John Fante “Roma’nın Batısı”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 22 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Universal Stüdyoları kırk dakika uzaklıktaydı. Körfez boyunca uzanan kıyı dağlarını bir çırpıda kat ettikten sonra Malibu Kanyonu üzerinden karayoluna girip Universal'ın yolunu tuttum. Evdeki durum beni kaygılandırıyordu. Harriet'in ruh durumu hayra alamet değildi. Genellikle uysal ve yumuşak bir insandı, çabuk bağışlardı, ama onun sabrının da bir sınırı vardı, o sınır aşıldığında bavulunu kaptığı gibi evi terk ederdi.

İki kez etmişti, ikisi de hayvan yüzünden. Evliliğimizin birinci yılında, San Francisco'daki apartman dairesine evcilleştirme amacıyla kafeste beyaz bir fare getirmiştim. Fare kafesten kaçıp kanepenin yaylarının arasına saklanmıştı, çıkarmak mümkün değildi. Harriet onu oradan çıkarmam için bana bir saat tanımış, çıkaramayınca da bavulunu kaptığı gibi otobüse atlayıp Grass Vadisi'nde yaşayan teyzesine gitmişti. Bir ayımı almıştı onu geri getirebilmek. Sonunda arabama atlayıp Grass Vadisi'ne gitmiş, teyzesinin önünde ayaklarına kapanıp eve dönmesi için yalvarmıştım. Evlilik sözleşmemizin yeniden gözden geçirilmesi koşuluyla dönmeye razı olmuştu. O günlerde genç ve aptal olduğum ve onu günde üç kez aşkla düzdüğüm için onurumu ayaklar altına almaya hazırdım.

On yıl önce ilk pitbullum Mingo onun Siyam kedisini yediğinde beni bir kez daha terk edip bir ev dolusu çocuk, köpek ve kediyle başbaşa bıraktı. Grass Vadisi bir kez daha; müzakere ve öneri günleri, mektup ya da telefon yoluyla yapılan karşı öneriler ve yeni bir anlaşmaya varılıncaya kadar prostatı azmış yüreği yaralı koca rolü. Kabul etmek zorunda kaldığım koşullardan biri Mingo'nun gitmesi olmuştu. Dehşet verici bir talepti, ama başka seçenek tanımamıştı bana; Mingo'yu Tarzana'da çok iyi bir ihtiyarın pitbull ürettiği bir çiftliğe götürüp bıraktım. Muhteşem Rocco da orada dünyaya geldi, Mingo'nun tohumundan.

Şimdi bir kez daha Grass Vadisi'ne gideceğinden korkuyordum. İşaretleri tanıyordum, o porselen gülümseme, büzülmüş ağız, banyoda uzun meditasyon seansları, hırçınlık. Yıllar beni de değiştirmişti ama, değerlerim farklıydı artık. Tamam, köpek harikulade bir yaratıktı; ama gömlek ütüleyemiyor, yemek pişiremiyor, Bernard Shaw üzerine bir tez hazırlayamıyordu. İpek çoraplarla hayli saçma görüneceğini söylemeye gerek bile yok. Universal'ın otoparkına girdiğimde kendimi Dangalak'ın gitmesi gerektiğine ikna etmiştim.

Joe Cripsi'yle randevuma on dakika kalmıştı, paralı telefonlardan birine gidip evi aradım. Telefonu Denny açtı, annesini telefona çağırmasını söyledim. "Başımıza yeterince sorun açmadın mı, Baba?" dedi. Bağırdım ona. "Bana nutuk çekmeye kalkışma piç. Karımı telefona çağır." Bir dakika kadar bekledim. "Küvette." "Ona önemli olduğunu söyle." Sessizlik. "Seni terk ediyor, Baba." "Ben de bu yüzden arıyorum zaten. Eve gelir gelmez ilk işim o köpeği defetmek olacak. Bunu ona söyle." Üç dakika kadar bekledim, o arada telefona bir çeyrek daha atmam gerekti. "Üzgünüm, Baba. Sana inanmıyor." İnledim. "Nereye gidecek, Denny? Grass Vadisi mi yine?" "Sanırım. Saat yedideki Sacramento uçağında yer ayırttı." "Ona mani ol! Fikrini değiştir!" "Denemediğimi mi sanıyorsun? O giderse benim dönem ödevim ne olacak?" "Denemeye devam et. İşim biter bitmez eve döneceğim."

Telefonu kapattım ve Vadi'nin nemli sıcağında terlemiş vaziyette Joe Crispi'nin bürosunun bulunduğu C Blok'una doğru yürümeye başladım. O eski sızıyı hissettim yine on iki parmak bağırsağımda, bir yapımcıyla görüşmeden önce on iki parmak bağırsağımı kemiren o ağrıyı.

Bu kez ağrının Joe Crispi'yle ilgisi olmadığını biliyordum. Harriet'in evi terk etme olasılığı ve onu geri getirmek için yapmak zorunda kalacaklarımdı bu kez nedeni. Pazarlık edecek halim yoktu. Fazlasıyla yaşlıydım bu iş için. Grass Vadisi'ne gitmektense kafama bir kurşun sıkmayı yeğlerdim; o titrek yaşlı teyze, hâlâ "İtalyan Çocuk" olarak bilindiğim o yıldırıcı kasaba. Yüksek sesle bir dua okudum: "Aziz Gennaro, Tanrı aşkına bana yardım et."

