• Normalleşiyor muyuz (!) ne?!!

    Gündem değişiyor. Her şey eski moduna dönüyor, döndürülüyor. Ekonomi düşünülüyor. Mağazalar, cafe'ler, bar'lar açılıyor. Sanki çok lazımmış ya da insan hayatından değerliymiş gibi. Vak'a sayısı azalmıyor. İnsanlar ölmeye devam ediyor. Ben şahsen daha da artacağını düşünüyorum. Kendi muhitimde yürüyüşe çıktığımda (ki iyi eğitimli tiplerin oturduğu, sosyo-kültürel olarak da iyi diyebileceğimiz bir ...

İlker Yıldırım’dan Konser Kritiği: Roger Waters

Bayan Arıza tarafından 5 Ağustos 2013 tarihinde yazıldı.

Duvara karşı!

Robert Plant’ten Eric Clapton’a Judas Priest’ten REM’e Iron Maiden’dan Ozzy’ye Metallica’dan Rammstein’a kendi kulvarlarında lider grupları canlı izlemiş biri olarak belirtmem lazım “Pink Floyd’ın tadı bir başka hatta bu tat başka yerde yok. Şahsen Gilmour sempatizanı olarak kendisine mesafeli olmama rağmen Roger Waters’ın görselliği politikayı müziği harmanlayarak bize sunduğu şov muhteşemdi. Sahneye hakimiyet, harika müzisyenler, görsel şovlar, siyasi mesajlar, Taksim Gezi’ye göndermeler, The Wall gibi bir başyapıttan çıkan şarkıların canlı sunumu uzun yıllar unutulmayacak.   İTÜ Stadyumu konser için bence süper bir mekân seçimi olmuş. Ulaşımı rahattı ve ağaçlar ve yeşillikler içinde yürüyerek stada ulaşmak Olimpos’ta pansiyondan denize yürüme etkisi yarattı. RHCP ve Iron Maiden’daki gibi yine alkol yoktu ve yine ayık kafayla baştan sona konseri beynimize kazıdık, bu yasaklar istemeden şahsım açısından güzel sonuçlar yaratıyor:) Her kuşaktan ve renkten (sekiz yaşında çocuklardan altmış yaşlarındaki amcalara, türbanlı kardeşimizden romantik çiftlere) insan topluluğu mevcuttu. Roger Waters ve ekibi şova başlayınca muazzam bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu anladık. Another Brick In The Wall’ı dinlemek yani yaratıcısından dinlemek…bir kaç dakikalık dünyadan kopuştu resmen hâlâ tüylerim diken diken oluyor. Hemen arkasından gelen benim en çok beklediğim 2. parça Mother dağıttı, gözler buğulandı bi tıkandık felan…zaten öncesinde bir ay önce kaybettiğimiz genç insanların fotoğraflarını sahnede görmek ve Roger Waters’un konuşması yeterince duygulandırmıştı bu da bonusu oldu. Neyse ki usta striptiz yapan kızların görüntüleriyle bezenmiş Young Lust’la rock konserine geldiğimizi hatırlattı.

1. bölüm bittiğinde hipnoz olmuş şekilde bekleşirken onlarca kişinin konser bitmiş gibi gittiklerini gördük. Bence de gidin asla dönmeyin, sizin yeriniz bu konser değil, hatta aynı ortama girmeyelim sizle.

2. yarı hayal gibi bir “Hey You” ile başladı, dağıldık. “Bring the boys back home” derdemez benim gibi bir çok kişi için gecenin zirvesi geldi; “Comfortably Numb”. Gözler yine buğulandı, gözler David Gilmour’u, gözler Pink Floyd’u aradı…çok güzeldi çok.

Dave K. da harika iş çıkardı soloda…”Run Like Hell” yine kendimize getirdi.. Görseller ve süper animasyonlar, duvarın sürekli bir yerlerden gedik açılıp inşa edilmesi, uçan domuz, uçağın duvara çarpması, harika bir müzisyen topluluğu ve en önemlisi güleryüzlü ve enerjik bir Roger Waters izlemek…bundan daha iyisini izleyebilecek miyiz bir daha bilinmez..Pink Floyd tişörtlü binlerce insanla duvarın yıkılışını izledik ve sistemin, yıllar geçse de.   “insan”ı öğütüşünün hikayesini dinledik yaratıcısından. Kaçıranlar da üzülmesin. Bence açsınlar izlesinler The Wall filmini üstüne de Comfortably Numb dinlesinler; ne de olsa Pink Floyd daha iyisi gelene kadar hep zirvede kalacak ve yapıtlarıyla hayatımızda olacak.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği “The Talking of Pelham”

Bayan Arıza tarafından 5 Ağustos 2013 tarihinde yazıldı.

