• Normalleşiyor muyuz (!) ne?!!

    Gündem değişiyor. Her şey eski moduna dönüyor, döndürülüyor. Ekonomi düşünülüyor. Mağazalar, cafe'ler, bar'lar açılıyor. Sanki çok lazımmış ya da insan hayatından değerliymiş gibi. Vak'a sayısı azalmıyor. İnsanlar ölmeye devam ediyor. Ben şahsen daha da artacağını düşünüyorum. Kendi muhitimde yürüyüşe çıktığımda (ki iyi eğitimli tiplerin oturduğu, sosyo-kültürel olarak da iyi diyebileceğimiz bir ...

Salon’un bombaları devam ediyor!

Bayan Arıza tarafından 12 Şubat 2013 tarihinde yazıldı.

Salon, yeni sezonunda yıldız isimleri ağırlamaya devam ediyor.

1995 yılından bu yana sürekli tazelenen kadrosuyla yeni soundlar peşinde koşan alternative rock, dream pop, indie pop, shoegaze ve twee pop tarzlarına dokunan İsveçli topluluk The Radio Dept., 1 Mayıs Çarşamba akşamı saat 21.30’da Salon sahnesinde olacak.   Adını, İsveç’in Lund şehrinde bulunan bir radyo tamir dükkanından alan The Radio Dept., 1995 yılında iki okul arkadaşı, Elin Almered ve Johan Duncanson tarafından kuruldu. İkilinin müzik yapmayı bırakmasıyla üç yıl boyunca tarihe karışan The Radio Dept. 1998 yılında Duncanson’ın, gruba Martin Larsson ile devam etme kararıyla ikinci defa müzik hayatına başladı. Lisa Carlberg (bas), Per Blomgren (davul) ve Daniel Tjäder’in (klavye) ekibe katılmasıyla kadrosu genişleyen The Radio Dept. kısa bir süre içinde İsveç’in en iyi indie müzik örneklerinden biri haline geldi.   The Radio Dept., ilk albümü Lesser Matters'ı 2003 yılında yayınladı ve albüm NME’nin “Yılın En İyi 50 Albümü” listesinde 9 numarada yer aldı. Bu albümün yayınlanmasının ardından Per Blomgren ve This Past Week isimli EP’lerinin ardından da Lisa Carlberg gruptan ayrıldı. Topluluk, 2006 yılının başında Pet Grief isimli albümünü yayımladı ve albüm NME’nin değerlendirmesinde 10 üzerinden 7 aldı. 2008 yılında Freddie And The Trojan Horse adlı EP ile gündeme gelen The Radio Dept., 2009 yılında diğer EP’leri David’i müzikseverlerin beğenisine sundu. İnternetin de yardımıyla dinleyici kitlesi genişleyen grubun son stüdyo albümü Clinging to a Scheme 2010’da çıktı. The Radio Dept. son olarak 2011 yılında Passive Aggressive: Singles 2002–2010 isimli, eski şarkılarından oluşan bir albüm hazırladı.   Charles Aznavour, Saint Etienne, Broadcast, Frank Sinatra, Joy Division, Pet Shop Boys, Chet Baker, Fennesz, Nick Drake ve Kevin Rowland gibi isimlerden etkilendiği bilenen grubun Pulling Our Weight isimli EP’lerine adını veren şarkıları, Sofia Cappola'nın Marie Antoinette filminin soundtrack’leri arasında yer aldı.   The Radio Dept. konserinin biletler ne zaman, ne kadar?: The Radio Dept. konserinin biletleri 35 TL ve 25 TL (öğrenci) olarak 13 Şubat’ta Lale Kart ön satışının ardından 14 Şubat Perşembe günü Biletix satış sistemi üzerinden ve Salon gişesinden satışa çıkıyor.   Salon’un Başka Sürprizleri de Var   Salon, Mart, Nisan ve Mayıs aylarında The Radio Dept. ile beraber birçok önemli ismi ağırlayacak. Klasik enstrümanlarla dans müziği üreten Alman tekno müzik üçlüsü Brandt Brauer Frick 22 Mart’ta, melankolik şarkılarıyla kısa sürede ciddi bir hayran kitlesi edinen İngiliz indie-folk ikilisi Daughter 2 Nisan’da, post-rock grubu Stereolab’in vokalisti olarak tanınan Fransız vokalist Laetitia Sadier’in grubu Laetitia Sadier Trio 10 Nisan’da, caz, rock, pop ve elektronica türlerini başarıyla harmanlayan Kanadalı neo-soul grubu Brasstronaut 17 Nisan’da, Parisli üç kadın müzisyenin bir araya gelmesi ile kurulan Fransız folk grubu Theodore, Paul & Gabriel 19 Nisan’da, Joni Mitchell, Patti Smith ve Leonard Cohen gibi isimlerin peşinden giden Amerikalı folk/dream-pop şarkıcısı Marissa Nadler 20 Nisan’da ve caz müziğin tanınmış kadın vokallerinden Amerikalı caz piyanisti, şarkı yazarı ve besteci Patricia Barber 10 ve 11 Mayıs’ta Salon’un konuklarından.   Pazartesi günleri Salon’da tiyato geceleri devam edecek. Aslıhan Erguvan’ın yazıp yönettiği ve bir taşınma hikâyesi anlatan “Lulabay: Bir Cihangir Hikayesi” 4, 11 ve 18 Mart’ta Salon sahnesinde olacak. Yiğit Sertdemir’in yazıp Yaman Ömer Erzurumlu ile birlikte yönettiği "hüzünle karışık neşeli oyun" “Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi” ise 25 Mart’ta sahnelenecek. Salon, önümüzdeki aylarda birçok yerli sanatçıyı da sahnesinde ağırlamaya devam ediyor. 8 Mart’ta Hediye Güven, 14 Mart’ta Okay Temiz&Oriental Wind, 15 Mart’ta “Garanti Caz Yeşili” kapsamındaki George Gershwin’in anılacağı “Caz Ağacı” konser serisi, 16 Mart’ta Hakan Kurşun’un yeni projesi “Hakan Kurşun: Hyperactive 2013”.   Tüm konserlerin biletleri, The Radio Dept. ile beraber, 13 Şubat’ta Lale Kart ön satışının ardından 14 Şubat Perşembe günü Biletix satış sistemi üzerinden ve Salon gişesinden satın alınabilir.   Salon’un Şubat, Mart, Nisan ve Mayıs aylarının kesinleşen programlarını aşağıda bulabilirsiniz. Salon’un diğer sürprizlerini bekleyin.   SALON’DA ŞUBAT   11 Şubat Pazartesi Dans: Happy Happy Together 12 Şubat Salı Söyleşi: Doğan kitap Söyleşisi: Edebiyat ve Melankoli 15 Şubat Cuma Konser: Bebe 16 Şubat Cumartesi Konser: Garanti Caz Yeşili: Mostly The Other People Do The Killing 18 Şubat Pazartesi Dans: Happy Happy Together 19 Şubat Salı Konser: Selen Gülün 20 Şubat Çarşamba Konser: Şenay Lambaoğlu 21 Şubat Perşembe Konser: Valgeir Sigurdsson 22 Şubat Cuma Konser: First Sensations City Beats: Delphic & Club Bangkok 23 Şubat Cumartesi Konser: First Sensations City Beats: Noisettes&Fred Falke 26 Şubat Salı Söyleşi: Murat Beşer ile Müzik Sohbetleri 27 Şubat Çarşamba Konser: Fairuz Derin Bulut   SALON’DA MART   1 Mart Cuma Konser: Wovehand 2 Mart Cumartesi Konser: Calexico 3 Mart Pazar Konser: Calexico 4 Mart Pazartesi Oyun: Lulabay: Bir Cihangir Hikayesi 5 Mart Salı Konser: Yinon Muallem & Rast Ensemble 7 Mart Perşembe Konser: Radio Moscow 8 Mart Cuma Konser: Hediye Güven 9 Mart Cumartesi Konser: Mono 14 Mart Perşembe Konser: Okay Temiz Oriental Wind 15 Mart Cuma Konser: Garanti Caz Yeşili – Caz Ağacı: George Gershwin 16 Mart Cumartesi Konser: Hakan Kurşun Hyperactive 2013 19 Mart Salı Söyleşi: Doğan Kitap Söyleşisi 20 Mart Çarşamba Konser: Frank Gambale Natural High Trio (+workshop) 22 Mart Cuma Konser: Brandt Brauer Frick 23 Mart Cumartesi Konser: Garanti Caz Yeşili: Jamie Lidell 25 Mart Pazartesi Oyun: Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi 26 Mart Salı Söyleşi: Murat Beşer ile Müzik Sohbetleri 27 Mart Çarşamba Konser: Mastercard: Phronesis 29 Mart Cuma Konser: The Tiger Lilies 30 Mart Cumartesi Konser: A Hawk And A Hacksaw   SALON’DA NİSAN   2 Nisan Salı Konser: Daughter 7 Nisan Pazar Konser: Swans 10 Nisan Çarşamba Konser: Laetitia Sadier Trio 11 Nisan Perşembe Konser: Balmorhea 17 Nisan Çarşamba Konser: Brasstronaut 19 Nisan Cuma Konser: Theodore, Paul & Gabriel 20 Nisan Cumartesi Konser: Marissa Nadler   SALON’DA MAYIS   1 Mayıs Çarşamba Konser: The Radio Dept. 4 Mayıs Cumartesi Konser: Efterklang 10 Mayıs Cuma Konser: Patricia Barber 11 Mayıs Cumartesi Konser: Patricia Barber   Kaynak: Milliyet