C Blok'unun önünde duran on bin dolarlık bir Mercedes'in içinden küçük bir tilki teriyeri havladı bana, dünyanın sahibi olduğunu sanan küçük bir kancık. Arabanın yanına gidip dilimi çıkardım ona. Penceredeki küçük aralıktan çenesini çıkarıp deli gibi havlamaya başladı. Yüzünün tam ortasına bir balgam fırlatıp Jacquline Susann'a ait olmasını umdum.

Yedi yıl olmuştu Joe Crispi'yi görmeyeli, işsizlik sigortasından çekimizi almak için Santa Monica Devlet Bürosu'nun önünde buluştuğumuz günlerden bu yana çok sular akmıştı köprünün altından. Şimdi üç televizyon dizisi ve bir kalp krizi sahibi bir milyonerdi. Kilo almış, esmer İtalyan yüzü sarkmıştı. Eski günlerin sıcaklığını hissedemeyecek kadar uzun zaman geçmişti aradan. Karımın adını bile hatırlayamadı, ondan Hazel diye söz etti.

Hiç zaman kaybetmeden iş konuşmaya başladı. Yeni bir televizyon dizisinin ilk denemesini çekmişti, komedi dizisiydi, çok insani bir komedi dediğine göre, yeteneklerimin böyle bir dizi için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyordu. "Kaç tane istersen yazabilirsin," dedi. "Zaman açısından ne durumdasın? Şu anda üzerinde çalıştığın bir iş var mı?"

Üzerinde çalıştığım hiçbir iş olmadığını ve bir an önce çalışmaya başlamak istediğimi söyledim. "Harika," dedi koltuğundan kalkarak. "Sinema salonuna gidelim. Senin deneme dizisini seyretmen için bir gösteri ayarladım." "Önce biraz bilgi ver bana." "Bir seyret. Sonra konuşuruz. Açık bir zihinle seyretmeni istiyorum." Benim için özel bir gösteri ayarlama zahmetine giriştiği için ona teşekkür ettim. "Lafı bile olmaz. Yazarlarla böyle çalışırım ben. Deste masada, üçkağıt yok." Tipik Joe Crispi. Pennsylvania'nın kömür madenlerinden gelmiş, İtalyan madencilerin yoksulluğuna ve sefaletine dair bir roman yazdıktan sonra rıhtım işçileri ve gangsterlere dair filmler çekmeye başlamıştı. Görünümü de üslubu kadar sertti, her zaman dürüst olmaya çalışırdı. Bir komedi dizisi hazırlıyorsa çok iyi bildiği sıradan ve yoksul insanlara dair olması kaçınılmazdı -İtalyanlar, Polonyalılar, Zenciler. Benim de kalemimdi bu insanlar.

Sinema salonuna gitmek için iki kat aşağı indirdi beni. Deneme dizisini beğenmeye kararlıydım çünkü fena halde paraya ve başarıya ihtiyacım vardı. Crispi salonun kapısını açtı, içeri girdik. Elli koltuklu küçük bir salondu. Bütün koltukların dolu olduğunu görünce tüylerim diken diken oldu, arkada ve duvar kenarlarında ayakta duranlar bile vardı. Yazardı hepsi tabii ki, genç yazarlar, Princeton ve Dartmouth mezunu yazarlar, New York'lu yazarlar, son modaya uygun giyinmiş, uzun saçlı ve sakallı yazarlar. Kadın yazarlar da vardı aralarında, sinema oyuncusu olabilecek kadar şık ve çekici kadınlar. Odadaki en yaşlı hıyar bendim. Joe ve benim dışımda salondaki herkes otuz yaşlarında, sessiz ve hırslı genç insanlardı. Ve ölümcül. Crispi telefonlar ve elektronik aletlerle donatılmış masanın arkasındaki şeref koltuğuna kuruldu. Işıklar sönerken on iki parmak bağırsağım asit salgılamaya başladı, kapının yanında kendime ayakta durabileceğim bir yer ararken ülserim beni oradan kaçmam için uyarıyordu. Ekran canlandı ve özelikle benim için tertiplenen gösteri başladı. Dizi ilerledikçe bağırsaklarım düğümleniyordu. Dizinin adı "Şanslı Pierre"di ve kahramanı bir köpekti tabii ki, küçük ve siktirici bir Fransız kanişi! Köpeğin sahibi on dört yaşındaki Melinda'ydı, babası Wall Street bankerlerinden, annesi ise züppenin tekiydi. Bir kahkaha bandı bile vardı lanet şeyin, ki bütün yazarlar her cümleye katıla katıla güldükleri için tamamen gereksizdi.

