• Normalleşiyor muyuz (!) ne?!!

    Gündem değişiyor. Her şey eski moduna dönüyor, döndürülüyor. Ekonomi düşünülüyor. Mağazalar, cafe'ler, bar'lar açılıyor. Sanki çok lazımmış ya da insan hayatından değerliymiş gibi. Vak'a sayısı azalmıyor. İnsanlar ölmeye devam ediyor. Ben şahsen daha da artacağını düşünüyorum. Kendi muhitimde yürüyüşe çıktığımda (ki iyi eğitimli tiplerin oturduğu, sosyo-kültürel olarak da iyi diyebileceğimiz bir ...

Eyüp Keleş’ten harika bir gezi yazısı: Mevlana Şehri Konya

Bayan Arıza tarafından 8 Nisan 2014 tarihinde yazıldı.

Mevlana şehri Konya, her zaman merak ettiğim ve gidip görmek istediğim yerlerin başında geliyordu. Bundan iki sene önce gitmek için niyetlenmiştim fakat kısmet olmadı bir türlü. Askerde tanıştığım Konya’lı arkadaşlarım da olunca hem onları görmek hem de merak ettiğim şehri görmek için bir adım atmaya karar verdim.

Önce otobüs fiyatlarına baktım, 65,00TL civarında olduğunu gördüm. Sonra uçak fiyatlarına baktım gidiş-dönüş 128,00TL’ye Anadolujet’te cazip bir fiyat vardı. Bunlar başlangıç aşamasıydı. Benim için zor olacak kısım ise iş yerinden izin alma kısmıydı. Çünkü Cuma sabah çıkıp Pazar akşam dönecek şekilde program yaptım. Konya’nın küçük bir şehir olmadığını biliyordum.

İş yeri olumlu karşılayınca hemen biletimi aldım. Tabii bunların hepsini iki hafta öncesinden planladım. Sonra konaklamak için bütçeme uygun bir otel aramaya başladım. Asıl sancılı dönem de bu oldu. Neredeyse bütün gün otelleri araştırdım. Bu konuda en büyük yardımcım Booking.com oldu. Çünkü Konya’da bulunan bütün otellerin en basitinden en iyisine varana kadar hepsi orada mevcuttu. Bütçem kısıtlı olduğu için fazla pahalı bir yer bakmak istemedim açıkçası. Hem parayı idareli kullanmak adına hem de otele vereceğim parayı gezmek ve alışveriş yapabilmek için ayırmayı daha uygun buldum.

Otel seçeneği çok fazla olduğu için sanki biraz rekabet var gibiydi. Örneğin Hilton iki gece için kahvaltı hariç 296,00TL isterken Dedeman ve Rixos 448,00TL istiyordu. Bu arada şehir merkezine en yakın yerde olan Hilton’du, diğerleri biraz uzakta kalıyordu. Araştırmalarım sonucunda, çok güzel butik otellere denk geldim, gerçekten de kalınabilecek insanı cezbeden otellerdi. En sonunda bir otelde karar kıldım, iki gece kahvaltı dahil 135,00TL idi. Arkadaşlarıma danıştım “sizce nasıldır burası?” diye; oranın çok kötü bir mahallede olduğunu, sıkıntı yaşayabileceğimi söylediler ve mecburen caymak zorunda kaldım.

Artık yolculuk için az bir zaman kalmıştı ve ben hâlâ otel konusunu halledememiştim. Öğretmen evine bakayım dedim, fiyatları çok uygundu ama odaları hiç beğenmedim. Gitmekten vazgeçmiştim; derken arkadaşım  “TCDD’nin misafirhanesinde kal, orası çok iyi bir yer ve fiyatları da uygun” dedi. Arkadaşım gidip konuşmuş; sağolsun odaların fotoğrafını çekerek bana gönderdi. “Aman Allah’ım” dedim “burası çok iyi bir yer, hemen rezervasyon yapalım” dedim ve konaklama olayını bu şekilde halletmiş oldum. 

Anadolujet her zaman farkını ortaya koyuyor, gerek servis gerekse rötarsız uçuşları olması bu firmadan son derece memnun olmamı sağlamıştır her zaman. 4 Nisan sabah 07:15’te uçağa binip 08:15 civarı Konya Havaalanına indim. Uçak size havadan şehir turu attırıyor adeta. Görecekleriniz sizi sakın şaşırtmasın ve havaalanından dönmeyi düşünmeyin sakın. Çünkü Konya’da neredeyse hiç ağaç yok, evet yanlış okumadınız ağaç yok.

İlk düşüncem “ben nereye geldim böyle, burası resmen çöl” dedim kendi kendime. İndikten sonra çıkış kapısında Havaş servisine binerek şehir merkezine doğru yol aldım. Arkadaşım beni belli bir noktadan karşılayarak konaklayacağım TCDD misafirhanesine götürdü. Misafirhane, tren garının hemen yanında klasik Osmanlı mimarisinde ve yakın zamanlarda yenilenmiş güzel bir binaydı. Odaya eşyalarımı bırakıp daha önceden hazırlamış olduğum listeyi arkadaşıma gösterdim. Listede gideceğim yerlerin isimleri ve Google haritada işaretlenmiş yerleri mevcuttu. Hatta yiyeceğim yemeklerin listesini bile çıkarmıştım.

Öncelikle kahvaltı yapmalıydık çünkü çok acıkmıştım. Meram yolu üzerinde belediyeye ait bir işletmede kahvaltımızı yaptık. Kahvaltı hem uygun fiyatlı hem de çok fazla çeşitliydi. Dikkatimi çeken unsurlardan birisi kahvaltıda ceviz ve kuru kayısı getirilmesiydi. Bir de çayı termosta getirmişlerdi. Ne çayı ne de kahvaltıyı bitirebildik yani, o kadar doyurucuydu.