Radyo Eksen’de Paul Banks Röportajı

Bayan Arıza tarafından 12 Şubat 2013 tarihinde yazıldı.

Turne nasıl gidiyor? Interpol üyeleri olmadan gezmek nasıl bir deneyim?

İsmimi değiştirmiş olsam da solo bir sanatçı olarak turnelemeye alışığım. Bu turne aslında Julian Plenti’nin devamı gibi. Çünkü hala o albümden şarkıları çalıyoruz, o zaman beraber çaldığım müzisyenler yine bana eşlik ediyor. Interpol’den farkı ne derseniz, daha az insana söylüyorum. Gazeteciler Interpol’deyken bile arenaları mı daha ufak mekanları mı tercih ettiğimi sorarlardı. Her ikisinin de farklı iyi yönleri var. Interpol’le turnedeyken benim için mekan hiç farketmiyor. Solo işlerimde de izleyici iyi olduğu sürece ufak yerlerde çalmanın bir mahsuru yok. Interpol’le de solo kariyerimde de turneden aynı keyfi alıyorum.

 O zaman bir festivalde 50,000 kişiye çaldıktan sonra şimdi çok daha samimi mekanlarda sahne almak daha heyecan verici ya da daha rahatsız edici bir deneyim değil?

İlk albümde biraz gerilmiştim. O yüzden bunun Julian Plenti’nin devamı olduğunun altını çiziyorum. Julian Plenti’yi turlarken çok şey öğrendim. Şu anda sahnede tek başıma çok daha rahatım. Heyecan verici derken ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama şimdi öyle dersem o zaman sanki Interpol’le sahne almak heyecan verici değildi der gibi olurum. Her ikisi de çok keyifli. Ama bu çok az daha fazla çünkü benim bebeğim.

 Albümün adını Banks koydunuz. Bunun sebebi dışarıya, “bana en çok yaklaştığınız albüm bu” mesajı vermek için mi? Başka bir anlamı var mı? Yoksa kolayınıza mı geldi?

Bir şeylere isim ararken hiç bir zaman kolaya kaçmam. Bu konuyu çok ciddiye alırım. Bilmiyorum. Bu isimde bir kesinlik var, netlik var. Çok sağlam bir yanı var. Ayrıca benim soyadım olarak düşünmeyin…. Ben kelime oyunlarını çok severim. Albüm kapağıyla birlikte düşünüldüğünde soyadımdan bahsetmiyor da olabilirim. Aslında bankalardan ve finans dünyasından bahsediyorum. Yani her iki yöne de çekilebilir ve ben de bu durumu çok seviyorum. Ne zaman çift anlamlı bir kelimeye rastlasam kullanmak istiyorum.

 Albüm kapağı demişken…

Evet o fotoğrafı çeker çekmez “İşte bu, albüm kapağı bu!” dedim.

 Fotoğrafı siz mi çektiniz? Sam müsait olmadığı için davulları da siz çalmışsınız.

Davulları ben çaldım çünkü kendim çalmak istedim. Ama bazı şarkıların davul rifflerini zamanında öğrenemedim. Sam’e danıştım, Transam’den Sebastian’la ve turnede benle çalan Charles’la konuştum. Yani üç şarkıda davulları başkaları çaldı.

 Peki, cümlenin sonunu üç kelimeyle tamamlasanız, hangi kelimeleri seçerdiniz? Banks’in anlattığı şeyler …, … , …

Hmm. Hayaller, gölgeler ve ışık…

İnsanları merakta mı bıraksak?

Yani bence bu kelimeler yaptığım işi çok iyi yansıtıyor. Bu albümü yazarken çok net bir ruh hali içindeydim. Bu albümde net bir hit yok. Radyoların seveceği tarzda şarkılar yok. Biraz zorlayıcı ve garip müzikler aslında. İçimden sadece müziğimi yapıp başka hiçbir şeyi düşünmemek geldi ve ben de bu sese kulak verdim. O zihnimde canlanan rüya aleminden, soyutluktan, hiçbir şeyin belirgin olmamasından çok ilham aldım. Rüyalar size hep gerçekmiş gibi gelir ve etkisi çok güçlüdür. Ancak aslında yaşadığınız şey çok soyuttur. Ama birine sizde o rüyanın neden o etkiyi bıraktığını mantık çerçevesi içinde açıklayamazsınız.

 O zaman Interpol’le turnedeyken içerisinde olduğunuz ruh hali buydu? Çünkü albümü yolda yazdığınızı söylemiştiniz…

Çoğunu yolda yazdım evet. Ancak Interpol’den ilham alıp kuliste ya da otel odamda şarkı yazmış değilim. Turneye ara verdiğimiz zaman yeni şeylere başlayıp yolda devamını getirdim daha çok.

Hazır Interpol’den bahsetmişken. Fransız müzik dergisi Plugged’a verdiğiniz röportajda Interpol Dan’in oyuncağı demişsiniz. Gerçekten böyle mi dediniz yoksa benim Fransızcam mı yetmedi?

