Paris'in Keşfi "Ruhumu Paris'te bıraktım!" (Mart 2000)
Metroda hayat var!
Nereden başlasam ki? Öncelikle, metro beni büyüledi. Şehrin her yerine 20 dakikada gidilebiliyor. Yerin altında, yerin üzerindekinden daha büyük bir hayat var; binlerce tünel, durak, insan…Gerçekten inanılmaz. İstanbul'un en büyük kaybı ileriyi görememek, metro sistemi için çok geç kalmış olmak. Daha şehir yapılanmadan ileriyi görmek gerekiyordu. Her zaman olduğu gibi bu konuda da geç kaldık. Fransızlar ulaşım işini çok iyi kotarmış.
Paris'te 12 tane hat var, bir dakika bile beklemeden metro geliyor, her şey plânlı programlı.
Bir de hızlı tren var, her durakta durmuyor. Yerin üzerinde ise bizde olduğu gibi otobüsler var. Trafik sorunu yok. Her taraf temiz.

Günler, tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali
Günlerim sayılı olduğu için orada olduğum süre boyunca deyim yerindeyse bir dakikamı bile boş geçirmedim. Sabah 07.00'de kalkış, 15 dakikada giyinip hazırlanma, 15 dakikada kahvaltı, 07.30'ta otelden çıkış ve doğru metroya…
10 tane metro bileti 55FF. Zaten bir tane metro bileti ile metrodan çıkmadığın sürece dilediğin kadar aktarma yapabiliyorsun. Bu iyi ve oldukça da ekonomik.
Harita elinizdeyken asla kaybolmanız mümkün değil. Çünkü şehir çok düzenli.
Paris'e uçarken…
Saatler Türkiye'den 1 saat geri. Giderken 9.800 metre yükseklikte, Bulgaristan, Macaristan, Romanya, İsviçre ve Almanya üzerinden uçtuk. Yol, normal hava koşullarında 3 saat 20 dakika sürüyor. Hava boşlukları insanı biraz korkutuyor.
Vardığımızda onların saati ile 21.00 civarı idi. İstanbul'dan ayrıldığımızda kar vardı. Ancak orada hava çok iyiydi. Neredeyse bahar havası gibiydi, 12-15 derece arasıydı.
Kaldığımız otel Paris'in kuzeyinde, tipik bir Fransız sokağındaydı. Oldukça iyi bir yerde kaldık. Ancak Fransa'da oteller hiç iyi değil ve çok pahalı. Özellikle Türkiye'deki otellerle kıyaslanırsa kötü sayılabilir. Yemek neredeyse yok otellerde. Örneğin sabah kahvaltısı; ekmek, yağ, reçel, yeşil elma ve çaydan ibaret.
Şehrin kuzeyinde kaldık. Notre Dame de Lorette durağına çok yakındık. Biraz yukarda St. Georges durağı, en üstte de meşhur Pigalle caddesi. Özetle, Kırmızı Değirmen hikâyesi.
Paris'te çok Türk var
Evet, Paris küçük Türkiye adeta. Neredeyse her yerde Türkçe konuşanlara rastladık. Kebap, döner, kurufasulye, baklava…Hiç yabancılık çekmedik. Ayrıca Afrika'lılar da çoğunlukta, zenciler çok hoş ve çok şık.
Metroya biniyorsunuz örneğin, Çin'li, Hint'li, Cezayir'li, Portekiz'li, İspanyol, İtalyan…Herkes kendi dilini konuşuyor. Irkçılık yok. Beyazdan çok zenci var. Çoğunlukla da Kuzey Afrika'lı müslüman zenciler.
Bir de "Fransızlar İngilizce konuşmaz" derler. Tüm Fransızlarla ististanasız İngilizce konuştum ve hepsi de çok yardımcı oldu. İstanbul üzerine muhabbetler çevirdik, müzik bile konuştuk. Bir sürü insanla tanıştık. Cecille adında bir herifle tanıştım. Herif, İstanbul hakkında çok şey biliyordu.
Genellikle bizi İspanyol ve İtalyan sandılar. Hepsi Türkiye'yi özellikle İstanbul'u biliyor. Müslüman zenciler ise çok yardımsever, samimi, arkadaş canlısı.
