• Montreal çıkışlı indie rock grubu The Dears, “Garanti BBVA Konserleri” kapsamında 11 Nisan’da Babylon’a konuk oluyor!

    1995’te bir araya gelen Kanadalı grup The Dears, “orkestral pop-noire” olarak tanımladıkları sound’larıyla çıkış albümleri “End of Hollywood Bedtime Story”i 2000’de yayımladı. 2000’lerin başında Kanada’nın indie rock rönesansı olarak bilinen sahnenin önemli temsilcileri arasında yer alan The Dears, 2001’de “Orchestral Pop Noir Romantique” ve 2002’de “Protest” kısaçalarlarını paylaştı. Serge Gainsbourg’u ...

  • 31 Ocak: Dorock XL Kadıköy Konserleri >Noah Gundersen

    Amerika’lı şarkıcı ve söz yazarı Noah Gundersen, ilk kez İstanbul seyircisiyle buluşuyor. ‘First Defeat’, 'Family', ‘Bad Desire’ gibi hitlerinin yanı sıra Sons of Anarchy dizisine hazırladığı şarkılarla bilinen sanatçı 31 Ocak akşamı Dorock XL sahnesinde. Kaynak: Biletix

  • Günümüzün en iyi progresif post-rock temsilcilerinden Russian Circles, 18 Nisan’da Türkiye’deki ilk konserleriyle %100 Studio’da fırtınalı iki geceye imza atacak!

    İlk albümleri “Enter”ı 2006 yılında yayınlayan ve isminin aksine Şikago’da kurulan grup Russian Circles, 2019 yılında post rock’ı arşa taşıyan isimlerden biri olmayı başarıyor. 2019 Ağustos’unda piyasaya sürülen, müziğin en güzel köşelerine dokunan albümleri Blood Years ile yaratıcı süreçlerini sorgulamamıza sebep olan topluluk; oldukça aktif bir müzik kariyerine sahiptir. Kapı Açılış 20:00 Etkinlik ...

  • 10-15 Aralık: Efsane müzikal Fame, 75. Yılını Kutlayan Yapı Kredi Ana Sponsorluğunda ilk defa Türkiye’de…

    Popüler kültür tarihinin efsaneleri arasında yer alan Fame Müzikali, 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda hayallerinin peşinden koşan herkese ilham vermek için orijinal kadrosuyla Londra’nın dünyaca ünlü müzikal sahnesi West End’den İstanbul’a geliyor! 30. yıl turnesinde, dansın tüm coşkusunu yaşatacak 80’lerin unutulmaz ikonu müzikal, 10-15 Aralık 2019 tarihleri arasında ...

  • 15 Şubat-> Tindersticks

    Kendine özgü tarzı, orkestralı müziği ve harika şarkı sözleri ile yıllardır türün öncüsü Tindersticks, Fransız yönetmen Claire Denisortaklığında çıkardığı “Trouble Every Day” ve “Nénette Et Boni” ile hem müzik hem de sinema dünyasına damga vurdu. Yönetmenin son filmi “High Life”ın soundtrackini besteleyen Tindersticks, Nottingham’ın dokusundan çıkan şarkılarıyla İş Kuleleri Salonu’nda.

  • Kurt Cobain Doğum Günü Kutlaması: Nirvana Tribute Band

    Dünyanın en başarılı Nirvana tribute grubu olarak kabul edilen Nirvana Tribute Band, Kurt Cobain’i ve Nirvana’yı anmak için bu sene de 20 Şubat’ta %100 Studio’da buluşuyoruz! Alternatif müzik efsanesi Nirvana’yı yaşatmak için kurulan Nirvana Tribute Band, bugün Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarını gezerek Kurt Cobain ve Nirvana’nın hikayesini anlatıyor. Birçok eleştirmen ...

  • 6-7 Aralık-> The Aristocrats 6 ve 7 Aralık’ta, iki gece üst üste %100 Studio’da!

