• Bob Geldof İstanbul’a geliyor

    14 Temmuz’da İstanbul’un en gözde organizasyonlarına ev sahipliği yapan Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek FESTTOGETHER dünyaca ünlü yıldız Bob Geldof’u ağırlayacak. İstanbulluları coşkulu bir festival havası ve sosyal fayda odaklı bir gün bekliyor. Festivale destek veren diğer STK’lar ise şöyle: TOG, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ve Çaba Derneği. Katılımcılar biletlerini aldıklarında otomatikman TİDER, ...

  • Birlikte Güzel Sunar: Rock Off 2019, 1 senelik aranın ardından 6 Temmuz Cumartesi günü Parkorman’da!!!

    2014 yılında ilki gerçekleşen ve aralarında Megadeth, Korn, Amon Amarth, Apocalyptica gibi gruplarında bulunduğu onlarca yabancı ve yerli gruba ev sahipliği yapan Birlikte Güzel Sunar: Rock Off 2019’un ilk konuğu ülkemizde oldukça geniş bir hayran kitlesi bulunduran, İsveç’in progresif metal türündeki en büyük gruplarından OPETH. İmza ve söyleşi seansları, akustik performansların da gerçekleşeceği ...

  • 20 Temmuz-> One Love Festival 15 – Day & Night

    One Love Festival, arkasında günlük güneşlik anılar, önünde umut dolu bi' yazla 20 Temmuz'da Parkorman ve Volkswagen Arena'da... Parkorman - Kapı Açılış: 12:00 Kapanış: 23:59 Volkswagen Arena - Kapı Açılış: 23:30 Kapanış: 06:00 "Güzel şeylerin, geleceğini hissedersin. Tanıdık bir şarkı duyarsın, özlediğin birisi arar, güneş çıkar bir anda, bilirsin. Bu yaz, özlediğin ya da ilk kez ...

  • Yunan senfonik death metal grubu Septicflesh, 21 Eylül’de Zorlu PSM – STUDIO’da!

    Yunan senfonik death metal grubu Septicflesh, gitarda Sortiris Vayenas, basta ve vokalde Spiros Antoniou ve gitarda Christos Antoniou ile 1990 yılında kuruldu. 1991 yılında yayınladıkları uzunçalar Temple of the Lost Race ile tam anlamıyla kurulan grup, 1994’te ilk albümleri Mystic Places of Dawn’ı yayınladılar. Peşpeşe bir çok albüm yayınlayan grup, ...

  • 15 Kasım 2019-> Moonspell – Rotting Christ

    Gotik metalin en büyük isimlerinden olan MOONSPELL ve çok yönlü kariyerinin son dönemlerinde melodik black metale yakın duran ROTTING CHRIST, %100 Metal kapsamında ve Vera Müzik organizasyonuyla 15 Kasım’da IF Performance Hall’da hayranlarını unutulmaz bir geceye davet ediyorlar. Portekiz’in en büyük grubu MOONSPELL ve Yunanistan’ın en büyük grubu ROTTING CHRIST güçlerini ...

  • 11 Temmuz-> Glenn Hughes performs Deep Purple Classics Live

    Milyonların “Rock’ın sesi” olarak tanıdığı Rock and Roll Hall of Fame üyesi ve eski süper rock grubu Black Country Communion'un solisti olan Deep Purple'ın eski basçısı ve solisti Glenn Hughes, “Glenn Hughes performs Deep Purple Classics Live” projesiyle Deep Purple efsanesini günümüze taşıyor! 15 Mart 1976’da Liverpool Empire’da Purple ile son ...

  • %100 Metal iftiharla sunar! Manowar Final Battle Istanbul

    Metal tarihinin en büyük gruplarından MANOWAR, The Final Battle turnesi kapsamında unutulmayacak bir konser için ülkemize geliyor! Heavy metal bayrağını neredeyse 40 yıldır en tepelerde taşıyan efsane grup MANOWAR, 20 Temmuz gecesi KüçükÇiftlik Park’ı dolduracak binlerce insana %100 Metal bir gece yaşatmak üzere, bugüne kadarki en büyük sahne prodüksiyonuyla karşımızda ...

Dizi: Deep Water

Bayan Arıza tarafından 17 Nisan 2018 tarihinde yazıldı.

Netflix sayesinde izleme şansı bulduğum 4 bölümlük Avustralya suç draması ve polisiyesi. 2016 yapımı.

Dizi, 1970-80'lerde gerçekten yaşanmış, 80 gey erkeğin ölümüyle sonuçlanmış nefret cinayetlerine dayanıyor. Hiçbiri çözülememiş, örtbas edilmiştir. O dönemlerde şiddete uğrayan LGBT bireyler korkularından şikayette bile bulunamamışlar. Günümüzde bu cinayetler tekrar başlayınca olay o yıllarla ile ilişkilendirilir. Ve mevzu derinleşir.

Başrolde "Orange is the New Black"te sevdiğimiz bir karakter olan Yael Stone var. Esas polis kızımız "Tori Lustigman"i canlandırıyor. Ortağı rolünde de Shine filminden bildiğim tuhaf ama karizmatik görünümlü Noah Taylor var, O da dedektif Nick Manning rolünde.

Akıcı ve sürükleyici bir dizi.Tek sezon olan ve kısa bölümlere sahip dizileri seviyorum. İyi seyirler.

 

Dizi: The River

Bayan Arıza tarafından 6 Nisan 2018 tarihinde yazıldı.

Netflix satın aldığımızdan beri özellikle İngiliz polisiyeleri hayranı oldum. Genelde tek sezon ve 6-8 bölüm gibi olduğundan çabucak bitirilebiliyor. Çok uzatmıyor, hikayeyi akıcı bir şekilde sunuyorlar. Bu şekilde birkaç dizi bitirdim. Konularını okuyup hangisini seçeceğime karar veriyorum. Hatta bir önceki izlediğimiz diziye göre öneriler de getiriyor Netflix.

En son 6 bölümlük "The River" dizisini izledim. Son yıllarda çok dizide-filmde karşımıza çıkan İsveçli oyuncu Alexander Skarsgård'ın babası olan Stellan Skarsgård başrolde. Ki kendisi İsveç'te de ünlü olan bir adam. Kendisi, çocukları hepsi sinema sektöründe ve başarılar. Gerçekten karizmatik tipler.