Joe Crispi'nin madenci geçmişinden kaynaklanan güçlü bir dram duygusu vardı dizinin. Melinda annesi ve babasıyla birlikte Paris'ten 747'e binmiş eve dönmektedir ve sevimli Pierre'i uçağa havayolunun torbalarından birinde gizlice sokmuştur. Yolcuların ve uçuş ekibinin köpeğin varlığından haberleri yoktur ve Atlantik Okyanusu'nun üzerinde uçarlarken Kübalı olabilecek kadar esmer iki hava korsanı uçağı ele geçirir. Birden yolcuların çığlıkları ve salonda bulanan yazarların kahkahaları eşliğinde Pierre fırlar torbadan. Ya kusacaktım ya da ölecektim, başka yolu yoktu. Midem altüst olmuştu, kapıyı açıp usulca dışarı çıktım.

Kantinden iki kutu nane şekeri satın alıp arabama yürüdüm. Birinci kutuyu çiğneyip bitirdiğimde Calabasas'a varmıştım. Saat beşe geliyordu, Harriet havalimanına gitmeden önce evde olabilecektim. Ülserim biraz yatışmıştı, bir sigara yakma riskini göze aldım, ama evin garajına girdiğimde sancı bütün şiddetiyle geri geldi. Denny, Harriet'in bavulunu arabasına yüklüyordu. "Çok geç," diye seslendi hızla eve girdiğimi görünce.

Harriet üzerinde robuyla tuvalet masasına oturmuş tırnaklarına oje sürüyordu. Banyodan çıkan buhar pencereleri buğulandırmış, havaya şehvetli bir sabun ve parfüm kokusu sinmişti. Üzerine atlamayı düşündüm ama çatık kaşları hiç havasında olmadığını söyledi bana. "Yine kaçıyorsun demek," dedim yatağa oturarak. "Evet, kaçıyorum yine." "Neden? Sana hak verdim. Köpek gidiyor." Konuşmamaya kararlı görünüyordu. "Köpekle ilgisi yok belki, asıl nedeni benim galiba," dedim. "Son birkaç saat içinde vicdan muhasebesi yaptım ve hiç de hoş olmayan sonuçlara vardım. Berbat bir kocayım, iğrenç bir babayım, yeterince para kazanamıyorum, koca bir sıfırım. Benden kaçmak istediğin için seni suçlayamam. Benden iğreniyorsun, usandın artık. Öyle yakışıklı filan da sayılmam. Birkaç günlüğüne San Francisco'ya gidip kendine yakışıklı ve genç birini bulup düzüşmelisin belki de. İyi terapidir, senin de hayatın tadını çıkarmaya hakkın var." Beni aynadan izleyen yüzü yumuşadı biraz. "Fikrimi değiştirirsem bana bir konuda söz verir misin?" "Her konuda." "O köpeği bu evin içinde istemiyorum." "Köpek gidiyor. Burda işi bitti." "Ondan kurtulmanı istemiyorum. Senin bir köpeğe ihtiyacın var. Rocco öldükten sonra kendine gelemedin." "Gitmiyorsun, öyle mi?" "Gidemem zaten. Önümüzdeki hafta o Shaw ödevini teslim etmezse Denny sınıfta kalacak." Ayağa kalkıp robunu çıkardı. Bikini altının üzerine jartiyer takmıştı, kenarları sarı fırfırlı üzerine sarı güller işlenmiş jartiyeri. Ve siyah çorap. "Aman Allahım!" dedim. Benden uzaklaşıp kapıyı kapattı, kilitledi ve ben orada öylece oturup o güzel kıçının çalkanışını seyrettim. Ülserimin ağrısı kesilmişti.

(Roma'nın Batısı'ndan)

(Çeviri: Avi Pardo)

John Fante “Bahara Kadar Bekle Bandini”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 19 - 2011 zamanında yazılmıştır.

St.Catherine'in sekizinci sınıfının dershanesinde üçe çeyrek vardı. Takma gözü fena halde ağrı yapan Rahibe Mary Celia barut gibiydi. Sol gözü seğirip duruyordu, tamamen istem dışı. On bir erkek, dokuz kızdan oluşmuş yirmi kişilik sınıf seğiren gözü izliyordu.

Üçe çeyrek var: teneffüse on beş dakika. Nellie Doyle, ince elbisesi kalçalarının arasındaki çatlağa sıkışmış, Eli Whitney'in çırçır makinesinin ekonomik sonuçlarını anlatıyordu. Nellie'nin hemen arkasında oturan iki oğlan, Jim Lacey ile Eddie Holm, katıla katıla ama sessizce gülüyorlardı kızın elbisesine.

Yaşlı Celia'nın camdan sol gözünün kapağı sıçramaya başlarsa dikkatli olmaları defalarca söylenmişti onlara oysa, ama şu Doyle'a bakar mısınız?

"Eli Whitney'in çırçır makinesinin ekonomik sonuçları pamukçuluk tarihinin zirvesidir," dedi Nellie.

Rahibe Mary Celia ayağa kalktı.

"Holm ve Lacey!" dedi sertçe. "Ayağa kalkın!"

Nellie şaşkınlık içinde yerine oturdu, iki oğlan ayağa kalktılar. Lacey'nin dizleri takırdadı, sınıf kıkırdadı. Lacey önce sırıttı, sonra kızardı. Holm öksürdü, başını öne eğip kurşun kaleminin üzerindeki markayı inceledi. İlk defa dikkatini çekiyordu kalemin üzerindeki yazı.