    Dirty rock, folk ve cazı harmanlayarak, tek bir albümde en iyi şekilde özetleyen grup kimdir? Tabii ki The Aristocrats! Rock virtüöz üçlüsü The Aristocrats unutulmayacak performanslarıya 6 ve 7 Aralık’ta, iki gece üst üste %100 Studio’da! more_link_text

Oscar ödülleri sahiplerini buldu

Bayan Arıza tarafından 3 Mart 2014 tarihinde yazıldı.
86. Oscar Ödülleri sahiplerini buldu. En İyi Film ödülünü '12 Years A Slave' alırken, 'Gravity'  En İyi Yönetmen dahil toplam 7 ödül kazanarak geceye damgasını vurdu. En İyi Erkek Oyuncu Matthew McConaughey ve En İyi Kadın Oyuncu Cate Blanchett seçildi.

 

Sinema dünyasının en prestijli ödülleri Oscar'lar, ABD'nin Los Angeles kentindeki Dolby Tiyatrosu’nda sahiplerini buldu.

Los Angeles'ta yağmurlu bir günde yapılan Oscar töreni, ünlü kadın komedyen Ellen Degeneres'in esprili şeklide adayları tek tek tanıtmasıyla başladı. DeGeneres, yaptığı monologlarla salonu kahkahalara boğdu. DeGeneres daha önce de 2007 yılında aynı salonda eğlenceli bir Oscar töreni sunmuştu.        Gecenin ilerleyen saatlerinde bir ara ''karnı aç olan var mı'' diye soran DeGeneres'in sözlerini şaka zanneden izleyiciler, birden salona bir pizza dağıtıcısının girmesiyle şaşkına döndüler. Gelen bir kaç kutu pizzayı katılımcılara dilim dilim dağıtan ünlü komedyen, bir süre sonra pizza dağıttığı katılımcılardan pizzaların parasını şapkasına toplayarak şakalarına devam etti.

BEKLENEN ÖDÜLLER En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar'ı Dallas Buyers Club ile Jared Leto'nun, En Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar'ı ise 12 Years A Slave'deki rolüyle Lupita Nyong'o'nun oldu.

İtalyan yapımı 'Great Beauty' Yabancı Film kategorisinde ödüle ulaştı.

En İyi Orijinal Senaryo Oscar'ını Her  ile Spike Jonze, Uyarlama Senaryo Oscar'ını ise 12 Years a Slave ile John Ridley kazandı.

OSCAR'DA BİR İLK Bu yılki törende, ilk kez siyahi bir yönetmenin (Steve McQueen) filmi En İyi Film ödülüne layık görüldü.

İşte gecenin kazananları: En İyi Film 12 Years A Slave

En İyi Yönetmen  Alfonso Cuaron (Gravity)

En İyi Kadın Oyuncu Cate Blanchett (Blue Jasmine)

En İyi Erkek Oyuncu Matthew McConaughey (Dallas Buyers Club)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Lupita Nyong'o (12 Years A Slave)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Jared Leto (Dallas Buyers Club)

En İyi Orijinal Senaryo Her (Spike Jonze)

En İyi Uyarlama Senaryo 12 Years A Slave (John Ridley)

En İyi Yabancı Film The Great Beauty

En İyi Görüntü Yönetimi Gravity (Emmanuel Lubezki)

En İyi Sanat Yönetimi The Great Gatsby (Catherine Martin ve Beverley Dunn)

En İyi Animasyon Frozen

En İyi Belgesel Twenty Feet from Stardom

En İyi Belgesel (Kısa) The Lady In Number 6

En İyi Animasyon (Kısa) Mr. Hublot (Laurent Witz ve Alexandre Espigares)

En İyi Kısa Film Helium

En İyi Müzik Gravity (Steven Price)

En İyi Şarkı Let It Go (Frozen)

En İyi Görsel Efekt Gravity (Tim Webber, Chris Lawrence, Dave Shirk ve Neil Corbould)

En İyi Kurgu Gravity

En İyi Ses Miksajı Gravity (Skip Lievsay, Niv Adiri, Christopher Benstead ve Chris Munro)

En İyi Ses Kurgusu Gravity (Glenn Freemantle)

Kaynak: ntvmsnbc

‘Rüyamda önceki rüyamın filmini çekiyordum’

Bayan Arıza tarafından 28 Şubat 2014 tarihinde yazıldı.

Günümüzün en önemli yönetmenlerinden Michel Gondry, !f İstanbul’un konuğu olarak Türkiye’deydi. Son filmi 'Uzun Boylu Adam Mutlu Mu? Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet’in Türkiye galasına katılan Gondry, NTV’nin sorularını yanıtladı.