Oradan ayrılıp ilk istikametimiz olan Mevlana türbesine gitmek için dolmuşa bindik. Konya’da dolmuşlarda sabit ücret 1.75TL. Nereye gideceğiniz önemli değil ücret sabit. Mevlana müzesine giriş 3,00TL ve dışarıda istediğiniz kadar fotoğraf çekebilir, hediyelik eşya satın alabilirsiniz. Hatta orada bulunan yabancı turistlerle bol bol sohbet edebilirsiniz. Galoşları ayaklarımıza geçirip “hadi bakalım” dedik “biz geldik, uzak diyarlardan seni merak edip geldik” dedim ve girdim içeriye. Elimde fotoğraf makinem ve hafiften çalan ney sesi. Tam fotoğraf çekmek için atıldım o da ne? Bir adam bağırıyor “Mr. No photo please” hiç bozuntuya vermedim “aaa okey” dedim. Ama oraya kadar gidip bir kare çekmezsem rahat etmezdim çıkardım telefonu gizli gizli çekeyim dedim ve yakalandım, bu sefer ihtar Türkçe oldu “Beyefendi fotoğraf çekmek yasak”.  Hiç bozuntuya vermedim işimi hallettim ve bir kare dahi olsa fotoğraf çekebilmiş olmanın gururunu yaşadım kendimce.

İçeride Mevlana’nın mezarı, babasının mezarı ve çocuklarının, torunlarının mezarları mevcut. Bir de Hz. Muhammed’e ait olduğu söylenen kapalı bir kutu içerisinde Sakal-ı Şerif bulunuyor. Sadece bayramlarda görülebiliyormuş. Camekânın kenarlarından ufak delikler açmışlar, burnunuzu uzatıp kokladığınızda gül kokusu geliyor. Mevlana müze ve türbesinden ayrılıp Şems-i Tebriz-i Camii ve türbesine doğru yol aldık. Cuma vakti olduğundan cemaat henüz dağılmamıştı orada biraz oyalanıp içeriye girdik. Camii çok sade bir yapıda yapılmış içeride Şemsin kabri mevcut onun haricinde başka bir şey yok. Oradan ayrılıp yolumuz üzerinde bulunan İplikçi Camii’ne gittik. Camii dikdörtgen yapıda tek minareli ve tek şerefeli olarak inşaa edilmiş. Tam olarak sayamasam da camii 36 adet sütün üzerinde küçük kubbelerle desteklenmiş. Alışık olduğumuz camilerin aksine içeride hiçbir süsleme yok. Tamamen sade bir yapı.

İstikamet Aziziye Camii, Konya’da beni en çok etkileyen eserlerin başında geliyor Aziziye Camii. İçerisindeki süslemeler ve barok tarzı görülmeye değer. Camii, Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevnihal adına yaptırılmış. 6 mermer sütun üzerinde 3 kubbeli, iki minareli bir camii. İçerinin bol ışık alması için camlar alışkın olduğumuzun dışında daha büyük ve sade yapılmış. İçeride duvar süslemeleri altın varaklı kırmızı, sarı ve mavi tonlarda.

Buradan ayrılıp yakınlarda bulunan Kapu Camiini ziyaret ettik. İçeride cemaat olduğundan fazla fotoğraf çekme imkânım olmadı. Nihayetinde insanlar tepki gösterebilirdi, bunu hiç göze alamadığım için sadece dolanıp girişten birkaç kare fotoğraf çektim. Kapu Camii’nin tarihini çok fazla araştıramadım genel olarak, tek minareli tek şerefeli, mavi çinilerle süslenmiş klasik bir yapı.

Rotamızı yeniden Selçuklu eserlerine çevirip soluğu Karatay Medresesi’nde aldık. Bu yapılara giriş ücretli ama öyle aman aman bir ücret değil sadece 3,00TL alıyorlar. Karatay Medresesi büyük ve işlemeli giriş kapısıyla bizleri karşılıyor. İçeri girdiğimde camii benzeri büyük bir kubbe ile karşılaşıyorum fakat camiden farklı olarak kubbede ışık gelmesi için geniş bir açıklık bırakılmış. Bütün tavan ve duvarlar mavi çinilerle bezenmiş göz alıcı bir ihtişama sahip. Medreselerin hemen hemen hepsinde yüksek, geniş bir giriş ve girişte bulunan küçük bir havuz mevcut. Yan odalarda öğrenciler için eğitim yerleri ve ilk kubbeden büyük olmayan ikinci bir kubbeye sahip büyük bir odaya sahip. Medreseden çıkıp tam karşımızda bulunan Alaaddin tepsine doğru yol alıyoruz. Tepe dediğime bakmayın. Konya tamamen düz bir şehir ve zamanında şehri koruma amaçlı yığma topraklarla bir yükselti yapılmış üzerine de yapılar inşa edilmiş. Birkaç basamaklı merdivenden yukarı çıkıp çay bahçelerinde biraz soluklanıyoruz Konya’ya birazda tepeden bakayım diyorum. Fazla zaman kaybetmemek için molayı kısa tutup Alaaddin Camii’ne yöneliyoruz.

Alaaddin Camii yine klasik Selçuklu mimarisinde dikdörtgen bir yapıda ve tavanı destekleyen çok fazla sütun mevcut. Eğer sütunlara dikkatli bakarsınız içlerinden bazılarının çok farklı olduğunu görürsünüz. Bizans ya da başka bir medeniyete ait sütunları camii inşaatında kullanmışlar. Mihrap ve mihrap üzerindeki kubbede mavi çiniler mevcut. Yine göz alıcı asırlara meydan okuyan biz güzellikle karşınızda duruyorlar. İçeride iki Alman vardı. Bisikletle dünya turu yapıyorlardı. Yaşları 25 ya da 26 belki vardır. Kirlenmişler dökülmüşler ama gezmekten bıkmamışlar. Biraz sohbet etme şansımız oldu kendileriyle. Bizi kendi ülkelerine davet ettiler hatta “birlikte gezelim” dediler ama biz kısa sürede çok fazla yer görme derdinde olduğumuzdan kibarca reddettik bu teklifi. Caminin çıkışından sola döndüğünüzde sizi prizma şeklinde 10 yüzlü yaklaşık 3 metre yüksekliğinde bir  türbe karşılıyor. İçerisinde Selçuklu sultanlarının mezarı var bu yüzden buranın adı “Sultanlar Türbesi” olarak geçiyor. Hemen yanında yine bu yapıya benzer ama ne amaçlı yapıldığını çözemediğim bir yapı var. Bu yapının içerisi boş ve tavan kısmı sonradan koruma amaçlı örtülmüş. Ve bu yapıların hemen önünde su toplama amacıyla yapılmış bir de sarnıç bulunuyor.