"Holm ve Lacey," dedi Rahibe Celia. "Sınıfımda sırıtkan aptallar görmekten usandım. Oturun!"

Sonra bütün sınıfa konuştu, ama sadece erkeklere hitap ediyordu aslında, kızlarla sorun yaşamıyordu genellikle: "Dersi dinlemeyen ilk haytaya saat altıya kadar sınıfta kalma cezası vereceğim. Devam et, Nellie."

Nellie ayağa kalktı yine. Lacey ve Holmes, ucuz kurtulmanın şaşkınlığı ve Nellie'nin elbisesi yine çatlağa sıkışır da gülerler endişesiyle öbür tarafa bakıyorlardı.

"Eli Whitney'in çırçır makinesi pamukçuluk tarihinde devrim yaratmıştır," dedi Nellie.

"Hey, Holm," diye fısıldadı Lacey önünde oturan oğlana, "Bandini'ye salamımı ilet."

Koridorun karşı tarafında, üç sıra önde oturuyordu Arturo. Başını öne eğmiş, göğsünü sıraya yaslamış, mürekkep okkasına dayadığı küçük aynaya bakarak elindeki kurşun kalemle burnunun üzerindeki çilleri sayıyordu. Bir önceki gece limon suyu sürmüştü yüzüne; çilleri yok etmek için en etkili yöntemdi sözüm ona. Doksan üç, doksan dört, doksan beş… Hayatın anlamsızlığıyla meşguldü zihni. Kışın ortasındaydılar, güneş akşam üzeri yüzünü gösterip kayboluyordu; burnundaki ve yanaklarındaki çillerin sayısı dokuz artmış, genel sayım doksan beşe ulaşmıştı.

Ne manası vardı yaşamaya devam etmenin? Üstelik bir gece önce yüzüne limon suyu sürmüştü. Neydi dünkü Denver Post'ta çillerin limon suyundan, "rüzgâr gibi kaçtığını" yazan yalancı kadının adı? Çilli olmak yeterince kötüydü zaten, ama bildiği kadarıyla, dünyadaki tek çilli İtalyan'dı. Nereden gelmişti bu çiller? Ailenin hangi tarafından mirastı o Allahın cezası minik bakır benekleri?

Neşesiz bir biçimde sol kulağını çekiştirmeye başladı. Eli Whitney'in çırçır makinesinin ekonomik sonuçlarına dair sunulan rapor çok uzaktan geliyordu ona. Josephina Perlotta devam ediyordu rapora şimdi: Josephina Perlotta'nın çırçır makinesi üzerine ne dediği kimin umurundaydı? İtalyan'dı Perlotta, Dago'nun teki -çırçır makineleri hakkında ne bilebilirdi ki?

Haziranda bu lanet Katolik okulundan mezun olacak, İtalyanların sayısının bir elin parmaklarını geçmediği devlet lisesine yazılacaktı. Sol kulağındaki sayım on yediyi bulmuştu, dünkü sayımdan iki fazla. Allah belalarını versin bu çillerin! Şimdi yeni bir ses konuşuyordu çırçır makineleri hakkında, bir keman kadar yumuşak bir ses; tenini delen tınılar gönderiyor, soluğunu kesiyordu.

Kalemini masanın üzerine koydu, ağzı gevşedi. Önünde duruyordu işte -güzeller güzeli Rosa Pinelli'si, aşkı, biricik sevgilisi. Ah, çırçır makinesi! Ah, harikulade Eli Whitney! Ah, Rosa, ne kadar güzelsin. Seviyorum seni, Rosa, seviyorum, seviyorum, seviyorum!

Evet, o da İtalyan'dı; ama onun suçu muydu? Bandini bundan ne kadar suçluysa, o da o kadar suçluydu. Ah, şu saçlar! Şu omuzlar! O canım yeşil elbise! Şu ses! Ah, Rosa! Anlat onlara Rosa'm. Çırçır makinesini anlat onlara! Biliyorum, Rosa, benden nefret ediyorsun. Ama ben seni seviyorum, Rosa. Seni seviyorum ve bir gün New York Yanks'in orta sahasında göreceksin beni, Rosa. Orta sahada olacağım, balım, ve sen benim sevgilim olacaksın, üçüncü kalenin arkasındaki locada beni seyredeceksin, ve atış sırası bana gelecek; dokuzuncu devrenin ikinci yarısı, Yanks üç sayı geride. Ama sen tasalanma, Rosa! Üç kalede adamımız varken o atış yerine dikileceğim ve sen bana bir öpücük uçuracaksın ve ben o elmayı çaktığım gibi orta saha duvarının üzerinden aşırtacağım. Tarih yazacağım, balım. Sen beni öp, ben tarih yazayım!

"Arturo Bandini!"

Çillerim de olmayacak o zaman, Rosa. Gitmiş olacaklar -büyüyünce mutlaka giderlermiş.

"Arturo Bandini!"

Adımı da değiştireceğim, Rosa. Banning diye çağrılacağım; Art, Bombacı Banning…"

"Arturo Bandini!"