Fransız sinemacı Michel Gondry dünyadaki Fransız sinemacıların en Fransız olmayanı olsa gerek. Böyle bir cümle kurulabilir mi, ya da kurmalı mıyız, onu da bilemiyoruz aslında. Belki de bu ancak Noam Chomsky gibi bir dilbilimcinin içinden çıkacağı bir meseledir. Ama zaten Gondry de bize Noam Chomsky ile birlikte geldi. !f İstanbul kapsamında gösterilen son filmi 'Is The Man Who Is Tall Happy?' yönetmenin Noam Chomsky ile yaptığı sohbetin animasyon bir belgesele dönüşmüş hali aslında. Bu da akla neden Chomsky, neden animasyon gibi bir bakıma çok da sıkıcı ve sıradan olabilecek soruları getiriyor elbette. Yanlış anlaşılmasın, sorular sıkıcı ama kaçınılmaz; en az filmin izleyenler üzerinde yarattığı zihin açıcı ( ama yer yer de zihini bulandırıcı, güzelliği de orada zaten ) etki kadar kaçınılmaz.

Michel Gondry yorgun. 2 gün için geldiği İstanbul’da bir hayli sıkışık bir programı var ve onu olabildiğince zorlamamaya, zaten kısıtlı olan vaktini daha da çalmamaya gayret ederek sıralıyoruz sorularımızı. Sonradan, çok değil bir yarım saat sonra, aklımıza yazdığımız başka bir çok soruyu da unuttuğumuzu fark edeceğiz. Üzülmek için çok geç. Elimizdeki anılara sarılmaktan başka çaremiz yok artık.

Noam Chomsky bir dilbilimci. Sizse videoklipler, reklamlar, kısa-uzun filmler, belgeseller çekmiş bir yönetmensiniz. Yani alabildiğine görsel bir yaratıcısınız. Chomksy gibi dille alakalı birini görselliğe aktarmak zor olmadı mı? Bence Chomsky kelimenin geleneksel anlamıyla tarif edilecek bir dilbilimci değil. Gerçi onun sayesinde son 50 yıldır dilbilimi çok gelişti ama ben antropolojik anlamda bir dilbilimcinin çalışmasıyla ilgilenmiyordum zaten. Chomsky’de benim hoşuma giden onun bilimsel yaklaşımıydı. Dilbilimi neredeyse genetik alanına yaklaştırmasıydı. Benim de ilgimi daha çok genetik çekiyor. Bedenin işleyişi ve temel olarak doğanın karmaşıklığı gibi şeyler. Bu anlamda onun bilimsel çalışmaları çok ilgimi çekiyor.

Filmin bir yerinde sizin de dediğiniz gibi biz de kimi yerlerde kendimizi aptal hissettik. Evet, bana da oldu.

Az önce basın toplantısında da “Aslında Chomsky’yi anlamak için yaptım filmi” dediniz. Ama bu bir animasyon. Yani Chomsky ile yaptığınız sohbeti olduğu gibi izlesek buna katılabilirdim belki ama bir animasyon yapabilmek için Chomsky’yi anlamış olmanız gerekmez miydi? Bu bir önerme sadece. Bazı şeyleri anlayarak çizdim ama çoğu zaman soyut animasyonu kullanarak kendi işimi onunkiyle paralel olarak konumladım. Bunu illa bazı şeyleri açıklamak kaygısıyla yapmadım. Daha çok onun yanındayken ve onu anlamaya çalışırken kendimi nasıl hissetiğimi göstermek için yaptım. Belki bu sayede izleyenler onu daha iyi anlamışlardır ama benim niyetim böyle bir işe kalkışmak değildi. Ama öte yandan aptallık ve saflık ( naif anlamında ) onun düşüncelerini anlamayı da kolaytırmış olabilir.

Animasyonda zorlandınız mı peki? Diğer filmlerden daha mı uzun sürdü örneğin? Animasyon daha uzun sürüyor belki ama daha dolaysız aynı zamanda. Beynim ve kağıt arasında sadece elim ve kalem var. Çok dolaysız. Bir enstrüman çalmak gibi. Virtüözite değil bahsettiğim ama beyninizin bir uzantısı gibi oluyor. Film çekmeye kalktığınızda çok fazla açıklama yapmalısınız. Önce yapımcıya, dağıtımcıya, para bulmak için. Sonra oyunculara, set tasarımcılarına, ışıkçılara, kameramana. Sonra montajı var. Çok daha uzun bir süreç oluyor.