Buradan ayrılıp arkadaşımın tavsiyesi üzerine sac böreği yapan bir yere gittik. Açlıktan mıdır nedir bilemedim tam 12 adet böreği iki kişi götürdük. Oturmak iyi gelse de gezeceğimiz yerler bitmiyordu. İstikametimiz İnce Minareli Medrese oldu.

Kocaman giriş kapısı ve taş üzerindeki ince işlemeler beni mest etti. O kadar etkilenmiştim ki daha yakından fotoğraf çekmek için duvardan atladım ve hemen bir güvenlik yanımda bitiverdi meğerse müzenin girişi yan taraftaymış. Biraz utansam da gişeye ücret ödemek için gittiğimde güvenlik “tek bilet alıp ikiniz girin belli ki çok meraklısın” dedi. Neredeyse adamı öpecektim, teşekkür etmekle yetinip içeriye girdik. Diğer medreselerde olduğu gibi büyük ve çinilerle bezenmiş yüksek bir kubbe hemen girişte bulunan havuz ve öğrenci odaları. Birkaç fotoğraf çekip buradan ayrılarak diğer gezi rotamız olan meram bağlarına doğru yola çıktık. Dolmuşla şehir merkezinden 15-20 dakikada varılabiliyor.

Meram, Konya’nın zengin ve elit kesiminin yaşadığı daha çok iki ya da tek katlı villalardan oluşan bir semt. Meram bağlarına geldiğimizde burada bulunan Tavusbaba Türbesi ve camiini gezdik. Tavusbaba hakkında birçok rivayet var artık hangisine inanırsanız. Hemen aşağıda belediye tarafından ıslah edilmiş ve çevresi yenilenerek turizme kazandırılmış dere ve çay bahçelerinin olduğu bölgeye geldik. Yeşillik, doğa ve su sesleri içerisinde çayınızı yudumlayabileceğiniz güzel bir sayfiye yeri. Burada verdiğimiz mola sonrasında artık günü tamamlamıştık saatimiz 19:00’u gösteriyordu. Bir günde bu kadar yeri gezmiş, görmüş ve fotoğraf çekmiştik. Arkadaşımın rehberliği ve bilgisi olmasa tek başıma üstesinden gelemezdim. Merkeze dönüp TCDD misafirhanesinde biraz dinlenip tekrar dışarıya attık kendimizi. Konya’da aman aman mekânlar beklemeyin, disko, bar vb. yerler genelde üniversite öğrencileri tarafından kullanılıyor ve merkezde değiller. Meyhane tarzı yer varsa da hiçbirini göremedim. Starbucks tarzı açılmış olan güzel bir cafede kahvelerimizi içip akşam yemeği için arkadaşımın rezervasyon yapmış olduğu restauranta gittik.

Burada yöresel yemekler olan Bamya çorbası, fırın kebabı ve Höşmerim tatlısının tadına doyulmaz lezzetini tattık. Özellikle “fırın kebabı yemeden geri dönmeyin” derim. Uzun süren pişme süresi sonunda (yaklaşık 6 saat) ağzınızda tel tel dağılan bir et yiyorsunuz. Yapımı zahmetli olduğundan fiyatı da bir o kadar pahalı. 100gr kadar et için 17,00TL gibi bir rakam ödedik.

Akyokuş, Konya’da gördüğüm tek tepelik yer diyebilirim. Buradan Konya manzarası izlemek gayet güzel ve zevkli oluyor. Burada da birkaç gece çekimi yaptıktan sonra misafirhaneye dönerek dinlenmeye çekildik.

Ertesi gün Sille Köyü’ne doğru yola çıktık. Sille şimdilerde köy statüsünden çıkarılıp mahalle konumuna getirilmiş ve Selçuklu Belediyesi tarafından genel çevre yenilenerek turizme kazandırılmıştır. Burada yaptığımız serpme kahvaltının ardından gezimize başladık.

Sille, Selçuklu ilçesinin 8 km kuzey batısında antik bir Rum beldesidir. Mahalle içerisinde çok fazla eski mezar anıt ve kerpiç evler hemen göze çarpıyor. Zaman konusunda kısıtlı olduğumuzdan belli başlı yerleri gezebildik. Bunların içerisinde restore edilmiş olan Aya Eleni KIilisesi vardı. İçeride bulunan duvar süslemeleri ve tarihi dokusuyla mutlaka görülmesi gereken bir yer. Şu an sadece müze görevi gören kilise ilerleyen zamanlarda ne duruma gelir bilinmez.

Buradan ayrılıp hemen kilisenin üst taraflarında bulunan kaya mezarları ve kilisesini ziyaret ettik. Neredeyse tamamen tahrip edilen ve duvarlardaki resimlerin sadece birkaçı görülebilen bir yer. Burada da birkaç fotoğraf çekip bölgeden ayrıldık. Merkeze dönme vakti gelmişti ve arkadaşımın işi olduğundan onunla olan Konya maceram son bulmuş oldu. Vedalaştıktan sonra diğer arkadaşımın yanına gittim. Görmediğim birkaç yer kalmıştı, O’nunla da o yerleri görebilmek ümidiyle tekrar yollara çıktık.

Musalla mezarlığının içerisinde yer alan Gömeç Hatun Türbesi diye bir yeri görecektik. Mezarlığın içinden geçip sonlara doğru ilerleyerek kocaman bir kaidenin önünde durduk. Bu yapı, medrese girişlerinde bulunan büyük kemerli kapılara benzeyen fakat herhangi bir süslemesi bulunmayan, uzunluğu 8-9 metre genişliği 2-3 metre kadar içinde hiçbir şey olmayan bir yapı. Buradan hemen ayrılmak istedim çünkü mezarlığın tam ortasındaydık birkaç kare fotoğraf çekmeye çalıştım fakat her yanım mezar olduğundan ve yapı fotoğraf makinesinin kadrajına sığmadığından zar zorda olsa bir kare çekerek buradan ayrıldık. Yakınlarda bulunan Sırçalı medreseye vardık. Fakat müze olduğu için mi (saat 17:00’ydi çünkü) yoksa tamamen mi kapalıydı çözemedim.