Amerika deyince aklımıza daha çok kendi filmlerini öven, yüksek bütçelerle klas filmler ortaya koyan, milliyetçi politikalarla gişe rekorları kıran filmler geliyor. Ama “yiğidi öldür hakkını ver” söyleminin altında yatan gerçeği unutmamak gerekir. Çektikleri filmlerle izleyiciyi kendine çekmeyi başaran bir politikası var Amerikan sinemasının.

“Hey dostum bu bizim işimiz” klişesinin ağızlardan düşmediği diyaloglarla süslüdür Amerikan filmleri. Her film için bunu söylemesek de çoğu filmde bunun gibi söylemler gözümüze sokulmaktadır.

Konumuza dönecek olursak Denzel Washington ve John Travolta ismini duyar duymaz film izlesem mi izlemesem mi diye düşünecek fırsatınız olmadı. ”The Talking Of Pelham” filmini duyduğumda böyle bir tepki verdim.

“The Talking Of Pelham”,  1974 yapımıyla sinema severlerin karşısına çıkan sonrasında günümüze uyarlanan gerilim, aksiyon tadında ve metro esnasında rehinelerin korkularını ele alan bir film. 1974 yapımı filmi izlemediğim için yorum yapmam doğru olmaz, ama John Travolta ve Denzel Washington gibi iki efsane ismin filmde oynadığı oyunculuk takdir edilesi.

Aksiyon sahnelerinin aşırıya kaçmamasının filmi daha izlenilir kılmasının yanında filmde görülen Ryder ve Garber ikilisinin yaptığı görüşmelerin sıkıcı olmaması, felsefi ve sorgulayıcı bir  nitelikte olması film adına olumlu hareket. John Travolta’nın oynadığı kötü adam, Denzel Washington’un kurtarıcı rolü filme başarılı şekilde yansıtılmış.

Film bu ikili üzerinden ilerliyor, bir de yer yer rehineler ve Ryder karakterinde oynayan John Travolta’nın tetikçileri görülüyor. Filmin başından itibaren filmin sonunda ne olacağını ilk başta anlayamıyor olmanız yönetmen adına iyi bir yol izlendiğini bizlere gösteriyor.

Klasik fidye ve rehineyi konu alan filmde borsaya da değiniliyor. Film sadece fidye üzerinden ilerliyor gibi gözükse de borsaya da selam çakıyor yönetmen.

Ryder ve Garber karakterlerinin konuşmalarındaki aforizmalar dikkatlerden kaçmamalı. Özetlemek gerekirse John Travolta ve Denzel Washington’un başarılı oyuncuklarıyla süslenmiş filmde sürükleyici sahneler ve senaryo ile film izlenmeye değer bir film olmuş. Gerilim filmlerini sevenlere tavsiye edilir.

 

 

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Katiller de Ağlar

Bayan Arıza tarafından 3 Ağustos 2013 tarihinde yazıldı.

1970’li yıllardaki sağ ve sol kargaşalarından kaynaklı sosyal mesaj veren filmler döneme damgasını vurmuştur. Dönemin oyuncu kadroları hep aynı olmuş, bazı film kadrolarında elemanlar değişmiştir. Nuri Alço ile Coşkun Göğen karakteri çoğu filmde birbiriyle yer değiştirmiştir. Cüneyt Arkın ise 1970’li ve 80’li yılların vurdulu kırdılı kabadayı ve ülkenin yardımsever evladı olarak Yeşilçam izleyicilerinin karşısına çıkmıştır.

Filmografisine bakacak olursa iyi işler ortaya çıkmış, her açıdan her filmde mesajlar vermiştir. Basit gibi görünse de o filmlerden biri “Katiller de Ağlar”.

Arabesk etkilerin görüldüğü filmde başlangıç bir kuru soğana muhtaç bir ailede yetişen Yusuf Şahin’in çalıştığı yerde patronunun bir adamı vurmasıyla suçu üstlenmesiyle başlar. Bu filmdeki kuru soğan yedikleri sofra, bir ayakkabıya muhtaç olan bir kardeşin gösterildiği sahneler aynı zamanda dönem içerisindeki yoksulluğa selam çakar.