Rüyalar çok önemli sizin için. Evet. Hala her gece çok iyi hatırladığım 2 ya da 3 rüya görüyorum. En azından bazı parçaları çok net hatırlıyorum. Yönetmenliğe başladığımda da rüyalarımı çekiyordum aslında. Hatta iki gece evvel bir rüya gördüm. Uykuda döngüsel evreler oluyor. Sanırım yaklaşık 90 dakikalık döngüler. Her döngüde bir kaç dakika rüya görüyorsunuz. İkinci döngüdeki rüyamda da ilk bölümde gördüğüm rüyayı filme çekiyordum. Yani yönetmenliğimle rüya görüşüm arasında yakın bir ilişki var. Chomsky ile bu filmi yapmam da o konuşurken benim gözüm açık bir şekilde o rüyayı görmem gibi oldu aslında.

Dünkü sunumunuzda Freud’a itibar etmediğinizi söylediniz. Rüyalarla sizin kadar ilgili biri için ilginç geldi bana. Ne de olsa Freud rüyalarla ilgili bilimsel çalışmalar yapan ilk isimlerden biri. Ondan önce de bu konuda bilimsel çalışmalar yapanlar vardı. Bazı bilimadamları rüyalardan etkilenmiş ve çalışmalarında rüyalardan yararlanmışlardır. 20 – 30 yıl boyunca rüyaları kaydedip, onları sınıflandıran bilimadamları var. Freud’un yanlışı şuydu bence: 1900’lerin başında beyinle ilgili bir kitap yazmaya başladı ve sonra bundan vazgeçti. Yapamadı çünkü. Bu da normal, ne de olsa beynin içine bakılamıyordu. Sonra yanılmıyorsam 10 yıl kadar sonra rüyalarla ilgili teorilerini yayınladı. Bu sefer de beynin anlayamayacağımız kadar karmaşık rüyalar ürettiği çünkü içimizin çok karanlık olduğuna dair bir varsayımı vardı. Ama bilimsel olarak yanlışlığı ispatlandı Freud’un. Benim de anlamadığım şey bu, bir varsayım atıyorsunuz, o varsayımın yanlışlığı ispatlanıyor ve herkesin bunu geride bırakması gerekir, değil mi? Ortaçağdaki simya gibi örneğin. Çoktan geride kaldı. Yine de dünyanın birçok yerinde, özellikle de Fransa’da birçok insan yanlış olduğu ispatlandığı halde psikoanalize devam ediyor.

Kendiniz anlattığınız belgesel “Sonsuza dek 12 Yaşındayım” adını vermiştiniz. Hala 12 yaşında mısınız? Filme o ismi kız arkadaşım koymuştu. Çünkü ne zaman bir anımı anlatsam söze "12 yaşında falandım herhalde" diye başlıyorum. O da o zaman bana "Sen sonsuza dek 12 yaşında kalacaksın" demişti. Tabii ki nostaljik bir tınısı var.

Bilimadamı olmayı ister miydiniz peki? Bilimadamı olmayı çok isterdim ama becerebileceğimi sanmıyorum. Yaptığım işte beynimi fazlasıyla kullanabildiğimi düşünüyorum. Yönetmen olmadan önce bir müzik grubunda davul çalıyordum. Sonra yönetmenliğe geçtim ve beynimin yüzde 10'unu kullanırken yüzde 80'inin kullanmaya başladığımı hissettim. Kapasitem dahilinde iyi bir iş çıkarıyorum yani. Bilimadamı olmayı isterdim evet, gerçi daha mı çok hoşuma giderdi bilemiyorum. Ama François Jacob gibi, ee, işte benim en büyük sorunum da bu. Ne zaman bir isim söylemek istesem unutuyorum. Hah, Jacques Monod gibi genlerin evrimi ve dönüşümü üzerinde çalışmış, Nobel ödülü aldılar hatta, bilimadamları hakkında birşeyler okumak çok ilgimi çekiyor. Onların laboratuarda yaptıkları çalışmalar, bakterilerle yaptıkları deneyler beni heyecanlandırıyor. Aniamsyon yaparken ben de benzer şeyler yaşadım aslında. Çizerken sonucun nasıl olacağını bilemiyorsunuz. Çizdiklerimi laboratuara yollayıp da gelen sonuçları beklerken, acaba istediğim şeyi yaratabildim mi diye düşünürken ben de onlar gibiydim biraz. Orada da farklı bir boyut yaratıyordum sonuçta ve çok heyecanlıydı benim için.

