Kişisel’ kategorisi için Arşiv

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Özgür Karazeybek’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 13 - 2011 zamanında yazılmıştır.

denenemeyenler I … at kişnemesiyle uyanan, bir horoz var bahçemde.. bahçemde; terli tatmimlere muhtaç aşklar, dakikası kayıp saat çınlamaları, günün anlamsız ve önemsizliğini belirten, güncel dedikodu konuşmaları, asık suratlar!

bahçemde, sensiz zambaklar.. hasretinden 'out' olmuş leylaklar..

çocukluğumun pergelliğinde çizilmiş; narin bir aşk çemberi.. kollektif bir sevgi modeli.. çamurlu ellere özgü, çikolatalı dudakların sevincinde..

hoyrat bir gökyüzü klasiği, her kasım periyodu, yağmurunu gözlerime bırakan! ruhsuz bir canavarlık sendromu somutluk ve kişisellikten sözeden.. yozlaşan yürek, ütopikleşen düşünüş, rutinleyen yaşam..

bu kadar zamandır aşık mıyım sana? bu kadar zamandır hüküm?

sanki, aşksız bir beden teorisi. yatak pratiği acemi.. bu kadar zamandır 'milli'siz…

her penceremden bakışımda bahçeme; solmuş çicek vesikaları, ağlayan cocuk nidaları, yalan sevgi efsaneleri, buruk bağlanış hikayeleri.

her bahçemden bakışıma pencereme; fransız usülü öpüş profilleri, riyakar buğu kazış göstermeleri.

yalanmış meğer hiç kimse sevmemiş beni.. gözlerime takılan, bu statik anılar yalan. evcilleşen sevgi saldırganlıkları, gündemini koruyan masallar, hatırladığım kadarıyla, bir bardak süt, bir uyku arifesi esneme, bir karabasan ertesi irkilme(!) sıcak yatak, ve soğuk uyku… olsun! yine de beklerim seni.. bir gökyüzünde, bir başına, bir yıldız gibi… aldırma(!) kara kışlar kükremelerine, sağır eden sessizliğe, pala bıyıklı, gömleğinden üç düğme açmış, maganda ölüme.. aldırma(!) sen, benimsin! sen; gökyüzümde yanan güneş, içimde ki sefil şair, aç çocuk, haksız rekabetimsin. sen savaşım, içimde ölen sivilimsin. yüreğimde ki lider, yazınımda ki başkadırısın. karabasanımda beyaz düş, yağmurumda hüzünsün. varoluş bahanem, platonik lüksümsün. cep faturamın korkulu rüyası, alkolizmin ilk adımısın. sen; içimde yaşattığım ölümümsün. sen; benimsin.

aşkın izindeki ikilemin, davetiyesiz çağrımı.. idamlara ramak, ölümlere inat(!) kapatıp gözlerini, arkandan çağıran yakarışa hasret(!) gelir misin peşim-sıra? peşim-sıra, kabullenir misin ölümleri?

-intihardan sonra hüzün var mı?

('papatyalar kenti'nden)

özgür karazeybek  

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Olric’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 4 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Garip Yaratiklar ansiklopedisinden; Tutunamayan (Disconnectus Erectus):

Beceriksiz ve korkak bir hayvandir.Insan boyunda olanlari bile vardir.Yalniz penceleri ve ozellikle tirnaklari cok zayiftir. Dik arazide, yokus yukari hic tutunamaz. Yokus asagi, kayarak iner.(Bu arada sik sik duser.)Tuyleri yok denecek kadar azdir.Gozleri cok buyuk olmakla birlikte, gorme duygusu zayiftir.Bu nedenle tehlikeyi uzaktan goremez. Erkekleri, yalniz biralildigi zaman acikli sesler cikarirlar. Disilerini de ayni sesle cagirirlar. Genellikle baska hayvanlarin yuvalarinda(onlar dayabildikleri surece) barinirlar.Ya da terkedilmis yuvalarda yasarlar. Belirli bir aile duzenleri yoktur.Dogumdan sonra ana, baba ve yavrulari ayri yerlere giderler.Toplu olarak yasamayi da bilmezler ve dis tehlikelere karsi birlestikleri gorulmemistir. Belirli beslenme duzenleri de yoktur.Baska hayvanlarla birlikte yasarken onlarin getirdikleri yiyeceklerle gecinirler.Kandi baslarina kaldiklari zaman genellikle yemek yemegi unuturlar. Butun huylari taklit esasina dayandigi icin, baska hayvanlarin yemek yedigini gormezlerse, aciktiklarini anlamazlar.(Bu sirada cok zayif dustukleri icin avlanmalari tavsiye edilmez.) Icguduleri tam gelismemistir. Kendilerini korumayi bilmezler.Fakat – gene taklitcilikleri nedeniyle- baska hayvanlarin dovusmesine ozenerek kavgaya girdikleri olur.Simdiye kadar hicbir tutunamayanin bir kavgada baska bir hayvani yendigi gorulmemistir.Bunula birlikte hafizalari da zayif oldugu icin, sik sik kavga ettikleri, bazi tabiat bilginlerince gozlenmistir.(Ayni bilginler, kavgaci tutunamayanlarin sayisinin gittikce azaldigini soylemektedirler.) Din kitaplari, bu hayvanlari yemegi yasaklamissa da , gizli olarak avlanmakta ve etlerikacak olarak satilmaktadir. Tutunamayanlari avlamak cok kolaydir. Anlayisli bakislarla suzerseniz, hemen yaklasirlar size. Ondan sonra tutup oldurmek isten bile degildir.Insanlara zarali bazi mikroplar tasidiklari tespit edildiginden, Belediye Saglik Mudurlugu de tutunamayan kesimini yasak etmistir. Yemekten sonra insanlarda gorulen durgunluk, hafif sikinti, sebebi bilinmeyen vicdan azabi ve hic yoktan kendini suclama gibi duygulara sebep olduklari, hekimlerce ileri surulmektedir.Fakat ayni hekimler, tutunamayanlarin bu mikroplari, kasaplik hayvalara da bulastirdiklarini ve bu sikintidan kurtulmanin ancak et yemekten vazgecmekle saglanabilecegini soylemektedirler. Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun sure ugrasmis ve bunlari sirklerde calistirmak istemislerdir.Fakat bu hayvanlarin, beceriksizlikleri nedeniyle hicbir huner ogrenemediklerini gorunce vazgecmislerdir. Ayrica birkac sirkte halkin karsisina cikartilan tutunamayanlar, onlari guldurmek yerine mahzun etmislerdir.(Halk giselere saldirarak parasini geri istemistir.) Filden sonra, din duygusu en kuvvetli olan hayvan olarak bilinir.Oldukten sonra cennete gidecegi bazi yazarlarca ileri surulmektedir.Fakat toplu, ya da tek gittikleri her yerde hadise cikardiklari icin, bunun pek mumkun olmayacagi sanilmaktadir. Baslari daima one egik gezindikleri icin, cesitli engellere takilirlar ve her taraflari yara bere icinde kalir. Onlari bu durumda goren bazi yufka yurekli insanlar, tutunamayanlari ev hayvani olarak beslemeyi de denemislerdir.Fakat insanlar arasinda barinmalari -ev duzenine uymamalari nedeniyle- cok zor olmaktadir. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldirmakta ve evden kovulunca da bir turlu gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapisinda gunlerce , acikli sesleriyle bagirarak ev sahibini canindan bezdirmektedirler. (Bir keresinde, ev sahibi dayanamayip kacmissa da , tutunamayan, sahibini kovalayarak, gittigi yerde de ona rahat vermemistir.) Sehirlere yakin yerlerde yasadiklari icin, onlari sehrin icinde , citle cevrili ve yalniz tutunamayanlara mahsus bir parkta oturarak, sayilarinin azalmasini onlemeyi dusunmenin zamani artik gelmistir."

