• Montreal çıkışlı indie rock grubu The Dears, “Garanti BBVA Konserleri” kapsamında 11 Nisan’da Babylon’a konuk oluyor!

    1995’te bir araya gelen Kanadalı grup The Dears, “orkestral pop-noire” olarak tanımladıkları sound’larıyla çıkış albümleri “End of Hollywood Bedtime Story”i 2000’de yayımladı. 2000’lerin başında Kanada’nın indie rock rönesansı olarak bilinen sahnenin önemli temsilcileri arasında yer alan The Dears, 2001’de “Orchestral Pop Noir Romantique” ve 2002’de “Protest” kısaçalarlarını paylaştı. Serge Gainsbourg’u ...

  • 31 Ocak: Dorock XL Kadıköy Konserleri >Noah Gundersen

    Amerika’lı şarkıcı ve söz yazarı Noah Gundersen, ilk kez İstanbul seyircisiyle buluşuyor. ‘First Defeat’, 'Family', ‘Bad Desire’ gibi hitlerinin yanı sıra Sons of Anarchy dizisine hazırladığı şarkılarla bilinen sanatçı 31 Ocak akşamı Dorock XL sahnesinde. Kaynak: Biletix

  • Günümüzün en iyi progresif post-rock temsilcilerinden Russian Circles, 18 Nisan’da Türkiye’deki ilk konserleriyle %100 Studio’da fırtınalı iki geceye imza atacak!

    İlk albümleri “Enter”ı 2006 yılında yayınlayan ve isminin aksine Şikago’da kurulan grup Russian Circles, 2019 yılında post rock’ı arşa taşıyan isimlerden biri olmayı başarıyor. 2019 Ağustos’unda piyasaya sürülen, müziğin en güzel köşelerine dokunan albümleri Blood Years ile yaratıcı süreçlerini sorgulamamıza sebep olan topluluk; oldukça aktif bir müzik kariyerine sahiptir. Kapı Açılış 20:00 Etkinlik ...

  • 10-15 Aralık: Efsane müzikal Fame, 75. Yılını Kutlayan Yapı Kredi Ana Sponsorluğunda ilk defa Türkiye’de…

    Popüler kültür tarihinin efsaneleri arasında yer alan Fame Müzikali, 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda hayallerinin peşinden koşan herkese ilham vermek için orijinal kadrosuyla Londra’nın dünyaca ünlü müzikal sahnesi West End’den İstanbul’a geliyor! 30. yıl turnesinde, dansın tüm coşkusunu yaşatacak 80’lerin unutulmaz ikonu müzikal, 10-15 Aralık 2019 tarihleri arasında ...

  • 15 Şubat-> Tindersticks

    Kendine özgü tarzı, orkestralı müziği ve harika şarkı sözleri ile yıllardır türün öncüsü Tindersticks, Fransız yönetmen Claire Denisortaklığında çıkardığı “Trouble Every Day” ve “Nénette Et Boni” ile hem müzik hem de sinema dünyasına damga vurdu. Yönetmenin son filmi “High Life”ın soundtrackini besteleyen Tindersticks, Nottingham’ın dokusundan çıkan şarkılarıyla İş Kuleleri Salonu’nda.

  • Kurt Cobain Doğum Günü Kutlaması: Nirvana Tribute Band

    Dünyanın en başarılı Nirvana tribute grubu olarak kabul edilen Nirvana Tribute Band, Kurt Cobain’i ve Nirvana’yı anmak için bu sene de 20 Şubat’ta %100 Studio’da buluşuyoruz! Alternatif müzik efsanesi Nirvana’yı yaşatmak için kurulan Nirvana Tribute Band, bugün Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarını gezerek Kurt Cobain ve Nirvana’nın hikayesini anlatıyor. Birçok eleştirmen ...

  • 6-7 Aralık-> The Aristocrats 6 ve 7 Aralık’ta, iki gece üst üste %100 Studio’da!

    Dirty rock, folk ve cazı harmanlayarak, tek bir albümde en iyi şekilde özetleyen grup kimdir? Tabii ki The Aristocrats! Rock virtüöz üçlüsü The Aristocrats unutulmayacak performanslarıya 6 ve 7 Aralık’ta, iki gece üst üste %100 Studio’da! more_link_text

İlker Yıldırım’dan 2012 albümlerine bir bakış

Bayan Arıza tarafından 24 Aralık 2012 tarihinde yazıldı.

2012 EN İYİ ALBÜMLER (BANA GÖRE)

1. Baroness – Yellow & Green

Mastodon’un albüm çıkarmamasına mütakip benim adıma yılın albümü Baroness’ten geldi. Bildiğimiz sludge metal formatından sıyrılıp biraz Radiohead, biraz progressive’e, post-rock’a da göz kırpan şarkılarıyla 1 numarayı kaptılar. Popüler müziğin iyi örneğini dinlemek isteyenler için akıp giden harika bir albüm. "Take My Bones Away" şimdiden klasik.

   2. Rush – Clockwork Angels     

Bu adamlar hiç yaşlanmayacak herhalde. Hem kendi tarzında efsane olup hem de yenilikçi olabilen nadir gruplardan. Ders niteliğinde bir rock albümü. Şiir gibi konsept bir albüm. Türkiye’ye hâlâ gelmemeleri yazıktır günahtır. Live In Rio DVD'lerini izleyenler ne demek istediğimi iyi anlayabilirler.  

 3. 3. Black Mountain – Year Zero The Original Soundtrack   

Yaz sonuna doğru keşfettiğim ve bu kadar geç fark ettiğim için utandığım bir ekip Black Mountain. Kadın vokallerin illâ da gotik olmadan cıvıklaşmadan kalbimizi kazanabileceğini gösteren albüm, physedelic-pop- progressive-rock karışımı acaip güzel bir çalışma olmuş. Tyrants’ı bir dinleyin derim.