Kaynak: ntvmsnbc

Agatha Christie klasikleri çizgilerde

Bayan Arıza tarafından 20 Şubat 2014 tarihinde yazıldı.

Çizgi Roman Polisiye Klasikleri serisinin ikinci kitabı da okurla buluşuyor. Agatha Christie NTV Yayınları ile şimdi çizgi romanda…

Yoğun bir ilgiyle karşılanan, ilk baskısı anında tükenen Baskerville Laneti’nin hemen ardından, Çizgi Roman Polisiye Klasikleri serisinin ikinci kitabı da okurla buluşuyor. Kitapta, polisiye edebiyatın tartışılmaz en büyük ismi Agatha Christie’nin iki hikâyesi var: Şark Ekspresi’nde Cinayet ve Gizli Düşman.

Serinin ikinci kitabının ilk dedektifi Şark Ekspresi’nde Cinayet‘i çözen Hercule Poirot. Christie’nin ilk romanı Styles’da okurla buluşan, daha sonraki 50 yıl boyunca “küçük gri hücre”leri sayesinde yaklaşık 100 farklı macerayı çözen Belçikalı dedektif Hercule Poirot.

Yazarın bir diğer gözdesi ise Gizli Düşman‘ın dedektifleri Tommy & Tuppence. “Genç Maceracılar” adında bir şirket kuran bu iki gencin de Poirot’dan aşağı kalır yanı yok.

Agatha Christie’nin iki kitabı da dilimize polisiye edebiyatın ülkemizdeki en hatırı sayılır isimlerinden Sevin Okyay tarafından kazandırıldı. Yaptığı çalışmalarla, hem okurun yeni yazarlarla tanışmasına hem de türün edebiyat dünyasında daha saygın bir yer edinmesine vesile olan Okyay, NTV Radyo için dokuz yıldır Cinayet Masası’nı hazırlıyor.

Sahne, sinema, televizyon, radyo, sesli kitap ve bilgisayar oyunlarına yıllardır yapılan başarılı uyarlamaların ardından Agatha Christie’nin en meşhur romanları artık çizgi roman olarak da okurların karşısında. Böylece hem okumuş olanların yeniden keyifle okuyacağına hem de belki Christie’yi okumamış yeni bir kuşağın onun eserlerini tanıyacağına inanıyoruz.

Kaynak: ntvmsnbc

Oscar adayı filme dava

Bayan Arıza tarafından 20 Şubat 2014 tarihinde yazıldı.
Bu yılki Oscar yarışına katılan ‘Her’ adlı filme, senaryosunun çalıntı olduğu iddiasıyla dava açıldı.

Bu yıl 5 dalda Oscar’a aday olan Spike Jonze’un yazıp yönettiği 'Her' adlı film yasal bir süreçle karşı karşıya.

TMZ sitesinin haberine göre, senarist Sachin Gadh ve Jonathan Sender, filmin yıllar önce yazdıkları senaryodan çalındığını öne sürdü. İki senarist 'Belv' adını verdikleri hikayelerinin 'Her’ün konusuyla çok yakın olduğuna dikkat çekti. Gadh ve Sender, senaryolarını yıllar önce filmin yönetmeni Spike Jonze’u da temsil eden ajansa sunduklarını da belirtti.

Spike Jonze iddialara henüz cevap vermedi. 'Her' en iyi film dahil 5 dalda Oscar’a aday gösterildi.

Kaynak: ntvmsnbc

‘Çalıyormuş gibi yaptık’

Bayan Arıza tarafından 20 Şubat 2014 tarihinde yazıldı.