Oguz Atay-Tutunamayanlar 

TiananMenian “Yeşillere bulaşma”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 4 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Şizofren!  Şizofrenler çok ressam çıkartmıştır arasından, epeyce de yazar.  Bu renkli kişiliğimizin bir göstergesi değil de ne?  Siz asıl koca götlü memur kadınlardan ve yeteneksiz olmasına rağmen yetki ve rütbe ile donanmış her hangi boyda orta zekalı bıyıklılardan çekinin. Gücünüz yetsin de işiniz düşmesin böylesine.  Hayatınızı zindana çevirmekten büyük zevk alırlar kendileri, yaratılış gayeleri buymuş gibi suratlarını ekşiterek bakarlar yüzünüze, asla gözlerinizin içine bakmadan ve değersiz olduğunuzu ve büyük bir organizasyonun kapısının dibinde küçücük bir sinek kadar hafif durduğunuzu hissettirmek için oradan oraya sürerler sizi.  Bu arada kendi aralarında "Bak ben bugün bin beş yüz kişiyi çileden çıkardım ya sen ne yaptın gün boyunca şekerim",  "Sahi ya akşam olsa da gitsek",  "Aman aybaşına daha bir hafta var" diye konuşmaktan, çetele tutmaktan geri kalmazlar. Müebbet hapse mahkûmların odalarının duvarına gün hesabı yaparak çentik atması kadar saçmalık. Yüzümün bu yarısını şu sabunla diğer yarısını da bu sabunla yıkadım da, bu yarı sert diğer yarı yur yumuşak oldu diyerek kişiliksiz ve ucuz teste tabi tutulan yurdumun saf, temiz, tüyü bitmemiş yetim hakkı kıvamındaki beynine bunlar çok fazla.  Ah ne yaman çelişkidir Yarabbi bu?  Bürokrasi denilen canavarı kurmak için bu ülke el birliğiyle bir elli sene geçirdi, şimdi kendini ondan kurtarmak için kaç yıla ihtiyacı olduğunu planlıyor.  Ve sırf bu yedi başlı mavi ahtapottan çöplenmek için bu dünyaya gelmiş ve başka da hiçbir meziyeti olmayan yığınları gözünün önüne getir bir de.   Aman aman her taraf memur kaynayacak, her makama bir sekreter, bir odacı, bir çaycı, bir hostes atanacak, daire başkanı yerlere tükürmesin diye makam odasına tükürük hokkası tahsisi yapılacak ve onun bakım ve onarımından sorumlu bir "Altı yüz elli yedi" kadrosu açılacak, bir noter paranın amına koysun diye her devlet dairesi her boktan işlem için noter onaylı belge isteyecek, düzenlenen her belgeden damga vergisi peşinen tahsil edilecek, en ufak dilekçe yaldızlı, çerçeveli bir şablona oturtulacak ve sırf bu siktiriboktan iş için mahkemelerin, bakanlıkların önü arzuhalci kaynayacak.  Kendi vatandaşına bu denli mi güvenmez bir devlet?  Güvense niye üççeyrek darbeyle cumhuriyetini korumaya kalkışsın değil mi?  Ulan o ne aciz demokrasidir ki zırt pırt tehlikeye düşmekten kendini alamaz ve o ne ucuz laikliktir ki elden gitmeye kalkar altı ayda bir.  Ama 'Yeşiller' çetin cevizdir ve tüm kurum kuruluşlarıyla bekçilik yaparlar demokrasimize Elhamdülillah. Ve yeşiller öyle bir teşkilattır ki devlet içinde ayrı bir devlet gibi işlevleri de yok değildir hani.  Kendi elleriyle yetiştirdikleri, besledikleri, eğittikleri bir ton adamdan haz etmezler bir de homoseksüel olmayan her erkek çocuğunu hayatlarının belli bir döneminde cehennemi bir nebze olsa da yaşatmak için yanlarına alırlar ve kendilerinin ve yetiştirdikleri tıfıl kadroların emrine koşarlar. Bizim oğlan, varsay ki adı Mehmet, ayakkabı boyar, yemek hazırlar, ölür, tuvalet temizler, selam verir, temizlik yapar, dayak yer, nöbet tutar, bulaşık yıkar, hapis yatar niye bir sor?  Evine gittiğinde sivil hayatın değerini anlasın bir de yeşillerin asla karşı konulmayacak bir güç olduğuna inancı iyice pekişsin diye. Yeşillere fazla takılmamak gerek, sağlığım yeterince kötü zaten.

