gibi yarım kalan uykuma gönül rahatlığı ile devam ediyorum. Ha sonra ne oluyor peki? Sabah oluyor ve aklımda kalan sadece düşüncenin kendisi. Bazen o bile olmuyor. Üzerine yoğunlaşmışsam sadece ana konuyu hatırlayabiliyorum. Kurduğum cümleler, kafamdaki imgeler uçup gidiyorlar. Birkaç kere sırf düşünceden yola çıkarak ‘aynı sözcükleri olmasa da benzer’ sözcükleri yakalamaya çalıştım. Elimde kalan sadece birkaç cümlecik oldu, “cümlecik” diyorum çünkü o kadar iğreti durdular ki hemen yok ettim onları. İşin tuhafı bunu biliyorum. Yani aklıma bir şey geldiğinde ‘ki hep en olmadık zamanlarda geliyor’ kalkıp bir şeyler karalamak yerine boşveriyorum. Bir şeyler hatırlayamayacağımı bile bile bunu yapıyorum. Kendime mi güveniyorum? Hayır, elbette hayır. Korkuyorum sözcüklerimden bazen…

8 Ekim

Bazen kendimi sınırlandırdığımı düşünüyorum. Yani, hayatım birkaç şey arasında yitip gitsin istiyorum. Hırslı biri değilim. Parlak şeyler de istemiyorum. İnsanların çoğuna cazip gelen şeylerin benim için zerre kadar önemi yok. Günlerce kanepemden kalkmamak istiyorum, günlerce yüksek sesli müzik dinlemek, günlerce okumak, günlerce yazmak…Tüm bunları “unutmak” adına yapıyorum, her şeyi unutmak…

Bazen yoldaki insanların muhabbetlerine kulak veriyorum. Bazen arkadaş ortamında birileri ile tanışıyorum. O kadar uzak ki söyledikleri. “Onlar mı tuhaf, yoksa harbiden kafam basmıyor mu?” diye geçiriyorum içimden. Tanrım, o kadar kafasız geliyorlar ki bana.  Hemen evime dönüp rahatlamayı umuyorum. Fazla geliyor tüm bunlar. Çok soru soran, her şeye burnunu sokan, ahkâm kesen insanları sevmiyorum. Tanımak için soruyorlar belki ama tüm sorulardan sıkıldım ben. Ne soruları dinleyecek bir kafam, ne de onlara verecek cevaplarım var. 

11 Ekim

Elektronik müzik için dahi olmak gerekiyor. Hâlâ pop müziğe tahammül edemiyorum, hele hele boys band’lere zerre kadar insafım yok. Pop müzik demekle hata ettim, popüler müzik demeliydim. Belki ikisinin çıkış noktası aynı. 80'lerde yapılmış her şeye tavım tamam mı? Sadece milenyumdan sonrasını sevmiyorum.

Sözsüz müzikte elektronikaya yine de biraz prim verebiliyorum. Önceleri nefret ediyordum nerdeyse, şimdilerde biraz şans vermeye çalıştım ve derinliği yakaladım. Bende birçokları gibi emek edilmemiş, üzerine kafa yorulmamış olarak tanımlıyordum elektronik müziği. Donanımlı bir bilgisayar al, drum machine bul, alet edevatı topla, işte müzik! Bunun çok ötesinde olduğunu düşünüyorum artık hadisenin. Çünkü önyargımı bir kenara attım, artık dinledikten sonra karar veriyorum.

14 Kasım

Tuhaf bir düşüncem var, kendimi bildim bileli hep böyle aptalca bir şeye inanıyorum. Hiç kimsenin bilmediği yollardan gitmek, bisikletin tepesinde herkesten uzak olmak, dağlara sürmek, yolu bile olmayan yerlerde kendi yarattığım yoldan ilerlemek.

Sonra düşünüyorum “ve bir şey olsa, oluverse, mesela şu yolun sonunda bambaşka bir dünyaya gidiversem, hiç tanımadığım bir yer olsa ve geriye dönmesem”. Alice Harikalar Diyarında'da ki gibi…Küçükken böyle bir oyunum vardı. Tüneller en sevdiğim yerlerdi, hâlâ öyle. Tünele girdiğimiz zaman dua ederdim. Tünelin hiç bitmemesini ve tünelden çıktığımda başka bir yerde olmayı hayâl ederdim. Hâlâ aynı şeyi yapıyorum saçma sapan olduğunu bile bile. 

Seyahat en haz aldığım şeydir. En sevdiğim taşıt trenlerdir. Koltukları geniştir, sıkıldığın anda kalkıp peronları arşınlayabilirsin. Sigara kullanıyorsan molaları beklemek zorunda da değilsin. Üstelik çıkardığı sesi de seviyorum. Ritm duygusundan mıdır nedir bilmiyorum ama o ses beni mutlu kılıyor.

