Sibirya

Bayan Arıza tarafından 7 - Ekim - 2010 tarihinde yazıldı.

Tahsin T'den "Sibirya"

Akşam çökerken İstanbul'un üzerine, İstanbul'un ona ne verdiğini düşünüyordu… O akşam, iplerin koptuğu, buz dağının çözüldüğü ya da binyıllardır bir dağın zirvesinde, neredeyse tarihe tanıklık etmiş en yaşlı kayanın aşağı yuvarlanıp yerlebir olduğu akşamdı… Bir şey olmamıştı aslında, hayatında maddi olarak bir değişiklik olmamıştı… Hatta, vücudunun herhangi bir organı gibi ona bağlı, yanından ayrılmayan bir dostu olsaydı bile, bu dost onun o gün de sıradan bir gün yaşadığını zannederdi. Sağındaki ve solundaki melekler eğer düşünce okuyamıyorlarsa şayet, o anın marazi bir yoğunluk anı olduğunu anlamazlardı…

Tutkuyla sevdiği bu şehir ona bir şey vermemişti. Burda doğmuştu, burda büyümüştü, burda okumuştu… Bunları düşündükten sonra burada öleceğini kestirmesi de, pek zor olmazdı. Ölürken bir evde, bir huzurevinde ya da bir hastanede ölmesi önemliydi çünkü sevdiği bu şehrin göğünü, bulutunu veya yıldızlarını seyrederek ölmek daha güzel bir doğum olurdu öteki dünyaya…

Küçüklüğünde pek farkına varamamıştı aslında yazgısının. Diğerleri gibiydi, onlardan bir farkı yoktu, diğer arkadaşlarıyla oynuyordu, hepbirlikte, beraber… Ne olursa beraber oluyordu… Herkesin şartları aynıydı, ha evsahibinin oğlu ha o, ha iki ev ötedeki Hüseyin amcanın oğlu, mahallenin kızları, alt komşunun sümüklü kızları bile onlarla oynuyordu. Hiçbir fark yoktu… Aşk doğmamışdı henüz, yanlızlık daha ana babası tanışmamış, doğmamış bir cenin gibiydi, gurur da henüz uğramamıştı hiçbirine, kibir ancak bi arkadaş yeni bir oyuncak aldı mı hava atma halinde görülüyordu birbirlerinde, ileride bu içlendirme olayı can yakmaya dönüşecekti ve bu silah çoğu insan tarafından ileride sürekli kullanılacaktı.

Garip olan, neye ihtiyacı olduğunu bilmemesiydi şimdi. Nefes alıp verdiği sürece yaşıyor olduğunu biliyordu. Öyle bir toplumsal statü içerisindeydi ki, kendinden aşağıdakileri görüp şükür, kendinden yukarıdakileri görüp kin sahibi oluyordu. Ancak bu ikisi birlikte yaşayamazdı. Bu durum gibi, sürekli yaşadığı dönemlerde bile bir ayar tutturamamıştı. Bazen en rezil yerlere gidip yaşamak zorunda kalır, bazen de paranın görkemli şatolarına girmek ve orda hatır için saatlerini geçirmek zorunda kalırdı. Sonunda kendi sağlığını kaybetme noktasına geldi. Kararsızlık, iyi mi, kötü mü olmaya hala karar verememişlik yakıyordu canını. Her yerde bu ikisini görüyor, ve çıkarlar doğrultusunda ne gibi olmak istediğine bir türlü karar veremiyordu. Veremedi de.

Kendine ait bir ruh eşi olmadığını biliyordu. Çünkü öyle kişiler olsa bile asla kendileri gibi biriyle bir şeyler paylaşmak istemeyecek, sürekli üstle altta gidip gelirken, kendileri gibilerinin farkına varamayacaktı. İnsanların yaptığı çoğu şey onda bir yüz buruşturma şeklinde sonuca varıyordu. Çoğu masum insanın yaptıklarını rezalet ve utanç verici görüyordu. Belki öyleydi bunlar ancak başkalarına zarar vermedikleri sürece, bu durumu kötü olarak yorumlamak ancak kıskançlıkla açıklanabilirdi. Duyduğu çoğu öfkenin nedeni belki de buydu. Belki değil… belki gerçekten de bunlar doğruydu, ancak ona o yaşına kadar ailesi tarafından öğretilen değerlere aykırı tutum sergiliyordu gördüğü insanlar. Bu durumda bir çıkmazdı.

Zaman ilerledikçe kimsesi kalmayacak noktaya gelmişti. Hala birey olduğunu fark edememiş, ergenlikle birlikte çocukluk rayından kopan lokomotifi bir türlü herhangi bir raya sokamamıştı. Kararsızlıkdı bu genel anlamda. İyiyi mi kötüyümü seçecekti bilmiyordu. Vicdanının sesiyle hayat farklı farklı şeyler söylüyordu ona. Bu ayrımı teorik olarak akılda güzel bir şekilde tetkik etse bile, bunu uygulamaya dökemiyordu. Çünkü yapacağı şeyler o çevrenin insanlarına garip, belki de enayilik olarak görülecekti. “Ne kaparsam kâr” mantığıyla hareket eden çevre, onun yaptıkları işleri muhakkak anlamsız görecekti. Belki de görmezdi. Beklide etkilenirlerdi ama bu işlere cesaret etmek bambaşka bir konuydu.

Geleceğin kapısı puslu bir sisle kaplıydı, sadece bir metre çapındaki alanı görebiliyorldu yaşadığı müddetçe. Gelecekten eğer böyle giderse bir şeyler umacağını zannetmiyordu. Ama hiç belli olmaz kaderin ne getireceği. Yaşadığı döneme bir de kendisine baktığında, tarihte tıpkı kendisi gibi olan insanların ne derece yükseldikleri –akıl almaz bir şeydi ama- ortadaydı. Ya bunlar tüm dünyayı kana boğmuş çıkmıştı, ya da gerçekten güzel eserler bırakmıştı ortaya. Yani bu insanlar ya kötüyü seçip bir Hitler olmuş, ya da iyiyi seçip bir Dostoyevski olmuşdu. Diğerleriyse kendi yaşamına adamıştı kendilerini, kendi yaşam çaplarında yaşamları sona ermişti. Yani hiç olmazsa ilerisi biraz açıkdı; ya kötüyü, ya da iyiyi seçecekti. Ama ne olursa olsun arada kalmayacaktı.

tahsin tepecik.