Girişte birkaç kare fotoğraf çekerek buradan ayrılarak tarihi yerler görme gezimi sonlandırdım. Zira iki günde o kadar çok yer görmüştüm ki hem yorgun hem de uykusuz kalmıştım. Benim durumumu idrak edemeyen arkadaşım bana daha fazla yer göstermek istedi ve beni 42 katlı bir binanın tepesine çıkardı. Buradan panoramik Konya manzarasıyla biraz gözlerimizi biraz da midemizi doyurarak ayrıldık. Hem seyir terası hem de  restaurant olarak hizmet veriyor bu mekân.

Konya’da Cumartesi akşamı Mevlana Kültür Merkezi’nde sema gösterisi oluyor. Hayatımda hiç izlememiştim ve bu fırsatı kaçırmak istemedim. Elimde fotoğraf makinesi güzel fotoğraflar çekmek istiyordum ama her yerde olduğu gibi yine yasaklar vardı. Bir şekilde bunun önüne geçebilmek ümidiyle orada gördüğüm fotoğrafçıların peşine takıldım onlar izin alırken bende izin alırım diye. Ama adamlar bir anda ortadan kayboldu. Arkadaşlarıma kızarak beni takip etmelerini söyledim onlarda mahcup bir şekilde beni takip ettiler hemen üst kata çıktık ve gösteri merkezinin olduğu kapıya geldik kapılar henüz açılmamıştı. İnsanlar kapıların açılmasını beklerken birden kapılar açıldı ve herkes bir anda kapıya yöneldi. İyi bir yere oturmamız gerekiyordu, güzel bir açı bulma umuduyla sağa sola bakınırken protokolde oturan fotoğrafçıları gördüm. Hızla onların yanına girdim. Beni flaşsız çekim yapmam konusunda uyardılar onun haricinde hiçbir sıkıntı yaşamadım. Arkadaşlarım içinde yer ayarladıktan sonra sabırsızlıkla İngilizce ve Türkçe açıklamaları dinledik. Ardından başlayan ney ve sema gösterisi ile büyülenmiştim adeta. Sonra fotoğraf çekmeye başladım sürekli sürekli sürekli… derken bir baktım gösteri bitmiş. Kendimi öyle kaptırmıştım ki 150 den fazla fotoğraf çekmiş ve gösterinin zevkini alamamıştım.

Akşam için arkadaşımda kaldım öyle yorulmuşum ki yastığa kafamı koymamla uyumam bir olmuş. Ertesi sabah iki seçenek sundular; ya Akşehir Nasrettin Hoca ya da Kilistra Antik Kenti. Tarihi yerleri ne kadar çok seviyor olsam da Nasrettin Hoca ağır bastı. Araba ile Konya merkezden yaklaşık 1.5 saatlik yolculuktan sonra Akşehir’e vardık. Önceliğimiz Nasrettin Hoca Türbesi oldu. Mezarlığın içerisinde yer alan klasik üstü kapalı bir yapı. Türbenin hemen önünde yerde, “Dünyanın merkezi burası” yazılı silindir şeklinde bir plaka duruyor.

Oradan çıkıp belediye tarafından yapılmış olan Nasrettin Hoca’nın fıkralarıyla tasvirlenmiş heykellerle süslü gülmece parkına gittik. Orada birkaç kare fotoğraf çekip klasik Akşehir evlerinin bulunduğu hem müze hem de cafe olarak hizmet veren bir eve girdik. Evi gezerken öyle huzurluydum ki. Kendimi oraya ait hissettim “keşke böyle bir evim olsa” dedim kendime.

Artık dönüş yolu vaktiydi. Saat 17:00 olmuştu ve en geç 19:00 civarı havaalanında olmam gerekiyordu. Dönüş, gidişten hızlıydı bitmesini istemediğim yol çabucak bitiverdi.

Semadan Konya’ya bakarken “bir daha gelebilir miyim?” dedim kendi kendime. Hiç ummasam da “kısmet” diyorum sadece.

Notlar:

* Konya’da otobüs ve tramvaylarda “El kart” denilen bir kart kullanılıyor. Tek basım 1.35TL.

* Dolmuş ücretleri nereye giderseniz gidin sabit 1.75TL.

* Konya’da yayalar ve araç şoförleri trafiğe çok saygılılar. Herkes birbirine yol veriyor ve yayalar hiçbir zaman arabaların önüne atlamıyor. Trafik levhalarında hep şu yazıyı gördüm: “geçiş önceliği yayalardadır”.

* Türkiye’de birçok il gezdim ancak Konya’da olduğu kadar çok bisiklet yolu görmedim. Bunun yanında el kartınızla herhangi bir yerden bisiklet alıp istediğiniz yere kadar gidip sonra o bölgede bulunan istasyona bisikleti bırakabiliyorsunuz. Bu istasyonlarda hiçbir zaman bekçi sorumlu vb. olmuyor.

* Konya halkı yeniliğe çok açık değil. Kiminle konuşursam konuşayım şu an olduğundan daha farklı bir Konya istemiyorlar. Başı kapalı bayan oranı da bir hayli fazla.

* Konya merkezi üç büyük ilçeden oluşuyor: Meram, Selçuklu ve Karatay. Meram daha çok elit kesimin yaşadığı yer. Selçuklu tramvay hattının olduğu daha gelişmiş daha modern bir ilçe. Karatay ise daha çok alt tabaka insanların yaşadığı bir semt, insanlar burada gezerken çok tedirgin oluyorlar. Arkadaşlarım “cep telefonunu cebine koy, fotoğraf makineni kaldır” gibi bana ters gelen telkinlerde bulundular sürekli.

* Mutfağı çok zengin Konya’nın. “Yemeden dönmeyin” diyeceğim: etli ekmek (Bolu Lokantası’nda), kuyu kebabı, tirit, höşmerim, düğün zerdesi, arap aşı çorbası, bamya çorbası. Tatmazsanız pişman olacağınız lezzetler. Bamyadan haz etmeyen ben iki kase Bamya çorbası içtim.