Diziye adını veren "River" karakterini canlandırıyor Stellan Skarsgård. Esas kızımız "Stevie"yi ise Nicola Walker oynuyor. Pek sevdiğimiz Adeel Akhtar, River'a eşlik eden ekip arkadaşı dedektif "Ira King" rolünde.

Suç, drama ve polisiye, Hepsi bi arada sunuluyor. Dizinin yaratıcısı Abi Morgan. BBC sunuyor ve İskandinav tadında bir drama adeta. İskandinav demişken, bu diziden önce de Norveç polisiyesi olan "Borderliner"ı izledim. Hatta orada başrolde olan polis memuru şimdi izlediğim yine İngiliz polisiyesi olan "Marcella"da da oynuyor. Hepsi konu olarak birbirinden farklı, hiç sıkmayan, keyifle izlenen, İskandinav havası yaratan diziler.

Dizinin konusunu şuradan aldım (https://noluyo.tv/haber/2742/iskandinav-tadinda-ingiliz-polisiyesi-river);   BBC’nin yeni polisiye dramalarından River, doğaüstü ögeler içeren ve son yıllarda çok popüler olan İskandinav dizileri tadında bir dizi olarak karşımıza çıktı. Polisiye dizilerin geleneği olan sorunlu dedektif  bu sefer farklı bir açıdan işleniyor. Gözlerinin önünde öldürülen ortağı Jackie Stevenson (Nicola Walker)’ı kimin neden öldürdüğünü araştırırken üzerinde çalıştığı başka bir vakayla ilgili birini daha görüyor. River’a ortak olarak Utopia’dan tanınan Adeel Akhtar’ın oynadığı Ira King eşlik ediyor. 

İsveçli aktör Stellan Skarsgård’ın başrolde olduğu dizi kısa süre önce ortağını kaybetmiş olan başarılı bir dedektif olan John River’ı konu alıyor. River, ölen ortağını görmeye devam ediyor ve onunla konuşuyor. Ray Donovan’dan tanıdığımız Eddie Marsan’ın Thomas Cream adlı eski bir katili canlandırdığı kişi ise River’ın görmüş olduğu bir başka figür. River ölmüş olan bu insanları görmesini hayalet değil manifesto olarak tanımlıyor. Bölüm boyunca geçen konuşmaların ve olayların alt metinlerinin başarısı diziyi amaçlanan karanlık ortama çok iyi sokuyor. Neredeyse tek başına rol alan Stellan Skarsgård’ın oyunculuğunun psikolojik açıdan sizi dizinin içine çektiği bir dizi olarak kaçırılmaması gerekiyor. Özellikle bu tarz işleri seviyorsanız kesin izlemeniz lazım!

Netflix’ten ilginç iş ilanı: Dizi izleyerek para kazanmak mümkün

Bayan Arıza tarafından 2 Nisan 2018 tarihinde yazıldı.
Kullanıcılara İnternet üzerinden hizmet veren medya sağlayıcısı Netflix dizi ve filmleri izleyerek kılavuz yaratacak çalışanlar arıyor.    

Küresel internet televizyon ağı Netflix pek çok kişinin hayallerini süsleyen bir iş ilanı yayınladı. Netflix, dizi ve filmleri izleyerek kategorilere ayıracak ve haklarında bilgi verecek profesyoneller arıyor. 

   

Tek işleri platformdaki içerikleri izlemek ve onlar hakkında kategori ve kılavuz bilgisi yazmak olan 30 kişilik bir ekibe sahip olan Netflix, artan içerik ile birlikte bu ekibi de büyütmek istiyor. 

   

Netflix algoritmasının doğru çalıştığını ve içeriklerin doğru alanlarda yer aldığını kontrol eden bu çalışanların görevi, Netflix'te yer alan film ve dizileri izlemek ve doğru kategoride yer aldıklarından emin olmak. 

   

Peki Netflix'in ülke ülke en popüler içerikleri hangileri?

   

Netflix kuruluşundan bu yana izlenme rakamlarını açıklamasa da HighSpeedInternet geçtiğimiz günlerde Google Trends'ten sağladığı bilgiler ışığında ülke ülke Netflix'in en popüler dizilerini belirlemişti.    

ABD: Shameless (İngiliz versiyonu)      

İngiltere: Call the Midwife    

İspanya: Narcos       

Almanya: House of Cards    

Yunanistan: Grand Hotel       

Portekiz: Shadowhunters       

Azerbaycan: Sherlock       

Rusya: Arrow       

Fransa: The Returned      

Türkiye: The Tudors       

Kanada: Bates Motel      

Avustralya: Jane the Virgin       

Fransa: The Returned       

İsveç: Dexter Kaynak: NTV

Virginia Woolf’un çalkantılı hayatı hakkında 8 şey

Bayan Arıza tarafından 27 Mart 2018 tarihinde yazıldı.

Kaynak: Milliyet Sanat

76 yıl önce bir kadın kimselere bir şey söylemeksizin eteğine taşlar doldurarak Ouse nehrininin soğuk sularına kendini bıraktı. Cansız vücudu olaydan iki hafta kadar sonra bulunabildi. Daha sonraları bütün dünya tarafından tanınacak olan bu kadının adı Virginia Woolf'tu…

 

Okula Gitmedi

 

    Virginia Woolf’un ilginç yaşamı doğumuyla birlikte başlıyor aslında… Woolf, Victoria döneminin en tanınmış yazarlarından Sir Leslie Stephen’ın kızıydı… Beş kardeşin dördüncüsü olan Virginia, o dönemde kız çocuklara uygulanan eğitim eşitsizliği nedeniyle okula gitmedi ama babasının çabalarıyla kendini geliştirmiştir…   

 

Victorya Dönemi'nin korkunç sıkıcılığı 

 

    Virginia sıkıcı bir çocukluk geçirdi. Daha sonraları ressam olan çok sevdiği kız kardeşi  Vanessa Bell ile birlikte büyüyen Virginia, Victorya tarzı yaşamın ciddiyetini ve sıkıcılığı görerek değişik bir yaşama yöneldi…  

 

Annesinin ölümü

 

    13 yaşındayken annesini yitirince ağzından şu sözler dökülecekti; "Olabilecek en büyük felaket". Virgina Woolf annesine olan özlemini “Deniz Feneri” adlı eserinde yansıtmıştır. Romanla ilgili olarak Woolf’un kardeşi Vanessa, “Annemin portresi düşünebileceğimden çok daha ona yakın. Ama böyle mezardan geri gelmesi acı verici.” demiştir.    