 4. The Gaslight Anthem – Handwritten

 Bruce Springsteen ve Pearl Jam etkileri bir araya gelirse böyle gürül gürül, harika bir albüm ortaya çıkabiliyormuş demek. Sonbaharda dinlemekten hiç ama hiç sıkılmadım. 45 harika bir şarkı.

 5. Norah Jones – Little Broken Hearts

Norah Jones fanı hiç olmadım ama bu albüm beni çarptı. Albümle aynı adı taşıyan parça tahrip düzeyi çok yüksek. Senenin en iyi kadın vokali ödülü kendisine takdim edilmeli.

 6. Torche – Harmonycraft

Cayır cayır gitarlar, grunge-rock- sludge kaynaşması. Süper bir kapak. Çıta epey yükselmiş Torche cephesinde. Reverse Invented, Roaming, Solitary Travel ve diğer şarkılarla sağlam bir uçuş.

 7. Woods Of Ypres – Woods 5 – Grey Skies & Electric Light

 Metal cephesinden muhteşem bir albüm. Lise yıllarımda olsa dinlemekten kaset haşat olurdu herhalde. Amorphis, Moonspell’in işlerini seven herkese tavsiyemdir. Özellikle Death Is Not An Exit bu sene çok dinlediğim muhteşem parça.

 8. Deftones – Koi No Yokan

Deftones’tan sonbahar bombası. 90'lar sonu zirvesinin muhteşem gruplarından White Pony sonrası harika bir çalışma. Entombed diye bir şarkı var ki ağlatır, uçurur adamı. Rockla uzaktan yakından alâkalı herkesin dinlemesi gereken bir çalışma.

 9. Jack White – Blunderbuss  

Klasik rock'ı yaşatan Jack White’ın solo albümü. White Stripes’ı niye sevdiğimizi hatırlatıyor yaptığı her işi güzelleştiren bu adam. Love Interruption diyorum, Hypocritical Kiss diyorum; 70'lerle 2010'lar buluşması.

 10. Band Of Horses – Mirage Rock

Ben Band Of Horses’ı hep sevmişimdir. Folk rock ya da neyse işte; kış için ideal bir albüm. Kapanış parçası Heartbreak On The 101 ve Knock Knock gibi harika parçalar. Kings Of Leon gelmeyecekse Efes One Love 2013’e ilk adayımdır.

Bunlara ek olarak Stone Sour, Metric, Slash, Maximo Park, Bat For Lashes, Fiona Apple, Overkill de playlistimi şenlendirdiler.

Soundgarden, Bob Dylan yeni albümlerini henüz dinleyemedim; o yüzden yorum yok. Mor ve Ötesi’nin yeni albümünü iki günden beri dinlediğim için objektif olamıyorum ama bence olmuş. Tüm kepazeliklere rağmen muhteşem Red Hot Chili Peppers (sahneyi görebilen şanslı azınlıktanım ve beklemediğm kadar iyi çalan Guns’n Roses konseri ilaç gibi geldi). İşim dolayısıyla Megadeth&Trivium konseri ve konserleri iptal edilmesine rağmen Dorock’ta süpriz bir şekilde çalan Testament ‘e gidememek hâlâ acıtıyor içimi, acı hayat.

Ac/Dc, Kings Of Leon ve Black Label Society yine gelmediler, beklemeye devam. Millet ne kadar bık bık etse de Pentagram kaliteyi koruyarak yeni albümü patlattı güzel de oldu. Kendisiyle hiç alâkam olmamasına rağmen Sıla’nı unplugged albümü iyi işti, Flört, Korhan Futacıve Kara Orkestra, Replikas, 2011 sonu-2012 başı albümüyle Multitap benim için yerli cephenin güzellikleriydi.

Judas Priest, Down, Ac/Dc, Camel, Journey, Creedence Clearwater Revival, Mastodon yolda yürürken, ofiste, evde hep yanımdaydılar. Bu sene müzikle âlâkam bu şekilde cereyan etti. Mutlu yılar herkese.

İLKER YILDIRIM   

Cem Kurtuluş’tan Dizi&Film Kritiği: A Takımı

Bayan Arıza tarafından 24 Aralık 2012 tarihinde yazıldı.

"1972'de birinci sınıf bir komando grubu askeri mahkemece işlemedikleri bir suçtan dolayı hapise atıldılar. Buldukları ilk fırsatta hapisten kaçarak Los Angeles'ta yeraltına çekildiler. Halen polis tarafından aranmaktadırlar. Eğer bir sorununuz varsa ve kimse size yardım etmiyorsa A Takımını arayın. Belki onları kiralayabilirsiniz" şeklinde başlardı bir zamanlar.

İzlemek için herkes gibi ben de can atardım. Televizyonun karşısına kurulduk mu "haftaya neler olacak?" diye merak içinde beklerdik. Hannibal ne plan yapacak, Faceman (Peck) hangi kıza göz koyacak, Murdoch hangi deliliklerle uğraşacak, B.A (Baracus) bu defa bayıltılacak mı gibi kafamızı kurcalayan sorular vardı.