Yusuf bütün sorumluluğu alarak alemde nam salmaya başlar. Artık bu işlere karışmayacağını söylese de bu işler peşini bırakmaz. Bir ailede abinin neleri feda edebileceğini gösteren filmin ikinci kısmında uyuşturucu patronlarına karşı açılan savaş ele alınıyor.

Bu uyuşturucu savaşının içindeki önemli isimlerden biri katil Yusuf Şahin’in kardeşi Kenan’dır. Kenan karakteriyle oynayan Kenan Kalav gerçek hayatta bir süre önce iki kilo eroin suçundan yakalanmıştır.

“Ekipler amiri Kenan” anonslarının ağızlardan düşmediği filmde Yusuf Şahin karakteri filmde babacan bir karakter profili izlettiriyor bizlere. Ama buna kendisinden başkası inanmıyor.  Çoğu zamanını hapishane duvarlarında geçirmiş olanın Yusuf’un ailesini bulmak istemesi, oğlunu bulduğu anda oğlunun kendisini babası olarak görmemesi gibi pek çok detay yazabiliriz. Bu sahneler bir aile dramı veya babacan bir adamın hayatı olarak gösterilebilir.

Gözü kara biri olan Yusuf, oğlunun eroin işine girmesini öğrendiğinde işler daha da karışır. Uyuşturucudan sorumlu mafya tiplemesiyle karşımıza çıkan Kerim bu olayların tüm sorumlusudur.

Nuri Alço’yu izlerken oynadığı oyunculuk takdir edilmesi gerekirken, aynı zamanda bu filmde akıllara bir soru geliyor “Tecavüzcü Coşkun şu filmde olsa iyi olmaz mıydı?”. Tecavüzcü Coşkun (Coşkun Göğen) o dönem “Beyaz Ölüm” filmiyle epey dikkatleri üzerine çektiğini hatırlatmakta fayda var.

Kerim, kısa zaman içinde Yusuf ile işbirliği içine girer. Bu işbirliğindeki mevzu bahis canı kadar sevdiği oğludur.  Ekipler Amiri Kenan’ı öldürmeye giderken çocukluğunda aynı sofrada yediği yemek, kırdıkları kuru soğan yönetmen tarafından bize gösterilir. Burada seyirciye gösterdikleri sahne aynı zamanda dram olarak sembolize edilir.

Filmde çok görmesek de Banu Alkan’ın oyunculuğunun yanı sıra dönemin güzelliğiyle göz kamaştıran güzelleri arasında yerini aldığını söylemekte bir mahsur görmüyorum.  Diğer mafya filmlerine uyuşturucu temalı filmlere göre filmin sonu ölüm ile bitirilmiş olmaması film adına başarılı.  80’li yıllarda oyuncu kadrosuyla, müzikleriyle gönülleri fethetmiş filmlerden biridir “Katiller de Ağlar”. 70’li yıllardaki sosyal mesaj içeren filmlere göre bu filmde de yoksulluk teması gözlerden kaçmamalıdır.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Komiser Cemil

Bayan Arıza tarafından 3 Ağustos 2013 tarihinde yazıldı.

“Cemil filmi halktan doğmuştur, sokakta acı çekenlerin hikáyesidir. Her şeyin talan edildiği çirkin dünyada, yalnızlıklar içerisinde sevgi ve umut arayan sen ve benim gibilerin öyküsüdür.” – Cüneyt Arkın-

1970’li yıllarda seks filmlerinin popüler olmasının yanında sosyal mesaj veren filmler izleyicinin karşısına çıktı. Filmlere değinmeden önce dönemin içinde bulunduğu duruma değinmek gerek. Dönem sağ ve sol görüşlü öğrenciler, emekçiler, insanlar açısından pek iç açıcı değildir. Kıbrıs barış harekâtı yapılmış, ülke ihracat yapamıyor, ihtiyaçlar karşılanamaz durumdadır. Ecevit’in iktidarda olduğu dönem olmasıyla birlikte 70’li yıllar tüp gaz kuyruklarıyla da ön plana çıktı.

70’li yıllarda seks filmleri furyasından sıyrılan sosyal mesaj veren bir film “Cemil” . “Bir sigara ver” repliğinin ağızlardan düşmediği, ulusalcı politikaların izlendiği filmin ilk serisinde Komiser Cemil karakteri insanlara iyiliği dokunan, yanlışlara ses çıkartan, ensesi kalın patronlara ayar veren bir profil olarak karşımıza çıkıyor.