     Aklıma ne geldi bak, bu yakın zamandan.  Bir gün Sivas Vali konağının önünde yürüyoruz İsmail'le, baktık demir parmaklıklarla çevreli ev bayağı bir güzel, bahçeye, havuza birde konağın dış cephesine biraz daha emek harcansa, sağına soluna rötuş atılsa hani şu Ankara'da ki yabancı büyükelçiliklere benzeyecek.  Cana can katan salkım söğütler, fıskıyeli havuz, yemyeşil çimler.  Ama bir tuhaflık var, tam caddeye bakan bahçe duvarının iç kısmında iki metrelik bir ara bırakmışlar tel örgülerle.  Meğer Kangal köpekleri besliyormuş sayın valimiz ve yer olarak da bahçenin dış demir parmaklıklarına paralel iki metrelik bir alanı uygun görmüş hayvanlara.  Böyle bir durumda aklınıza ilk ne gelir?  Benim aklıma devletimin ilde ki en üst mülki amirinin halkla arasına itlerini yerleştirmesi geldi sadece. Güvenlik gibi mavalları okuyacak kuşyemi salakları umursamazsan eğer söylem mantıklı bir çerçeveye oturtulabilir.  Ben aklına ilk geleni dile getirenlerdenim, İsmail temkinli, "Ses kayıt cihazı vardır belki, dikkat et" demez mi.  Aklımda 'Günaydın Vietnam' filminden bir diyalog;  ve "siktimin Başkan yardımcısına da sövemeyeceksek, boşuna yaşıyoruz bu dünya da be!" benzeri bir cümle.  İsmail'e de hatırlatıyorum hemen.  Deliyim ya bu tür ufak tefek zırtapozlukları kendime hoş görüyorum yoksa bana ne devletten, sosyal demokratlardan, dolunayda uluyan kurttan, dere kenarında deri değiştiren yılandan, çobanın çaldığı kaval sesinden, valinin kangal itinden. Benim harcım değil hiç, ayrı kulvarların adamlarıyız biz, ben bazen çişimi yapmakta bile zorlanırken, onlar koca ülkeyi yönetmeye yelteniyorlar. Az şey mi?  Benim hayallerime bile ağır gelir.  Hem öyle de sabırlılar, her ne olursa olsun memleketi illa düze çıkartacaklar, çoğunlukla hata kendilerinde olsa bile dert değil, çözüm yine onlar tarafından gelecektir hemen ertesinde.

Yeşillere bulaşma, meclise istediğin kadar giydir, kılkuyruk gazeteci tekniği.  Reankarnasyon varsa eğer bu kıytırık gazetecileri geçmiş çağlarda Kral'ın soytarısı olarak görebilirdin Frengistan'da, şimdi her gazete de birkaç köşe kapatmışlardır kendileri.  Dert etme, "Toplumlar hak edildikleri gibi yönetilirler" hadisi şerifi var elde nasılsa…

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Cemondo’nun Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 2 - 2011 zamanında yazılmıştır.

When She Comes – (Türkçe Çeviri) Peter Hammill

odanın sessizliğinde ağır çekim parfümünün kokusu öylesine keskin öyle ki hep yaşayacağını sanırsın o'nun her şey olduğunu ama kimse bilmez o'nun ne olduğunu söyleyebildiğin her şey için pişman olursun gelişi ölümden bile uyandırır seni ve o gerçekten seninle sanırsın ve hep öyle kalacağını hep seni bağışlamaya hazır hep sana merhamet edecek ama kendi tarzıyla…

o gelince bir yabancı oluverirsin kulakların duymaz, karşı gelmek istersin davullar tehlikeyi haber eder ama çok geç- farketmeliydin bembeyaz teniyle bu hanımefendi sanki Blake'den ya da Burne Jones'dan fırlamış gibi hep engeller ışığını ve sahip olduklarını gölgeler hala sonsuz olduğunu sanırsın dün ve yarın ama kimse bilmez nerede olduğunu hala o'nu kazanacağına and içersin ve seni istesin diye dua edersin farkında mısın, eskiden bir azizdin, şimdi bir günahkar ve günahların lanetler seni bembeyaz teniyle bu hanımefendi sanki Edgar Allan Poe'dan fırlamış gibi sıkıca elini tutar ve sen hiç gitmeyeceğini umarsın kolay hedefler, kolay bulmacalar, kolay hayat bu gerekli şartlar seni bıçak sırtında tartar gizlice kanar ve hepsi sonunda can yakan kararlara gelip dayanır bulmaya çalıştığın bu gizli anahtar değerli olma gayretidir tüm anladığın

şimdi bile hatırlatmak gerekir sana güzel bayanın acımasız olduğunu bembeyaz teniyle bu hanımefendi- ismini hiçbir zaman tam olarak bilemediğin şimdi tutar elini gecede ve bırakmaz bir daha ve bırakmaz bir daha… 