Diziyi 80 kuşağında izleyenlerden değilim. Ama sonrasında çeşitli kanallarda yayınlanmıştı. Hannibal’ın delice planlarını izlemek için kafayı yiyecek derecede olurdum, B.A’nın o siyah arabasını model olarak Kara Şimşek arabasına benzetmeseniz bile, iş görmek için o arabada çok sıkı planlar yapardı Hannibal ve adamları. Aynı zamanda unutulmayan karakterler köşesinde Amy Amanda'yı, Yüzbaşı Crane’i, Albay Briggs'i (Özellikle Albayı çok deli ederdi Hannibal), Albay Lynch'i (bu da az kafayı yemezdi, A Takımını her köşeye kıstırdığında A takımı Hannibal Smith’in zekice planlarıyla atlatmayı becerirdi) gibilerini sayabiliriz.

A takımının minibüsü kurşun geçirmez bir şeydi (kurşun geçirmeze benzetmek ise her defasında sapasağlam karşımıza çıkmalarından kaynaklanıyor). Ve Bir A Takımı klasiği: Araba takla atar, düşer, ama içindeki elemanlar biraz sarsılmış şekilde araçtan iner planlarını yaparlardı. Karakterleri yeniden hatırlatmak için birkaç şeyin altını çizmenin doğru olacağını düşünüyorum.

Albay John "Hannibal Smith": Ekibin beyni, Vietnam'daki bölüğün komutanı. Hannibal lâkaplı, zeki strateji planlarıyla öne çıkan, gerektiği zaman yumruklarını konuşturan, her bölümün başında gördüğümüz, ağzından purosu eksilmeyen dizi tarihinin unutulmaz komutan karakterlerinden. Eğer işiniz ona düşmüşse gerisini düşünmenize gerek yok.

Yüzbaşı "Murdoch": Rütbe olarak Hannibal’dan sonra ikinci sırada. Dehayla delilik arasında ince çizgide yürüyen, her şeyi uçurabilme gücüne sahip, hastanede manyaklıklarla ön sırada olan A Takımı tarafından zaman zaman iş görsün diye kaçırılan, iyi bir pilot olmasıyla övünen, her bölümde ayrı ayrı şeye kafayı takan, B.A'nın en uyuz olduğu karakterden biri (bu da B.A’nın her uçan araça bindiğinde uyutulmasından dolayı).

Teğmen "Peck": Her bölümde Peck’i bir kadınla görmeniz kaçınılmazdır. Laf yapan ağzı, çocuksu görüntüsüyle kadınların ilgisini çeken bir erkek. Hannibal’ın işine yarayan her türlü yaramazlığı yapan, zaman zaman Hannibal’ı da şaşırtan bir adam.

Çavuş Bosco Albert Baracus: Kızgın, asabi, uçmaktan korkan, sert yumruklarıyla rakibini kolayca indiren, hurdalarla yapamayacağı şey yok, siyah minibüsü B.A’nın her şeyi. Herkesi indiren bir yapıya sahip olsa da içi de o kadar şeffaf.

Şimdi 2010 tarihli A Takımı filmine giriş yapalım; 80’lerdeki çekimler, görüntüler, oyuncuların aynı şekilde olduğunu söyleyemeyiz, bunu söylersek samimiyetsizlik olur. İzlediğinizde "eskisi daha iyiydi, hiç çekememişler" demeniz de olağan. Teknolojik imkânlar doğrultusunda bol bol efektleri göreceksiniz filmi izlerken. Bu defa mevzular Vietnam’da değil, Irak’ta başlıyor.

Meksika’da polisler tarafından esir tutulan Hannibal Smith, Templeton Peck’i kurtarmak için harekete geçiyor, yolda minibüsüne çok değer veren Baracus’a rastlayıp Face’i birlikte kurtarıyorlar. Öncesinde  Hannibal, Baracus’u kolundan vuruyor. Ancak planlar da Amerika olmazsa olmazları. Amerika’ya gitmeleri için bir pilota ihtiyaçları var. Murdoch bütün yetkiyi alıyor, pilotla manyaklıklar yapıyor,  A Takımı'nı izlerken daha önce bu kadar aksiyon görmemişsinizdir belki de.  Peck, eski dizide olduğu gibi bu filmde de çapkınlığını konuşturuyor. Hannibal ve tayfası harekete geçiyor, harekete geçiş sıralarında Peck eski sevgilisi "Yüzbaşı Sossa"yı kullanıyor. Diğer önemli isim CIA’den Ajan Lynch. Bu iki kişiyle görüşmelerinin sebebi "Irak'ta sahte Amerikan doları basmakta kullanılan baskı kalıpları". A Takımının mevzuya el atmasıyla mevzu farklı yöne gidiyor. Kendileri temize çıkmak için yardım ederken birden ters köşe oluyorlar ve 10 yıl hapse mahkum ediliyorlar. Bombalar, füzeler, ihanetler, kaçışlar derken A Takımı filmi tam bir aksiyon havası yaşatıyor bize.

Eski dizinin hayranlardan biri olarak tek önerebileceğim "Aksiyon severler kaçırmasın". 2012’de olduğumuzu var sayarsak günümüze uyarlanış biçimi olarak başarılı bir yapım, eski dizinin aynısına ne kadar yaklaşmış derseniz bu konu yoruma açık. Hannibal Smith rolünü üstlenen Liam Neeson'ın oyunculuğunu beğendim.

Filmin artıları:

– Günümüze uyarlanış biçimi takdir edilesi, – Aksiyon sahneleri abartılsa da diziye yakınlıklar da göze çarpıyor, – Liam Neeson’un başarılı oyunculuğu göz dolduruyor, – Murdoch’ın uçak kullanırken deliliklerinin haricinde yaptığı espriler de güzeldi.

Şunu da bilmeliyiz ki günümüzde hangi film eskinin tadının yakalayabiliyor ki? Bu açıdan bakarsak filmden keyif alabiliriz.