Ahmet Mekin’in sokak ağzı diyaloglarını ağzından düşürmediği ve Cemil’in yanında takıldığı filmde film Cemil karakteri üzerinden ilerliyor. Komiser Cemil karakter itibariyle namuslu, yardımsever,  uyuşturucu ve silah kaçakçılarının peşinde olan bir karakter.

Konuya dönecek olursak, filmin başlarında Komiser Cemil kumsalda genç bir kız cesediyle karşılaşır. Kızın babası emekli subaydır. Emekli subayın polise güvenmemesi ve Komiser Cemil’e davranışları filmin seyrini  belirler. Tahsin’den etkilenen Cemil hız kaybetmeden operasyonlara başlar;  ama emekli subay Cemil’den önce davranır ve kendi sonunu kendi hazırlar.

Komiser Cemil, Tahsin’in yarım bıraktığı işi kendi tamamlar, adamların peşine düşer. Türk Filmlerinde diğer filmlerin çekilmesi için sonlar ölümle resmedilir seyirciye. Filmin sonlarına doğru Başkomiser Cemil’in oğluna hediye alırken kapı önünde vurulması diğer filmin devamını aralar bizlere.

İlk film bizlere aynı zamanda Eşref Kolçak’ın repliklerinde görüldüğü gibi adaletin olmadığından dem vurur. Ayrıca filmde Komiser Cemil ile Vehbi arasında geçen diyalogu atlamamak gerekir:

“- Ya gencecik bir oğlun olsa, esrar kullansa ve ölse, ne hissedersin? – Ne mi? Her gün sürüyle insan ölüyor derim. Kader bu.”

Filmin diğer serisi 1977 senesinde çekilmiş, çekilen film “Cemil Dönüyor”, dönem itibariyle Ecevit dönemine mesaj yollamaktadır ki o dönem iktidarda Ecevit ve CHP vardır.  Sol, Antiemperyalist, CHP vurgusu “Cemil Dönüyor” filmde gözümüze sokuluyor.  Antiemperyalist bir politikayla mesleğine sarılan Cemil silah kaçakçılarının peşine düşer.

Komiser Cemil’in amiri olan kişinin patronlara yağ çekmesi yıllar boyunca polisin kimlere peşkeş çektiğini de izleyiciye resmediyor.  Sol ve sağ görüşlü öğrencilerin birbirlerini vurması, gazete manşetlerini yerini almasıyla dönemin gerçeklerini ele alan film ilk filme göre daha çok ayrıntı veriyor izleyiciye.

“Cemil Dönüyor” filminin konusu, ülkedeki silah satışını artırmak isteyen bir holding, terör olaylarını körüklemekte ve getirdiği silahların pazarlamasını yapmaktadır.

Komiser Cemil bunların karşısındadır. Kendisinden üst rütbeye sahip olan amiri silah kaçakçılığına hizmet eden “Beyefendi” adlı bir isimle iyi bir ilişki içerisindedir. Cemil’in her yaptığını sorgulamaktadır, bunu durdurmak için elinden geleni yapmaktadır. Komiser; yardımsever, antiemperyalist politikayla silah kaçakçılarının peşine düşüp kısa zaman içinde silah kaçakçılarının peşine düşen solcu gençlerle işbirliği yapar.  İşbirliği yaptığı gençlerden biri öldürüldüğünde Cemil işbirliği yaptığı gençlerin saklanmasını ister. Olaylar zaman geçtikçe karışır. Cemil bütün risklere göze almıştır. Baba-Oğul ilişkisine de değinen filmin bu serisi aynı zamanda Cemil ne yaparsa yapsın oğluna zaman ayıramadığını da bizlere anlatır.

Cemil yaptığı polislik süresince ne ailesine zaman ayırmıştır ne de başkalarına. “Varsa yoksa mesleğim” diyerek şerefli bir mücadeleyi sürmüştür. Oğlunu uzaklara yollayan Cemil’in tren giderken oğluna duyduğu özlem, oğlunun tren camından kendisine bakmaması filmin en buruk sahnelerinden.  Silah kaçakçılarının öldürme politikalarını hızlandırması sonucu Cemil’in oğlu öldürülür.