TiananMenian “Kiraz çiçeği seyretme festivali”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 2 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Son on yıldır süregelen Amerikan filmlerinde ki değişimi fark ettiniz mi hiç siz?  Quantin Tarantino gökten zembille inmedi, özendiğimiz Amerikan yaşam tarzı tamamen bu.  Hemen hemen her evinde uyuşturucu çekilen, ağzından "b.k",  "s.ktir", "or.spu" kelimeleri eksik olmayan, kendi kızlarına hatta bazan küçük erkek çocuklarına tecavüze yeltenen, tek hazzı yemek yemek ve sevişmek olan ve bunu her fırsatta, her mekânda gerçekleştirme telaşında koca bir ülke insan. Filmlerden bir parça; tıka basa eşyayla döşenmiş koca bir salonda kanepeye yayılmış oturan bir siyahî dev, eline bir yeşil on dolarlık tutmuş "Bak oğlum, bununla senin değersiz hayatın arasında tercih yapacaksam eğer tarafım bellidir" der çeker tabancasını adamı vurur. Bunu tasarlamış, düşünmüş, eğip büküp sahneye koymuş bir senaryo yazarının içinde yaşadığı, nefes aldığı ve etkilendiği bir toplumdan bahsediyoruz.  Onun Başkan'ı var, Ozzy Osborne'ı var, Pantagon'u var, CNN'i var ve çok güzel nükleer başlıklı füzeleri var.  Ara sıra, ucuz ve inatçı, kendi çıkarlarına hizmet eden diktatörleri hükümetlerinin başına getirmeyen üçüncü dünya ülkeleri üzerinde denemekten çekinmedikleri ve bir nevi şerefsiz uzaktan savaşım denilebilecek, kendi askerini en az hasarla harcamak üzere tasarlanmış, öldürme tekniğinin en üst basamağı devasa uçak gemileri var, uçak gemilerinin Basra körfezine yerleşmişlikleri var, Adana'da İncirlik hava üsleri var ve sen hala ona hayransın.  Senin de aklını sikeyim o halde. Bu gönüllü köle olma arzusu da nereden çıkıyor şimdi?  Biliyorum genlerinde "Küçük Amerika" olmayı canı yürekten arzu eden satılmış bir güruhun kalıntılarıyla doğdun ve her yıl birkaç kez değiştirilen eğitim sisteminin sen de bıraktığı kalıcı izlerle yaşama gayreti içerisindesin.  Öyleyse uyan dostum, bir deli dürtüklüyor seni ve bu günden sonra yapabileceğin en iyi şey sana dayatılan her baskıya inatla göğüs germendir.  Halkına inanmayan ve onu her fırsatta kucağa oturtan bir devlet mekanizmasıyla mücadele etmen elbette akıllara zarar bir durum ama daha kötüsü ne biliyor musun dostum; senin, benim, dilberdudağı Ayşe'nin, bekçi Cevdet'in, emekli Sabahattin dayı'nın tüm bu olanları ölü köpek bakışlarıyla izlemesi ve kabullenmesi.  Adı her ne olursa olsun, ister tek parti dönemi, ister devletçilik, isterse demokrasi, sen, ben ve bizim oğlan hep yolun bu tarafındayız anla bunu.  Sana önereceğim bir modelim bile yok, hem ben sadece şizofrenim, sen hiç değilse medeni haklarından istifade etmeye tam ehliyetli bir bireysin.  Biliyorum elinde pek fazla bir şey de yok, belki bir sevgili hayalin bile vardır, daha şanslıysan bir iş edinmişsindir kendine ama eğer sövemiyorsan eğer, unut gitsin hepsini.

    Şarkıcı, manken, sunucu, bacımız, ablamız, canımız, ciğerimiz, her şeyimiz diye lanse edilen moronlara katlanmak zorunda değilsin anlasana, kapat artık televizyonunu, radyonu, bilgisayarını.  Sana tenha yollarda gezinmeyi teklif ediyorum, sana kirazların çiçek açtığı mevsim de "Kiraz çiçeği seyretme festivali" düzenlemeyi teklif ediyorum, kalkmayı ve direnmeyi sonra, sırt dönüp, surat asmayı ve oy vermemeyi.  Silkin ve kendine gel.

TiananMenian ” Ben de sanki bu mezarlığın gece”

Bayan Arıza tarafından Mart - 31 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Yıllar evvelinde bir kahvehane muhabbetine meze olduğu anını yakalamıştım. Arkasından söylenenlerin haddi hesabı yoktu o aralar işsiz ve hafif tozutmuş bilgisayar mühendisi kardeşimin. Aklı ona ağır geldi dediler, Mit'e girmiş ordan döndüğünde böyle olmuş dediler, elinden gelmeyen yok bilgisayar konusunda, bir ara Fbi'yi bile hackledi dediler. Gömleğin yarısı dışarda, üstünde kendisine pek dar gelen bir kazakla içeri geldiğinde hemen masaya oturtular. Gevezelik, gevezelik, gevezelik. Havaya kurban edilen kelimeler, Türk dil kurumu cümleler mezarlığı ve pek çoğuna kargaların bile işemediği sıradan öyküler, dedikodular, ıvır zıvır. Ben de sanki bu mezarlığın gece bekçisiyim o aralar…

Nereden döndü dolaştıysa laf geldi gitti hapishanelere geldi. İçerde yatan kimse yok aramızda, sadece sidik yarıştırılıyor nasıl olabileceği konusunda. Muhabbetin heveslisi de değilim pek, öylesine. Yapacak daha iyi bir şey olmadığı için ya da zaten yapacak başka hiçbir şey olmadığı için. Tek bir sözle giriyor lafa o zamana kadar mevzuya hiç sokulmayan aklı bir hoş kardeşim.

"Aslında dünya hapishane biliyor musunuz?"

Başımı çeviyorum anında, gözlerini yere dikmiş ve söylediğinin bunca ziyanlık kelime arasında piyasaya yeni düşmüş fahişe adayı gibi sırıttığının anında farkına varmış gibi donuk. Bir an duralayan muhabbet kaldığı yerden aynı hızla devam ediyor sonrası. Çayını bitirip elini pantolonuna silerek kalkıyor masadan az sonra. Gömleğin yarısı hala dışarıda. Bu haliyle hiç şansı yok kızlar aleminden yana. Kızlar alemi kimin umrunda dünya alemin de hiçbir şansı yok ki adamın. Arkasından gitmek geliyor içimden. Yolundan çevirip, karşısına dikilip

"Ben seni anladım biliyor musun…"

Demek istiyorum. Bir çay daha isteyip kıçımı sandalyeye daha bir sıkı yerleştiriyorum oysa…

Lahmacun eti satılıyor bu memlekette lokantalara toptan. İçerisinde ne olduğunu lokantacı bile bilmiyor ve kilosu sadece sekiz lira.

TiananMenian “Say say bitmez vasıflarım ve sadece yazarak günah çıkartıyorum!”