Dan’in oyuncağı demedim, bebeği dedim. Şarkı yazımı konusunda onun grubu. Interpol şarkılarını o yazar.

Sözleri de mi?

Sözler bana ait. Bazen herkes ortaya farklı bir şey koyar ve bence bu şarkı yazımında çok önemli. Bir Interpol şarkısı duyduğunuzda ben Daniel’ın yazdığı bir kompozisyona yorumcu olarak bir şey katmış olurum. Hepimiz şarkıya ayrı ayrı katkıda bulunuruz. Daniel’ın bebeği dememin sebebi ise grubu onun kurmuş olması, grup üyelerini onun bulmuş olması, şarkıları ilk onun yazıp getirmesi. Aynı zamanda arka planda da o vardır. Stratejileri o geliştirir. Pek çok farklı konuda çok yeteneklidir. Benim yazdığım şarkılar ise Banks’e gider.

Peki biz de Banks’e geri dönelim. Young Again’e çektiğiniz klip inanılmaz komik. Fikir sizden mi çıktı?

Evet. Stüdyodayken birden aklıma geldi ve “şöyle bir klip çeksek nasıl olur?” dedim. Ama benim kafamdaki senaryo farklıydı. Klibin sonunda çocuklar benim canıma okuyordu. Kamera açılarını bile tasarlamıştım. Klibin sonunda kamera açıları aynı kaldı ama aslında çocuklar yüzümü yerde çamura bulayıp üzerime çikolatalı süt döküyordu. Ama sonuçta sınırlı bir bütçemiz ve tek bir günümüz vardı. Orjinal senaryomu yönetmene götürdüm ve o da kendi en rahat çekebileceğini düşündüğü şekilde bazı yerleri değiştirdi.

Nasıl tepkiler aldınız?

Gerçekten bilmiyorum. Hiçbir şeyi okumadım.

Banks’le ilgili yazılanları da mı okumadınız?

Hayır. Albüm çıkmadan hemen önce basın departmanı tüm Matador ofisine eleştirilerin olduğu bir mail yolladı. Ama bana yollanmadı bu maili tabi ki. Çünkü beraber çalıştığım herkes eleştiri okumaktan hoşlanmadığımı bilir. Ama sonra plak şirketinin sahibi direk bana bir email atıp işlerin yolunda gittiğini söyledi. O zaman maile eklenmiş eleştirilere göz gezdirdim. Hepsi de olumluydu. Ama sonra okumayı kestim. Ama tabi etraftan bir şeyler duyuyorsunuz. Klibe gelince, yorum yapan herkes çok komik bulduğunu söylüyor. O yüzden başarılı bir klip olduğunu düşünüyorum çünkü klibi çektikten sonra aslında özellikle komik olmaya çalışmanın ne kadar zor bir iş olduğunu farkettim.

Evet, özellikle de çocuklara vururken…

Evet! Bence çok komik! Ama diğer insanlara da komik gelip gelmeyeceğini bilmiyordum. Belki de izleyip “bu da neyin nesi?” diyeceklerdi. Bunu desinler tabi ama bir yandan komik de bulsunlar. O yüzden klibin insanların komik olmaya çalıştığımızı anlayacağı şekilde çekilmesine sevindim.

 Klipte oyunculuğunuz da hayli iyi…

Samimi mi söylüyorsunuz?

 Evet, o yüz ifadeleri muhteşem. Klibe günlerce güldüm. Hazır film de çekiyorken iyi alıştırma olmuştur…

Filmi çekip çekmeyeceğimiz kesin değil. Bir arkadaşım filme kaynak bulmaya çalışıyor. Benim başrolde oynamamı istedi, biz de birkaç sahne çektik ve sahte bir fragman yaptık. Filmin senaryosu bitti. Yazan kişiyi çok beğeniyorum. Sadece oyunculuğu bir denemem istendi yoksa aktör olmak gibi bir niyetim yok. İnsanlar yaşlanmanın iyi taraflarından bahsederken ne demek istediklerini anlıyorum. Daha önce bunu yapmazdım ama şimdi yapabilirim diyorum bazı şeyler için. Bu da tecrübe kazanmanın getirdiği bir şey. Kendinizi yeniliklere açıyorsunuz. Bu konuda uzmanlaşmayı düşünmüyorum ama o sahneleri çekerken çok eğlendim. Bakalım filmin tamamı çekilecek mi.. Göreceğiz…

 Az önce bahsettiğiniz yorumlara dönmek istiyorum. Eleştirileri okumadığınızı ama insanlardan duyduğunuzu söylediniz. Bir tane de ben söyleyeyim. Pitchfork “Banks’in en iyi tınladığı anlar Interpol’e en çok yaklaştığı anlar” şeklinde bir yorumda bulundu. Bu bitmek bilmeyen Interpol karşılaştırmaları için ne düşünüyorsunuz?

Pitchfork’u duydum. Oldukça kötüymüş. Ama tüm arkadaşlarım bu eleştiriyi yazan kişinin albümü yeteri kadar dinlemediğini düşündüklerini söylediler. Belki de… Yani o adam kim ki? Burası benim alanım. O da o zaman gitsin Interpol dinlesin. Belki yeteri kadar bilgi sahibi değildi. Belki bu şarkılar Interpol konserlerinde de çalınacak diye düşündü. Bilemiyorum. Belki de gerçekten beğenmedi, o da kendi fikri.

 Sonuçta Maccabees’e de 4 verdiler…

Pitchfork’u duydum ve hayal kırıklığına uğradım. Çünkü çok etkin bir site, özellikle yeni bir sanatçıysanız. Interpol’un yerleşik bir hayran kitlesi var. Ama ben hala kendimi kanıtlamaya çalışıyorum. O yüzden Pitchfork’ta çıkan kötü bir eleştiri beni kötü etkileyebilir. Ama arkadaşlarım haklıysa ama bunu yazan kişi gerçekten albümü yeteri kadar iyi dinlememişse çok talihsizlik olmuş ünkü yeni bir sanatçıyı gerçekten kötü etkileyebilir bu durum.

 O zaman siz de etkileniyorsunuz…

Eleştirileri okumamamın başlıca nedeni bu. Bu konuda çok açığım. Beni üzüyor ve delilik sınırına kadar çıldırtıyor! Kendi kendime uyguladığım bir tedavi yöntemi. Olumlu eleştirileri de okumama çünkü kötüyü okumuyorsam iyiyi de okumamam lazım.

 Mantıklı. Hip-hop’a geçersek…Her zaman bir hiphop hayranıydınız ve Banks’te de bunun etkilerini görmek mümkün. Sizi başka bir isimle gerçek anlamda bir hiphop albümü yaparken görecek miyiz?

Zaten benim bir hip-hop alt egom var. Bir hip-hop albümünün prodüktörlüğünü yapmayı çok isterim ama kendim üzerine rap yapamam. Ben şarkı söylemeyi seviyorum. Başkasına albüm yapabilirim ama…

 Ikinci solo çalışmanızda sizi soundunuzu revize etmeye iten nedenin Julian Plenti turnesi olduğunu söylemiştiniz. Skyscraper’in sahne uyarlamasından memnun kalmadınız mı?