* Konya’ya Ankara ve Eskişehir’den hızlı tren mevcut. Ayrıca otobüs ve uçakla da İstanbul’dan ulaşım sağlanıyor. İstanbul’dan Anadolujet, Pegasus ve THY günde iki sefer düzenliyor. Şu an kullanılan havaalanı aslında askeriyeye ait ve çok küçük bir havaalanı. Hemen yanına daha modern ve daha iyi şartlarda yeni bina inşaa ediliyor. Havaalanından şehir içi ulaşım sadece Havaş ve ticari taksilerle mümkün. Onun haricinde dolmuş ve belediye otobüsü seferleri yok.

Eyüp KELEŞ

Tarihte Nisan ayında neler olmuş bi’bakalım, ilk önce Kurt Cobain’i analım…

Bayan Arıza tarafından 2 Nisan 2014 tarihinde yazıldı.

* 2 Nisan 1983: U2'nun "War" albümü ABD albümler listesine girdi.

* 3 Nisan 1979: Kate Bush ilk konserini Liverpool Empire'da verdi. 

* 5 Nisan 1994: Kurt Cobain öldü. 

* 5 Nisan 1979: North London Avengers grubu adını "Madness" olarak değiştirdi. 

* 6 Nisan 1968: Syd Barret resmi olarak Pink Floyd'dan ayrıldığını açıkladı. 

* 8 Nisan 1977: Damned, Amerika'da konser veren ilk İngiliz punk grubu oldu. Aynı gün The Clash ilk albümünü yayınladı. 

* 9 Nisan 1969: Emerson, Lake and Palmer ilk konserini Londra'da verdi. 

* 9 Nisan 1997: Soundgarden dağıldığını açıkladı. 

* 11 Nisan 1961: Bob Dylan ilk profesyonel konserini Gerde Folk City'de verdi. Aynı konserde John Lee Hooker da vardı. 

* 14 Nisan 1974: Pete Townshend ilk solo konserini Londra Roundhouse'da verdi. 

* 15 Nisan 1976: Rolling Stones, aralarında gitarist Ron Wood'un da olduğu ilk albümleri "Black and Blue"yu çıkardı. 

* 17 Nisan 1970: Johnny Cash Beyaz Saray'da konser verdi. 

* 18 Nisan 1981: Yes dağıldı.

* 19 Nisan 1980: AC/DC solisti Brian Johnson'ın yerine Bon Scott geçti. 

* 20 Nisan 1968: Deep Purple ilk konserini Danimarka Jastrup'ta verdi. 

* 21 Nisan 1947: Iggy Pop doğdu, ondan tam 10 sene sonra da Robert Smith. 

* 21 Nisan 1963: Rolling Stones'un Crawdaddy Club'da verdiği konser sonrasında grup ilk defa Beatles elemanlarıyla karşılaştı. 

* 22 Nisan 1977: Jam, ilk 45'liği "In The City"yi yayınladı. 

* 25 Nisan 1978: Londra 100 Club'daki son punk konserini Alternative TV verdi. 

Kaynak: Çeşitli tarihlere ait Cnbc-e Dergiler

 

Tepkilere barış cevabı

Bayan Arıza tarafından 2 Nisan 2014 tarihinde yazıldı.

Dünyaca ünlü müzik grubu Deep Purple'ın solisti KKTC'de vereceği konsere gelen tepkilere cevap verdi.

Radikal.com.tr’nin haberine göre; Dünyaca ünlü rock müzik topluluğu Deep Purple’ın solisti Ian Gillan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Yakın Doğu Üniversitesi’nde vereceği konserle ilgili gelen tepkiler üzerine bir mektup kaleme aldı.

Gillan, özellikle Kıbrıs’ın güneyindeki Rum hayran ve dinleyicilerinden gelen tepkiler üzerine yazdığı mektubunda, “Biz, Deep Purple olarak, müzik söz konusu olduğunda hiçbir zaman birinin ya da ötekinin saflarında olmadık” diye yazdı.

Bazı müzik grupları ve solistlerin KKTC’de düzenlemeyi planladığı konserler daha önce de benzer tepkilere neden olmuş, ABD ’li şarkıcı Jennifer Lopez, tepkiler üzerine bilet satışları bile gerçekleştirilen konserini iptal etmişti.

Benzer bir tepkiyle karşı karşıya kaldığı anlaşılan Deep Purple grubunun solisti Ian Gillan, hem Türkiye hem de Yunanistan’da yakın arkadaşları olduğunu belirttiği mektubunu, “Barış kalplerinizle olsun” sözleriyle bitirdi.

‘BARIŞ KALPLERİNİZDE OLSUN’

Gillan’ın mektubunun Türkçe metni şöyle:

“Sevgili Dostlar,

Kıbrıs’ta gerçekleştireceğimiz etkinlik ile ilgili bazı ileri geri yorumlar yapılmaktadır, bu vesileyle konuyla ilgili olarak bazı düşüncelerimi paylaşıyorum.

Caramba’da belirtildiği üzere, benim görüşlerim diğer Deep Purple üyelerini de bağlar diye bir durum söz konusu değildir. Bu yüzden lütfen bunu benim şahsi görüşüm olarak değerlendirin. Her zaman dile getirdiğim üzere, ben benim.

Biz, Deep Purple olarak, müzik söz konusu olduğunda hiçbir zaman birinin ya da ötekinin saflarında olmadık. Soğuk Savaş döneminde Batı ile Sovyetler Birliği arasında kültürel ilişkiler gerçekleştirildiğini, Bolşoy Balesi ve bazı Moskova futbol takımlarının, Cossack dansörlerinin Londra’yı ziyaretlerini ve daha birçok karşılıklı etkinliklerin yapıldığını hatırlarım.

Gittiğimiz ülkeler arasında, her birinin bir başkasıyla sorun yaşadığı ve başkalarının beğenmediği davranışlar ve uygulamalar içerisinde olan İsrail, Lübnan, Rusya, Ermenistan, Ukrayna, Yunanistan, Türkiye, Gürcistan, Yunanistan, ABD, Venezüella, Arjantin, Birleşik Krallık, Çin ve Japonya gibi ülkeler vardı.