Bayan Arıza tarafından Mart - 29 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Karanlığa dalacağız sayın bayım ve hiç de iyi şeyler olmayacak içerisinde! Nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim! Çizdiğiniz görüntünün bozulmasından mı endişeleniyorsunuz yoksa? Çizginin de, görüntünün de, bozulmanın da canı cehenneme bu gece bayım…

Kötülüğün üstüne şeker serpeceğiz biraz ve bundan hiç kimse hoşnut olmayacak! Siz benim hakikaten iyi olduğumu da nereden çıkardınız ayrıca bayım? İstersem çok kötü olabilme hakkımı elimde tutuyorum ben, istersem istediğim kadar kötü olma yeteneğini de…

Siz sağlama alırken adınızı, yaşantınızı, geçmişinizi, geleceğinizi, ben her birine bir soytarı pişkinliğinde gülüp geçiyordum efendim. Serttiniz ve yalıtkan, hayatınız boydan boya ve daldan dala uçuksu bir dengelenme halinden ibaret. Aptalım bayım, kafası şişmiş, beyni buruşmuş, yorgun ve gözlüksüz. Üstelik biraz deli, öyle olmayana ergi babından sosyetik deli özlenimleri olan tiplemelerin epey fersah kadar uzağında ve kimseye anlatamayacak kadar içerilerde. Biraz dediysek biraz, uzak dediysek uzak, yani anladığınız kadarıyla ukalayım da bayım!

Daha size bayım derken sizi kendimden ayırdığımın farkındalığıyla başbaşayım. Bu beni iyi etmiyor, bir kademe yukarı da çıkartmıyor. Sizin, hayatınızın, büyük laflarınızın, kurgularınızın, tutkularınızın hayranıyım aynı zamanda bayım. Bunu dillendiremediğim için de karşı söylemlerle sakız çiğniyorum. Utanıyorum bayım, günahkarım, hatalı, kusurlu, defolu, say say bitmez vasıflarım ve sadece yazarak günah çıkartıyorum!

Siz yerüstünde adınızı ve şerefinizi korumakla uğraşırken bayım, ben yeraltında sizin ağırlığınızdan eziliyorum. İyi bir eş, iyi bir baba adayı, iyi bir insan olmanız ya da öyle sanılmanız bu durumu zerre değiştirmiyor. Beni susturmakla veya öyle olduğunu varsaymanızla hiçbir şey elde edemiyorsunuz ancak bayım! Varım ve içinizdeyim, karanlık odanızım, unuttuğunuz geçmişiniz, muhtemel geleceğiniz, uykusuz geceleriniz, rahatsızlığınız, kıçınızın basurü, başınızın biti, elinizin kiri, gecenizin susmak bilmeden havlayan iti.

Yaşıyorsunuz bayım, üstelik üstüme basa basa yaşıyorsunuz. Kurda kuşa yem ediyorsunuz beni her seferinde. Bir Sezar'sınız siz bayım ve arenada her yenilgiye uğrayan gladyatör de benim tabii ki. Her seferinde baş parmağınızı yere doğru çeviriyorsunuz ve bir kere daha yok olmamı arzuluyorsunuz. Oysa ben ölümsüzüm bayım! Siz varoldukça sizinle birlikte ben de varım!

Neden anlamamakta ısrar ediyorsunuz?

Sen de nereden çıktın şimdi? Hay bayım kadar düşsün başına taş, hadi oradan, hadi oradan…

TiananMenian “Dilimi sokan eşek arısına rahmet okunsun camilerde”