İyi Seyirler!:)

Radyo Eksen Dinleyicileri Son 20 Yılın En İyilerini Seçiyor

Bayan Arıza tarafından 22 Aralık 2012 tarihinde yazıldı.

Posterlerini duvarlara astığımız, sözlerini ezbere bildiğimiz albümleri oylama zamanı! Radyo Eksen sizleri son 20 yılın en iyi 100 albümünü seçmek için oylamaya davet ediyor.

1992 – 2012 yılları arası yayınlanan albümleri http://top100.radioeksen.com/ adresine girip oylayın, ilk 5′inizi yaratın, seçtiğiniz albümleri 31 Aralık 2012 Pazartesi günü tüm gün radyonuzda dinleyin.

Şimdi seçin Air, Pulp, Gorillaz, Björk, The Verve, Radiohead, Depeche Mode, Pearl Jam, Arcitc Monkeys, Coldplay, The Rapture, Morissey, Beck, Interpol, Nirvana sizce son 20 yılın en iyi albümü hangisi?

Kaynak: Radyo Eksen

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Amour (Aşk)

Bayan Arıza tarafından 22 Aralık 2012 tarihinde yazıldı.

Yönetmen: Michael Haneke Senaryo: Michael Haneke Oyuncular: Jean-Louis Trintignant, Emmanuelle Riva, Isabelle Huppert Süre: 127 dk. Ülke: Avusturya, Fransa, Almanya

İki yastık bir yaşantıyı ne kadar ileri götürebilir? Ölüm karşısında ne kadar kayıtsız kalabiliriz, ne kadar ileri gidebiliriz? İşkence çekerek mi ölmeli kısa yoldan kendini ölüme terk etmeli mi insan? Bir hastalık sonucu bir insanın bedensel, diğerinin ruhsal çöküşleri ne ifade eder? Film bu sorulara cevap aramaktadır. Aynı zamanda Çaresizliğin sinemaya uyarlanışıdır. Haneke sinemasına uzak biri olarak filmden sonra okuduğum yazılar filmi izlediğim andan itibaren aynı duyguları vermişti. Dokunaklı, ürkütücü, acımasızca…

Haneke için yapılan yorumlar onun gibi sağlıksız. Onu anlamak için herhalde onun kadar hastalıklı, huzursuz, kafayı yemiş biri olmanız gerekiyor (okuduğum yorumlar da bunu gösteriyor). Böyle yönetmenler her zaman farklı kafada olmuştur. Aldıkları ödüllere şaşırır, çünkü kendi türüne ait bir kitle aramaktadır. Aldıkları ödülleri umursamaz. Sadece kendine ait bir şey yapmak istiyor Haneke. Zeki Demirkubuz kafası gibi düşünün. Ama o kafayı anlamanız için de o psikolojiye girmeniz gerekmektedir. Kısacası sinemada kuralsızlık yaratıyor Haneke.

Filmlerine alışılması gereken yönetmenlerin başında gelmektedir Haneke, ben Amour’dan başlayan biri olarak alıştığımı söyleyemem. Film de depresif bir hava var, bu da yapılan yorumlar doğrultusunda Haneke’nin tarzı. Aynı zamanda Michael Haneke 65. Cannes Film Festivali'nde "Amour" filmiyle "En İyi Film" ödülünü aldı.

Amour’da (Aşk) 80'lerinde emekli ve eğitimli müzik öğretmeni olan bir çiftin hastalıklı mücadelesi anlatılıyor. Depresif bir hava, merhamet, çaresizlik üçgeninde birleşen film ağır şekilde ilerliyor ve bu filmi sıkıcı yapabiliyor ilk başta. Haneke sinemasına alışık olmayanlar için bu tespit.

Filmin başlarında huzurlu bir yaşam sürdüklerini gösteren yönetmen film ilerledikçe bizi ters köşeye yatırıyor. Anne, felç geçirdikten sonra değişik bir ruh haline bürünüyor ve huysuz bir kadın oluveriyor. Böyle olunca kocasına yük olduğunu düşünüyor.

Ne olursa olsun her anlamda yanında olan Georges’un, Anne’ye verdiği umut bir yere kadar sürüyor, sonrasında film izleyicilere geleceği sorgulatıyor. Hayattan hiçbir beklentisi olmayan, kendi haline sessiz bir hayat süren Anne ile onu iyileştirme çabası içinde olan her yolu deneyen bir adam Georges’un hayat mücadelesi. Haneke’nin seyircide yarattığı izlenim duygusallık, hüzünden çok izleyiciyi korkutmak ve ürkütmek oluyor. Bu da Haneke severler için şaşırtıcı olmasa gerek, bilmeyenler için diğer anlamda Haneke ters köşeye yatırıyor izleyiciyi.

Film aynı zamanda aile sevgisini de güzel işliyor. Georges’un kızına annesini ilk başta göstermemesi (Anne’yi odaya kilitlemiştir- bu da bir ayrıntıdır), Anne’nin hastalığı yüzünden kızına görünmek istememesi, kızına  kötü izlenim bırakmak istememesi, Georges’un kimseden yardım istemeyerek kendi işini kendi görmek istemesini açık şekilde gösteriyor. Haneke filmde kaçınılmaz sonumuzun Ölüm olduğunu bizlere hem gösteriyor hem sorgulatıyor.

Georges zaman geçtikçe artık Anne’nin ölümüne hazırlanmaktadır. Filmde iki ayrıntı vardır ki o da güvercinin pencereden sıklıkla girmesi ve Georges’un gördüğü rüya. Güvercin kader anlamında, rüya ise ölümü çağrıştırmaktadır. Ve filmin sonlarına doğru Haneke’ye alışık olmayanların uykusu da gelmiş olabilir, sonlara doğru Georges, Anne’yi yastıkla boğarak öldürüp kendisine fazla işkence çektirmiyor.