Oğlunun öldürülmesinden sonra Cemil hayattaki bütün umutlarını kaybetmiş, karısı tımarhanede delirme noktasına gelmiştir. Kaçakçıların peşine bırakmayan Cemil sonunda kaçakçılarını sonunu getirmiştir, ama kaçakçıların patronu “Beyefendi” isimli kişinin kızının öldürülmesi filmde “Her şeye değer mi” sorusunu sorduruyor izleyiciye.

İzlerken Altını Çizdiklerim:

“Kanunları bu! Kiralıklar ölür, kiralayanlar yaşar, siz de dosyayı kapatırsınız”

“- Yalnız anlayamadığım bir şey var.

– Siz koskoca memleketinizi bırakıp neden burada fabrika açıyorsunuz?

– Çok şakacısınız. Az gelişmiş ülkeleri kalkındırmak için.

– Doğru az gelişmişiz, bir sigara versene.

– Hayret bir Amerikalı Türk sigarası içiyor.

– Sizin tütünleriniz çok güzel.

– Amerikalıların da kazıkları, bu bende hatıra olarak kalsın.”

Duvar 199. kez yıkılacak!

Bayan Arıza tarafından 1 Ağustos 2013 tarihinde yazıldı.

Dünyanın En Büyük Prodüksiyonu ‘The Wall’ Turnesi ile Roger Waters İlk ve Son Kez İstanbul’da!

Şimdiye kadar yapılmış en büyük sahne gösterisi ile İstanbul’da 4 Ağustos akşamı hayranlarıyla buluşmaya hazırlanan ‘The Wall’ dev prodüksiyonu, izleyenlere unutamayacakları saatler yaşatacak görsel şovları ve tabii ki efsanevi müzisyen Roger Waters’ın adeta marş haline gelmiş parçaları ile Garanti Bankası sponsorluğunda, BKM ve GNL iş birliği ile İTU Stadyumu’nda olacak.

Pink Floyd’un kurucusu Roger Waters’ın albümleri ile aynı adı taşıyan ve konserde tüm ‘The Wall’ albümünün muazzam bir şölen ile gerçekleştireceği konser için şimdiye kadar eşi benzeri görülmemiş büyüklükte bir sahne ve 110 metrelik bir duvar kurulacak. Şarkıları kadar görsel şovları, ışık sistemi ve seyircisini adeta şaşkına çevirecek daha bir çok sürprizi içinde barındıran konser için 140 tonluk prodüksiyon malzemesi İstanbul’a 75 tırla gelecek. Duvar 199. Kez İstanbul İTÜ Stadyum’unda Yıkılacak! Kaynak: Milliyet

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Beyaz Ölüm

Bayan Arıza tarafından 30 Temmuz 2013 tarihinde yazıldı.

“Beyaz Ölüm”, Halit Refiğ’in 80’lerde çektiği yoz gençlik, kötülük yuvası diskolar, fahişeleri pazarlayan pezevenkler, tecavüz hastası fena adamların gösterildiği, aynı zamanda Tarık Akan, Ahu Tuğba gibi o dönemin şöhreti içinde yüzenlerin boy gösterdiği dram filmi.

Kuşağın bu filmlerinde genellikle oyuncular aynıdır. Tarık Akan, Ahu Tuğba, Nuri Alço, Gülşen Bubikoğlu, tecavüzcü Coşkun tiplemesiyle Coşkun Göğen bu kuşağın filmlerinde boy göstermiştir.“içinde -beyaz var mi beyaz? –çok harmanım -sarı var sadece ve Damarlarım bomboş, kanım beyaza hasret”  diye muhabbetlerin devam ettiği, uyuşturucudan kıvranan kafayı yemiş gençlerin kendi etini satarak uyuşturucu bulduğu, uyuşturucu baronlarının gençleri nasıl kullandığını ve gençlerin sonunda mezarı boyladığının resmidir Beyaz Ölüm.

Yeşilçam’ın kötü adam tayfasının yanında bir de temiz yüzlü, uyuşturucu baronlarının peşine düşen, gençleri bu zehirden kurtarmak isteyen Komiser karakteri vardır. Karakterler hep kötü tiplemedir. Pezevenk, uyuşturucu baronu, etini satan fahişe, genç ve uyuşturucu bağımlısı şov kızı ve birçok karakter…

Kabataslak mevzunun içine derin dalmak gerekiyorsa, uyuşturucu patronu Hacı Bey’in kuklası olan şov kızı ve uyuşturucu bağımlısı olan Meral kısa zamanda uyuşturucu mafyasını çökertmek isteyen Komiser Yılmaz ile harekete geçer.