 

Annesinin kıyafetleriyle verdiği poz

 

 

 

 

 

 

 

 

Game of Thrones’ta Jaime Lannister’ın değişimi

Bayan Arıza tarafından 27 Mart 2018 tarihinde yazıldı.
Sekizinci ve final sezonuyla ekrana gelmesi beklenen Game of Thrones’ta, Jaime Lannister karakterinin büyük bir değişim yaşayacağı tüyosunu, karakteri canlandıran Nikolaj Coster-Waldau verdi.

Game of Thrones’un 2019’da yayınlanacak sekizinci sezon bölümleri merakla beklenirken, diziye dair tüyolar gelmeye devam ediyor. Son olarak Jaime Lannister karakteriyle ilgili değişimin nasıl olacağı bilgisi, dizi hayranlarını heyecanlandırdı.

 

   

 

Nikolaj Coster-Waldau’nun canlandırdığı karakter, üçüncü sezonda Tarth’lı Brienne’le yoldayken duygusal bir değişim yaşamıştı.

 

   

 

Dördüncü sezonde, kısa saçlı ve sakalsız haliyle görülen Lannister’ın son sezonda “büyük bir değişim” yaşaması bekleniyor.

 

   

 

Yedinci sezon finali 31 milyon kişi tarafından izlenen, sekizinci sezonu için hazırlıkların sürdüğü dizi hakkında konuşan Nikolaj Coster-Waldau, “Saç kestirmenin sonu geldi" dedi.

 

   

 

 

ShortList’e konuşan Waldau, rolünün ters köşe yapacağını söyledi. Yedinci sezon finalinde kız kardeşi Cersei Lannister ve Kızıl Kale’yi bırakan Jaime Lannister’ın yeniden bakımsız bir görünüme bürüneceği sinyalini verdi.

 

   

 

“Thrones’un son sezonu çekiliyor. Genel olarak konuşmak gerekirse çılgınca saç sakal bir birbirine karışmış vaziyette olmayacağım ama sakallı olacağım” dedi.

 

Kaynak: NTV

 

Altered Carbon’un esas adamı Joel Kinnaman (Takeshi Kovacs) kimdir?

Bayan Arıza tarafından 28 Şubat 2018 tarihinde yazıldı.
300 yıl sonraki bir gelecekte geçen; cinayet, aşk, cinsellik ve ihanetlerle dolu karmaşık bir hikayeyi anlatan Altered Carbon, yeni bir kahraman çıkardı karşımıza. Dizinin esas adamı Takeshi Kovacs'ı canlandıran İsveç aktör Joel Kinnaman buzdan daha buz, ayazdan daha ayaz halleriyle tüm dikkatleri üzerine çekti. Peki kim bu adam, nereden çıktı? Altered Carbon'a kadar hayat onu bizden nerelerde sakladı? Suat Kavukluoğlu; "Karakterimi güçlü kadınlar şekillendirdi" diyen Joel Kinnaman hakkında bilinmesi gerekenleri yazdı… / suat.kavukluoglu@ntv.com.tr ÖLÜMSÜZLÜĞE GİDEN YOLDA

 

İnsanoğlunun en büyük hayali "ölümsüz" olabilmek. Yıllardır bu konuda birçok çalışma yapılıyor. Son olarak geçtiğimiz günlerde ünlü fütürist Ian Person, İngiliz basınına bir açıklama yaptı. Pearson'a göre 2050'ye geldiğimizde "ölümsüzlük" denizinde yüzmeye başlayacağız.  2050'yi dünya gözüyle görebilmeyi başaran insanların; gelişen yapay zeka ve robotik bedenler sayesinde doğdukları bedene ihtiyacı kalmayacak.

Pearson, insanoğlunun bilincinin makinalara yüklenebileceğini savunuyor. Tam da bugünlerde Netflix'te yayına giren "Altered Carbon" dizisinde olduğu gibi. Richard K. Morgan'ın romanından uyarlanan, günümüzden 300 yıl sonrasında geçen dizide, insan bilincini disklere kaydererek başka bedenlere transfer edebilen yeni bir teknoloji ölüme meydan okuyor. İnsan vücudunun bir çift ayakkabı gibi değiştirilebildiği bir dünya burası.  Yani çok kolay, küçük bir operasyonla olup bitiyor; bir uyanıyorsunuz hop başka bir bedendesiniz.  E operasyon sonrası elbette biraz ağrı, sancı, bir miktar gaz, yeni bedeni yadırgamalar, depresif ruh halleri, "Bırakın beni uleyn, eski bedenime döneceğim ben"ler filan olabiliyor. E o kadar da olacak canım.  Adamlar bize ölümsüzlük vaad ediyor. Bunlar da işin tuzu biberi, nazar boncuğu oluversin…

   

 

300 YIL SONRA HANİ HERKES ÖLÜMSÜZKEN…

 

Geliyoruz zurnanın zırt dediği yere… Hadi biz "köprüden önce son çıkış"ı da ekleyelim. Ölümsüzlüğe kavuştuk, artık ölüm mazide kalan eski bir yalan…  Eski Türk filmlerindeki gibi pek mutluyuz, sonsuza kadar bahtiyar olacağız  Peki başka ne oluyor, herkes sahiden pek mi mutlu bu dizide diyeceksiniz? Değil yavrularım. Değil. Ölümsüzlüğe kavuşsa da insan yine insan. İnsan yine mutsuz, insan yine ne yapıyor ediyor kendini, çevresindekileri ve bulunduğu gezegeni yok etmeye çalışıyor.

   

 

ESAS ADAMIN ADI: TAKESHI KOVACS

 

"Altered Carbon"a esas adamdan geçiş yapalım.  Esas adamımızın adı Takeshi Kovacs. Eski bir asker.  Her türlü dövüş tekniğine hakim, pek gözü kara, pek asi, savaşçı, işte ben o kadar diyeyim siz yanına bin ekleyin.  Yeni dünya düzenine karşı organize edilen bir başkaldırı sırasında yenik düşüyor kahramanımız. Ateşle dans edenlerin hazin sonu: Öldürülüyor. Yüz yıllar boyunca buz içinde hapsedilen bilinci bir gün; çok zengin bir adam olan Laurens Bancroft'un emriyle başka bir bedene aktarılıyor. Yeni beden; Elias Ryker adında gözden düşmüş bir polise ait. Yeni bedenin yeni göreviyse 300 yaşındaki bu çok tatlı zengin aristokratımızın (Bancroft) cinayetini aydınlatmak.