Bayan Arıza tarafından Mart - 28 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Kurtarıcılarımda oldu benim, beni eğitmeye, ehlileştirmeye, sırtıma eyer takıp, ağzıma gem vurmaya çalışan zavallı sevgi çiçeği havarilerim.  İyilik sarhoşlarındaki safdil iyimserlikle işe başlama eğilimini hep tuhaf bulmuşumdur, birazda acınası.  Kayıp mutlak, ben sizin dilinizi reddederek doğmuşum, siz görünüm, somut olgu ve sonuçlara değer verme hafifliğindesiniz… Vazgeçtiler elbette, yapacak çok daha önemli işlerinin oldukları akıllarına geldi.  Ben zaman kaybıydım sadece ve kendine uzanan yardım elini ısıran aşağılık bir köpek.    Melek farklı, O ne sorguladı, ne yadırgadı.  Durumdan sonuç çıkaran pratik zekâlı ve sorun çözmeyi bilen, gerçek bir nihilist. Allah beni yaratmadan evvel bana böyle bir abla var etmekle suçunu hafifletmiş olmalı.  Dilimi sokan eşek arısına rahmet okunsun camilerde.  Ne yalan söyleyeyim, suçladım Allah'ı yıllar boyu, biraz önceki yargım da o dönemlerden miras. Düşünüyorum, terazinin kefesine koyup tartıyorum ama bir yere yerleştiremiyorum sonuçta. Kertenkeleler bile yaşamayı, ekmek bulmayı, çiftleşmeyi becerirken, benim kenara itilmem ve bunun sadece kaderle açıklanabilmesi anlayabileceğim kadar açık değil.  Zaten normal olanlarda kendi başlarına gelen türlü felaketlerden sonra iki zıt duygulanım arasında bocalar dururlar. Çamur at izi kalsın, neden ben Allah'ım?  Günahım neydi de başımı bu belaları sardırdın?  En ufak beceride ben yaptım oldu derken akla gelmeyendir O hâlbuki.  Ya Tanrı'ya sığınırlar yeniden ya da bütünüyle uzaklaşırlar.  Yetişkin olmanın manası seçim yaparken kendi kararlarını ortaya koymakta yatar.  Ve çoğunlukla yetişkin olmayı ıskalar normaller.  Bizim böylesi lükslere ise hiç ihtiyacımız olmamıştır.  Her durumun kendine has avantajları olması da gayet doğaldır.  Yasak şehrin kayıp düşleri bizim payımıza düşen.  Tamamen özgür ya da en azından daha az kısıtlı olduğumuz hayal edilir.  Ne kadar saf, şiirsel ve gerçekdışı.  Elbette sizin yasaklarınızı, yasalarınızı ve sınırlarınızı pek iplemediğimiz doğrudur ama bu bize özgürlük ve lavanta kolonyası kıvamında ferahlık vermez.  Biz, kendimize has kurallar ve kanunlarla örülü bir kozanın gediklisiyiz. Sizin tüm yaptırımlarınızdan daha katı ve soğuk, kimi zaman da ölümcül.  Bir arkadaşım vardı rehabilitasyon merkezi dediğiniz, bizimse yarı açık deliler evi diye adlandırdığımız, dışarısı rengarenk boyalı ama içerisi sıradan bir hastaneyi andıran yerde tedavi oldu bir müddet.  Biraz olsun aileleri bizden uzaklaştırarak, onları hayatın renkli sayfalarına dalabilmesine imkân tanıyan, kirli bir aldatmacanın karanlık sokağı.  Her neyse orada ki tek dostum bir gün kendi kolu üzerindeki hâkimiyetini yitiriverdi.  Bakkalda içilen iki duble rakı sonrası benim başıma da gelen durum.  İlla kol olması da gerekmez dudak, parmak, göz kapağı, çene, kalın bağırsak her uzuv olabilir. Bardağı tut oğlum, el der hayır şu anda kendi irademle varlığımı devam ettiriyorum, bekle.  Tutsana yahu, benden ayrı hareket etmen anlamsız, hayır ben başka bir yerden yönetiliyorum şimdi, bekle.  Lan olum tut şunun ucundan, .iktir git başımdan… Garip bir his uyanıyor o an insanda, sana ait olanın senin emrine itaat etmemesi moralini bozuyor, aklından hiç çıkmıyor.  Parmakları içe dönük kasılan kol tüm müdahalelere rağmen bir saat kadar kaskatı ve tepkisiz kaldı.  İlaçlar sevgili kurtarıcılarımız, günahsız yaratılamaz mısınız süslü ve pahalı mekânlarınızda?  Benzer nedenlerle ya da değil, bazen beynimiz de bu hale benzer bir durağanlığa kapılıyor bizim ve kendi istemine göre hareket ediyor ara sıra.  Elbette bu fiziki olanından çok daha korkunç ve acı verici.  İşte böyle zamanlarda size ait olmayan, ama beyninizden gelen, yasaklayan, sınır koyan ve de çembere alan bir kısıtlanmalar zinciriyle baş başa kalıyorsunuz.  Sizin anayasanızdan çok daha özel ve ayrıntılı binlerce maddeden oluşmuş, iç içe ve kaotik bir yasalar dizisinin hegemonyasında süre gelen bir dalgalanım. İğrenç…

    Yasak mı dediniz, bizim yasaklarımız bize ait, bizden kaynaklanır ve bizi bağlar. Gördünüz mü palyaçonuz işbaşında, bu zavallı süprüntü hafiften dalga geçerek kafa buluyor sizinle üstelik.  Ah yüreğimdeki gizli acı ve bu onulmaz yaranın kanlı sızıntısı.  Affetmeyin sakın beni, aksine lanetlenmek istiyorum.  Tüm oklar beni hedef alsın ve sanrılarını yüce gerçek tarikatının ehil kitabeleri varsayan adamlar atılsınlar ileriye.  O halde adaletin ve kurgunun üzerine çığ gibi düş ve dizginlenemez ilkelliğini her yere sür oğlum.  Yok hükmündeyim, varlığım belli belirsiz mum ışığı.  Ayakların altına alınmayı hak eden bir yaşama bir tekme de sen vurmalısın öyleyse.  Aç ve sefil insanların varolduğu bir dünya da bir delinin ne kadar hesabı tutulur.  Kendi yangınına bu denli tapınan bir insanın kendini acındırarak, olmadık vasıflarıyla böbürlenmesi onun dengesizliğine ispat olabilir ancak.  "Mutsuzluk bulaşıcıdır" der Üstat "Bu nedenle zavallı insanlar yan yana gelmekten kaçınmalı" ve O gerçeği yüzyıllar öncesinden fısıldamıştı duyabilen kulaklara.  Ama insan, o çağlara sığmayan akıl sır almaz öngörüsüyle, üstada hayran olup onu dışlamasıyla var olageldi yıllar boyunca.  Anayasalarımızı değiştirebilseydik ve hukuk diye vicdanı öğretebilseydik genç beyinlere, yıkım bu denli yakın olmayacaktı kim bilir?  Ben bilirim, Balıkçı Rüstem Amcam bilir, Melek bilir, bir de o gizemli kız bilir.

     Gizemli kız!  Her kız bana gizemli olmaya en başından itibaren mecburdur zaten ve ben de bunu kabullenmeye mahkûmum.  Yaşam bunu bana layık gördüyse, bana sadece haddimi bilmek düşer.  Eziliyorum kimi zaman bu utancın pençesinde, suçsuz olmam ya da hak etmemem hiçbir şeyi değiştirmez.  Aksine durumu daha da zorlaştırır.  Yasal bir ölüm Ya Rab!    Kalbim ortadan ikiye bölünecek yoksa, artık ne dayanabiliyorum ne de söz geçirebiliyorum karanlık yanıma. Arayışlarımdan kayboldum, yorgunum.  Ölesiye yorgun, hiç bitmeyecek bir uykuyu özletecek, kuşatan, zırha bürüyen, duvarlara boğan tuhaf bir eylemsizlik kararı.  Bu korkunç, bu anlamsız.