Bu kez duydu çağrıldığını. Dünya Finali'nin uğultusu dinmişti. Başını kaldırdığında Rahibe Mary Celia'yı gördü tepesinde, masayı yumrukluyor, sol gözü deli gibi seğiriyordu. Ona bakıyorlardı, hepsi, Rosa'sı bile gülüyordu ona, ve kurduğu düşü yüksek sesle anlattığını fark edince midesi yuvarlanıp gitti altından. Diğerleri gülebilirlerdi dilediklerince, ama Rosa -ah, Rosa, üstelik onun kahkahası diğerlerinden daha tizdi, içini delmişti, ve nefret etti ondan: Louisville kömür madeninde çalışan İtalyan bir maden işçisinin Dago kızı; lanet olası bir maden işçisi. Salvatore'ydi adı; Salvatore Pinelli, elinden başka bir şey gelmediği için maden işçiliği yapan aşağılık herifin tekiydi. Yıllarca, yüz yıl, iki yüz yıl dayanacak bir duvar örebilir miydi?

Peh -Dago hıyarı, bir sivri kazması, kepinde de bir ampulü vardı; iki paralık bir Dago sıçanı gibi yerin altına inmek zorundaydı hayatını kazanmak için. Onun adı Arturo Bandini'ydi, bu okulda bu konuda söyleyecek sözü olan meydana çıkıp burnunu kırdırabilirdi.

"Arturo Bandini!"

"Tamam," dedi sözcüğü uzatarak. "Tamam, Rahibe Celia. Duydum sizi."

Sonra ayağa kalktı. Bütün sınıf onu seyrediyordu. Rosa arkasında oturan kıza bir şeyler fısıldadı elinin gerisinde gülümseyerek. Arturo fark etti ve çilleri hakkında, ya da pantolonundaki yama hakkında, ya da saçının uzamış olduğu hakkında, ya da babasından kendi bedenine uydurulmuş ve üzerinde bir türlü doğru dürüst durmayan gömleği hakkında bir şey söylediğini sanıp zor tuttu kendini ona bağırmamak için.

"Bandini," dedi Rahibe Celia. "geri zekalı olduğuna şüphe yok. Biraz önce sınıfı dikkatli olma konusunda uyardım. Böyle bir aptallık ödülsüz kalmamalıdır. Saat altıya kadar okulda kalacaksın."

Yerine oturdu ve üç zili titretti koridorları.

(Bahara Kadar Bekle Bandini'den)

(Çeviri: Avi Pardo)

 

Kaynak: Parantez Yayınları

John Fante “Üzümün Kardeşliği”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 3 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Sekiz-dokuzu arka taraftaki yeşil çuha örtülü masada toplanmıştı. Yukardan sarkıtılmış lamba iskambil oynayan beş kişiyi aydınlatıyordu. Diğerleri masanın çevresinde dikilmiş, birbirlerine lâf çakıyorlardı. Seyredenlerden biri de babamdı. Huysuz, mendebur, buruk bir sigorta emeklileri grubu; gergin, hırlayıp duran kötü niyetli ihtiyar hergeleler; buruktular ama acımasız zekalarının, bozuk ağızlarının ve paylaştıkları dostluğun tadını çıkarıyorlardı. Filozof yoktu orda, hayatın deneyiminin derinliğinden konuşan yaşlı bilgeler yoktu. Zamanın tükenmesini beklerken vakit öldüren sıradan yaşlı insanlar sadece. Babam da onlardan biriydi. Şok etkisi yaptı bende bunu hissetmek. Kendi türlerinin arasında görünceye kadar öyle algılamamıştım onu. Etrafındakilerden de yaşlı göründü gözüme birden.

(Üzümün Kardeşliği, John Fante, Çev. Avi Pardo, 160 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

John Fante “Toza Sor”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 12 - 2011 zamanında yazılmıştır.

John Fante, Türkiye'de olduğu kadar dünyada da geç keşfedilmiş, tanınmış bir yazar. Bu tekrar tanınmasında, yeniden keşfinde de kuşkusuz Charles Bukowski'nin büyük katkısı olmuş.

John Fante, 1909 Colorado doğumlu. Üniversite öğrenimini tamamladıktan sonra 1929'da yazmaya başlamış. 1932'de ilk kısa öyküsü The American Mercury'de yayınlanmış. Daha sonra The Atlantic Montly, Esquire, Harper's Bazaar gibi dergilerde öyküleri yayınlanmış. İlk romanı Wait Until Spring, Bandini 1938'de yayınlanmış. 1940'da da öyküleri Dago Red adıyla basılmış.

Kitaplarının yayınlanmasından sonra sinemacılar tarafından keşfedilen John Fante bir çok senaryoya da imza atmış. Full of Life, Something for a Lonely Man, Walk on the Wild Side filme çekilen senaryolarından bazıları.

1955'de şeker hastalığına yakalanan John Fante, 1978'de hastalığın etkisiyle kör olmuş ama eşi Joyce'un yardımıyla yazarlığa devam etmiş. Bu birlikte çalışmanın sonucunda Dreams From Bunker Hill (1982) adlı romanı yayınlanmış.

Fante 74 yaşındayken, 8 Mayıs 1983'de hayata gözlerini kapamış.