   

 

TAKESHI KOVACS'A BEDEN OLAN İSVEÇLİ: JOEL KINNAMAN

 

Nasıl yani dediniz normal olarak. Adam zengin, adamın imkanları bol.. Nasıl bir perde iner de gözüne kendi cinayetini göremez? Masal bu ya, olmuş işte… O bol imkanlarla Bancroft kendini milyon kere yedekletmiş, ilerleyen yaşlarında kullanacağı yeni bedenlerini sıraya dizmiş dizmesine ama bir an gelmiş, 48 saatlik bir Makber taksimine kurban gitmiş. Birileri "Her yer karanlık pür nur o mevki" diye şakıya şakıya tam o esnada beyefendinin bütün beyin ışıklarını karartmış, adamcağız da kendini kim öldürdü görememiş.  Ah, vah bu durumda ne yapılacak? Elbette bu cinayeti çözmesi için eskilerden en zeki, en gözü kara, en asi, en deli adam bulunup yeni bir bedende tez vakitte huzura getirilecek.  İşte o adam Takeshi Kovacs. Kovacs'ın polis eskisi yeni bedenine İsveçli aktör Joel Kinnaman hayat veriyor. İşte her şey onunla başlıyor zaten. Bütün ezber onunla bozuluyor.

   

 

BUZDAN DAHA BUZ, AYAZDAN DAHA AYAZ BİR ADAM 

 

Biz sıcak kanlı Akdeniz insanları hep alışmışız "ateş"li, "tutku"lu güzellere, yakışıklılara. Onları ve onların bünyemizdeki etkisini tarif edebilmek için bir çok deyim, atasözü üretmişiz. "Ateş parçası" "Ateş ediyor" "Yere bakan yürek yakan" "Ateş bacayı sardı" Hep ateşli hep yanmalı birçok sözümüz var. Bu sözlerin az kaldığı, yetmediği yerde Yıldız Tilbe'nin Mercan Dede ile yaptığı sürreal düette dediği gibi "Ateşten sıcak, sudan çıplak"a bağlayıp kurtulabilirdik ama karşımızda bu kez tam zıttı bir adam var.  Buzdan daha buz, ayazdan daha ayaz. Nasıl tarif edilir öyle bir adam? İsveç'liler hangi deyimleri, atasözleri kullanıyorlar acaba böyle buzdan şovalyelerini tarif etmek için?

   

 

TÜRK'ÜN LOKUMU, İSVİÇRE'NİN ÇAKISI VARSA, İSVEÇ'İN JOEL KINNAMAN'I VAR 

 

Elbette Joel Kinnaman'ı tarife uğraşırken şu klişe yönteme de bakayım dedim. Hani şu her yabancıyı, kendi ülkesinin meşhur bir şeyiyle tarif etme sanatı… Türk lokumu, Belçika çikolatası, İsviçre çakısı diye sıralarken bir baktım İsveç'in öyle meşhur pek bir şeyi yok. Yani var da bir insanı tarif etmek için uygun değil. Yani Joel Kinnaman'a İsveç köftesi gibi adam mı diyelim? Ya da İkea gibi maşallah, İsveç şurubu gibi her derde deva filan mı yazalım. Belli buradan da yürüyemeyeğiz. Görünen o ki, bir süre sonra İsveç onunla anılmaya başlayacak. İsviçre'nin çakısı, Belçika'nın çikolatası, Türkiye'nin lokumu varsa İsveç'in de Joel Kinnaman'ı var denecek. (Evet, evet böyle oluyor galiba.)

   

 

KADINLARIN ARASINDA BÜYÜDÜ 

Peki kim bu adam, nereden çıktı? "Altered Carbon"a kadar hayat onu bizden nerelerde sakladı? Asıl adı Charles Joel Nordströrm. 25 Kasım 1979 doğumlu.1,89 cm boyunda. Yay burcu. Amerikalı bir baba ile İsveçli terapist bir annenin dünyaya armağanı. (Baba tarafı Kansas'tan ama daha geriye gidersek Alman, İngiliz, İskoç ve İrlanda genleri taşıyor.) 

Dolayısıyla hem Amerika hem İsveç vatandaşı.  (Dip not: Kendisi İsveçlileri genel olarak mütevazı ve utangaç buluyor.) Üvey kızkardeşi Melinda Kinneman da tanınan bir oyuncu.  Melinda dışında 4 kız kardeşi ve üvey anneleri var.  Görüldüğü üzere kalabalık bir kadın ordusu içinde büyümüş.  Zaten kendisi de bir röportajında karakterini güçlü kadınların şekillendirdiğini itiraf etmiş:  "Yahudi bir annenin oğluyum. 5 kız kardeşimle ve üvey annelerimle birlikte büyüdüm. İsveç'te birçok kadın yönetmenin filminde oynadım. Hatta "The Killing" filminde çalışan herkes kadındı. Benim hayatımı bu güçlü kadınlar şekillendirdi."

 

   

 

İNGİLİZ OKULUNDA EĞİTİM ALDI, ALEXANDER SKARSGARD İLE OKUL ARKADAŞIYDI

İsveç'te bir İngiliz okulunda eğitim alıyor. "İngiliz okulu olduğu için dünyanın her yerinden farklı gelir düzeyine sahip ailelerin çocuklarıyla bir aradaydım. Diplomat ailelerin çocukları da vardı, gettolardan gelen çocuklar da. Hem zengin hem fakir, iki zıt kutbun ortasındaydım. Ben daha çok ikinci jenerasyon göçmenlerin çocuklarının oluşturduğu gruba dahildim. Çünkü babam Amerikalıydı." Ailesi onu lisede bir yıl Teksas'a yolluyor: "Ailem Stockholm'deki okulda yanlış gruplarla birarada olduğumu, git gide köklerimden uzaklaştığımı düşünüyordu. Köklerimi hatırlatmak için beni bir yıllığına Teksas'a yolladılar." (Bu arada meraklısına not: Meğerse Kinnaman, "True Blood" ve "Big Little Lies" ile dünyayı kasıp kavuran bir başka İsveç'li Alexander Skarsgard ile Stockholm'den okul arkadaşıymış.)

 

   

 

TEKSAS'TAN SONRA İSVEÇ'TE TİYATRO OKUDU

 

Teksas'tan sonra yeniden İsveç'e dönüyor, tiyatro okulunda eğitim alıyor. Mezun olduktan sonra iki yıl tiyatro yapıyor, sonra ver elini beyazperde. 16 ayda 8 İsveç filminde rol alarak hızlı bir giriş yapıyor sinemaya.