Film her yönüyle takdiri hak ettiği kadar izleyiciye kafayı da yedirtiyor. Uzun çekimleri, ağır temposu, beklenilmedik yerlerde ters köşeye yatırması, oyunculuk dersi vermesi gibi faktörleri sayabiliriz. Haneke gibi kafayı yemiş bir heriften de bu beklenir diyebiliyorsunuz.

Haneke ile uçuruma doğru sürüklenmeye hazır olun! Filmi izlediğinizde sadece tokat değil yaşadığınız hayattaki her dakikayı, her saniyeyi, ilerisini düşünmenizin haricinde karın boşluğunuza da sert bir yumruk yiyeceksiniz.

Not: Amour filmiyle Emmanuelle Riva ve Jean-Louis Trintignant "En İyi Oyuncu" ödüllerini almıştır, özellikle Emmanuelle Riva oyunculuk dersi vermiştir Amour’da. Ölüm, hastalık, yaşlılık üzerine izlenmesi gereken dibe çöküşün karşılığını veren depresif bir film. Filmin sonunda Haneke içim "bu adam kafayı yemiş" diyeceğinizden eminim. İzlenmesi tavsiye edilir.

Yeni Müzik: Alice In Chains ‘Hollow’

Bayan Arıza tarafından 20 Aralık 2012 tarihinde yazıldı.

Bir süreliğine kaybolan ardından 2006′da yeni vokal William DuVall’in katılımıyla 2009′da yeni bir albümle geri dönen Alice In Chains, 2013′te yayınlanması planlanan LP'lerinden ilk kaydı servis etti.

‘Hollow’, Seattle çıkışlı metal topluluğunun eski vokali Layne Staley’e kusursuz derecede benzeyen yeni vokal DuVall’in yorumuyla aramızda.

Kaynak: Radyo Eksen

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Gran Torino

Bayan Arıza tarafından 20 Aralık 2012 tarihinde yazıldı.

Ölüm nedir? Son mudur? Başlangıç mıdır? Yoksa hayatımızın devam ettiğini düşünerek yaşadığımız döngüler mi? 70 küsür yaşını geçmiş Clint Eastwood "Gran Torino" filminde bunlara cevap veriyor. Bu yaşa rağmen iyi işler çıkaran hem yönetmen hem oyuncu görevini üstlenen kişiler fazla kalmadı. Kuşağının son adamlarından biri Clint Eastwood.

Gran Torino'da adeta oyunculuk dersi veren Clint Eastwood bu filmde huysuz bir ihtiyarı canlandırıyor. İnsanlar yaşlandıkça mı huysuz, kaprisli çekilmez olur yoksa doğuştan gelen şeyler midir, bunları filmi izleyince daha iyi anlayacaksınız. Filmde huysuz ihtiyarı canlandıran Walt Kowalski eski bir zanaatkardır. Her türlü tamirden anlamaktadır. Clint Eastwood’un filmde yarattığı karakter aslında kendi karakteridir.

Gran Torino için ömrünün 50 yılını vermiştir Walt. Clint Eastwood’un sinema tarihine verdiği emekleri karşılaştırdığımızda aynı yola çıkıyor.

Gran Torino bilmeyenler için 70’li yıllara damgasını vuran (1972-1976) yılları arasında üretilen Ford modelidir. Kaçık bir araba olduğunu düşünebilirsiniz daha önce görmediyseniz.

Huysuz ihtiyar film ilerledikçe gerçek karakterini gösteriyor. İlk başlarda huysuz, kendi kendine söylenen, insanlardan kaçan onlara kızan, ailesinden, çocuklarıyla iletişimi bozuk olan bir adamken sonrasında bir değişim yaşıyor. O sadece Ford fabrikasından emekli olmuş bir Kore gazisi. Kore’de öldürdüğü insanları aklından çıkaramamış bir adam.

Kiliseyle işi olmayan, ne zaman günah çıkardığını unutmuş, gördüğünü söyleyen, Peder’e karşı lafını esirgemeyen, sert üslubu olan, insanlara kızgın olan bir adamdan bahsediyoruz.

Olaylar, Thao isimli gencin kendi ırkının çetesine katılmak için Walt Kowalski’nin 72 model Gran Torino’sunu çalmaya yeltenmesiyle başlıyor, ama hiçbir şey istediği gibi gerçekleşmiyor. Sonrasında Thao, Walt Kowalski tarafından devamlı hırsız muamelesi görüyor. Walt her şeye nefret duyduğu gibi kendi ırkından olmayanlara da nefret duyuyor. Gran Torino’sundan başka sığınacak bir şeyi yok, Amerika kelimesini ağzından düşürmeyen bir adam aynı zamanda.

Garajında araba iyi şekilde durunca kendisi böyle kendini mutlu sayıyor. Kendisini hayata bağlayan sadece bu.

Ailesinden kopuk, toplumu hiçe sayan bir adamdan bahsediyoruz. Thao’nun başarısızlığına sinirlenen çete üyeleri Thao’ya ders vermek istiyor ama karşılarında Walt’ı gördüklerinde birden topukluyorlar. Sonrasında  Walt 'Hmong aileleri için' kahraman oluyor. Eve devamlı çiçekler geliyor Walt bundan ilk başta rahatsız olsa da…

Walt’ın bir aralar nefretle baktığı çekik gözlüler daha sonrasına Walt’a daha yakın gelmektedir, bu yakınlıktan sonra Walt gelen daveti geri çevirmez ve Hmong ailelerinin bir akşam yemeğine katılır. Akşam yemeğinde değişik isteklerde bulunulur.