Charles Bukowski gençlik yıllarında kütüphanede tesadüfen kitaplarını keşfettiği Fante'yi hiç unutmamış. Tanınmış bir yazar olunca, Fante'yi keşfinden 39 yıl sonra, 80'li yıllarda, kitaplarını basan yayınevine önermiş. Fante hayattayken kitaplarının yeniden basıldığını görmüş. Şimdi Fante'nin tüm eserlerini kitapçılarda bulmak mümkün.

Charles Bukowski, "Fante benim Tanrım'dı" diyor Toza Sor'un önsözünde. John Fante gerçekten de iyi bir yazar. Kendi yaşamından yola çıkarak yazıyor eserlerini. Toza Sor da yazarlık yaşamının, gençliğinin ilk yıllarını anlattığı dörtlemesinin en tanınmış romanı. Toza Sor'u okuduğunuzda gerçekçi anlatımı sizleri de etkileyecek ve Bukowski'ye hak vereceksiniz.

John Fante'nin tüm eserleri Parantez Yayınları'nca Türkçe'de yayınlanacak.

(Toza Sor, John Fante, Çeviri; Avi Pardo, 160 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

John Fante “Roma’nın Batısı”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 19 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Dangalak'ı aramıza alıp köpek havlamaları eşliğinde evin yolunu tuttuk. Ben biliyordum o köpeği neden istediğimi. Utanç verici derecede açıktı, ama oğlana söyleyemezdim. Mahcup olurdum. Kendime itiraf edebilirdim ama, bununla ilgili bir sorunum yoktu. Yenilgiye ve başarısızlığa uğramaktan usanmıştım. Zafer açlığı çekiyordum. Elli beş yaşındaydım ve tek bir zafer yoktu görünürde, bir çarpışma bile. Düşmanlarım bile çarpışma isteği duymuyorlardı artık. Dangalak zafer demekti. (…) Köpekti, insan değil, bir hayvan, ama zamanla dostum olacak, beni gururlandırıp dertlerimi unutturacaktı. Tanrı'ya benim hiçbir zaman olamayacağım kadar yakındı ve okuma yazması yoktu, daha iyisi can sağlığıydı. O da uyumsuzun tekiydi benim gibi. Ben dövüşüp kaybedecek, o ise dövüşüp kazanacaktı.

John Fante'nin yeni romanı.

(Roma'nın Batısı, John Fante, Çeviri: Avi Pardo, 184 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

John Fante “Los Angeles Yolu”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 7 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Los Angeles Yolu'nda Fante, ünlü kahramanı Arturo Bandini'nin maceralarını anlatmaya devam ediyor. Yazar olmak isteyen bir gencin bir balık fabrikasında yaşadıkları hayata bakışını nasıl etkiler!…

"Her sabah bu duyguyla kalkıyordum yataktan. Şimdi kendime bir iş bulmam lazım, lanet olsun. Kahvaltı ediyor, kolumun altına bir kitap yerleştirip ceplerime kalem doldurduktan sonra kapıdan çıkıyordum. Merdivenden indiğim gibi kendimi dışarı atıyordum. Bazen sıcak oluyordu hava, bazen soğuk, bazen sisli, bazen açık. Koltuğumun altında kitapla iş aramaya çıktığım için önemi yoktu havanın.

"Ne işi, Arturo? Ha, Ha! Sana iş, öyle mi? Kim olduğunu bir düşünsene, oğlum! Yengeç katili. Hırsız. Elbise dolaplarında çıplak kadın fotoğraflarına bak, sonra da iş bulmayı umut et! Ne kadar gülünç! Ama gidiyor işte, salak, koltuğunun altında kocaman bir kitapla üstelik. Hangi cehenneme gittiğini sanıyorsun, Arturo? Neden o sokağa sapıyorsun da bu sokağa sapmıyorsun? Neden batıya gidiyorsun -neden doğuya değil? Cevap var bana, hırsız! Kim iş verir senin gibi bir domuza -kim? Ama kasabının öteki ucunda bir park var, Arturo. Banning Parkı adı. Harikulade okaliptüs ağaçları var orda, yemyeşil bir park, Arturo. Ne kitap okunur orda! Oraya git, Arturo. Nietzsche oku. Schopenhauer. O muhteşem adamlarla geçir zamanını. İş mi? Peh! Oraya git ve okaliptüs ağaçlarının altında kitabını oku iş ararken."

(Los Angeles Yolu, Çeviri: Avi Pardo, 192 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

John Fante “Hayat Dolu”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 25 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Ev büyüktü, çünkü planlarımız büyüktü. Birincisi yoldaydı bile, karnında bir yumru; alev gibi hareket eden, bir yılan kümesi gibi kaygan ve kıpır kıpır bir şey. Gece yarısının sessizliğinde kulağını karnındaki pınara dayayıp su seslerini, çağlamalarını ve emişlerini dinlerdim."