Yılmaz ile kısa zaman içinde ilişki kuran Meral bu tanışma sürecinde uyuşturucu Patronu Hacı Bey’in  muhbir görevini üstlenir. Uyuşturucudan deliren Corci polis tarafından konuşturulmak istenirken Meral’ın ispiyon etmesi sonucu öldürülür. Corci’nin öldürülmesi sonucu komiser, Meral hakkında tüm düşüncesini değiştirse de bu kısa sürer.

Meral komiser Yılmaz’a  “arabanda bomba var” diye ihbar etse de komiser Yılmaz arkadaşını kurtaramamıştır, bununla birlikte Komiser Yılmaz’ın Meral hakkında fikirleri değişir. Aynı zamanda Meral karakterinin Komiser Yılmaz’ı arayıp yağmur altında uyuşturucudan kıvrandığı sahneyle, Corci’nin hastane odasında kıvrandığı sahne film hakkında izleyiciye birçok detay veriyor.

Baskın sonucu Komiser’e yardım eden Meral’in  öldürülmesi, ölmeden önce içten gözlerine bakarak “seni sevdim“ demesi filmin buruk sahnelerinden.

Filmin sonlarına doğru her bitiş gibi uyuşturucu baronunun yakalanmasıyla film son bulur.

İnternette okuduğum bir yorum döneme de kısa bir değinme yapıyor:

“Özalist politikalarla köşedönücülüğün, kendini kurtarmanın, işbitiriciliğin övülmeye, özgeciliğin (başkalarının hakları için uğraş vermenin) enayilik olarak görülmeye başlandığı bu dönemde, bunlar nasıl bir işlev gördü?“

 Her ne kadar 80’li yıllarda uyuşturucu ticareti başını almış gitse de üstte okuduğunuz yorum da bir polis övücülüğünün resmiydi. Sountrackleri ve rock balladlarıyla, temasıyla, oyunculuklarıyla döneme damgasını vuran gişe rekorları kıran Beyaz Ölüm o dönem eminim birçok kişinin ilgisini çekmiştir, halen ilgisini çekmeye ve izlenmeye devam ediyor.

O dönemki filmlerin teması yozlaşan gençliğe karşı bazı şeyleri kafalara sokmaktı. Beyaz Ölüm de uyuşturucu batağına saplanmış gençleri bu bataklıktan kurtarmak için yapılan bir film olmakla birlikte polis övücülüğünü öne çıkaran bir film de olmuştur.

İlker Yıldırım’dan Konser Kritiği: Iron Maiden

Bayan Arıza tarafından 29 Temmuz 2013 tarihinde yazıldı.

Iron Maiden konseri ile ilgili benim de katıldığım ortak görüş mükemmel bir grubu sahnede izlediğimizdi. Her bir üyesinin yaptığı işe ne kadar saygılı ve titiz olduğunu ve nasıl heyecanla çaldıklarını gördük. Konserle ilgili notlarım şu şekilde;

* “Stad çok boştu” diyenlerle ayrı konserlere gittik galiba telefonumdaki fotolar ve gördüğüm manzara öyle değildi. Hınca hınç olmasa da binlerce kişi doldurmuştu alanı. Yedi sekiz yaşında çocuklardan elli yaşında adamlara kadınlara varan geniş yaş yelpazesinde bir arada olmaktan çok mutlu olduğum bir kitle vardı.

* Voodoo Six’e yetişemedim ama sevdiğim thrash gruplarından Anthrax geldi ve klasik parçalarıyla ortamı ısıttı. Antisocial, Indians ve Tnt cover’ı seyircinin en coştuğu anlardı. Enteresan şekilde Tnt çalırken stat yıkıldı resmen, yani AC/DC kesinlikle gelmeli ve konser statta olmalı. İnanılmaz bir sevgi ve özlem var kendilerine, duyurulur.