Walt, Thao’nun evde tek takıldığını görünce "ne korkak bir herifsin" diyerek ufaklığı azarlıyor, diğer anlamda da adam etmeye başlıyor. Kendi ayaklarının üzerinde durması için bir işe sokuyor, Thao’yu kendisinin yanında bir süre eğitiyor. Gün geçtikçe Thao’ya daha çok güveniyor, daha çok bağlanıyor, dostu olarak kabul ediyor. Bu zamana kadar kimseye emanet etmediği Gran Torino’yu Thao’ya emanet ediyor.

Her şey bu kadar güzel giderken çete giriyor araya. Thao’yu aralarına almak isteyen çete Thao’nun ailesine rahat vermiyor. Thao için işler yolundayken çetenin karşılarına çıkması sonucu Thao hırpalanıyor, yanağında sigara söndürülüyor. Sonrasında Walt buna el atıyor, çete Thao’nun evini silahlarla tarıyor.

Walt bir şeyler yapmak istiyor, Thao bunun için Walt’ın kapısını çalıyor ve çok sabırsız davranıyor. Walt, Thao’ya kendi geleceğinin olmadığından, yaşam süresinin dolduğundan geberip gideceğinden bahsediyor ve yola çıkıyor. O yolda kendini ölüme hazırlıyor Walt.

Film geçmişten günümüze dair mesajlar veriyor. Aile arasındaki kopuk ilişkiler, ırklar ve kimlikler arasındaki çatışmalar, ölüm ile yaşam arasındaki farklar, sorular ve cevaplar hepsi filmin içinde.

Filmin artıları ve eksileri

– Toplumsal mesaj veriyor olması (Başta Irkçı olan Walt’ın sonrasında değişime uğraması, Amerika’yı devamlı sahiplenmesi ama diğer ırkları yok sayması-soğuk savaş dönemine dair mesajlar)

– Film bitiminde güzel bir sountrack ile devam etmesi

– Berber diyalogları

– Oyunculuklar vasatın altında, -Clint Eastwood hariç- daha iyisi olabilirdi.

Not: Clint Eastwood yaşı kemâle erdikçe daha farklı yapıtlar ortaya koyuyor. "En İyi 100 Film" arasına girecek bir film olmayabilir ama bu yaşına rağmen Clint’in iyi işler çıkardığının ispatıdır bu film.  

Her şeyin ve herkesin  kirlendiği bir dünyada temiz kalan dostlardandı Metin Kurt. Bir dost, bir abi. İsmini siz koyun. Ama her daim konuşmasına "dostlar" diye başlardı. Bir semboldü. Bakış açısı, senelerdir süre gelen yaptıkları ve arkasında bıraktıkları…

Son gülüşünü geride bırakmıştı artık Metin Kurt. Tek yumruk taraftar grubu 7 Aralık Cuma akşamı "Metin Kurt Kütüphanesi" adı altında dayanışma konseri düzenledi. Metin Kurt’u anmak üzere Fenerbahçe atkımla mekândaki yerimi aldım. Konser ilk önce Mşş, Veysel Çolak ile start aldı, sonrasında akustik ağırlıklı devam etti.

Konserde; Metin Kurt’un yakın arkadaşları, akrabaları, Galatasaray'lılar, Fenerbahçe'liler, Beşiktaş'lılar, birçok müzik ve spor sever yerini aldı. Konsere Cenk Taner kısa bir konuşmayla başladı. "Metin Kurt Yalnızlığı" ile konsere giriş yaptık. Gözlerimiz kapandı, Metin Abiyle içki içtiğimiz ve kitap için koşturduğumuz günleri ve  Çizgi Metin’in toplumun dışında kaldığı, çizgisiyle onu dışarı itenleri de hatırladık. Toplum tam anlamıyla O'nu hiç anlamadı, O  mesajlarını vermekten geri kalmadı. Doğrusu da buydu.

"Eyalet çocukları" ile devam etti konser. Hatır şikeleri, tarihin unutulmaz lekeleri…Sonrasında bir yağmur günü altında terk edilişlerden geriye kalan satırlar zihinlere geldi. Kürk Mantolu Madonna, diğer ismiyle "Maria" çalındı. Otoban, İstanbul derken yollar geçmek bilmiyordu. Böyle yağmurlu bir Taksim akşamında bunun çalınması da güzel oldu. "Aşk ve Para", "bazen olmadı bazen oldu" dedik, seslice oldu bu da. "olmalıydık birlikte" olanlar, olmayanlar, kapıdan dönenler. Köşe kapmaca oynadığımız dünyaya selam olsun buradan.

"En Çok Seni" kitle tarafından söylendi, kitle dedik mi onları her yerde görebilirsiniz. Bazen bir takıma tezahürat yaparlar, bazen bir gruba. Alışık olun bunlara. Gürültü kirliliği gibi de gelebilir size. Hemen bekletmeden "Gitme Kal" çalındı. Bazen çalınıyor, bazen es geçiliyor. Bugün hatırlandı bu şarkı da. Pişmanlıklar, günler, haftalar…Döndüğün yer aynı yer oluyor.

"Duymuştum şehirdeydim" her zaman ki gibi coşkuyla, zıplanarak söylendi. Elleri boş olan insanların elinde kalan tek çaredir melodiler. Bu coşku "S.O.S" ile devam etti ama sırayı karıştırmış olabilirim. Konser arasında konsere gelenlere teşekkür edildi bunu da atlamayayım. "Metin Kurt Yalnızlığı" tekrardan çalınarak gözlerimiz yeniden sulandı.