Ben hepsini de seviyorum.

Yetmişli yıllarda, Sovyet gençliği ve Batı müziği (Sovyet yetkilileri tarafından yasaklanmıştı) arasındaki yeraltı ilişkisi, yaşamda kalım oyununda önemli bir unsur olan karşılıklı saygı ve kalıcı bir sosyal ilişkiyle sonuçlanmıştı ve bu durumun bizim gözlerimizin önünde yaşanmıştı; bugüne kadar da bu durum böyle devam etti.

Bir ülkede politik nedenlerden dolayı müzik yapma konusunda kendimi sınırlamaya en yakın olduğum ülke, kendi ülkemdi. Olayların içinde bulundum, bir duruş sergiledim, taraf oldum. Tony Blair’in Irak’taki gayrı meşru ve ölümcül macerası beni öfkelendirmişti ve İngiltere’yi aforoz etmeyi düşünecek kadar utandırmıştı; akıllıca gelmiyor ama çok öfkeliydim. Bununla birlikte, bu duruş, bizim zorluklara, çelişkilere, savaşlara, depremlere, ayaklanmalara, tayfunlara, grevlere, isyanlara, silahlı çatışmalara ve bu gibi şeylere aldırmadan davet edildiğimiz her yere gidip etkinlik yaptığımız tarihi duruşumuza ters düşmüştü. Bu yüzden İngiltere’de müzik yapmaya devam ettik.

Ve bu durum Kıbrıs’ta, bölünmenin karşısında da böyle olmalıdır. Ve şunu da müsaadenizle belirteyim ki, bizim Türkiye ve Yunanistan’a gerçekleştirdiğimiz birçok ziyaret de muhteşem olmuştu; her iki ülkede de şahsen arkadaşlarım var.

Benim duruşum budur.

Barış kalplerinizle olsun…”

 

Kaynak: Sözcü

‘Game of Thrones film olabilir’

Bayan Arıza tarafından 2 Nisan 2014 tarihinde yazıldı.
'Game of Thrones' kitaplarının yazarı George R. R. Martin, televizyona uyarlanan serinin yakında film olarak da seyircinin karşısına çıkabileceğinin sinyalini verdi.

Bir televizyon efsanesine dönüşen 'Game Of Thrones', 6 Nisan’da yeni sezonuyla tekrar seyirciyle buluşacak.

Geçtiğimiz hafta dizinin yapımcıları serinin 7. sezonda sonlanabileceğini açıklamıştı. Bu hafta ise yeni bir açıklama kitapların yazarı George R. R. Martin’den geldi.

The Hollywood Reporter’a konuşan Martin, “Bu dizinin ne kadar uzayacağına bağlı olarak değişir. 7, 8, 10 sezon mu olacak? Kitaplar giderek büyüyor. Her şeyi toparlamak ve olayları bağlamak için 100 milyon dolar bütçeli 2 saatlik bir film gerekebilir. Ejderhalar giderek büyüyor” ifadelerini kullandı.

Filmin, Martin’in kaleme alacağı 'A Son of Ice and Fire' serisinden 90 yıl öncesini anlattığı bir başka roman serisi 'Tales of Dunk and Egg' hakkında olabileceği de görüşler arasında.

Dizinin ABD’deki yayıncı kanalı HBO’nun daha önce 'Sex and The City' dizisi sinemaya uyarlanmış, 'Entourage’ın ise çekimlerine devam ediliyor.

Kaynak: ntvmsnbc

 

‘How I Met Your Mother’ veda ediyor

Bayan Arıza tarafından 2 Nisan 2014 tarihinde yazıldı.
CNBC-e'de yayınlanan 'How I Met Your Mother' adlı dizi, ekranlara veda ediyor. Televizyon tarihinin en uzun soluklu yapımlarından olan dizinin son bölümü ABD’de yayınlandı.

'How I Met Your Mother' 9 yıl sonra ekranlara veda etti.

Dünya çapında milyonlarca izleyicisi bulunan 'How I Met Your Mother' dizisi, merakla beklenen bir finalle sona erdi. Dizinin son bölümü ABD’de yayınlandı.

Final bölümü, milyonlarca izleyiciyi ekran başına kitledi. CNBC-e'de de yayınlanan dizi, televizyon tarihinin en uzun soluklu yapımlarından biri. New York'ta yaşayan 5 arkadaşın hayatını konu alan 'How I Met Your Mother', 2005 yılında yayına başladı. Ted Mosby adlı karakterin hayat arkadaşıyla tanışmasını konu alan dizi için 9 yılda 200'den fazla bölüm çekildi.

Yapımcıları, izlenme rekoru kıran dizinin yeni bir versiyonunu çekmeye hazırlanıyor. 'How I Met Your Dad' adlı dizide bu kez, New York'lu genç bir kadının hikayesi anlatılacak.

Kaynak: ntvmsnbc

Fantastik Canavarlar üçlemesi geliyor

Bayan Arıza tarafından 2 Nisan 2014 tarihinde yazıldı.

JK Rowling’in Comic Relief'e yardım amacıyla kaleme aldığı Fantastik Canavarlar kitabı “üç megafilm” olarak beyazperdeye aktarılacak.

JK Rowling’in Comic Relief'e yardım amacıyla kaleme aldığı "Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?" adlı kitabı, Hollywood’daki Warner Bros Stüdyoları yetkililerinden gelen bir açıklamaya göre beyazperdeye üçleme olarak aktarılacak. Haftasonunda New York Times’ta haberi duyuran Kevin Tsujihara, projeyi “üç megafilm” olarak tanımladı.

Rowling, adını Harry Potter'ın okuldaki ilk senesinde okuduğu bir kitaptan alan Fantastik Canavarlar'ı 2001 yılında Comic Relief'e yardım amacıyla yazmıştı. Serinin ilk filminin senaryosunu yazacak olan Rowling, Times ile yaptığı söyleşide, Warner Bros’un CEO’su Tsujihara'nın gelişiyle projede büyük bir gelişme olduğunu duyurdu.