ABD’nin en önemli spor olayı Super Bowl gecesinde devre arasında sahneye çıkan Red Hot Chili Peppers, performanslarının canlı olmadığını itiraf etti.

Amerikan futbol liginin final maçının oynandığı Super Bowl gecesinde sahneye çıkan Bruno Mars ve Red Hot Chili Peppers küçük bir konser vermek için sahneye çıktı.

Konserin ardından Red Hot Chili Peppers grubunun sahnede canlı söylemediği tartışmaları başladı. Tartışmaları sonlandırmak adına grubun bas gitaristi Flea, daha önce kaydedilen şarkılarını sahnede çalıyormuş gibi yaptıklarını ancak solist Anthonu Kiedis’in şarkıya canlı olarak eşlik ettiğini ifade etti.

Grubun resmi internet sitesinde paylaşılan açıklamada, organizasyon ekibinin ses sisteminde sorun çıkmasını engellemek için böyle bir istekte bulunduğu belirtildi.

Seattle Seahawks takımının şampiyon olduğu geceyi 115 milyon kişi izleyerek bir rekora imza attı.

Kaynak: ntvmsnbc

Lana Del Rey albümü için tarih verdi

Bayan Arıza tarafından 20 Şubat 2014 tarihinde yazıldı.

Lana Del Rey, yeni albümünün çıkış tarihini yanlışlıkla ağzından kaçırdı.

Romantik şarkılarıyla kısa sürede ünlenen Lana Del Rey, yeni albümünün çıkış tarihini açıkladı.

Del Rey, bir hayranının sorusu üzerine 'Ultraviolence' adını verdiği albümünün 1 Mayıs’ta yayınlanacağını farkında olmadan ağzından kaçırdı.

Şarkıcı, yeni albüm müjdesini Aralık ayında 'Tropico' adlı kısa filminin tanıtımında vermişti.

Kaynak: ntvmsnbc

Film Kritiği: The Wolf of Wall Street

Bayan Arıza tarafından 14 Şubat 2014 tarihinde yazıldı.

Pek sevdiğim Martin Scorsese'nin “En İyi Film” ve “En İyi Yönetmen” başta olmak üzere beş dalda Oscar'a aday gösterilen 'Para Avcısı' (The Wolf Of Wall Street) filmini dün akşam izledim. Üç saat boyunca koltuğuma gömülerek, keyifle, bir an bir sıkılmadan, şaşkınlıkla ve hayranlıkla izledim.

72 yaşındaki dahi yönetmen Martin Scorsese’nin Leonardo DiCaprio ile olan gönül bağı bu filmde de Leonardo DiCaprio'ya başrolü vermesiyle devam etmiş. Leonardo'nun oyunculuğu 10/10 gibi bir puanı hak ediyor kanımca.

DiCaprio, bu filmde Jordan Belfort adında genç bir girişimci olan borsa simsarına hayat vermiş. Hedonistin önde gideni Jordan Belfort olmuş, her bir hücresinde yaşamış adeta. Herifin her rolünü izlediğimde gitgide ivme kazanan bir oyuncu olduğunu gördüm. Bu filmde de oyunculuğu tavan yapmış.

Film, "26 yaşına bastığım yıl 49 milyon dolar kazandım ve bu beni uyuz etti çünkü haftada 1 milyon dolar kazanabilmem için yalnızca 3 milyonum eksikti" diyen New York'lu ünlü borsa simsarı Jordan Belfort'un öyküsünü anlatıyor. Üstelik yaşanan her şey gerçek, olan bitenler sizi şaşkına çeviriyor. Adam, herkesi dolandırıyor. İnanılmaz paralar dönüyor, uyuşturucu, hayat kadınları, uçuk bir hayat, firmayı yönetme biçimi, tüm o çılgınlıklar. Film, 90’lı yıllarda geçtiği için o dönemin kıyafet tarzı ve mizanseni de sizi o yıllara götürüyor.

Jordan Belfort, dürüst Amerikan vatandaşlarının birikimleri ile milyonları götürürken etrafta çok dikkat çekiyor, herkes Jordan Belfort’tan ve firmasından bahseder oluyor. Derken FBI’ın da dikkatini çekiyor.  Ayrıca film bolca küfür içeriyor. Bolca “F.ck” kelimesi duyabilirsiniz. Hemen hemen her cümlede var zaten.