   

 

Sinema kariyerine daha detaylı dalmadan kadın hayranlarını baştan uyaralım. Kendisi model & dövme sanatçısı Cleo Wattenström ile evli ve aşık. Henüz çocuk yok, e o da yakındır.  Keza eşiyle "Altered Carbon" dünya galasında çekilmiş boy boy fotoğrafları yayınlandı. Hanımefendi kırmızı halıda "Her başarılı erkeğin ardında bir kadın vardır" sözünü vurgularcasına kare kare yanındaydı adamının.    

 

İSVEÇ'İN "KOMİSER CEMİL" SERİSİNDE PARLADI

 

Beyazperdede göründüğü ilk film "Den osynlige- The Invisible" (2002) Sonra peş peşe Storm (2005), "Tjenare kungen" (2005), "Vinnarskallar" (2006) Peşine 2008'de 3 film daha. Derken esas patlama 2009 itibariyle arka arkaya gelen Johan Falk serisi. Türkiye'de Cüneyt Arkın'lı "Komiser Cemil" neyse, İsveç'te "Johan Falk" da işte öyle bir şey. 20 filmden oluşan, her biri büyük ilgi gören, bitmek bilmeyen bir seri.  Bizim yakışıklı o serinin 11 filminde (2009'da 6, 2012'de 5 filmde olmak üzere) Frank Wagner karakterine hayat verdi.

   

 

"EASY MONEY" DÖNÜM NOKTASI OLDU

 

Yine İsveç yapımı "Easy Money" kariyerinde dönüm noktası oluyor. Bu filmle, uluslararası alanda ilk kez dikkatleri üzerine çekiyor. Sonra gelsin 2011'de "The Darkest Hour", gitsin "Ejderha Dövmeli Kız" (The Girl with the Dragon Tattoo) Ucundan kıyısından Joel Kinnaman artık dünya ekranından gözükmeye başlıyor.

   

 

DÜNYA ÇAPINDA ŞÖHRET "THE KILLING" DİZİSİYLE GELDİ

 

2011, Joel Kinnaman için çok mühim bir yıl.  Hem iki Hollywood filminde rol alıyor, hem de 4 sezon sürecek "The Killing" dizisine kapak atmayı başarıyor. Danimarka'da aynı adla yayınlanan suç dramasının Amerika'ya uyarlanmış halinde Kinnaman, Stephen Holder adlı karaktere hayat veriyor. Dizinin en sıcak ve eğlenceli karakteri olarak değerlendirilen Holder, 30’lu yaşlarda bir dedektif. Eski bir uyuşturucu kullanıcısı. Temizlenmiş, arınmış, kendini Tanrı'ya adamış. Mireille Enos’un canlandırdığı Sarah Linden karakteriyle cinayetleri çözmeye çalışıyorlar.  İkili hakkında o dönem Ekranella sitesi "ikisi de şahsına münhasır karakterler ve o kadar gerçekler ki ilk bölümden kendinizi aralarında yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz." yorumunu yapmış. AMC yapımı dizi, Netflix'te yayınlanınca Kinnaman, bir anda dünya çapında daha da tanınır hale geliyor.  Dizi oyuncularının ortak kaderini yaşamaya; hazzıyla travmasıyla o şeyi tatmaya başlıyor: Takipçilerinin sadakatli, yoğun, holigan sevgisini…

   

 

2014’TE SON "ROBOCOP" OLDU  2014 yılı ise duygusal sebeplerden Kinnaman için önemli. Keza çocukluğundan beri 15-20 kez izlediği, çok sevdiği "RoboCop" filminin yeniden çekilen versiyonunda talih yüzüne gülüyor. Bingo: Yeni RoboCop, Joel Kinnaman oluyor.  Filmde Gary Oldman, Michael Keaton ve Samuel L. Jackson gibi ustalarla başrolleri paylaşıyor.    

 

ROBOCOP SONRASI "GERÇEK KÖTÜLER"LE TERS KÖŞE

 

Adamımız farklı rolleri seviyor. Zaten bir röportajında kendisi de söylemiş "Tiyatro ve sinemada her zaman iyi hikayelerin, iyi karakterlerin peşinde koştum. Her zaman birbirinden farklı, ters köşe karakterler bana ilham verdi." diyor.  2016'da Rick Flagg karakteriyle yer aldığı "Suicide Squad: Gerçek Kötüler" buna güzel bir örnek. DC Comics'in bol kötülü çizgi romanı olan Suicide Squad'dan uyarlanan filmde Kinnaman, Will Smith, Viola Davis ve Jared Leto gibi efsanelerle kamera karşısına geçiyor bu kez. Süper kötülerin, sıradan kötülere karşı mücadelesi şeklinde özetlenebilecek film, yüksek temposu ve zengin kadrosuyla epey ilgi görüyor o dönem.

 

   

 

"HOUSE OF CARDS" MACERASI 

 

Kinnaman'ın 2017'de bir de "House of Cards" macerası var. Diziye 40. bölümünde New York valisi Will Conway karakteriyle dahil olan İsveçlimiz, dizide 20 bölümden fazla yer alıyor.  Frank Underwood'un karşısına Republician party adayı olarak çıkan, karısı ve çocuklarıyla ideal aile portresi çizen hırslı Conway karakteriyle Kinnaman beyazperdede hayranlarını bir kez daha ters köşeye yatırmayı başarıyor.

   

 

VE "ALTERED CARBON"

 

Ve geliyoruz Joel Kinnaman'ın son manevrasına. Tüm dünyanın gündemine bomba gibi düştüğü, herkesin onu konuştuğu, kelimenin tam anlamıyla "patladığı" "Altered Carbon"a. Yazının başında da belirttiğimiz gibi dizide esas kahramana hayat veriyor Kinnaman. Buz gibi bedeniyle içinde bir ateş topu saklıyor. Dizinin detayları için yazının başına dönmeniz gerekiyor.  Burada yeni olarak şunu söyleyebiliriz.  Dizide yer alan gerçeğe çok yakın dövüş sahneleri için Kinnaman'la birlikte diğer oyuncular jujitsi, güreş, judo ve Filipin bıçak teknikleri öğrenmiş.