* Seyircilerin giydiği tişörtler ezici olarak Maiden’a aitti ama Judas Priest, Rush, Gnr, Children of Bodom, Blind Guardian, Megadeth, Faith No More, hatta Venom bile gördüm:) Hiç Metallica göremediğimden şaşkına dönmüştüm ki onu da Kabataş fünikelerde gördüm rahatladım:) Ben konser üniformam Judas Priest ile olaya dahil oldum:)

* Stad etrafındaki esnaf yine enteresan yine hizmette sınır tanımadı. Biradan köfteye saç bandından tişörte her türlü hizmet mevcuttu. Özellikle tişört satan bir abinin pazarda don satar gibi pazarlama üslubu beni benden aldı:)

* Bol miktarda liseli çocuk mevcuttu ki ben mutlu oldum onları görmekten, ben de yirmi sene önce onlar gibi toy ve heyecanlıydım. Rock&Metal müziğinin ölmemesinin en büyük sebebi kuşaklar arası geçişleri mümkün kılabilmesi ve her neslin büyümesine rağmen müziğine sahip çıkması bence. Bu kadar dalga geçilip aşağılanmasına rağmen heavy metal’in milyonlarca fanının bulunmasında en büyük etken farklı jenerasyonların bu müziğe bağlılığı.

* Alkolsüz konser izlemek iyi oldu açıkçası, her anı tertemiz hafızama kazıdım ve bundan sonra baba konserlerde bunu yapıcam:)

* Bruce Dickinson ne adammış yahu? Resmen seyirciyi hipnotize ediyor. İnanılmaz enerji mükemmel bir ses. Bir rock vokalistinin gelebileceği tepe nokta galiba bu adam diyorum. Maiden Turkey afişini de davula asması güzel oldu bağımız güçlendi:) Taksim gezi parkına değinmesi de stadı coşturdu.

* Steve Harris> bas çalan ellerinden öpüyorum.

* Dave, Adrian& Janick üçlüsü> Resmen gitara ve soloya doyduk. Saygıyla eğiliyorum.

* Nicko mc Brain> Bu kadar enerji nerden geliyor acaba, soruyorum sen neyin lobisisin?

* Playlist harikaydı, ekstradan Hallowed be thy Name de çalınsaydı ağlardım herhalde ama bu hali bile çok çok güzeldi. Seventhson of a Seventhson’a aşık oldum resmen bu şarkının bu kadar güzel olduğunu konser vesilesiyle anlamış oldum. Benim için zirve ise the Evil that Men Do, The Trooper ve Running Free oldu perişan oldum. Fear of the Dark ise anlatılmaz yaşanır!

* Sahnedeki görseller her şarkıda değişti ışık ve alev ve patlamalarla 88 Maiden England ortamı gerçekten de yaratıldı. Eddie sürekli varlığını bize hissettirdi:)

* Organizasyon 2011’e göre kesinlikle iyiydi (Mastadon’u başını izleyememenin sinir ve nefretini hala yaşıyorum o seneden kalma). Yiyecek, içecek ve wc’lere rahat ulaşılabildi. Fiyatlar tabiki kazıktı. Giriş çıkışta sorun yaşanmadı belki münferit vakalar hariç.

Son olarak Iron Maiden gerçekten efsane. Yeni kuşak grupların ve dinleyicilerinin türü sevmese bile oturup profesyonellik ve grup ruhu nedir gibi konular bakımından Iron Maiden dinlemeleri ve izlemeleri yararlı olur. Sadece poz keserek değil müziğe kendini adayarak çıkıyor demek ki bu kadar güzel şarkı. Su ve gaz katkılı stresli günler sonrası böyle büyük ve coşkulu bir konser düzenlenmesi müzikseverlere moral oldu. Umarım tekrar izleyebiliriz bu büyük grubu.

James Murphy’den Arcade Fire Açıklaması

Bayan Arıza tarafından 29 Temmuz 2013 tarihinde yazıldı.

Beklenen Arcade Fire albümünün prddüktörü James Murphy, sonunda albümle ilgili çalışmaların sona erdiğini açıkladı. Kayıt aşamalarının tamamlandığını belirten Murphy, albümle ilgili olarak “üretim süreci her zaman zor bir süreç. Biriyle çalışmanın zor veya kolay olduğunu hiçbir zaman önceden bilemiyorsunuz. Ben de bu albümde Arcade Fire ile çalışırken, çalışmaların bittiğine genelde emin olamadım” dedi. Arcade Fire’ın kariyerindeki dördüncü albümünü, Ekim ayında yayınlaması bekleniyor.

Kaynak: Radyo Eksen

Iron Maiden İstanbul’u salladı!