Filmi beğenmeyenler de olmuş ancak ben her anlamda çok beğendim. 90’ları da güzel yansıtmış, oyunculuklar çok sağlam, Leo’nun kankasını oynayan Donnie Azoff (Jonah Hill)  yine muhteşem bir oyunculuk çıkarmış. Filmde mesajlar da yüklü, sistem eleştirisi de yapıyor. Aslında çok da detay vermek istemiyorum, yeter bu kadar. Gidin izleyin işte!:)

‘Altın kız’ Shirley Temple öldü

Bayan Arıza tarafından 14 Şubat 2014 tarihinde yazıldı.

 

 

Bir dönem, dünyanın en ünlü çocuk yıldızı olarak bilinen Shirley Temple, 85 yaşında hayatını kaybetti.

Altın bukleleri ile Hollywood'un unutulmaz çocuk yıldızları arasına giren Shirley Temple, 85 yaşında hayata veda etti.

Ailesi tarafından yapılan açıklamada, Temple'ın California'nın Woodside kentindeki evinde pazartesi günü öldüğü belirtildi.

Açıklamada, "Oyunculuk ve diplomatlık kariyerinin yanı sıra sevgili annemiz, büyükannemiz ve kaybettiğimiz babamız Charles Alden Black'in 55 yıllık eşi olarak büyük başarılara imza atan Shirley'i çok özleyeceğiz" denildi.

Oyunculuk kariyerine 1932'de henüz üç yaşındayken başlayan Temple, Hollywood tarihinin en çok sevilen çocuk yıldızlarından biri kabul ediliyordu.

Şarkıları, dansları ve oyunculuğu ile milyonlarca kişinin hayranlığını kazanan Temple, 1935'te altı yaşındayken Oscar'a layık görülmüştü. Temple, Oscar alan en küçük oyuncu unvanını hala koruyor.

"Bright Eyes", "Stand Up and Cheer" ve "Curly Top" gibi 43 filmde rol alan Temple, 1951'de 21 yaşında sinema dünyasından emekli olmuştu.

Kariyerine diplomat olarak devam eden Temple, 1974'ten 1976'ya kadar Gana'da ve 1989'dan 1992'ye kadar da Çekoslovakya büyükelçisi olarak görev yapmıştı.

1950'de II. Dünya Savaşı sırasında ABD Donanması'nda istihbarat görevlisi olarak görev yapan Charles Alden Black ile evlenen Temple'ın bir oğlu, bir de kızı vardı.

Kaynak: ntvmsnbc

 

 

‘Oscar Leonardo DiCaprio’nun’

Bayan Arıza tarafından 14 Şubat 2014 tarihinde yazıldı.

Oscar heykelciğinin yapılış aşamasını gösteren bir televizyon programında ödülün altında Leonardo DiCaprio’nun isminin görülmesi sosyal medyayı karıştırdı. Program, Oscar sonucunu açıklamakla suçlandı. Ancak durum düşünülenden farklıydı…

Sinema dünyasının en önemli ödülü Oscarlar için geri sayım başladı.

2 Mart’ta sahiplerini bulacak ödül için tahmin yürütülürken, CNN’de yayınlanan bir program alevli bir tartışma başlattı. Oscar heykelciklerinin yapım aşamasını gösteren programda sunucu, eline hazırlanan ödüllerden birini alarak farkında olmadan alt kısımda yazan ismi canlı yayında gösterdi.

Ödülün altında ise 'En İyi Erkek Oyuncu' kategorisinin Leonardo DiCaprio’ya gittiği yazıyordu. Birçok izleyeci bu anın görüntüsünü kaydederek sosyal medyadan paylaştı. DiCaprio’nun kazanmasına sevinen de vardı, ödül töreninde yaşanacak heyecanı yok ettiği için CNN’e kızan da…

ÖDÜLLER ÖNCEDEN HAZIRLANIYOR Akademi çıkan tartışmaların ardından CNN’in kazananı ortaya çıkarmadığını, Oscar için oylamaların 14 Şubat’ta başlayacağını açıkladı.

Ayrıca, törenden önce tüm adayların adına heykel hazırlandığı da ifade edildi.