Memnun kalmadım denemez ama ilk album tamamen stüdyo kafasıyla yazılmıştı. Sonrasında canlı nasıl olur çözmem gerekti. Albümdeki enerjiyi canlı versiyonunda yakalamak, çok ince ayarlanmış elektronik öğeleri sahneye uyarlamak çok zor oldu. O yüzden bu albümü yazarken kendimi sahnede tek başıma kimsenin çalamayacağı sound effectlerle düşünmek yerine farklı müzisyenler hangi bölümleri nasıl çalar onu düşündüm. Çünkü ilk albümde biraz öyle olmuştu. Sonunda toparladık gerçi. Memnuniyetsizdim diyemem ama çok zorlandım ve Banks’i yazarken bunu aklımdan çıkarmadım.

 İstanbul’da daha önce Interpol’le bir konser vermiştiniz. Neler hatırlıyorsunuz? Tekrar gelmekten dolayı mutlu musunuz?

İlk gelişim muhteşem geçmişti. Kısaydı ama güzel yürüyüş yapmıştım. Yollarda, çarşıda gezip şehri keşfetmiştim. Mimari da çok güzeldi. Tekrar gelmek için sabırsızlanıyorum.

 Son soru Interpol’le ilgili. Yeni bir Interpol albümü olacak mı?

Evet.

 Üzerinde çalışıyor musunuz?

Evet.

 Ok bunu duyduğumuz iyi oldu. Teşekkürler…

Kaynak: Radyo Eksen

Kuzey cazının iki dev ismi!

Bayan Arıza tarafından 11 Şubat 2013 tarihinde yazıldı.

Borusan Müzik Evi ve Kod Müzik işbirliğinde gerçekleşen Nova Muzak serisinin şubat konserinde Norveç’in Terje Rypdal’dan sonra yetiştirdiği en büyük gitarist Eivind Aarset ve yenilikçi yapımcı Jan Bang sahnede.

Jan Bang’ın sesleri ve Aarset’in uçsuz melodileriyle 15 Şubat Cuma akşamı Borusan Müzik Evi’nde doğaçlama rüzgarı esecek.

  Aarset’i Kuzey cazının tam ortasına yerleştiren ilk albümü “Electronique Noire”, The New York Times, Jazz Times ve Jazzwise gibi yayınlar tarafından alkışlanıp, “Miles sonrası en iyi elektrik caz albümlerinden biri” olarak nitelendirilmişti. Kuzey cazını takip edenler için tanıdık bir isim olan Jan Bang ise, Norveç’in electronica gurusu olarak tanınıyor. Aarset’in kaydettiği albümlerin çoğunun altyapı ve sample’ları da ona ait.   Eivind Aarset, Electronique Noire (1998), Light Extracts (2001), Connected (2004), Sonic Codex (2007) ve Sonic Codex Orchestra: Live Extracts (2010) albümleriyle dünya müzik otoritelerinden her daim tam not aldı. Aarset aynı zamanda müziğinde pek çok yeniliğe yer veren bir isim. Sonic Codex Orchestra’da kullandığı iki davul,ilginç altyapılar,müziğinin caz, rock’a,electronica’ya kadar pek çok değişik kutup içinde erimesini sağladı.Aarset müziğini tarif ederken “Yaptıklarımda belirlenmiş kurallar veya gelenekler yok, kendi kurallarını kendin koyabiliyorsun; müziğin merkezinde asıl olarak ritim var” diyor.   Kendi albümlerinin yanı sıra, çalışmalarıyla 150’den fazla albümde yer almış olan Eivind Aarset, biribirinden farklı ve bir o kadar değerli müzisyenlerle (Ray Charles, Dee Dee Bridgewater, Ute Lemper, Ketil Bjørnstad, Mike Mainieri, Arild Andersen, Abraham Laboriel, Nils Petter Molvaer ve Django Bates) yaptığı çalışmalarıyla biliniyor.   Jan Bang de kuzey cazını takip edenlere hiç yabancı bir isim değil. Hemen hemen Aarset’in kaydettiği çoğu albümlerde altyapılar ve samplelar ona ait. Norveç’in elektronik gurusu olarak kabul edilen Bang,Sidsel Endresen,Arve Henriksen, Nils Petter Molvaer ve Ketil Bjornstad ile yaptığı çalışmalarla da tanınmakta. 2004 yılında ise prodüktör olarak aldığı Norveç’in en prestijli ödüllerinden biri olan Gammleng ise yaptığı onca önemli kayıtın meyvesi olarak kabul gördü. Bu yıl David Sylvian, Arve Henriksen ve Sidsel Endresen ile birlikte yayınladığı “Uncommon Deities” ile doğaçlamanın sınırlarını zorlayan Bang, kendi projesi Punkt ve Eivind Aarset ile konserlerine devam ediyor.   Borusan Müzik Evi etkinliklerinin biletleri tüm Biletix satış kanallarından, pazartesi-cuma günleri arası 10.00-18.00 saatleri arasında Borusan Kültür Sanat’tan ve konser günleri de saat 18.00’den itibaren Borusan Müzik Evi’nden temin edilebilir.   Nova Muzak 10: Eivind Aarset& Jan Bang Tarih: 15 Şubat Cuma Saat: 21.30     BORUSAN MÜZİK EVİ Adres: İstiklal Caddesi Orhan Adli Apaydın Sokak No: 1 Beyoğlu/ İSTANBUL Tel: 0212 336 3271   Kaynak: Milliyet

Radyo Eksen Öneriyor: Paul Banks

Bayan Arıza tarafından 11 Şubat 2013 tarihinde yazıldı.

2011 Haziran ayında grubu Interpol ile ülkemizi ilk kez ziyaret eden New York’lu sanatçı Paul Banks, bu sefer solo projesiyle 13 ve 14 Şubat’ta Babylon’da İstanbullu hayranlarıyla tekrar buluşmaya hazırlanıyor.

Interpol ile kaydettiği başarılı albümlerin ardından 2009 yılında Julien Plenti ismiyle yayınladığı Julien Plenti is… Scyscraper albümüyle büyük ses getiren Paul Banks’in solo macerası aslında diğer bütün projelerinden daha eskiye dayanıyor.

Interpol’den önce akustik gitarıyla bir çok farklı mekanda tek başına konserler veren Banks, Interpol’ün bayrağını taşımaya başladıktan sonra, solo çalışmalarını da ihmal etmemişti.

Bu yaz piyasa sürdüğü Julien Plenti Lives EP’si ile yeniden karşımıza çıkan Paul Banks, Ekim ayında ise “Banks” adlı yeni albümünü piyasaya sürdü. Ian Curtis’i andıran bariton sesi ve yarattığı melankolik havayla iki gece üst üste Babylon’da sahne alacak Interpol’ün efsanevi solisti Paul Banks’in bu özel performansı uzun süre hafızalardan silinmeyecek.

Kaynak: Radyo Eksen

Harry Bingham “Ölülerle Konuşmak”

Bayan Arıza tarafından 8 Şubat 2013 tarihinde yazıldı.

Kendi zihninizde savaş varsa barışın hüküm sürdüğü bir dünyada yaşamanın anlamı yoktur.