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “NoneXistenT’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mart - 28 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Parçalanmak, Mavi bir sonbahar gününden arda kalan sadece mutsuz gibi gözüken anılar, hayaller….. Tam bir yıl önceydi dimi…. Oturup ağladım sabaha kadar….. Aşk eksikti. Yağmalanan gecelerim sadece… Aşk eskitir hayatı sadece… Yaşam bir şarkı kadar mutlu olmasa da kendine göre mutludur. Yaşamak insana özgü bir olay olmaktan ötedir. Aşk Yaşamdır…. Parçalanmak…. Ve Beklemek Sonu gelmeyecek bir aşkın sonunun gelmesinin. Parçalanıp beklemek… Sen büyüksün, bir kahramansın… Şimdi gözelerinden bir ateş topu çıkartıp tüm dünyayı yok edebilirsin. Ama gömleğinin sağ üst cebinde sakladığın aşkın yok artık. Kırılmasını istemediğin perin tuzla buz oldu şimdi… Hayat bazı şeyleri öğretir bize… Ve ölümler çıplak mavi bir gözyaşıdır. Hayatın öğretir bazı şeyleri… Hayatın anlamını çözdüm. Hayat Kapım açık gir içeri artık yağmur. Islat beni…Tut elerimi… Öldür beni… Belki ölünce ….. Yada … O zaman… Biter her şey…

TiananMenian “Striptiz yapan kaplumbağa ölür gösterinin sonunda”

Bayan Arıza tarafından Mart - 27 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Rüyalarını hatırlıyor musun?  Ya da onları yadsıyabilenlerden misin? Batı psikanalistlerinin paramparça ettiği ve iğdiş  edip bıraktığı iğrenç çözümlemeleri bir kenara bırakabilirsen eğer, sana anlatacaklarım var.  Rüyalar üç türlüdür güzel dostum (bu gün iyi günümdeyim bol keseden iltifat yağdırabilirim dikkatli ol kaçırma) hayır, şer ve kıçı açıkta kalanlara ait olmak üzere.  Kıçı açıkta kalanlara yapacak herhangi bir şeyimiz yok, tıp ilmi henüz bu sorunu yeterince ciddiye almıyor, o nedenledir ki onu es geçiyoruz bir kalem.  Hayırdan ve şerden bahsedeceğiz şöyle çala kalem.  Hayır olanı müjdeleyen Peygambere selam olsun öncelikle, der ki kendileri ben den sonra makam ortadan kalkmıştır, Allah'ın dinine sıkı sıkıya sarılın, namazı dosdoğru kılın ve Rahmandan gelen rüyalar yoldaşınız olsun bundan böyle.  Yani yaklaşık olarak bu manaya gelen bir şeyler söylemiştir kendileri.  Öyleyse kabulümüzdür, şüphe denen şeytana lanet olsun ve o aslında sadece inanmak istediğine inananların bulduğu kusursuz bir Çin işkencesi olmaktan kendini alamamıştır hiç.  Hayır rüyaların yol gösterici, ıslah eden, yumuşak ve uyumlu kılan özellikleri yok değildir, bu yüzdendir ki benim dedem "Hayrola" diye söze başlardı hep rüya sözü edildiğinde ve "Olur olmaz her yerde anlatmayasın ki kem gözlere muhatap olup üzerine gölge düşmesin" derdi.  Dedem başka bir diyarın topraklarında doğmadı ama en azından iyi kötü bir imparatorluk kalıntısının çocuğuydu.  Hasta adamın ve onun başında pinekleyen akbabaların zamanında adım atmış hayata, az çok yazmayı çözmüş ve sırf bu nedenle de cezaevi kâtibi olmayı başarmış, aklımda kaldığı kadarıyla asık yüzlü ve beyaz sakallı bir adam.  Niye bu ülkenin en sıradan adamları o zamanlar hatta bin dokuz yüz seksenlere kadar sanki doğuştan filozof gibi onurlu ve haysiyetli yaşamayı kendiliğinden becerebiliyorken, yirminci yüzyılın son çeyreğinde kısa boylu bir şişmanın önderliğinde birbirinden et koparmaya çalışan sırtlanlar sürüsüne dönüşüverdi onların torunları? Bu soru mühim?  Beyin hücrelerini bu mevzu üzerine de yormalısın az çok.  Varoluşunun anlamını bulabilirsin belki.  Konuyu dağıtmadan aslımıza dönelim diyecektim de Aslı aklıma geldi ve O'nu da hayırlı rüyalar departmanının güzel bir köşesine yerleştirelim öyleyse ve biraz da tabiatımız gereği daha yakın durduğumuz şerre bir el atalım.

   Şerden bahsedeceksen eğer dostum, 'Euzubillahimineşeydanirracim Bismillahirahmanirrahim' ile söze başlamak ruh sağlığı açısından iyi olacaktır.

   Bir gece geç saatlerde Bentderesi'nden dolmuşa binmişim, birkaç kişi ile yola koyulmuşuz, herkes yorgun, uyukluyor.  Minibüs bizden de beter ve yol alıyoruz Keçiören'e doğru.  Sakallı genç bir adam ve başörtülü karısı biniyor yolda.  Her şey olağan ve yerli yerinde. Derken bir yolcu daha aldık ki zil zurna sarhoş.  Bir şeyler anlatıyor diliyle dişinin arasında ve her an düşecekmiş gibi iğreti bir hali var oturduğu yerden.  (İçkiyi ağza içmeli der Balıkçı Rüstem Amcam.) Derken siyah deri ceketli, küfelik, bıçkın delikanlımızın o sarhoşlara has anlamsız nedenlerden dolayı küfür edeceği tutuyor.  Kızıyor, öfkeyle söyleniyor falan ama neye, kime belirsiz.  Kimse üzerine ilişmiyor ve belki de bu onu daha da azdırıyor.  Bilmez misin inanılmaz sayıdadır ahmakların sayısı yeryüzünde?  Zaman geçtikce daha ahlaksız sözler sarf ediyor ki sonunda arkada karısının yanında oturan sakallı genç ona müdahale ediyor.  Şöyle "Birader aile var!" gibilerinden efendice ve bıçkınımızın anlamayacağı dilden ufak tefek kelime kırıntıları ile uyarıyor.  Benim hayatımın kaydığı günler o zamanlar, şimdiki halime rahmet okutacak kadar berbat olduğum, mutlak deliliğin eşiğinde gidiş gelişlerin pençesinde boğuştuğum dönemler ki gözlük bile kullanmıyorum, iki metreden öte her şeye puslu kalmak için.  Yine de bir bakış atıyorum sakallı olana, sarhoşla işim olmaz benim, sadece nefret ederim ve basar geçerim kirli sulara paçalarımı bulaştırmadan.  Sakallı Müslüman kılıklı dostumuz ateş saçıyor gözlerinden, karısı titriyor yanında öyle endişeli ki adamının koluna sarılmış sıkı sıkıya.  Mengene gibi sağlamdır kadın elleri böyle durumlarda.  Bir iki atışma ne derken ağzını doldurarak yine küfrü basıyor beriki.  Nihayet mekânın bir anlamda sahibi ve en önemli kişisi şoförümüz biraz da koltuğunun altına zulaladığı levyeye güvenerek ve onun verdiği kuvvetle ortama uygun kalın sesiyle etrafı yatıştırıyor.  Bıçkın artık layığını bulmuş ve tehdit algıladığında kuyruğunu bacaklarının altına kıstırıp kaçan köpekler misali olduğu yerde tırsarak küçülmüştür.