Leonardo DiCaprio, 'The Wolf of Wall Street' filmindeki rolüyle bu sene 4. Kez Oscar’a aday. Ünlü aktör, bu yılki törende sinema severlerin favori adayı olarak gösteriliyor.

Kaynak: ntvmsnbc

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: The Broken Circle Breakdown

Bayan Arıza tarafından 14 Şubat 2014 tarihinde yazıldı.

Bazı filmlerin ödül alması seyirciyi ilgilendirmez, aldığı ödül dolayısıyla bazı filmlere iyi methiyeler düzülür. Bu filmler beş para etmez de çıkabilir, üstünüzde derin bir iz de bırakabilir. Bu önem sırası farklılaşır.

Yönetmenliğini Felix Van Groeningen’nin yaptığı Türkçe’ye Kırık Çember olarak çevrilen “The Broken Circle Breakdown” adlı film buna benzer bir film olmakla birlikte, evlat acısı tanımıyla yola çıkarken içinde taşıdığı müzikal unsurlarla acıya, mutluluğa yer veriyor. Bunun haricinde filmde iki zıt karakterin dramatik konusu ele alınıyor.

Elise, dövmecide çalışan muhafazakâr bir kadın. Didier, tanrı tanımaz, rasyonel, blues ve country manyağı biri. Filmin yarım saatlik diliminde Didier ve Elise çiftinin nasıl tutkulu bir aşk yaşadıklarına, bu aşk sonucunda dünya tatlısı bir kız getirdiğine tanıklık ediyoruz.

Didier’in Elise’e olan tepkisini bebeğinin olacağını öğrendiği andan itibaren gözlemliyoruz, bundan sonra kızların doğumuyla birlikte kansere yakalanmasıyla başlayan süreçle, öldükten sonraki başlayan süreç ele alınıyor.

Kızlarının yokluklarına alışmaya çalışıyorlar. Didier karakter olarak rasyonel bir portre çizerken, Elise her defasında kızını unutamamanın acısını yaşıyor. Bu süreç içinde birbirleriyle kavga ediyorlar, birbirlerini incitiyorlar, ama bluesgrass müzik yaptığı gruplarıyla çalmaya devam ediyorlar.

En azından kendileri için tek çıkar yol bu. Müzik yapmaya devam etseler de ikisi için her şey eskisi gibi olmuyor. Muhafazakâr bir kadın olan Elise, kızını hatırlatan hiçbir şeyi silemezken, Didier adlı Amerikan hayranı müzisyen televizyonda halka öğüt veren Bush’a söverek acısını böyle hafifletmeye çalışıyor. Didier’in yaptıkları bununla sınırla kalmıyor, din üzerinden insanları sömürenlere de inceden ayar veriyor:

“Ben maymunum” diyerek bu tartışmalara noktayı koyuyor.

Bunun sonucunda Didier, Elise’yı tamamen kaybediyor, Elise için mücadele veriyor ama bu yeterli olmuyor. Kızları için yaptıkları görkemli uğurlama daha sonrasında Elise için geçerli oluyor. İnsanlar ölse de kalsa da müzik yüksek sesle çalmaya devam ediyor.

Filmin karakteristik özelliğine değinmek gerekirse; country ve bluesgrass sevenler için kaçırılmaması gereken bir film. Bunun haricinde oyunculukların abartılacak bir yönü olduğunu düşünmüyorum. Film açısından çocuk karakterin hastalığı filmde uzun süre seyirciye gösterilse filmin etkileyiciliği daha önde olurdu, bu açıdan film bu yönüyle sınıfta kalıyor.

Sonuç olarak; dram yönünün hafif kaldığı, müzikal unsurların öne çıktığı, konusu olarak iyi ama oyunculuğu vasat olan, “izlemeseniz de bir şey kaçırmazsınız” dediğim ve sinema eleştirmenlerinin abarttığı filmlerden biri “The Broken Circle Breakdown”.

Türkçe Adı: Kırık Çember Yönetmen: Felix Van Groeningen Senaryo: Carl Joos, Felix Van Groeningen Oyuncular: Veerle Baetens, Johan Heldenbergh, Nell Cattrysse, Geert Van Rampelberg, Nils De Caster, Robby Cleiren, Bert Huysentruyt, Jan Bijvoet Yapım: Belçika, 2012 Süre: 111′