“Fantastik Canavarlar’ın filmi geliyor dediğimde bunu bir PR çalışması olarak algılamayın. Beraber bir yemek yedik, ardından bir telefon konuşması yapıldı; sonra bir taslak yazdım ve bunun çocuklarım için unutulmaz bir hatıra olacağını hayal edip yazmaya devam ettim” diyen Rowling ekledi; “Kevin işe kesinlikle yeni bir enerji getirdi. Kendisi çok düşünceli ve eğlenceli biri.”

Fantastik Canavarlar'ın çekimlerine ne zaman başlanacağı, yönetmeni ya da oyuncu kadrosu henüz kesinleşmiş değil. (Guardian)

Kaynak: Radikal

Anne Frank yalnız değildi

Bayan Arıza tarafından 2 Nisan 2014 tarihinde yazıldı.

İkinci Dünya Savaşı'ndan yıllar sonra ortaya çıkarılan, Polonyalı Yahudi bir kız çocuğunun savaş yıllarında yazdığı günlük, Rywka Lipszyc ismini Yahudi soykırımının simgelerinden Anne Frank'ın yanına yerleştirdi.

Ailesini savaş sırasında kaybeden Polonyalı Rywka Lipszyc'in ülkesindeki Lodz gettosunda Ekim 1943'ten Nisan 1944'e kadar yazdığı 112 sayfalık günlük, İngilizceye Malgorzata Markoff tarafından çevrildi ve yazıldıktan 70 yıl sonra ABD'de yayıma hazırlandı.

Lipszyc'in 14 yaşındayken duygularını, düşüncelerini, endişelerini ve hayallerini anlattığı günlüğün okurla önümüzdeki günlerde buluşması bekleniyor.

Günlüğün hikayesi

Ailesini kaybeden ve Lodz gettosunda yaşayan Rywka Lipszyc'in buradaki binlerce kişiyle Ağustos 1944'te Auschwitz-Birkenau toplama kampına nakledildikten sonra yakalandığı hastalıktan kurtulamadığı sanılıyor.

Lipszyc'nin gettodayken yazdığı günlüğünse Sovyet ordusunda görev yapan doktor Zinaida Berezovskaya tarafından 1945'te bir krematoryumun külleri arasında bulunduğu ifade ediliyor.

Berezovskaya ailesinin 60 yıl sakladığı günlüğün yayımlanma sürecinin, tarihe bir çocuğun gözünden tanıklık eden defterin Sovyet doktorun torunu tarafından San Francisco'daki Kuzey California Yahudi Soykırımı Merkezi'ne götürülmesiyle başladığı belirtiliyor.

Anne Frank'ın İkinci Dünya Savaşı sırasında Hollanda'da ailesiyle Nazilerden kaçtığı dönemi anlattığı günlük de Yahudi soykırımının gerçeklerini en iyi aktaran kitaplardan biri sayılıyor. Anne Frank, 1945 yılında bir toplama kampında hayatını kaybetmiş, babası 14 yaşındayken yazdığı güncenin yayımlanmasını sağlamıştı. 60'tan fazla dile çevrilen kitap beyazperdeye de aktarılmıştı.

Kaynak: Hürriyet

Kontrol edilemeyecek düzenin adı Kaos

Bayan Arıza tarafından 2 Nisan 2014 tarihinde yazıldı.

ARC Sanat Galerisi; 5-25 Nisan tarihleri arasında ödüllü sanatçı Raif Kurt’un son dönem çalışmalarını “KAOS” başlıklı sergisini sanatseverlerle buluşturuyor

Eserlerinde zaman zaman yalın ve sade, zaman zaman sınırları zorlayan bir tutum izleyen sanatçı dijital ve yağlıboya resim, fotoğraf, müzik ve kısa metrajlı film şeklinde sanatın pek çok dalında eser üretiyor.

Raif Kurt’u sanat izleyicileri, ünlü yazar Paulo Coelho’nun internet üzerinden açtığı video yarışmasını kazanan Türk olarak tanıyor. Coelho’nun son kitabı Aleph (Elif) için açtığı video ART yarışmasına dünyanın çeşitli yerlerinden binlerce kişi katılırken, Kurt’un kitapla aynı adı taşıyan 2 dakika 23 saniyelik videosu yüz bin kişi arasından birinci oldu. Videolarında timescape, slow motion gibi teknolojiyi yoğun olarak kullanan sanatçı 25 Nisan tarihine kadar Kemerburgaz/Göktürk’teki ARC Sanat Galerisi’ndeyağlıboya çalışmaları ile ilk defa izleyicinin karşısına çıkacak olan eseri; mix media art tekniği; ile çalışılmış olan “Çaylar Benden” eseri yer alacak.

Kaynak: Milliyet

İstanbul Film Festivali başlıyor!

Bayan Arıza tarafından 2 Nisan 2014 tarihinde yazıldı.

Her yıl yaklaşık 150 bin izleyiciye ulaşan, Türkiye’nin en büyük sinema etkinliği, 5 Nisan’da 33. kez perdelerini açıyor. Programı açıklandığı günden bu yana sinemaseverlerden büyük ilgi gören 33. İstanbul Film Festivali’ni sinemaseverler İKSV Mobil uygulaması ile, her an takip edebilecek.

Akbank’ın onuncu kez desteklediği İstanbul Film Festivali’nin 33’üncüsü, 5-20 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilecek. Programındaki filmlerin niteliği ve çeşitliliğinin yanı sıra izleyici sayısıyla da Önder konumunu koruyan İstanbul Film Festivali, 4 Nisan Cuma akşam, NTV’den canlı yayımlanacak açılış töreniyle başlayacak. 33. İstanbul Film Festivali Açılış Töreni’nin hemen ardından Stephen Frears’in, festival kapsamında “Akbank Galaları”nda izlenebilecek son filmi Philomena / Umudun Peşinde, açılış filmi olarak gösterilecek.  

Sinemaseverler bu yıl festival programına, festivalin resmî web sitesi film.iksv.org’un yanı sıra İKSV Mobil uygulamasından da ulaşabilecek. Vodafone Red’in katkılarıyla geliştirilen İKSV Mobil uygulaması AppStore ve Google Play’den ücretsiz olarak indirilebilecek.