Dedektif Fiona Griffiths’in ilk cinayet vakası tüyler ürperticidir; bir kadın ve altı yaşındaki kızı köhne bir dairede vahşice öldürülmüştür. Tek ipucu ölü bir işadamının olay yerinde bulunan banka kartıdır.

Fiona kendini mesleğine adamış, son derece zeki bir polistir fakat gözler önüne sermekten hoşlanmadığı başka yanları da vardır. Özgeçmişindeki iki yıllık boşlukla bağlantılıdır bu; ağlayamamasıyla ve cesetlere duyduğu şaşırtıcı yakınlıkla.

Fiona geçmişini ardında bırakma derdindedir fakat cinayetler vahşileştikçe o da merhametsiz bir şekilde zihninin karanlık köşelerine sürüklenir, üstelik orada başka bir ölü kız daha vardır: Kendisi.

Stieg Larsson’un Lisbeth Salander hayranları İngiliz yazar Bingham’ın kadın kahramanı ile sıkı dost olacaklar. Topluma uyum sağlamaya çalışan sıradışı ve yaralı bir kadın… Bitmek bilmeyen bir hareket, gerçekçi bir kurgu… Publishers Weekly

Harry Bingham, kurgu ve kurgu dışı eserler yazar. Yazmadığı zamanlarda ya köpeklerini gezdirir ya da önde gelen editoryal danışmanlık kuruluşlarından biri olan The Writers’ Workshop’u yönetir. Oxfordshire’da yaşar ve şu sıralar yeni Fiona Griffiths romanı üzerinde çalışmaktadır.

Kaynak: İthaki Yayınları

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Masumiyet”

Bayan Arıza tarafından 6 Şubat 2013 tarihinde yazıldı.

Masumiyet, kazanılan mı kaybedilen mi ? Onlarınki bir kayıp mı bir kazanç mı? Doğru dürüst yaşamaları mı? Dalaverelerle değişik yollardan iş yürütmek mi? Ya da birbirlerine duydukları aşkı temiz yaşadıkları mı Masumiyet?  Bir kadının bekareti mi? Suçsuz bir adamın idama götürülürken oradaki hali mi? "Masumiyet"  filmi bize türlü türlü sorular sorduruyor.

Zeki Demirkubuz yine kafa karıştırıyor. Demirkubuz, maddi kayıplardan uzak filmleriyle tanınır. 80 darbesinden dolayı 3 yıl hapis yatmış biri kendisi. Bir de o dönemin kuşağına inceden değinmek gerekir. 1990’lı yılların Türk sinemasının en önemli özellklerinden biri maddi kaygılardan uzak olmasıdır. Kısıtlı bütçelerle müthiş işler çıkarılan dönemdir 90’lı yıllar.  

Filmin hikâyesi Yusuf karakterinin gözünden anlatılıyor bize. Yusuf, en yakın arkadaşını vurmuş, 10 yıl hapse mahkum edilen, sessiz, sakin, gardiyanlar ve müdür tarafından sevilen bir karakterdir.

Sokaklarda aylak aylak gezer, otelde yaşamaya başlar. İçerden çıktığında ne kalacak bir yeri vardır, ne de çalışacak bir işi. 

Otelde kaldığı ilk gün Çilem’e rastlar. Çilem’e rastladığı gün Çilem’i ateşler içinde görünce  hastaneye götürür. “Kader“ filminde görülmeyen  Uğur’un çocuğu bu filmde gösterilerek izleyiciye ipucu vermektedir.  Yardım ettiklerini duyan Uğur ve Bekir ile tanışması böyle olur. “Kader” de bize gösterilen Bekir’in gençlik dönemi, Masumiyet’teki ise olgunluk dönemi.

Bekir, pavyonlarda Uğur’a yardım eden, onu gözleyen, peşinden ayrılmayan, kıskanan, kafayı tırlatmış, içip içip gezen, Uğur’dan başka gözü kimseyi görmeyen serserinin tekidir.  Zaten sonrasında kafasına sıkarak intihar etmiştir. Bunların mevzusu eski epey.  Zincirleme olaylar. Hepsi birbirine aşık. Saplantılı aşkların esiri olmuşlar adeta. Kafasına sıkacak kadar deli biri Bekir.

Uğur, geçimini şarkıcılık yaparak kazanıyor, or.spuluk yapıyor, ağzı bozuk, erkeklerin masalarına gidiyor. Geceleri eve geç geliyor, Bekir de içip içip sızıyor. Olan küçük kıza oluyor. Mevzular böyle gelişiyor.

“Or.spuyum ben Or.spu” sahnesi görülmeye değer. O sahnelerde Derya Alabora ve Haluk Bilginer oyunculukların dibine vuruyor. Sahne devam ederken Bekir’in “Bana da vereceksin “  sahnesi görülmeye değer. Mevzular sadece bu kadar değil. Yusuf ve Uğur’un ortadan kayboldukları akşam içip içip otele gelen Bekir ‘in her yere sataşması, Uğur’un odasına çıkması öncesinde “Abinin .mına k.yayım” repliği de aynı klaslıkta.

Gel zaman git zaman Yusuf, Uğur’la her yere gidiyor. Bekir’in yarım kalan işini devam ettiriyor. Rakının açıldığı, ikisinin dertleştiği sahne de oldukça iyi. Haluk Bilginer inceden giriyor, ayarı verdikçe veriyor. Uğur’la geçmişlerini anlatıyor, o saplantılı aşkı Kader filminde daha çok görüyorsunuz. “Masumiyet” te mevzu Yusuf üzerinden geçiyor.  Bekir’in  Yusuf‘a Uğur’u anlattığı bölüm şöyle:

“Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapı’da. Babası zabıtaydı. Alkolik hasta bir adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bir şeyler. Bir de Zagor vardı. Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filmciydi  Yeşilçam’da. Cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. Ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkine aşık etmiş kendini. Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa? Hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı. Sonunda o da geldi gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan…Nikahlandık. İki taksi bir dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım. Bir gün bu or.spu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. Böyle basma bir etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar…Pırlanta anlayacağın. Şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. Kanıma girdi o gün. Tabii taktım ben bunu kafaya. Ertesi gün bir soruşturma… dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. Ama asıl Zagor’a kesikmiş. Zagor‘da kaftiden içerde o sıra. Bir gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. Yazıldım peşine. Tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik Sağmalcılar’a; benim içimde bi sıkıntı. İşi anladım tabii: Zagor’u ziyarete gidiyor. Bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. Uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. O ara Zagor içerden çıktı. Sonra bir duyduk; kaçmış bunlar. Altı ay mı bir sene mi; kayıp. Hep rüyalarıma girerdi or.spu. O gün dükkana gelişini hiç unutamadım. Benimkine bile dokunamaz oldum. Sonra bir daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş Zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. Karakolda beş gün beş gece işkence buna. Arkadaşlarının öcünü alıyorlar. Kaltağa da öyle…Önce “öldü” dediler Zagor’a, sonra komalık. Ankara’da oluyor bunlar. Bizimki bir gün çıkageldi mahalleye. Zagor içerde, en iyisinden müebbet. Bir sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyo. Önce tanıyamadım. Anlayınca içim cız etti. Cız etti de ne? Tornaya değmiş gibi oldu. Çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bir surat. Ama bu sefer başka güzel or.spu. Oranın şarkıları gibi. Kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. Dedi “para lazım”, çok para. Zagor’a avukat tutacakmış. “İlerde öderim” dedi. Esnafız ya bizde, “nasıl?” diye sormuş bulunduk. “Or.spuluk yaparım” dedi, “istersen metresin olurum”. İçime bir şey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak…işte o gün bugünden beri bu or.spuyla tam yirmi yıl geçti. Uzatmayalım, Zagor’a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! Ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyor. Or.spu da peşinden. Sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden. Önce dükkan gitti, ardından taksiler. Karı terk etti, peder kapıları kapadı. Yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. İş bilmem, zanaat yok. Bu durmuyor hiç. İlk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. Gözünü yumup yatıyor milletin altına. “Gel dönelim” diye çok yalvardım. “Evlenelim”, pederi kandırırım, Zagor’a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyor itin. N’aptı buna anlamadım. Kaç defa dönüp gittim İstanbul’a. Yeminler ettim. doktorlar, hocalar kâr etmedi. Her seferinde yine peşinde buldum kendimi. Bir keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile. Beni abisiyim diye yutturduk herife. Nedense rahatladım, “oh” dedim, kurtuluyorum. Bu da akıllanmış görünüyor. Yüzü gözü düzelmiş, “çocuk” diyor başka bir şey demiyor. Sinop’ta oluyor bunlar. Ben de döndüm İstanbul’a. Doğumuna yakın, Zagor bir isyana karışıyor gene. Hemen paketleyip Diyarbakır Cezaevine postalıyorlar. Çok geçmeden bizimki depreşiyor gene; o haliyle kalk git sen Diyarbakır’a, üç gün ortadan kaybol…Herif kafayı yiyor tabii. Dönünce bir dayak buna: eşek sudan gelinceye kadar. Kızın sakatlığı bu yüzden. Sonra çocuğu doğuruyor. Uzun zaman anlaşılmamış. ortaya çıkınca bi gece esrarı çekip takıyor herife bıçağı. Çocuğu da alıp vın Diyarbakır a, Zagor’un peşine. Allah’tan herif delikanlı çıkıyor da şikayet etmiyor. Ben o ara İstanbul’da taksiden yolumu buluyorum. Epey bi zaman böyle geçti. Yine her gece rüyalarımda bu. Zagor’un Diyarbakır Cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra. Bir gece bir büyükle eve geldim. Hepsini içtim. Zurnayım tabi. Bir ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım, başımda bir çocuk, “kalk abi, Diyarbakır’a geldik” diyor. Baktım, sahiden Diyarbakır‘dayım. Bi soruşturma. Kale mahallesi vardır oranın, bir gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. Hiçbir şey demedik. O gece oturup düşündüm. “oğlum Bekir” dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. O gün bugün usul usul yürüyorum işte.”

Bekir öldükten sonra Yusuf , Uğur’la şehir şehir gezmiştir. O da Bekir gibi saplantılı bir aşka girmiştir. Uğur’a aşık olduğunu söylemiş, karşılığını alamamıştır. Uğur, 20 sene Bekir’in her türlü yolu denediği türlü türlü şeylerden bahsetmiştir, her boku anlatmıştır. Uğur’un or.spuluk yaptığı, şarkı söylediği yere polis baskın yapmıştır.

Hem Uğur hem Yusuf’u içeri alınmıştır. İfade verirler. Uğur bir süredir ortalıkta olmadığı için Yusuf’u yeniden polisler almıştır. İşkence sebebiyle parmakları kanamıştır. Ama aşık olduğu kadını satmamıştır. Yusuf, son çare olarak  Çilem’i alıp mahkum arkadaşı Orhan’ın verdiği İstanbul’daki adrese iş bulmak için gelir. Orhan’ın babasını bulan Yusuf içeri girdiğinde Orhan’ın kefene sarılmış bedeniyle karşılaşır.

Yusuf, Çilem’i alıp Uğur’un söylediği otele gider. Sonra bir telefon gelir, yerlerini değiştirirler. Uğur ortalarda yoktur kayıptır. Sonrasında gerçek ortaya çıkar.  Uğur, Yusuf‘a  adres vermesine rağmen dediği adrese gelmemiştir . Niye gelmediği televizyonda yayınlanan haberde anlaşılır; Uğur ve Zagor öldürülmüştür.

Yusuf, son çare olarak mahkum arkadaşı Orhan’ın verdiği adrese iş bulmak için gider. Orhan’ın babasını bulur ve babası Yusuf’a sarılır. Yusuf içeri girdiğinde Orhan’ın sarılmış bedeniyle karşılaşır. Orhan’ın resmi bir köşede durmaktadır. Bu Zagor’un kendisidir. Ve kamera, resime odaklanmıştır. Filmin sonunda Samuel Beckett satırlarıyla karşılaşırız:

“ Hep denedin, hep yenildin.

 Olsun, gene dene gene yenil, daha iyi yenil “

Film hakkında Tespitlerim

–       Haluk Bilginer ve  Derya Alabora’nın mükemmel oyunculukları,

–       Pisliklerin ortasında dolanan Yusuf’un masumiyetinden bir şey kaybetmemesi ve Güven Kıraç’ın bu rolü başarıyla oynaması takdir edilesi,

–       Filmde Masumiyet’e dair bir şey varsa “Çilem” karakteridir bu. Sessiz, sakin küçük kız. Sadece televizyon karşısında vaktini geçiren bir kız.

–       Filmde tamamlayacağımız o kadar yer var ki puzzle gibi adeta. Doldurdukça bir açık çıkıyor. Demirkubuz yine yapacağını yapıyor izleyiciye.

–       Mekân: Ucuz ve harap bir otel; Demirkubuz kamerayı konuşturuyor, açılar ve çerçevelerle bunu sinema izleyicisine gösteriyor.

“Masumiyet” filminde Haluk Bilginer “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü almıştır.

Pisliklerin gölgesinde masumiyet arasındaki ince bir çizgi…Bir yanda masumiyetini koruyanlar, bir yanda inandığı sevgi uğruna masumiyetini çiğneyenler. Halen izlememişseniz izlemeniz önerilir. Bir Demirkubuz klasiği… 

Chuck Palahniuk “Gösteri Peygamberi”

Bayan Arıza tarafından 5 Şubat 2013 tarihinde yazıldı.

Televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk… Gösteri Peygamberi, yeni bir binyılın başındaki modern dünyanın ürkütücü çılgınlığına ilişkin karanlık bir taşlama; medya, şöhret ve pop kültürüne yönelik sivri dilli bir aşağılama…

Yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret açlığı…

Televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk… Gösteri Peygamberi, yeni bir binyılın başındaki modern dünyanın ürkütücü çılgınlığına ilişkin karanlık bir taşlama; medya, şöhret ve pop kültürüne yönelik sivri dilli bir aşağılama…

Tender Branson, Creedish mezhebinin dünyadan yalıtılmış sahte cennetinde doğup büyümüş ve dış dünyaya gönderilmiş binlerce misyonerden biri.