Tabac
"Tabac" denilen yerlerden telefon kartı alınıyor. Orada ayrıca, tütün, sigara ve gazete de satılıyor. 50 ünitelik telefon kartına 49FF verdim. Kartı bitirmek için her gün birçok arkadaşı aradık, yine de bir türlü bitmedi. Aklınızda olsun, cep telefonunuzu kullanmayın. Fransız Telekom inanılmaz ucuz çünkü.
Müzik marketler
İstanbul, Paris'ten çok daha pahalı. Müzik CD'leri daha ucuz. Air'in CD'sini aldım. İlk kez orada duydum. Gidip sordum, meğerse Fransız bir grupmuş. Şu an Air'i herkes biliyor. Ama Türkiye'ye ilk getiren bendim, bundan eminim;) Hatta şu an fonda "Moon Safari" albümü var.
Montmarte aynı Ortaköy
Montmarte tepesine çıktık. Çıkmak için oldukça uğraştık ama çabalarımıza değdi çünkü manzara müthişti. Tepe, bizim Ortaköy'e benziyor. Herkes resim yapıyor, animastörler, müzisyenler, ortalık canlı. Her tarafta sanat var.
Montmarte, Paris merkeze göre biraz daha ucuzdu. Çok fazla hediyelik eşya dükkânı vardı. Arkadaşlarım ve ailem için ufak tefek hediyeler aldım.
Dükkân sahibi Türklerin çok geldiğini söyledi. Herifle muhabbet güzeldi. Ben de hemen Paris'e gidiş sebebim olan Pere Lachaise mezarlığının yerini sordum. 20 dakikada gidebileceğimi söyledi, tarif de etti sağolsun. Yıllar önce, henüz 12 yaşındayken söz vermiştim kendime: "İşe girer girmez biriktirdiğim ilk parayla Jim Morrison'ın mezarını ziyaret edeceğim" diye.
Pere LaChaise'de Morrison'u ararken…
Pere Lachaise, Paris'in doğusunda. Biz kuzeydeyiz, hatta biraz da batıya kaymıştık o gün. Metro ile 2 aktarma yaptık ve mezarlığa vardık. Devasa bir mezarlık. The Crow filmini izlediyseniz hatırlarsınız, Pere Lachaise aynı filmlerden çıkmış gibiydi. Ürkütücü ve karanlıktı.
İçeri girer girmez oldukça şaşırdık. Zira hemen solda Yılmaz Güney'in mezarı karşıladı bizi.
Morrison'ın mezarını bir saatten fazla aradık. Mezar ararken Amerikalı heriflerle tanıştık. Onlar da Jim Morrison'ın mezarını arıyormuş. Hemen bir soru sordum heriflere:
"Are you from Seattle?" 🙂 dedim bir grunge sever olarak. Maalesef umduğum gibi çıkmadılar:) Eğer Seattle'lı olsalardı Layne Staley'i görüp görmediklerini soracaktım.
Maalesef Nebraska'danlarmış. Beraber aradık mezarı. Uzun bir süre dolandıktan sonra uzaktan bir ses duyduk, hatunun biri The Doors şarkısı söylüyordu. Sesi takip ettik ve mezarı bulduk.
Mezar taşında "James Dougles Morrison" yazıyordu, mezar çok sadeydi. Orada O'nun yattığını düşünmek, toprağına dokunmak, her şey olağanüstüydü; büyülenmiştim adeta. Onca zaman para biriktirip sonunda çocukken kurduğum hayâle kavuşmuştum işte.
Bir sigara içtim, toprağında söndürdüm sigaramı. Bir şeyler yazdım kâğıda, küpemi çıkartıp, karaladığım kâğıda iliştirdim. Sonra da toprağın içine soktum. Toprağın içi izmaritlerle, kâğıtlarla (çoğunlukla da şiir) ve penalarla doluydu. Biraz "Wild Love"ı mırıldandım.
Balzac, Victor Hugo, Baudalaire, Rimbaud, en sevdiklerim hep orada uyuyordu.