   

 

EN BOMBA HABERİ SONA SAKLADIM: "HER GÜZELİN BİR KUSURU VAR"

Bu arada Kinnaman'la ilgili ilginç bir haber. Siz bakmayın onun "Altered Carbon"da erkekliğin, insan bedeninin tarihini yeniden yazan kaslarla çevrili, sıfır yağ, kusursuz vücuduna. "Altered Carbon"a gelene kadar o da hepimiz gibi sıradan bir vücuda sahipmiş. Uzun boylu sıska bir adam olduğunu herhalde diğer dizi ve filmlerinden seçtiğimiz fotoğraflarında görmüşsünüzdür. Şimdi "dertli" erkek yoldaşlarım yakınıma gelin, size bir sır daha vereceğim.  Kinnaman, meğerse uzun yıllar "Pectus Excavatum" denilen bir hastalıktan müzdaripmiş. Halk arasında "kunduracı göğsü" olarak bilinen bu hastalık bildiğiniz göğüs kafesinin içe çökük olması demekmiş. Genetik bir rahatsızlık. Ameliyat gerektiriyor. Keza "Altered Carbon"da Kinnaman'ın geldiği son noktaya bakarak, ameliyatını paşa paşa olduğunu söyleyebiliriz. Yani demem o dur ki, dert etmeyin hiçbir şeyi. Her güzelin bir kusuru var. Onun hikayesi hepimize umut olsun. Adam meğer nerelerden dönmüş de pes etmemiş, yapmış o vücudu. Siz de yapabilirsiniz. (Do it, do it, just do it.)  

 

   

 

"ALTERED CARBON" SONRASINDA NELER OLACAK? 

 

Kinnaman, Suicide Squad 2'de rol alacak. Filmin çekimlerine henüz başlanmadı. Bir başka güzel haber de "The Killing" hayranlarına. Kinnaman, dizide karşılıklı oynadığı Mireille Enos ile yeni bir projede bir araya geliyor. İkili, Joe Wright’ın ünlü aksiyon filmi Hanna’dan uyarlanan diziye başrolü paylaşacak. Amazon’da izleyici karşısına çıkacak olan dizi, filmin de ortak senaristi olan David Farr taradından kaleme alınıyor.  Dizinin prodüksiyonu mart ayında başlayacak.  Çekimler Macaristan, Slovakya, İspanya ve Birleşik Krallık’ta yapılacak.  Dizinin senaryosu, filmde de olduğu gibi, sıradışı becerilere sahip küçük Hanna’nın, peşine düşen ve kim olduğunu öğrenmeye çalışan CIA ajanından kaçma mücadelesini işleyecek.  Mireille Enos dizide acımasız CIA ajanı Marissa olarak karşımıza çıkacak. Joel Kinnaman'ı ise dizide Hanna’nın babası Erik rolünde izleyeceğiz.

Kaynak: NTV

En iyi yapay zeka konulu filmler

Bayan Arıza tarafından 15 Şubat 2018 tarihinde yazıldı.
Boston Dynamics tarafından geliştirilen kapı açan köpek robot(SpotMini) son zamanların en çok tartışılan konularından biri olan yapay zekayı tekrar gündeme getirdi. Önde gelen robot ve yapay zeka uzmanları teknolojik gelişmelerin işsizliği ve savaşı tetikleyebileceğini söylüyor ve önlem alınmasını istiyor. Durum öyle ki Birleşmiş Milletler (BM), yapay zekayla ilgili gelişmeleri ve yaratabileceği tehditleri incelemek için bir merkez bile kurdu. Peki ama gündemi meşgul eden bu konu sinemaya nasıl yansıyor. İşte yapay zeka konulu filmler…  

 

Chappie 2015  

 

Transcendence / Evrim 2014  

 

Tron: Legacy 2010  

 

War Games / 1983  

 

A.I. Artificial Intelligence / 2001  

 

The Machine / (2013)  

 

Bicentennial Man (1999)  

 

Transformers Serisi  

 

I, Robot (2004)  

 

Ex Machina (2014)  

 

Her (2013)  

 

Blade Runner (1982) / Blade Runner 2049 (2017)  

 

Wall-E (2008)  

 

Matrix Serisi  

 

   

 

Kaynak: NTV

Dünyanın belgeselleri İstanbul’da

Bayan Arıza tarafından 15 Şubat 2018 tarihinde yazıldı.

Uluslararası festivalleri dolaşmış, birbirinden farklı konu ve hikâyeleri beyazperdeye getiren ödüllü belgeseller “NTV Belgesel Kuşağı” ile 37. İstanbul Film Festivali’nde