Kilise doktrinine göre görevi, yaşadığı sürece çalışmak ve gerekli olduğunda ölmek. Kaderi beklenmedik biçimde değişip onu şöhretin doruklarına taşırken aynı zamanda medya ve popüler kültürün içyüzüyle tanıştırıyor. Yarı tanrıya dönüşme yolunda yaşadıkları yakında yüzleşeceğimiz kıyametin çarpıcı bir habercisine dönüşüyor… Branson, mezhepte kendisine zaten hiç verilmemiş olan hayatı “dış dünya”nın çirkinliğine sonuna kadar gömülerek yok etmeyi deneyecektir. Ne var ki, hayatına karışan gizemli Fertility Hollis’e göre, kendine bir kader çizmeye çalışması anlamsızdır. Olacaklar zaten bellidir ve olmak zorundadır…Ve “intihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark gazetede manşet olmaktır.”

Chuck Palahniuk, önlenemez kaderine doğru nefes kesici bir hızla sürüklenen kahramanının gözünden tüketim toplumunun hastalıklı ve anlamsız yaşam biçimini bize bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Dövüş Kulübü’nün yazarından, en az ilki kadar çarpıcı bir roman, benzersiz bir yeraltı edebiyatı örneği.

"Gösteri Peygamberi, Amerikan gündelik hayatına yönelik nefis bir taşlama." Newsday

Kaynak: Ayrıntı Yayınları

Mor ve Ötesi’nin yeni albümünün ilk konseri

Bayan Arıza tarafından 4 Şubat 2013 tarihinde yazıldı.

mor ve ötesi’nin büyük beğeni toplayan yeni albümü Güneşi Beklerken’in çıkışından sonraki ilk konseri, muzikicinefes.com işbirliği ile 8 Şubat Cuma akşamı 22.45’te Ghetto’da gerçekleşecek.

Tüm Türkiye’deki mor ve ötesi dinleyicilerinin muzikicinefes.com üzerinden canlı olarak izleyebileceği konserde, yeni albümün birçok şarkısı ilk kez sahneye taşınacak.

 mor ve ötesi’nin dinleyicileri tarafından merakla beklenen 7. stüdyo albümü Güneşi Beklerken, geçtiğimiz ay müzikseverlerle buluştu. Albümün çıkışından sonraki ilk konser ise Efes’in müzikseverlerin şarkılara ücretsiz ve anında ulaşmasını sağlayan müzik platformu muzikicinefes.com’un ev sahipliğinde Ghetto’da 8 Şubat 2013, Cuma akşamı, saat 22.45'te gerçekleşecek.   Konseri tüm Türkiye aynı anda canlı olarak izleyecek   mor ve ötesi’nin yeni albümü Güneşi Beklerken’in piyasaya çıkışından sonraki ilk konseri, muzikicinefes.com ve platformun resmi Facebook sayfası facebook.com/muzikicinefes adresinden canlı olarak yayınlanacak ve tüm Türkiye’yle aynı anda buluşacak.   Ayrıca, muzikicinefes.com’un resmi Facebook hesabını daha yakından takip eden mor ve ötesi dinleyicileri için bir de hediyesi olacak. 4–8 Şubat 2013 tarihleri arasında facebook.com/muzikicinefes üzerinden sorulacak sorulara en çok ve en hızlı doğru cevabı veren ilk 10 kişi mor ve ötesi’nden imzalı Güneşi Beklerken albümü kazanacak.   Kapı açılışının 21.30 itibariyle gerçekleştirileceği konserin biletleri, Biletix üzerinden indirimli 45 TL, tam 55 TL olarak satışa sunuluyor.    Müzikiçinefes.com Hakkında   Efes tarafından 2010 yılında hayata geçirilen “muzikicinefes.com”, müzikseverlerin sevdiği şarkılara ücretsiz ve anında ulaşmasını sağlayan bir müzik platformudur. Türkiye’nin sayılı yasal müzik platformları arasında yer alan muzikicinefes.com sponsorluğunda bugüne kadar Manga, Duman, Keremcem, Göksel, Replikas, Redd, Bülent Ortaçgil Kadın Sesi Değmiş Şarkılar gibi pek çok konser gerçekleştirilmiştir. Konserlerin tümü muzikicinefes.com ve platformun resmi Facebook sayfası facebook.com/muzikicinefes adresinden canlı yayınlanarak Türkiye genelinde müzikseverlerle buluşturulmaktadır.   Kaynak: Milliyet

Kadınlar ayaklanıyor!

Bayan Arıza tarafından 4 Şubat 2013 tarihinde yazıldı.

Kadına şiddeti protesto amacıyla 14 Şubat Perşembe günü tüm dünyada 1 milyar insanın aynı anda dans edeceği "One Billion Rising" etkinliğine Beşiktaş Belediyesi Kent Konseyi Kadın Meclisi destek veriyor. Etkinliğin İstanbul ayağı ünlü isimlerin de katılımı ile Beşiktaş'ta yapılacak. Katılımcılar için BeşiktaşBelediyesi Hizmet binasında her gün ücretsiz dans eğitimi veriliyor.

  Dünyada ve Türkiye'de çok ciddi bir sorun olan kadına karşı şiddet 14 Şubat Perşembe günü çok farklı bir etkinlikle protesto edilecek. Dünyanın farklı metropol kentlerinde toplam 1 milyar kişinin katılması hedeflenen etkinlikte, kadına şiddete karşı olan kadınlar ve erkekler protestolarını dans ederek ortaya koyacaklar. "One Billion Rising" (Bir Milyar Ayaklanıyor) adlı etkinlik İstanbul'da da Beşiktaş Belediyesi Kent Konseyi Kadın Meclisi'nin desteği ile Beşiktaş'ta yapılacak. 14 Şubat Perşembe günü saat 13.00’da tüm dünyayla aynı anda Beşiktaş Barbaros Meydanı’nda gerçekleşecek etkinliğe çok sayıda ünlünün de katılması bekleniyor. Katılımcılara her gün ücretsiz dans dersleri   Beşiktaş Belediyesi Kent Konseyi Kadın Meclisi; Girne Amerikan Üniversitesi Dans Akademisi işbirliğiyle Beşiktaş ve İstanbul'daki gönüllüleri etkinliğe hazırlamaya başladı. Girne Amerikan Üniversitesi Dans Akademisi dans eğitmenleri tarafından ücretsiz olarak verilen derslere kadın veya erkek demeden, kadına şiddete hayır diyen herkesi katılmaya davet eden Beşiktaş Belediyesi bunun için Belediye Hizmet Binasının kapılarını açtı. Dans eğitimleri hafta içi her gün 12.00-14.00 arası, haftasonları ise 15.00 ile 18.00 saatleri arasında gerçekleşiyor.   Bir milyar insan dans edecek!   "One Billion Rising" etkinliği, kadına karşışiddete dikkat çekmeyi hedefliyor. Dünyada her üç kadından biri taciz ediliyor, tecavüze uğruyor veya öldürülüyor. Etkinlik , kadına şiddetin en azaçlık kadar üzerinde durulması gereken bir sorun olduğunu hatırlatmayı amaçlıyor. Genel olarak kadınlardan oluşan harekete, katılmak isteyen erkeklerde kabul ediliyor.   Katılmak isteyenlerin sayısı şimdiden milyonlara ulaşan etkinlik için dünyanın birçok kentinde katılımcılara ücretsiz dans dersleri veriliyor.     Dans eğitimi ve etkinlikle ilgili ayrıntılı bilgi için 444 44 55 no'lu beşiktaş belediyesi çağrı merkezi’nden destek alınabilir.   Kaynak: Milliyet

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Kadın Kokusu

Bayan Arıza tarafından 31 Ocak 2013 tarihinde yazıldı.