Louvre'da Mona Lisa'yla bakıştık
Ertesi gün Louvre müzesine gittik. Aman Tanrım, hayatımda bu kadar büyük yapı görmedim. 3-4 saatte ancak 1/3'ünü filan gezebildik. Resimler muhteşemdi. Mona Lisa ise bambaşka. O resimde farklı bir şeyler olduğu kesindi. Sanki gözleriyle beni izliyordu.
Crazy Horse'daki hatunlar
Öğlen St. Germain'de bir İtalyan lokantasına gittik, pizza yedik.
Akşam da inanılmaz bir şey yaptık. Crazy Horse'a gittik. Dünyanın en ünlü gece kulüplerinden biri. Hatunlar özenle seçilmiş, boy, pos, güzellik, her şey mükemmeldi.
Leon de Bruxells
Tavsiye üzerine Paris'in en ünlü restaurantlarından birine gittik; "Leon de Bruxells". Enteresan olan, bu restoranın Paris'in değil de, Brüksel'in en ünlü restoranı olmasıydı ama Paris'te de herkes orada midye yemek için sıraya giriyordu. Bir arkadaş tavsiye etmişti: "Paris'e giderseniz, mutlaka Leon de Bruxells'te midye yiyin" demişti. Biz de tavsiye uyduk ve içeri girebilmek için 1 saat sıra bekledik.
Midyenin binbir soslu çeşidi vardı. Ben cheese'li, domatesli bir şeyler yedim, lezizdi. Ancak bizim yediğimiz midye gibi değiller. Mesela pirinçli değil bunlar ve içlerinde bolca baharat var, özellikle de kekik.
Leon de Bruxells, Cyamps Elysee caddesinde. Hani okunduğu gibi yazarsam "Şanze Lize". Paris'in en ünlü caddesi. Geç bir saatti ve trafik vardı. Zaten bir tek trafiği de orada gördük.
O kadar çok şeyden bahsedebilirim ki aslında. Nerdeyse yuttum Paris'i.
Orada kaldığım zaman zarfında şehiri özümsemeye çalıştım. Bir yabancı gibi hissetmedim kendimi hiç, Paris'li gibiydim, rahattım. Çokça dolaşıp, çokça not alıp, çok insanla konuştum.
Şehrin merkezi hep eski binalarla ve tarih eserleriyle dolu. Adamlar, tarihlerine acayip sahip çıkıyor. Hatta hiç tasvip etmesem de özellikle şehir merkezine güvercin sokmuyorlar. Nedenini tahmin edersiniz.
La Defense'de gökdelenler var. Şehrin batısında bulunuyor. Burası daha çok iş merkezlerinin olduğu bir yer. İstanbul'un Maslak'ı ya da Levent'i gibi bir yer işte. Yani sıkıcı:)
Şehrin içinde yeni bina yok. Her sokakta trafik ışığı var. Gece kaç olursa olsun trafik ışıklarına uyuyor insanlar.
Eiffel'in tepesinde
Ertesi gün Eiffel'e çıktık. Hem de yürüyerek. Asansörü kullanmadığımıza sonradan çok pişman olduk ama bu kadar yorucu olduğunu tahmin edemedik işte. Eiffel'de ikinci kata kadar çıkartıyorlar. Devasa bir yer.
Eiffel'in tepesinden tüm şehir görünüyor. Manzara muhteşem. Aşağısı Seinne nehri, tüm Paris karşımızda. Aşağıda büyük bir park var. İnsanlar çimenlerin üstünde, uyuyanlar, sohbet edenler, öpüşenler, kitap okuyanlar, oyun oynayanlar.
Oradan çıktık, haritaya bakarak yönümüzü belirledik, Seinne kenarından yürüyerek D'Orsay müzesine gittik. Gerçeküstücüler, sembolistler, natüralistler ve empressyonistlerin resimleri var. Monet, Sisley, Van Gogh…Bir sürü ressam ve hepsi Fransız! Adamlar eşittir sanat adeta.
Paris'i dolaştık yine de yetmedi. Fransa'nın tamamını da gezmek istiyoruz. Bakalım zaman ve şartlar ne gösterecek?