Taş gibi aramıza girmişti bebek. Endişeliydim, hiç bir zaman eskisi gibi olamayacağımızdan korkuyordum. Odasına girip eşarbı, elbisesi ya da beyaz kurdelesi gibi özel eşyalarından birini elime aldığımda başımın döndüğü, sevgilime duyduğum aşkın coşkusu ile kurbağa gibi vırakladığım o eski günlerin özlemiyle dolardı içim. Tuvalet masasının önündeki iskemlesi, onun o güzel yüzünü aksettiren ayna, başını yasladığı yastık, yıkanmak üzere bir kenara fırlatılmış bir çift çorap, ipek pantalonunun elimi ayağımı kesen cazibesi, gecelikleri, sabunu, banyo sonrasında hâlâ ıslak ve sıcak havluları; ihtiyacım vardı bu şeylere: onunla olan yaşantımın parçalarıydılar: ruj lekesi de hiç farketmiyordu, çünkü kadınımın sıcak dudaklarından geliyordu."

John Fante, "Hayat Dolu'da her evliliğin en önemli aşamalarından birini, ilk bebeğinin doğum öncesini, karısının hamilelik günlerini, birlikte nasıl yaşadıklarını anlatıyor. Karı koca ilişkilerindeki değişimi, o değişimin hayatlarına getirdiği yenilikleri, hoşlukları ve zorlukları John Fante'nin duru anlatımıyla okuyacaksınız.

(Hayat Dolu, John Fante, Çeviri, Avi Pardo, 144 sayfa)

 

Kaynak: Parantez Yayınları

 

 

JOHN FANTE “Gençliğin Şarabı”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 2 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Bukowski hayatla ilgili, kendi hayatıyla, sokaktaki insanların hayatları ve yapmaya zorlandıkları şeylerle ilgili kitaplar ararken rastlamış John Fante'ye ve onda aradığı yazarı bulmuş, hayran olmuş. "Fante benim tanrımdı." demiş. John Fante, Gençliğin Şarabı'nda çocukluktan ilk gençliğe uzanan yılları, aile ilişkilerini, anne sevgisini, arkadaşlıkları ve ilk aşkları tüm içtenliğiyle anlatıyor.

(Gençliğin Şarabı, John Fante, Çeviri, Avi Pardo, 206 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

John Fante “Bunker Tepesi Düşleri”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 29 - 2011 zamanında yazılmıştır.

John Fante'nin son romanı Bunker Tepesi Düşleri Türkçe'de yayınlandı. John Fante, Bunker Tepesi Düşleri'nde deneyimsiz bir genç yazarın, bir yandan yazar olma mücadelesi verirken diğer yandan insan ilişkilerindeki başarıları ve başarısızlıklarını anlatıyor. Arturo Bandini, özellikle kadınlarla olan ilişkilerinde deneyimsizliğinin acı bedelini sık sık ödüyor. Büyük mutlulukları avucundan nasıl kaçırdığını duru ve akıcı anlatımıyla aktarıyor.

 (Bunker Tepesi Düşleri, John Fante, Çeviri Avi Pardo, 136 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

John Fante “1933 Berbat Bir Yıldı”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 19 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Evin girişine saptığımda babamı gördüm odunluğun yanında. Öfkeli görünmüyordu, ben kamyoneti yanaştırırken ifadesiz bir yüzle beni seyrediyordu.

"Selam," dedim.

Bir müddet daha baktı, sonra odunluğun kapısını açtı. Karıştırıcıyı geri geri odunluğa soktum, gözünü ayırmadan bakmaya devam etti. Motoru kapatıp yere sıçradığımda hâlâ bakıyordu.

"Her şeyi açıklayacağım," dedim.

Zinciri çözerken de üzerimdeydi gözleri. "Sana yeni bir karıştırıcı almayı düşünüyordum," dedim. "Bu hurdaya ne vereceklerini öğrenmek istedim."

Paltosunu çıkarıp çiviye asarken devam ettim: "Bu yaz birlikte çalışacağımıza göre teçhizatı yenilemenin tam zamanı diye düşündüm. Modası geçmiş makinelerle rekabet gücümüzü düşürmenin alemi yok."

Paltosunun altına pantolonuyla uyumsuz bir ceket giymişti. "Sonra sana danışmam gerektiğini düşündüm. Bu ekibin reisi sensin ne de olsa."

Kamyonetin yanına gidip yumruğuyla çamurluğuna vurdu hafifçe. "Bunu da mı çaldın?" diye sordu.

Kenny'nin kamyoneti babasından ödünç aldığını söyledim.

"Bu ne?" diye sordu uzanıp yarısı kazağımın cebinden dışarı taşmış iyelik belgesini çekerek. Belgeyi açıp inceledi, gözlerinin beyazı büyüdü.

"Adam gibi çalmayı bile beceremiyorsun," dedi başını sallayarak. "Sahte imzamı yanlış satıra atmışsın."

Gülümsedim. "Yanılıyorsun. İmzanı taklit etmeye kalkışsaydım burda olur muydum? Bir şey mi çaldım? Neyi çaldım? Karıştırıcıyı mı? İşte, her zamanki yerinde. Bu asılsız ithamlar gücüme gidiyor."

Gözlerini dikmiş bakıyordu yine. Barakanın kapısı açıktı, tabanları yağlamayı düşündüm. Birkaç blok boyunca kovalayabilirdi beni, ama asla yakalayamazdı. Birden sağ eli hareket etti ve yüzüme bir sille indi; bir boksör gibi dans ediyordu, gardını almış, ayaklarının etrafında kömür tozu bulutları.