Bayan Arıza tarafından 29 Temmuz 2013 tarihinde yazıldı.
Rock müziğin efsanevi grubu Iron Maiden, ”Best Of” formatındaki Maiden England şovuyla müzikseverlere unutulmaz bir gece yaşattı! 26 Temmuz Cuma akşamı, rock müziğin efsanevi grubu Iron Maiden, Maiden England turnesinin Türkiye ayağı için Pozitif Live organizasyonuyla Vodafone İstanbul Calling kapsamında Beşiktaş İnönü Stadyumu’ndaydı. Yaklaşık 20.000 kişinin katılımıyla gerçekleşen konserde, Iron Maiden klasikleşmiş tüm şarkılarını müzikseverlerle tek bir ağızdan söyledi ve stadyumu adeta inletti! Iron Maiden’ın hafızalardan silinmeyecek muhteşem performasından önce sahneyi Thrash metal tarihinin en önemli dört grubundan birisi olan Anthrax ve sevilen rock grubu Voodoo Six paylaştı. Hayranlarının nefeslerini tutarak beklediği Iron Maiden sahneye Moonchild şarkısı ile çıktı. Yaklaşık 2 saat sahnede hiç inmeden sürdürdükleri performanslarında grup The Prisoner, 2 Minutes to Midnight, The Trooper, The Number of The Beast, Phantom of The Opera gibi en sevilen hitleri ile müzikseverlere büyülü bir gece yaşattı. Muhteşem ateş şovlarının izleyiciyi büyülediği gecede, her şarkıda Eddie karakterinin bambaşka bir yüzünü gösteren konser gerçek bir teatral deneyimdi. Tüm set – list: Moonchild,  Can I Play With Madness,  The Prisoner,  2 Minutes To Midnight,  Afraid To Shoot Strangers, The Trooper, The Number Of The Beast, Phantom Of The Opera, Run To The Hills, Wasted Years, Seventh Son Of A Seventh Son, The Clairvoyant, Fear Of The Dark, Iron Maiden, Aces High, The Evil That Men Do, Running Free. Kaynak: Milliyet

John Legend İstanbul’da!

Bayan Arıza tarafından 25 Temmuz 2013 tarihinde yazıldı.
Müzikseverlerin hayran olduğu John Legend, 20. İstanbul Caz Festivali kapsamında Matraş sponsorluğunda ilk kez İstanbul’da sahne alacak. “Dünyaya Yön Veren 100 Kişi’’ listesinde yer alan dokuz Grammy sahibi John Legend, etkileyici sahne performansıyla 29 Temmuz Pazartesi akşamı Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda ilk kez İstanbullu hayranlarının karşısında olacak. Bu yıl 13’üncü kez İstanbul Caz Festivali’ne gösteri sponsoru olan Matraş, daha önce de Erykah Badu, Seal, Joss Stone, Buena Vista Social Club gibi isimleri müzikseverlerle buluşturmuştu. Deride kalite ve ustalığın imzası olan Matraş, müziğin ustalarına 13’üncü kez sponsor oldu. İKSV’nin düzenlediği İstanbul Caz Festivali’nin gösteri sponsorları arasında yer alan Matraş, yine uzun zamandır yolu gözlenen bir sanatçıyı, “Dünyaya Yön Veren 100 Kişi’’ listesinde yer alan, dokuz Grammy sahibi John Legend’ı müzikseverlerle buluşturuyor. 20. İstanbul Caz Festivali kapsamında 29 Temmuz 2013 Pazartesi akşamı, saat 21.30’da Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda konser verecek olan sanatçı, ilk kez İstanbul seyircisiyle buluşacak. Matraş, İstanbul Caz Festivali kapsamında daha önce de Erykah Badu, Seal, Buena Vista Social Club, Marcus Miller, Joss Stone gibi isimlerin gösteri sponsorluğunu üstlenmişti. Soul ve R&B’de kendi neslinin en iyi söz yazarı ve şarkıcılarından, kazandığı dokuz Grammy’nin yanı sıra konserleriyle göz dolduran John Legend, yalnızca müzisyenliğiyle değil, aktivizmiyle de tanınan bir müzisyen. ‘’Ordinary People’’, ‘’Save Room’’, ‘’Everybody Knows’’, ‘’Used To Love U’’ gibi birçok hit şarkıya hayat veren ve 2009 yılında Time dergisinin ‘’Dünyaya Yön Veren 100 Kişi’’ listesinde yer alan Legend, yeni albümünün dünya turnesi kapsamında İstanbul’da. Kaynak: Milliyet