Her zaman gitmek istiyorum. Kendimi bildim bileli bu böyledir. Güneye, batıya, doğuya ama mutlaka bulunduğum yerden uzağa. Sonunda da geri dönmemeyi diliyorum. Durmadan gitmeyi, hep gitmeyi, hep ama hep gitmeyi…

Bir yere ilk kez gidiyorsam hemen keşfe çıkarım. Tüm binaları, sokakları, köşeleri aklıma kazırım. Bundan da çok büyük haz alırım. 

Seyahat sırasında hiç uyumam. Her taraf zifiri karanlık olsa bile uyumam. Mutlaka görecek bir şeyler vardır. Hiçbir şey görülmüyor olsa da seyahatin kendisi beni capcanlı tutar. Elimde kalem-kâğıt olur ve hep not alırım. Molalarda insanlarla konuşur, bölgenin coğrafik yapısından, nüfusuna, geçim kaynaklarından havasına, suyuna kadar her şeyi sorarım. Kişisel olarak bu beni tarif edemeyeceğim kadar mutlu eder. Üstelik tüm hayatımı seyahat ederek geçirebilirim. Ben bu düşünceyle doğdum ve bu hissedebildiğim en muhteşem his. 

25 Kasım

Her şey biter. Öyleyse neden çaba göstereyim?

Bir zamanlar birine söylemiştim bunu : “You are my sweet prince, you are the one” demiştim. Placebo’nun solisti Brian Molko’nun dizeleriydi bunlar.

Benim öbür yarımdı sanki. Ama bu bile O’nu sevmeme yaramadı. Benim gibi birini sevmeyi hayâl ettim hep. “Benimle aynı zevkleri paylaşan, benim erkek versiyonum olan birine aşık olacağım” dedim hep. O’nu buldum ama düşündüğüm gibi olmadı hiçbir şey, sevemedim. Aşık olamadım, ayaklarım yerden kesilmedi, kalbim de haddinden fazla hızlı çarpmadı. Ne tuhaf! Halbuki hep kendim gibi birini seveceğime inandım. Aşkın böyle bir şey olduğunu düşündüm durdum yıllarca. Birçoklarının söylediği gibi: “aşk kimyasal bir hadise”, hayır sanmıyorum, aşk ruh işidir. Bunun için, doğru kişi senin bir kopyan olmak zorunda değil. Kendinden tamamen farklı birine de aşık olabilirsin. "Asla" dediğin her şey başına gelebilir. Evet! Aşk kesinlikle ruh işidir.



11 Aralık

“Pearl Jam” dinlemekteyim. Hoş bir tesadüf oldu aslında. Radyoyu açar açmaz yakaladım. Adamlar neyi sevip, neyi sevmediğimi biliyorlar anlaşılan:-) Yaşasın Radyo Eksen!

Güzel günlerdi. “Pearl Jam” konserine gidebilmek için yalan söylemek zorunda kalmıştım. Gerçeği söyleyebilirdim, ama ilk işimdi ve ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. 19 Kasım 1996 evet, 1996 idi. Harika bir konserdi. Orada samimiyet vardı. Grunge hırkalı, Nirvana t-shirtlü gençleri düşündükçe gözlerim doluyor hâlâ…

Müzik böyle bir şey işte benim için. Fiona Apple’in bir tarihte söylediği gibi “Hayatta olmamın en büyük özürü müziktir”. Bu cümle benim bakış açımı da pek güzel tanımlıyor.

Grunge dönemini baştan sona yaşamış olmak, hayatımda başıma gelen en güzel şeylerden biridir. Tekrar yaşamak isterdim o günleri. 

Kaybettiğimiz dostlarımız oldu çeşitli şekillerde. Kimisi Cobain’in izinden gitti, kimisi ayakta kalmaya çabalıyor.  Şanslıydım ben. Çok kolay kandırabilirlerdi avcılar seni. Uyuşturucudan gebermiştim ya da kallavi bir fahişe olabilirdim.

Kitaplar okuduk, müziği sadece dinlemedik, özümsedik. Yaşam biçimimiz haline getirdik. Kendimden taviz verdiğim zamanlar oldu ama yine de o kadar düşmedim. Başkalarının beni düşürmesine izin vermedim. Sadece akıp gittim. Her şey kendiliğinden oluverdi. İnatçılığım yüzünden çok kötü zamanlar da geçirdim. Ama pişman değilim, değil miyim? Belki biraz.

bayan arıza (2002)