Metin Ağabeyimizi güzelce andık, O da aramızda olsa her şey daha da farklı olurdu. Aynı zamanda Metin Kurt’un vefatından önce çıkan kitabı edinmeniz Metin Kurt’u tanımak kadar faydalı olur. Kitabın ismi "Çizgideki Gladyatör".

Metin Kurt’un da dediği gibi: "Sporda söylenmeyen ne varsa biz söyleyeceğiz. Caymayız, caydıramazlar. Sapmayız, saptıramazlar. Yürüyoruz doğru bildiğimiz yolda; alnımız açık, başımız yukarıda…".  

Oscar ödülleri kimin olacak?

Bayan Arıza tarafından 11 Aralık 2012 tarihinde yazıldı.
Los Angeles ve Boston Film Eleştirmenleri Ödülleri sahiplerini buldu.

Los Angeles ve Boston Film Eleştirmenleri Ödülleri sahiplerini buldu.

Oscar tahminleri konusunda Altın Küre ile beraber en önemli ödüllerden biri olan Los Angeles Film Eleştirmenleri Ödülleri'nde Paul Thomas Anderson'ın 'The Master'ı En İyi Yönetmen, En İyi Aktör, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve En İyi Sanat Tasarımı olmak üzere 4 dalda ödül kazanarak öne çıktı.   Michael Haneke'nin son filmi "Amour" En İyi Film seçilirken, En İyi Kadın Oyuncu ödülünü, filmin başrolü Emmanuelle Riva ile birlikte Silver Linings Playbook'taki performansıyla Jennifer Lawrence paylaştı.   “Düşler Diyarı / Beasts of the Southern Wild” filmindeki yönetmenliği ile Cannes, Los Angeles, Sydney gibi büyük film festivallerinde ödüller kazanmış olan Benh Zeitlin aynı zamanda New Generation Ödülüne layık görüldü.     En İyi Film: Aşk, Michael Haneke  En İyi Kadın Oyuncu: Emmanuelle Riva, Aşk – Jennifer Lawrence, Silver Linings Playbook En İyi Erkek Oyuncu: Joaquin Phoenix, The Master En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Amy Adams, The Master En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Dwight Henry, Beasts of the Southern Wild En İyi Yönetmen: Paul Thomas Anderson, The Master En İyi Müzik: Dan Romer, Benh Zeitlin, Beasts of the Southern Wild En İyi Yabancı Film: Holy Motors, Leos Carax En İyi Senaryo: Operasyon: Argo En İyi Görüntü Yönetimi: Roger Deakins, Skyfall En İyi Kurgu: Dylan Tichenor ve William Goldenberg, Zero Dark Thirty En İyi Belgesel: The Gatekeepers  En İyi Animasyon: Frankenweenie  En İyi Sanat Tasarımı: David Crank ve Jack Fisk, The Master New Generatıon Ödülü: Benh Zeitlin, Beasts of the Southern Wild Douglas Edwards Deneysel / Bağımsız Film / Video Ödülü: Leviathan   Boston Film Eleştirmenleri Birliği'nin ödülleri ise şöyle:   En İyi Film: Zero Dark Thirty  En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow, Zero Dark Thirty  En İyi Erkek Oyuncu: Daniel Day Lewis, Lincoln  En İyi Kadın Oyuncu: Emmanuelle Riva, Amour  En İyi Yard. Erkek Oyuncu: Ezra Miller, The Perks of Being A Wallflower  En İyi Yard. Kadın Oyuncu: Sally Field, Lincoln  En İyi Senaryo: Tony Kushner, Lincoln En İyi Görüntü Yön: Mihai Malaimare Jr., The Master En İyi Belgesel: How To Survive A Plague  En İyi Animasyon: Frankenweenie   Kaynak: Milliyet

Dave Grohl’un Filmi Sound City Galasını Sundance’te Yapacak

Bayan Arıza tarafından 10 Aralık 2012 tarihinde yazıldı.

Grohl’un 1991 yılında Nirvana ile Nevermind albümünü kaydetmek üzere gittiği Sound City stüdyolarını konu alan belgeseli Sound City ilk gösterimini Sundance Film Festivalinde gerçekleştirecek.

Grohl’un ilk yönetmenlik deneyimi olacak belgesel Amerika’nın çok az bilinirliği olan, en büyük kayıt stüdyolarından biri olan Sound City’nin olağanüstü hikayesini anlatıyor.

Belgesel, izleyicisini efsanevi müzisyenlerin Sound City stüdyolarındaki anılarına tanıklık etmek için çağırıyor. Şubat ayından beri bu film üzerinde yoğunlaşan Grohl, hikaye anlatımının kendisi için büyük bir tutku olduğunu vurguluyor ve bunu paylaşma şansını yakaladığı için çok mutlu olduğunu da ekliyor.

Durumun önem ve ciddiyetini kısa yoldan anlatmak için merak edenleri aralarında Tom Petty, Josh Homme, John Fogerty, Mick Fleetwood, Butch Vig, Trent Reznor, Frank Black ve daha nicelerinin olduğu mini röportajları izlemek üzere http://soundcitymovie.com/site adresine yönlendirmek istiyoruz.