İstanbul Film Festivali ve İKSV’nin bütün etkinlikleri hakkında son haberlerin takip edilebileceği, festivalle ilgili videoların kolayca izlenebileceği, kişiye özel çizelgeler ve hatırlatmaların oluşturulabileceği İKSV Mobil, kullanıcılarına çeşitli dönemlerde gönderilecek bildirim mesajlarıyla, kampanyalardan yararlanma şansını da verecek. Tüm festival ve etkinliklerin fotoğraf ve videolarının bulunduğu zengin bir arşive ulaşılabilecek mobil uygulamada kullanıcılar, "Program" ve "Çizelge" fonksiyonlarını cep telefonlarından ve tabletlerinden rahatça kullanarak, programlarını organize edebilme imkânı elde edecek. İKSV Mobil sayesinde beğenilen etkinlikler, "Benim Takvimim" alanına eklenerek Facebook ve Twitter gibi sosyal medya sayfalarında paylaşılabilecek ve e-posta yoluyla istenilen kişiye yollanabilecek. Tercih edenler seçtikleri etkinlikleri aynı şekilde cihazlarının kişisel ajandalarına da ekleyebilecek ve hatırlatma yoluyla, bu etkinlikleri kaçırma riskini önleyebilecek.

İKSV Mobil uygulamasına ek olarak festivaldeki filmlerin bilgileri, festivalin çizelgesi, etkinlikleri ve tüm detaylarını içeren festival kitapçığı da festival sinemalarından 5 TL üzerinden temin edilebilir.

Festivalle ilgili gelişmeler, festivalde yarışacak filmlerin yönetmenleriyle röportajlar ve daha birçok güncel bilgi ise, festivalin Facebook ve Twitter sayfalarına ek olarak istfilmfest.Tumblr.com adresindeki festival blogundan takip edilebilecek.

Festival sinemaları, seansları, biletleri, indirimleri

Bu yıl da programındaki filmlerin niteliği ve çeşitliliğiyle öne çıkan İstanbul Film Festivali, sinemaseverlere 20’nin üzerinde bölümde 230’u aşkın filmin yanı sıra usta sinemacıların katılacağı söyleşiler, atölye çalışmaları, sunumlar ve sinema dersleriyle dolu iki hafta sunacak. Son bir yılın nitelikli yapımlarından sinemanın unutulmaz klasiklerine, usta yönetmenlerin başyapıtlarından 2014 başında gerçekleştirilen Sundance ve Berlin film festivallerinde prömiyerleri yapılan yepyeni eserlere, belgesellerden çocuk filmlerine uzanan bir yelpazedeki programı takip etme imkânı sunan festivalde; Türkiye’de sinemanın 100. yılı için özel olarak hazırlanan “Bu İkiliye Dikkat”, “Polonya Deneysel Canlandırma Sineması”, Fransa’da bağımsız sinemanın çehresini değiştiren yapımcı, yönetmen, dağıtımcı Marin Karmitz adına “MK2–40. Yıl” gibi 2014 yılına özel bölümler de izleyicilerle buluşacak.

Festivalin gösterimleri ise Beyoğlu’nda Atlas, Beyoğlu, Nişantaşı City Life (City’s), Ortaköy’de Feriye ve Kadıköy’de Rexx olmak üzere 5 sinema ile İstanbul Modern ve Pera müzelerinin salonlarında yapılacak. Seanslar geçen yıllarda olduğu gibi 11.00, 13.30, 16.00, 19.00 ve 21.30. Festivalin büyük ilgi gören “Geceyarısı Çılgınlığı” bölümü bu yıl da devam ediyor. Festival süresince her cuma ve cumartesi gecesi 24.00 seansında bir film izleyicilere sunulacak.

Festival biletleri, Biletix satış kanalları ile Atlas ve Rexx sinemalarındaki ana gişelerden temin edilebilir. Biletler festival boyunca tüm festival sinemalarından da alınabilecek. Bilet fiyatları tam 16 TL, öğrenci ile 65 yaş ve üstü sinemaseverler için ise 21.30 seansları ve Akbank Galaları’nın ilk gösterimleri haricinde 11 TL olacak. Akbank Galaları bölümündeki filmlerin Atlas Sineması’nda yapılacak olan ilk gösterimlerinin bilet fiyatları 20 TL olacak. Hafta içi gündüz seanslarındaki indirimli bilet uygulaması bu yıl da devam edecek. İstanbul Modern ve Pera müzelerinin salonlarındaki gösterimlerin tümü, diğer salonlardaki gösterimlerin ise hafta içi 11.00, 13.30 ve 16.00 seansları yalnızca 6 TL olacak.  

Lale üyeleri biletlerini %25’e varan özel indirimlerle temin edebilecek. Festival Sponsoru Akbank’ın Axess Kart sahipleri de, festival boyunca hafta içi gündüz seansları haricinde satın alacakları biletlerde %20 özel indirimden yararlanabilecek.

Kaynak: Milliyet

Umay Umay ve Cem Adrian’dan sürpriz albüm

Bayan Arıza tarafından 25 Mart 2014 tarihinde yazıldı.

Uzun yıllar sonra müziğe dönen Umay Umay ile Cem Adrian "Cam Havli" düet albümüyle Nisan ayında müzikseverlerle buluşacak.

Umay Umay ve Cem Adrian’ın düet albümü “Cam Havli”nin prodüktörlüğünü Adrian üstleniyor. Umay Umay’ın yıllar sonra müziğe dönüş albümü olma özelliği taşıyan “Cam Havli”; Cem Adrian’ın ise 8. albümü…

DokuzSekiz Müzik etiketiyle yayınlanacak olan albümde; intro ve outro dahil olmak üzere toplam 7 eser bulunuyor. Tüm şarkıların söz, müzik ve aranjelerinin Adrian’a ait olduğu albümünün ilk video klibi “Anlat Onlara” ise, Mehmet Kızılay tarafından çekildi. Klip, albümle eşzamanlı olarak Nisan ayında yayınlanacak.

Kaynak: Hürriyet