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 6-17 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilecek 37. İstanbul Film Festivali, birbirinden farklı konu ve hikâyeleriyle merakla beklenen belgeselleri NTV Belgesel Kuşağı ile beyazperdeye getiriyor. Göçmenlikten, toplumsal ve ekonomik krizlere, sinemadan siyasete, müzikten ve sanattan cinselliğe, teknolojiden savaşlara, modadan yemek kültürüne farklı konularda dünyanın dört bir yanından 12 belgesel, NTV’nin 12. kez sponsorluğunu üstlendiği NTV Belgesel Kuşağı’nda izleyicilerle buluşuyor.   Festival kapsamında bu yıl yine izleyici dünya festivallerinden ödüllerle dönen yapımların yanı sıra farklı ülkelerden keşfedilmeyi bekleyen çarpıcı ve şaşırtıcı hikâyelerle bir araya geliyor. Kongolu bir kömür işçisinin insanüstü çabasını konu alan ve Cannes’da Eleştirmenler Haftası bölümünde büyük ödülü alan, Altın Göz dalında da mansiyona layık görülen Makala; Çin’in kuzeyinde bir balıkçı kasabasında yaşayan alzheimer hastası Bayan Fang’ın son 10 gününe odaklanan ve Locarno Film Festivali’nde Altın Leopar’ı kazanan Mrs. Fang; Japonya’nın yıllar süren eğitim ve çıraklıkla ancak ustalığa erişilen eriştesi “ramen”in ustası Tamita’yı takip eden Ramen Heads; Belçika ve Fransa’da 20 yıldır aralıksız yayınlanan kült belgesel programı Strip-Tease’in yaratıcıları Yves Hinant ve Jean Libon’un güçlü kara mizahi yönüyle kurmacaya göz kırpan yeni belgeseli Ni Juge, Ni Soumise gibi uzak diyarların hikâyelerini merak eden izleyicilerin heyecanla beklediği belgeseller 37. İstanbul Film Festivali’nde yer alıyor.    İki Oscar’lı efsane oyuncu İngiliz oyuncu Michael Caine’in gençlik yılları üzerinden 1960’larda İngiltere’de müzik ve sanat aracılığıyla gerçekleşen kültürel devrimi inceleyen My Generation; Fransa’nın Forez dağlarındaki çiftliğinde, değişmekte olan modern dünyaya karşı gelen Claudette ve komşularının hayatını anlatan Sans Adieu; 1970’lerin New York ve Paris Moda sahnesinin en etkili isimlerinden Antonio Lopez’in 1969-1973 yılları arasındaki görkemli yaşamını, parlak çevresini ve kışkırtıcı sanatını konu alan Antonio Lopez 1970: Sex, Fashion & Disco gibi yılın merak edilen belgeselleri de NTV Belgesel Kuşağı’nda.   NTV Belgesel Kuşağı   Mrs. Fang / Wang Bing   Çin’in güneyinde bir balıkçı kasabasında hayatının son günlerini geçiren alzheimer hastası, halktan bir kadın Bayan Fang’ın günlük hayatını ve ölmeden önceki son on gününü anlatan gözlemleyen Mrs Fang, yaşlılara davranışları üzerinden Çin toplumunun dönüşümüne dair de bir fikir veriyor. Ödüllü belgeselci Wang Bing’in Ta’ang (2016) belgeseli 36. İstanbul Film Festivali’nde 15. İstanbul Bienali’yle “iyi bir komşu” bölümünde gösterilmişti. Mrs Fang ise ilk gösterimini büyük ödül Altın Leopar’ı kazandığı Locarno Film Festivali’nde yaptı.  Makala / Emmanuel Gras Çıkardığı kömürleri üç günlük yürüme mesafesindeki köyüne taşıyan Kongolu bir kömür işçisinin insanüstü çabasını konu alan Makala, Cannes’da Eleştirmenler Haftası bölümünde büyük ödülü almakla kalmadı, Cannes’da yalnızca belgesel filmlere verilen Altın Göz dalında da mansiyona layık görüldü. Fransız belgeselci Emmanuel Gras’nın son filmi Makala, adını Svahili dilindeki “odun kömürü” kelimesinden alıyor.    Carré 35 / Eric Caravaca   Eric Caravaca 70’ten fazla yapımda yer alan, birçok filmini festival izleyicilerinin tanıdığı ödüllü bir oyuncu. Caravaca’nın Le passager / Yolcu adlı kurmaca filmini de festivalde 2006’da izlemiştik. Carré 35 ise Eric Caravaca’nın son derece kişisel bir projesi: Ünlü oyuncu, kendisi doğmadan önce, henüz 3 yaşındayken ölen kız kardeşinin ölümünün ardındaki gizemi çözmeye çalışıyor. Carré 35 dünya prömiyerini Cannes’da yaptı.    Coby / Christian Sonderegger   ABD’nin hoşgörüsü sınırlı ortabatı bölgelerinde, bir kasabada cinsiyet geçiş operasyonuyla erkek olan 23 yaşındaki Coby’nin ve ailesinin zorlu geçiş sürecini yakından izlerken değişimin kendisini de sorgulayan çarpıcı bir belgesel. Coby, ilk gösterimini Cannes Film Festivali’nin bağımsız sinema bölümü ACID’de yaptı.   Sans Adieu / Christophe Agou    Teknolojinin ve durmak bilmeyen makineleşmenin belki de o kadar iyi bir şey olmadığına dair bir film olan Sans Adieu, değişmekte olan modern dünyaya karşı gelen, Fransa’nın Forez dağlarındaki çiftliğinde yaşayan 75 yaşında Claudette ile köydeki komşularının günlük yaşamını konu alıyor. Yönetmen Agou’nun kendi memleketinde çektiği film, bu dağ köylülerini gözlemlerken bir yandan kaybolmakta olan bu kültüre ve yaşam tarzına bir ağıt yakıyor bir yandan da hafıza, zamanın geçişi ve yalnızlığa dair bir zihin egzersizi sunuyor.  Fotoğrafçı ve yönetmen Christophe Agou geçtiğimiz eylül ayında henüz Sans Adieu post prodüksiyon aşamasındayken hayatını kaybetti. Sans Adieu ilk gösterimini Cannes Film Festivali’nin bağımsız sinema bölümü ACID’de yaptı. Abu / Arshad Khan Pakistan asıllı Kanadalı yönetmen Arshad Khan, ergenlikten yetişkinliğe kendi kimliğini bulma hikâyesine ve ailesiyle olan ilişkisine eğilen bu oldukça kişisel belgeselinde ailesinin el kamerasıyla çekilmiş görüntüleri, klasik Bollywood filmlerinden sahneler ve animasyon karışımı bir dil kullanarak cinsellik, muhafazakârlık, din ve göçmenlik gibi konulara değiniyor. Festivalin konuğu olarak İstanbul’a gelecek olan Arshad Khan, Abu filmi ile Vancouver Uluslararası Güney Asya Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü, TWIST Seattle Film Festivali ve Austin LGBTIQ Film Festivali’nde Jüri Ödülü kazandı.    Buon Inverno / Giovanni Totaro   Buon Inverno, ekonomik krizle çalkalanan İtalya’nın meşhur adası Sicilya’daki yazlıkçıların hayatına sıcak, renkli ve son derece alışılmadık bir bakış atıyor. İtalyan yönetmen Giovanni Totaro’nun ilk uzun metrajlı belgeseli Buon Inverno, dünya prömiyerini IDFA Amsterdam Uluslararası Belgesel Film Festivali’nde gerçekleştirdi.       My Generation / David Batty   İki Oscar’lı efsane İngiliz oyuncu Michael Caine’in gençlik yılları üzerinden 1960’larda İngiltere’de müzik ve sanat aracılığıyla gerçekleşen kültürel devrimi inceleyen bu keyifli belgesel, The Beatles, The Kinks ve Rolling Stones parçalarıyla dolu bir şölen; Paul McCartney, Marianne Faithfull, Twiggy ile yapılan röportajlar sayesinde de benzersiz bir dönem portresi. David Batty’nin yönettiği My Generation, filmin anlatıcısı ve kahramanı Michael Caine’e 2017 Venedik Film Festivali’nde Fondazione Mimmo Rotella Ödülü’nü kazandırdı.   Ramen Heads / Koki Shigeno   Japonya’nın yıllar süren eğitim ve çıraklıkla ancak ustalığına erişilen eriştesi “ramen”in bu ülkedeki yerini araştıran Ramen Heads, ramen ustası Osamu Tomita’yı izliyor. Tomita Usta’nın kusursuz erişte için malzeme bulma, hazırlama ve pişirme sürecindeki takıntılı yaklaşımını gözlemleyen Ramen Heads, bir yemek etrafında kültürün nasıl oluştuğunu gözler önüne seriyor. Dünya prömiyerlerini IDFA Amsterdam ve San Sebastian Film Festivallerinde yapan Ramen Heads, Japonya’da en çok izlenen televizyon belgeseli yönetmenlerinden Koki Shigeno’nun ilk uzun metrajlı belgeseli.   Antonio Lopez 1970: Sex Fashion & Disco / James Crump    1970’lerin New York ve Paris moda sahnesinin en etkili isimlerinden, vizyoner moda illüstratörü Antonio Lopez’in 1969-1973 yılları arasındaki görkemli yaşamını, parlak çevresini ve kışkırtıcı sanatını konu alan bu film, bizi cinsel devrimin, modanın ve disko müziğin tam kalbine götürmeye niyetli bir zaman kapsülü. Antonio Lopez 1970: Sex Fashion & Disco 2017 DOC NYC Film Festivalinde Jüri Büyük Ödülü’nü kazandı.   Ni Juge, Ni Soumise / Yves Hinant & Jean Libon    Güçlü kara mizahi yönüyle kurmacaya göz kırpan, sansürsüz bir dil kullanan, politik olarak yanlış Ni Juge, Ni Soumise, sürprizlerle dolu Brükselli Yargıç Anne Gruwez’i izliyor. Gruwez, bir davadan diğerine bakarken zanlılara ve vakalara sıra dışı yaklaşımıyla hem şaşırtıyor hem de sempatikliği ve tavizsiz duruşuyla kendine bir hayran kitlesi ediniyor. San Sebastian’da dünya prömiyerini yapan bu ilginç belgeselin yönetmenleri, Belçika ve Fransa’da 20 yıl aralıksız yayınlanan kült belgesel programı Strip-Tease’in yaratıcıları Yves Hinant ve Jean Libon.   The Greenaway Alphabet / Saskia Boddeke   The Greenaway Alphabet, festivale birkaç kez konuk gelen, Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı, Sayılarda Boğulmak ve Gece Bekçisi gibi yapıtlarının çoğunu izlediğimiz, yenilikçi yönetmen Peter Greenaway’in sinemasına, sanat görüşüne, ilişkilerine ve aile yaşamına samimi bir bakış atıyor. Greenaway’in eşi, multimedya sanatçısı Saskia Boddeke’nin yönettiği bu ilk belgesel, alfabede olduğu gibi A harfinden başlayarak bir yandan sanatçının16 yaşındaki kızı Zoë ile çeşitli konular üzerine spontane muhabbetlerini takip ederken, bir yandan da dünya görüşünü ve sanatını etkileyen öğeleri kapsıyor.    Peter Greenaway, 1997 yılında İstanbul Film Festivali’nin Sinema Onur Ödülü’nü aldı. Kaynak: Milliyet sanat