Kaynak: Radyo Eksen

Borusan Müzik Evi’nde gelecek hafta

Bayan Arıza tarafından 6 Aralık 2012 tarihinde yazıldı.
Hezarfen Ensemble, besteci ve bağlama sanatçısı Taner Akyol ile 12 Aralık Çarşamba akşamı aynı sahneyi paylaşacak. Hollanda cazının en iyilerinden Jasper Blom Quartet 13 Aralık Perşembe; kabare ve şanson geleneğinden ilerleyen Şirin Soysal Kurt Weill şarkılaryla 14 Aralık Cuma; şarkılarını, “olması mümkün olmayan her şey”e ithaf eden Seni Görmem İmkansız (SGI) 15 Aralık Cumartesi akşamı Borusan Müzik Evi’nde olacak.   Hezarfen Ensemble ve Taner Akyol, bağlamayı Batı müzik grameriyle sunacak Avangard çalışmalarıyla tanınan besteci ve bağlama sanatçısı Taner Akyol ve Hezarfen Ensemble 12 Aralık Çarşamba akşamı Borusan Müzik Evi’nde. İTÜ MİAM (Müzik İleri Araştırmalar Merkezi) bünyesinde etkinlik gösteren, çalışmalarını yurtiçi ve yurtdışı kökenli çağdaş müziğin ülkemizde yaygınlaşması yönünde yoğunlaştıran Hezarfen Ensemble ile Taner Akyol’un Müzik Evi’ndeki buluşması, açıklamalı çağdaş müzik dinletilerinin özgün bir örneğini sunacak. Sohbet ve müziğin sahneyi paylaşacağı etkinlikte Taner Akyol’un seçilmiş eserleri hakkındaki açıklamaları ve Hezarfen Ensemble’ın sunumu sayesinde dinleyiciler, sorularına cevap bulacakları bir ortamda müzik ziyafeti yaşayacaklar. Goethe Institut İstanbul işbirliğiyle düzenlenecek konser 20.00’de başlıyor.   Hollanda’nın en iyi cazcıları: Jasper Blom Quartet  Hollandalı genç caz kuşağının en iyi saksofoncularından Jasper Blom, Monk Ödüllü gitarist Jesse van Ruller, Frans van der Hoeven ve Martijn Vink’ten oluşan Jasper Blom Quartet, 13 Aralık Perşembe akşamı Borusan Müzik Evi’nde. Avrupa Caz Ödülü’nün iki kez sahibi olan, Avrupa, Asya, Jamaika ve Kanada’da büyük caz festivallerinde sahneye çıkan, Kuzey Denizi Caz Festivali ve Rotterdam Uluslararası Caz Festivali’nden eser siparişleri alan Blom’un repertuarı çağdaş doğaçlama müzik ve cazdan, enerjik hard bop’a uzanıyor. Blom'un besteleri ve doğaçlamanın özgür dünyasında dinleyenler, pop, caz ve bunların etki alanına giren tüm seslerle, melodi, ritim ve uyumun tüm olanaklarına açık bir yolculuğa çıkacaklar. Konser 21.30’da başlıyor.   Kurt Weill şarkılarını Şirin Soysal’dan dinleyin Bir Şeyler Var adlı ilk albümüyle kabare ve şanson geleneğinde ilerleyen Şirin Soysal, 14 Aralık Cuma akşamı Borusan Müzik Evi’nde. Soysal bu kez, Bertolt Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’sına yazdığı müzikleri başta olmak üzere yirminci yüzyılına damgasını vuran “Alabama Song”, “Speak Low”, “My Ship” ve “September Song” gibi şarkılarıyla tanınan Alman besteci Kurt Weill’ın şarkılarını seslendirecek. “Şirin Soysal Kurt Weill Söylüyor”, piyanoda Adem Gülşen, trompette Can Ömer ve canlı görsellerde Ozan Akıncı ile 14 Aralık akşamı, izleyicileri Weill’ın düşler ülkesi Youkali’yi aramaya davet ediyor. Konser 21.30’da başlıyor.   Seni Görmem İmkansız ile modern rakı müziği Gaye Su Akyol ve Tuğçe Şenol’dan oluşan, ismini seksenli yılların ünlü Türk sanat müziği şarkısından alan Seni Görmem İmkansız (SGI), 15 Aralık Cumartesi akşamı Borusan Müzik Evi’nde “olması mümkün olmayan her şey”e ithaf ettikleri şarkılarını seslendirecek. İkilinin oldukça depresif olan şarkı sözleri, synthesizer kaynaklı davullar, sayıklamayı andıran vokaller ve karnaval klavye tonlarıyla birleştiğinde dinleyenleri rakı şişesinin dibinden melankolinin karanlık odalarına doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Sözleri Türkçe olmasına karşın Almanya, Belçika ve Fransa’da verdikleri konserleri büyük ilgi gören SGI, Borusan Müzik Evi’ndeki konserinde geniş kadrosuyla sahnede olacak. Konser 21.30’da başlıyor.   Borusan Müzik Evi konserlerinin biletleri tüm Biletix satış kanallarından, pazartesi ve cuma günleri arası 10.00–18.00 saatleri arasında Borusan Kültür Sanat’tan ve konser günleri de saat 18.00’den itibaren Borusan Müzik Evi’nden temin edilebilir.     Borusan Müzik Evi Adres: İstiklal Caddesi Orhan Adli Apaydın Sokak No: 1 Beyoğlu, İstanbul Tel: 0212 336 32 71   TANER AKYOL & HEZARFEN ENSEMBLE Açıklamalı Konser Tarih : 12 Aralık Çarşamba Saat : 20.00   A Dutch Delight JASPER BLOM Tarih : 13 Aralık Perşembe Saat : 21.30   “ŞİRİN SOYSAL KURT WEILL SÖYLÜYOR” Tarih : 14 Aralık Cuma Saat : 21.30   SGI (Seni Görmem İmkansız)  Tarih : 15 Aralık Cumartesi Saat : 21.30   Kaynak: Milliyet