   Zaman geçer, minibüs ilerler ve karı koca inmeye yeltenirler "Işıklarda duralım." diyerek.  Sarhoş arkaya bir bakış atar tehditkâr.  Sakallı genç adam sakin ve yavaşça "Seni gecenin şerrine emanet ediyorum" der ve iner.  Dolmuş yola koyulur ve nihayet sarhoş duyduklarını anlamlandırmaya başlar ve "Ne demek ulan" gibisinden ayılma küfürlerine hazırlanır. Ve birden şoför sert bir hareketle aracı durdurarak "Parayla mı verdiler lan seni bana akşam akşam" diyerek arkaya yönelir.  Burna kafa gömme olayını gördüğümü iddia edemem ama duyduklarımdan çıkarsadığım aynen öyledir ve üst tarafı patlamış kanayan bir burunla yaka paça kapıdan aşağıya atılan bir adamın zavallı tehditleridir hikâyenin bitiş sesi.  Şoför içerdekilere şöyle bir göz atar, O beş saniyeliğine de olsa gecenin şövalyesi olma onurunu tatmıştır ve onay bekler.  Benden başka üç kişi daha vardır ama söz birliği etmişçesine kimseden tek bir laf çıkmaz.  Sessizlik kabulleniştir, herkes anlar ve susar.  Şoför koltuğuna kurulur ve yola koyuluruz.  Radyoda Ferdi Tayfur "Beni kutlamalısın, sigarayı bıraktım" diye acayip bir şarkı söylemektedir.  Gecenin şerri emanetini teslim almıştır bir şekilde, gerisi ayrıntı…

   Boş durmadık dersimize iyi çalıştık.  Sırf bu şer mevzusuna biraz daha açıklık getirelim babından alıntı bile yaptık. Amerikalı bir araştırmacı kardeşimizin ki kendileri Peter Marshall (insanda takma bir isim olduğu hissini uyandırıyor değil mi?)  olurlar "Anarşizmin Tarihi" adlı kitabından bir pasaj aktararak hem kardeşimizi, hem kitabını, hem de alıntıyı ölümsüzleştirdik.  Bak aynen şöyle diyor P.M. (Parliament Mavisi);  (Valla dalga geçmiyorum yav, sadece öyle göründü bir an gözüme);  "Anarşi terördür; uygarlığı yıkmak isteyen ve bunun için bomba fırlatan umutsuzların öğretisidir.  Anarşi kaostur; kanunun ve düzenin çöktüğü, insanın yıkıcı tutkuları gemi azıya aldığı zaman ortaya çıkar.  Anarşi nihilizmdir; bütün ahlaki değerlerin terk edilmesi ve aklın alacakaranlığıdır.  Bu yargıç kürsüsünün ve hükümetlerin kâbusu olan anarşi hayaletidir.  Halk arasında ve günlük dilde anarşi, yıkım ve özgürlük olarak anlaşılır.  Anarşist sözcüğü genellikle, Vandal, ikonoklast (put kırıcı), vahşi, kaba, kabadayı, eşekarısı, engerek, insan yiyen dev, gulyabani, yaban arısı, zebani, şirret ya da büyücü gibi sözcüklerle anılır…"

       Farkında mısın Parliament Mavisi beni tarif ediyor sanki. Birebir örtüştüğünü iddia edemem ama çok yerinde saptamalarla beni ve benim sınıfımı biraz olsun betimlediği de su götürmez bir gerçek. Doğaldır ki rasyonel düşünceyi ve bilimi her şeyin üstüne yerleştirmiş ve ona bir anlamda modern put ve kurtarıcı olarak sarılmış bu çağın çocuğuna da aklın artıkları ve genlerin karanlık yanları bizleri anarşist diye tanımlamak yakışır.  Aslında şimdi bir yanlışın izini sürüyorum, Parleiment Mavisi delilere bunları yakıştırmıyor gerçekte ama söyledikleri ve betimlemeleri beni bu çıkarsamaya zorluyor kendiliğinden.  Konumuz şer olduğuna göre, şerrin bayraktarı, hükümranı, ilk yılmaz savaşçısı şeytanla ilişkilendirmeden bu mevzu eksik kalır.  Şeytanın işbirlikçileri ile anarşistler arasında bağlantı kurabiliyorsan eğer benden daha delisin ağabeycim sen, birkaç tane prozak al ve uyu en iyisi.  "Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla örülmüştür' önermesiyle bu konuyu sonlandıracağım.  Kopuk oldu, daldan dala atladı, sağa sola saptı ama idare ediver.  Ben beynini buruşturmaya çalışmıyorum, onu Televizyon, Hollywood, Woody Alan, Samuel Huntington, Papa II. Jean Paul, Yaşar Nuri Öztürk, Tansu Çiller, Bedri Baykam, Ahmet Çakır, Çağla Şikel, George W. Bush ve adını buraya ekleyemediğim için, içimin kan ağladığı bilumum doğa üstü kişilik yeterince beceriyor.  Ben sadece ruhumu soyuyorum ve bilirsin ki striptiz yapan kaplumbağa ölür gösterinin sonunda.