Dizi: The OA

Bayan Arıza tarafından 12 Şubat 2018 tarihinde yazıldı.

Şimdilik tek sezonluk bir Amerikan bilim kurgu dizisi. Netflix'in açıklamasına göre yeni sezon çekimleri de başlamış.

Evinden kaybolduktan yedi yıl sonra, genç bir kadın yeni gizemli yeteneklerle geri döner ve gizli bir görev için beş yabancıyla bir ekip kurar. Dizimizin konusu en kısa şekliyle bu. Bir sürü kavram var, yaşam-ölüm, melek, cennet vb.

Başroldeki esas kızımız Brit Marling aynı zamanda dizinin de yaratıcısı. Yönetmenliğini üstlenen Zal Batmanglij -ki kendisi Brit Marling ile beraber projelere imza atan bir yönetmen.

Brit Marling "The OA" karakterine yani "Praire Johnson"a hayat veriyor. "Homer" rolünde Emory Cohen ve manyak doktor Hunter rolünde de önceki rollerinden tandığımız/bildiğimiz Jason Isaacs var.

Spoiler vermek istemiyorum ama dizinin konusu harika. İlginç, kendini izlettiriyor. Merak uyandırıyor. Ancak yine de daha iyi işlenebilirdi gibi geliyor. Finalde de daha iyi bir şey bekliyordum. Kafamda bazı şeyleri oturtamadım.

Yine de 2.sezonu merakla beklemekteyim. Sanıyorum 2. sezonla açılacak. İzlemek lâzım.

Duman’ın bas gitaristi Ari Barokas’dan solo albüm!

Bayan Arıza tarafından 12 Şubat 2018 tarihinde yazıldı.
Duman grubunun bas gitaristi olarak tanıdığımız, ‘aman aman', ‘sor bana pişman mıyım’, ’yürek’, ‘senin marşın', ‘gözleri kanlı' gibi sevilen Duman şarkılarının da sahibi Ari Barokas ilk solo albümü, ‘Lafıma gücenme’yi müzikseverlerin beğenisine sunuyor.

Sözü müziği kendisine ait 10 yeni şarkısını akustik grup soundu ile seslendiren Ari Barokas aynı zamanda albümün prodüktörü. Akustik gitar ve vokalde Ari Barokas’a, davulda ‘Mehmet Demirdelen’, kontrbasta ‘Ekin Bilgin’, akustik gitarda ‘Utku İnan’ ve geri vokallerde ‘Gülin Kılıçay ve Dilara Sakpınar’ eşlik ediyor. İstanbul Pür Stüdyoları’nda canlı olarak kaydedilen albümün mix ve mastering’i ise İrlanda’da yapıldı. Albümde yer alan şarkılar sırasıyla; 'yaşıyorum sil baştan’, ‘salaksın’, ‘yalnızlık kanında var’, ‘gavurlar’, ‘yalan’, ‘beyni yok’, ‘nafile’, ‘ömrümüz yine geçiyor’, ‘yangın var’, ‘egotango’… Eş zamanlı olarak DUMAN ile yeni albüm çalışmalarına ve yoğun turne programına aralıksız devam eden Ari Barokas’ın albümü ‘Lafıma gücenme', Garaj Müzik etiketiyle 7 Şubat’ta dijital müzik platformlarında, 12 Şubat ise tüm müzik marketlerde yerini alıyor.

Kaynak: Milliyet