Yönetmen: Martin Brest Oyuncular: Al Pacino, Chris O'Donnell, James Rebhorn, Gabrielle Anwar, Philip Seymour Hoffman Tür: Drama Yapım Yılı: 1992 (157 dk)

"Eğer takım yenilirse, liderlik ruhu ölür; çünkü liderleri yaratanlar, nasıl liderler yarattıklarına asla dikkat etmiyorlar.” (Frank Slade)

Ruhunu satmak;  beş para etmez bir olaydır. İspiyonlamak da bu kategoriye girer ve ne zaman başı belaya girse insan kendini birini ispiyonlarken bulur. Kendi kendine, kendini alt edemez, başkasını alt etmek için  plan hazırlar, tuzak kurar, onun kuyusunu kazmak için her yolu dener. Bu da kendi sonunu hazırlar. Kimse tarafından sevilmez ruhunu sevmeyen, takım ruhunun eşsiz bir parçasıdır. Kurduğu o kuyuya kendisi düşer insan.

Kelimelerin kıfayetsiz kaldığı anda benim aklıma her zaman bir Al Pacino filmi gelir. Bu filmlerden biri de “Kadın Kokusu” (Scent of a Woman)’dur. Al Pacino bu filmde emekli olmuş kör bir albayı kendi dünyasından izleyicilere sunmaktadır. Ayrıca Al Pacino bu filmle "En İyi Oyuncu" ödülünü de almıştır.

"Hayatım boyunca bacakları değil elleri boynuma dolanan bir kadın aradım" cümlesiyle hafızalara kazınan filmde Al Pacino "Oyuncu nasıl olmalı?" sorusunu bize hem sorduruyor, hem de oyunculuğun dibine vuruyor. 

Filmin hikâyesi, bir kolej öğrencisi olan Charlie’nin “ruhunu satıp satmaması” üzerinde dönüyor. Charlie burslu bir öğrenci, kendi ortamını seviyor, çocuk yaşta biri. Okuduğu kolejde paraya ihtiyacı olduğu için bir iş buluyor. Albay Frank’a bakmak için  işe alınıyor. Albayla seyahate çıkıyor, onun çılgınlıklarına katılıyor, ukala tavırlarına katlanıyor, beraber içiyorlar, beraber dertlerini birbirlerine anlatıyorlar, tam bir dost mevzusu geçiyor aralarında.

Charlie ile çıktığı seyahatte Frank’in kadınları kokusundan tanıması Charlie’yi şaşırtıyor. “Cennetin anahtarı olarak kadınların bacaklarını görmesi, v.jina ve m.meler üzerine mevzuyu geliştirmesi” filmdeki klas sahnelerden biri.

Frank Slade, uçak sahnesinde yanına yaklaşan kadının hangi parfümü kullandığı, isminin ne olduğu, neleri sevdiklerini bilmektedir. Charlie  kadınlara uzak biridir. Frank, uçakta  Charlie’ye ders vermektedir.  Frank o esnada kadınların bacaklarından, göğüslerinden, dudaklarından bahsetmektedir ve repliklerden biri şudur:

“Dudaklar; senin dudaklarına değince sanki çölü geçtikten sonra içtiğin güzel bir şarabın ilk yudumuna benzer.”

“Kadınlar…Kim yaratmış onları, Tanrı lanet olası bir dahi olmalı. Saçlar…bukle dolu saçların arasına kafanı gömdüğün zaman sonsuza kadar orda kalabilirsin. Dudaklar…Dudaklarına değince çölü geçtikten sonra içtiğin şarabın ilk yudumuna benzer. M.meler…ooww..gözlerinin önündeki meme başları. ister büyük ister küçük olsunlar, deniz feneri gibidirler. Bacaklar…ister Antik Yunan heykelleri gibi ister tahta çubuklar gibi olsun, aralarında ne var? Cennetin anahtarı…”

Frank Slade’ın “Tango” sahnesinde döktürdüğü  sahne görülmeye değer. Bu dans karşısında seyirciler de büyülenmiştir. Frank, dans ettiği kadına yaklaştığında Onu kokusundan tanımıştır.

Frank, ölümü kafasından atamayan, çılgınlıktan kaçmayan kaçık herifin teki olmasını “Ferrari” sahnesinde bizlere göstermektedir. Yolda memurdan ceza yemesinden kıl payı kurtarmıştır kendini, yanındaki dostunu da bu kadar hızlı olduğu için korkutmuştur. Frank, ölümü kafasından atamayan kaçık bir herif olsa da Charlie’nin Frank’ın hayatına kattığı anlamla Frank’ın hayatı değişmiştir.

Charlie, Frank’a bakıcılık görevini tamamlamış, okula dönmüştür. Yapmadığı bir suçtan dolayı okulda mahkemenin karşısına çıkmaktadır. Veli olarak çok sevdiği dostu Frank gelmiştir. Liderlik ruhunu Al Pacino o sahnede bizlere göstermiştir. Salondaki herkes “Frank Slade”  konuşunca sessizliğe gömülmüş, saygı duruşuna geçmiştir.  Mahkeme salonunda Frank Slade’in konuşma yaptığı sahnede Frank, ruhunu satmayanlardan, sistemin kölesi olanlardan, arkadaşlarını ispiyonlamayanlardan dem vurmuştur.

Karanlıktan dolayı önünü göremeyen Frank Slade, Charlie ile birlikte hayatın güzelliklerini görmeye başlamıştır. Ukala, kendini beğenmiş, bencil bir herif olan Frank artık çocuklara sert davranmamaktadır. Bu tablo filmin sonu olmakla birlikte Frank Slade’ın ölmediğinin ve her şeyin iyiye gittiğinin resmidir.

Filmden Bazı Replikler:

* Eğer takım yenilirse, liderlik ruhu ölür; çünkü liderleri yaratanlar, nasıl liderler yarattıklarına asla dikkat etmiyorlar.” (Frank Slide)

* Tangoda hata olmaz. Hayat gibi değildir, basittir. Bu yüzden tango harikadır. (Frank Slide)

Filmin Artıları ve Bazı Tespitler:

v  Filmde bazı ayrıntıların da gözden kaçırılmaması gerekir.  Şükran günü yemeğine dostu Charlie ile katılması, yemekte sinirlerine hakim olamayıp gözlerinin dolması vb.,

v  Frank Slade’ın okulda  “Manifesto” okuyor gibi yaptığı konuşma ve okuldakilerin Frank Slade’ı alkışlıyor olması,

v  Uçak sahnesinde Charlie’ye ders vermesi,

v  En görülmeye değer sahnelerden biri “Kör bir adam nasıl tango dersi verir?” sorusunu izleyiciye göstermesi,

v  Al Pacino bu filmiyle oyunculuğun dibine vurmuştur, “Kör” bir adamı oynamasıyla bütün sinema severler tarafından alkışlanmıştır.

v  Film bize aynı zamanda “Bukowski” havası yaşatmıyor değil.