"Savun kendini!" diye emretti ayak parmaklarının üzerinde yaylanıp etrafımda daireler çizerek. Durdum öylece, şaşkın, karşılık vermeden. Asla dövüşemezdim onunla, asla. Kendimi direklerinden koruyarak geri çekildim.

"Lanet olası, dövüş!"

"Niçin?"

"Benden çalabiliyorsan, dövüşebilmelisin de. Hadi, vur bana."

Ani bir direk patladı burnumda. Acı, cam kırılması gibi, çabuk ve kör edici. Kan tadı. Elimi burnuma götürdüm, parmaklarımın arasında sıcak kanı hissettim. Dehşet içinde soluğu kesildi, kendi yanağına bir tokat attı.

"Mama Mia!"

Kendini dışarı atıp ellerini kara daldırdı, avuçlarında karla koşarak döndü ve yüzüme doğru uzattı. Burnumu karın içine soktum, birkaç saniye sonra kanama kesildi. Yüzüm ıslak ve soğuktu. Beyaz benekli mavi bir mendil çıkarıp yüzümü sildi. Solgundu, parmağını özenle burun kemiğinin üzerinde gezdirirken elleri titriyordu.

"İyiyim," dedim.

"Neden?" diye sordu. "Sen hırsız değilsin -neden?"

Asıl nedeni kanlı burnumdu belki, ama bir kez için olsun baba oğul olmaktan çıkıp arkadaş olmuştuk; umutlarımdan ve çaresizliğimden söz ettim ona, yoksulluğun can sıkıntısından, evden ayrılıp profesyonel beysbolcu olarak şansımı deneme isteğimden. Bir puro yakıp kapıya gitti, sırtı bana dönük; barakayı puro dumanı kaplarken düşümü anlattım ona.

Bana doğru döndüğündü ne öfke vardı yüzünde ne de hayal kırıklığı; şefkat sadece, anlama isteği.

"Bir yıl bekle," dedi alçak sesle. "Liseyi bitir, sonra git."

"Şimdi gitmek istiyorum!"

"Dinlemiyorsun. Her şey senin istediğin gibi olsun istiyorsun. Bu da ne kadar toy olduğunu gösterir."

"Sana yardım etmek istiyorum, Baba. Eve para göndermek istiyorum. Şu paltodan kurtulur, kendine yeni giysiler alırsın."

İnceledi beni, kaşları çatık, düşünceli. "Yeterince iyi olduğunu nerden biliyorsun?"

"Çünkü doğuştan atıcıyım."

Yüzünü buruşturdu, karar vermeye çalışıyordu. "Bilmiyorum. Doğru olanı yapmak istiyorum. Biriyle konuşmam gerek."

"Kiminle?"

"Bilmiyorum. Ne kadar lazım?"

"Elli."

Islık çalıp başını yavaşça salladı. "İyi değil. Tuzak bu. Yaparsam yanlış, yapmazsam yine yanlış."

Parayı nereden bulduğu umurumda değildi. Edna Pruitt'ten bile alabilirdi, beni ilgilendirmezdi. Geri alacaktı, ilk işim ona parayı göndermek olacaktı. Cubs'la sözleşme imzalarken bu tür şeyler için ayrı bir madde koyacaktım. Ek bir bin dolar belki.

Kamyonete binip kasabanın merkezine doğru sürdük. Sevdi kamyoneti. Yıllardan beridir bir kamyonet sahibi olmayı arzuluyordu. Yeni bir iş aldığında teçhizatını taşımak için Chet's Nakliyat'tan kamyonet kiralardı.

"Güzel kamyonet," dedi içini inceleyerek.

"İki ay sonra senin de yepyeni bir kamyonetin olacak" dedim. "Sıfır kilometre, yan tarafında da adın yazacak: Molise İnşaat Şirketi."

"Kes, evlat. Ne biliyorsun dünya hakkında?"

"Dünya kimin umurunda? Beysbol ver bana."

İç geçirdi, sıkıntılıydı, acı okunuyordu yüzünde. Kamyoneti Onyx'in önüne çektim, indi.

"Beni hayal kırıklığına uğratmayacaksın, Baba. Bir tek sana güveniyorum bu dünyada."

"Bakalım. Biriyle konuşmam gerek."

"Bana bu fırsatı tanıdığın için sana minnettarım."

Bağırdı: "Kes artık, anlıyor musun? Kes."

Kapıyı çarpıp hızla Onyx'e girdi. Kamyoneti Kenny'lerin dükkanına sürüp arka tarafa park ettim. Bay Parrish arka kapıyı açıp dışarı çıktı. Kamyonetin etrafında dolanıp dikkatle kontrol etti. Soğuk gözlerini yüzüme dikti.

"Bir daha bu kamyoneti kullandığını görmeyeyim."

"Kenny'den izin aldım."

"Geber," dedi.

* * *

John Fante, 1933 Berbat Bir Yıldı'dan, Çeviri: Avi Pardo

Kaynak: Parantez Yayınları