The Crown 4.Sezon ve Corona Virüs sorunsalı

Bayan Arıza tarafından 2 - Aralık - 2020 tarihinde yazıldı.

The Crown’un 4.sezonunu da bitirmenin hüzünü içerisindeyim. Aslında uzun zamandır yazmıyordum farkındaysanız. İzlediğim ve okuduğum şeyler oldu ama şu dünyanın gidişatından mütevellit hiçbir şey yapmak istemez bir ruh halindeyim. Kendimi sürekli izlediklerimle ilgili yazma/paylaşma ihtiyacı içinde hissediyorum. Zira kendimi bildim bileli hep bir şeyler paylaşmayı sevdim. 98 yılından beri site üzerinden herkese bir şeyler anlatıyorum; yani 22 yıldır vıdı vıdı vıdı…Ama bu kez kendimi zorlasam da hiçbir şey yapmak istemiyorum.

Corona Virüs sebebiyle gerçekten de kendimi bir film karesinde gibi hissediyorum. Eskiden patlamış mısır&cips eşliğinde izlediğim o felaket filmlerini/dizilerini yaşıyor gibi hissediyorum.

1 Aralık Pazartesi akşam 20.35 gibi dışarı çıktığımda yani sokağa çıkma kısıtlamasının başlayacağı 21.00’in hemen öncesinde etrafıma şöyle bir baktım da, resmen terk edilmiş kasaba gibiydi Koşuyolu. Gözlüklerim maske ile solumanın güçlüğünden buğulanıp duruyor. Astigmat gözlerim sokak lambalarını bir tuhaf görüyordu. İşte o anda sokağın ortasında durup baktım. Acaba yaşadıklarımız gerçek mi diye? Sizler de böyle ruh hallerindesiniz mutlaka. Tuhaf duygular, ne zaman sona erecek bütün bunlar soruları, eskiden nasıldık acaba’lar? vb.

Hayatımız çekirdek aile olarak devam ediyor. Etraftan, yakınlardan, dostlardan ölüm haberleri ve hasta haberleri duyuyoruz. Bir tatlı kaşığını bile doldurmayacak kadar az olan bu virüsten milyarlarca insanın etkilenmesi çok acı. Mars’a ayak bastığımız halde bu virüse karşı el pençe divan durduğumuz da bir gerçek.

Yani demem o ki, ben de herkes gibiyim. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. Bunu biliyoruz, insanlık varolduğundan beri böyle bu iş. Her şey değişir. Keşke bizim evlatların zamanına denk gelmeseydi, eninde sonunda güneş yine doğacak ve iyi şeyler olacak ama, ah bu ama’lar…İnsan evladı işte, evrende küçük bir noktayız. Ne kadar da aciziz.

The Crown’ı anlatacaktım değil mi? “Süper dizi” desem ve burada bitirsem. Zaten ilk 3 sezonu oyunculara hayran olarak izlemiştim. Bu kez Prenses Diana  da katıldı diziye. Kendisine “ne çekmişsin be bacım?” diyesim geliyor. Prens Charles da az acımasız değilmiş ya. Olivia Colman’ı zaten çok severdim Broadchurch’ten beridir, hatun adeta kraliçeyi yaşamış ya. Diğer oyuncular da bir harika. Josh O’Connor Prens Charles’ı canlandırıyor. X Files’tan tanıyıp sevdiğimiz Gillian Anderson adeta Margaret Thatcher olmuş her şeyiyle. Zaten dizi tüm Cast ekibi olarak şahane. Zaman anlatan bu dizilerde kıyafet, ortam, saç, makyaj zaten neredeyse birebir uyumlu oluyor ve bu harika. Emma Corrin ise Prenses Diana’yı harika canlandırmış, Diana’ya bayaa bi ağladım.

Şu ara ilk sezonunu izlediğim Virgin River’ın ikinci sezonunu izliyorum. Cennet heralde orada yaşamak sanırım. Ne kadar sakin, sıradan ve samimi bir dizi. Hemşire Mel’in kocasının ölümünden sonra şehirden kaçarak küçük bir kasabaya gelişi ve orada yaşadıkları üzerine şekilleniyor dizi.

Bu yazı da böyle oluversin.