• Montreal çıkışlı indie rock grubu The Dears, “Garanti BBVA Konserleri” kapsamında 11 Nisan’da Babylon’a konuk oluyor!

    1995’te bir araya gelen Kanadalı grup The Dears, “orkestral pop-noire” olarak tanımladıkları sound’larıyla çıkış albümleri “End of Hollywood Bedtime Story”i 2000’de yayımladı. 2000’lerin başında Kanada’nın indie rock rönesansı olarak bilinen sahnenin önemli temsilcileri arasında yer alan The Dears, 2001’de “Orchestral Pop Noir Romantique” ve 2002’de “Protest” kısaçalarlarını paylaştı. Serge Gainsbourg’u ...

  • 31 Ocak: Dorock XL Kadıköy Konserleri >Noah Gundersen

    Amerika’lı şarkıcı ve söz yazarı Noah Gundersen, ilk kez İstanbul seyircisiyle buluşuyor. ‘First Defeat’, 'Family', ‘Bad Desire’ gibi hitlerinin yanı sıra Sons of Anarchy dizisine hazırladığı şarkılarla bilinen sanatçı 31 Ocak akşamı Dorock XL sahnesinde. Kaynak: Biletix

  • Günümüzün en iyi progresif post-rock temsilcilerinden Russian Circles, 18 Nisan’da Türkiye’deki ilk konserleriyle %100 Studio’da fırtınalı iki geceye imza atacak!

    İlk albümleri “Enter”ı 2006 yılında yayınlayan ve isminin aksine Şikago’da kurulan grup Russian Circles, 2019 yılında post rock’ı arşa taşıyan isimlerden biri olmayı başarıyor. 2019 Ağustos’unda piyasaya sürülen, müziğin en güzel köşelerine dokunan albümleri Blood Years ile yaratıcı süreçlerini sorgulamamıza sebep olan topluluk; oldukça aktif bir müzik kariyerine sahiptir. Kapı Açılış 20:00 Etkinlik ...

  • 10-15 Aralık: Efsane müzikal Fame, 75. Yılını Kutlayan Yapı Kredi Ana Sponsorluğunda ilk defa Türkiye’de…

    Popüler kültür tarihinin efsaneleri arasında yer alan Fame Müzikali, 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda hayallerinin peşinden koşan herkese ilham vermek için orijinal kadrosuyla Londra’nın dünyaca ünlü müzikal sahnesi West End’den İstanbul’a geliyor! 30. yıl turnesinde, dansın tüm coşkusunu yaşatacak 80’lerin unutulmaz ikonu müzikal, 10-15 Aralık 2019 tarihleri arasında ...

  • 15 Şubat-> Tindersticks

    Kendine özgü tarzı, orkestralı müziği ve harika şarkı sözleri ile yıllardır türün öncüsü Tindersticks, Fransız yönetmen Claire Denisortaklığında çıkardığı “Trouble Every Day” ve “Nénette Et Boni” ile hem müzik hem de sinema dünyasına damga vurdu. Yönetmenin son filmi “High Life”ın soundtrackini besteleyen Tindersticks, Nottingham’ın dokusundan çıkan şarkılarıyla İş Kuleleri Salonu’nda.

  • 20 Şubat->Kurt Cobain Doğum Günü Kutlaması: Nirvana Tribute Band

    Dünyanın en başarılı Nirvana tribute grubu olarak kabul edilen Nirvana Tribute Band, Kurt Cobain’i ve Nirvana’yı anmak için bu sene de 20 Şubat’ta %100 Studio’da buluşuyoruz! Alternatif müzik efsanesi Nirvana’yı yaşatmak için kurulan Nirvana Tribute Band, bugün Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarını gezerek Kurt Cobain ve Nirvana’nın hikayesini anlatıyor. Birçok eleştirmen ...

Modest Mouse albümleri taze parçalarla yeniden

Bayan Arıza tarafından 4 Eylül 2014 tarihinde yazıldı.

Modest Mouse, ilk iki albümünü hiç yayınlanmamış parçalarla beraber yeniden yayınlayacak.

Son albümlerinin üzerinden 7 sene geçen Modest Mouse, ilk iki LP’yi yeniden yayınlayacağını duyurdu. 1996 yapımı This Is A Long Drive for Someone with Nothing to Think About ve 1997 yapımı Lonesome Crowded West 28 Ekim ve 4 Kasım tarihlerinde yeniden piyasaya sürülecek. Albümler, grup lideri Isaac Brock’un kendi şirketi Glacial Pace ve Fat Bossum Records işbirliği ile yayınlanacak.

Albümlere ek olarak daha önce yayınlanmamış 45’liklerin de LP’lere gireceği açıklandı.Lonesome Crowded West’in b-yüzü “Too Many Fiestas for Reuben” ve “Cowboy Dan”in birer versiyonunu da içeriyor. Bunların prodüktörlüğünü ise K Records kurucusu ve Lonesome Crowded West prodüktörü Calvin Johnson üstlenmiş.

Modest Mouse – Dashboard

Kaynak: Radyo Eksen

Çekici yıldızlar geçidi

Bayan Arıza tarafından 29 Ağustos 2014 tarihinde yazıldı.

Film, ünlü çizer Frank Miller ile yönetmen Robert Rodriguez’in ortak yönetmenliğinde kotarılmış 2005 yapımı “Günah Şehri”nin yine aynı ekip tarafından çekilerek 9 yıl sonra çıkagelen devamı niteliğinde.

Malum son dönemde Hollywood’da resimli roman uyarlamaları yine rağbette. Örümcek Adam’dan Hulk’a sürüsüne bereket bir yığın popüler çizgi roman kahramanlarının serüvenleri, zengin kadrolu, dijital efekt destekli, birbirinden göz alıcı üstün yapımlar halinde allanıp pullanarak peşpeşe beyazperdeye aktarılıyor.

Geçen hafta gösterime giren “Sin City: A Dame To Kill For-Günah Şehri: Uğruna Öldürülecek Kadın”, yedinci sanat sinema ile kimilerince dokuzuncu sanat sayılan çizgi roman işbirliğinin eseri olup (çığır açmasa da) özgünlüğü ve çarpıcılığıyla belleklerde yer etmiş, ünlü çizer Frank Miller ile yönetmen Robert Rodriguez’in ortak yönetmenliğinde kotarılmış, 2005 yapımı “Günah Şehri”nin yine aynı ekip tarafından çekilerek 9 yıl sonra çıkagelen devamı niteliğinde.

1990’ların başında çok ucuza mal ettiği “El Mariachi”nin Sundance Festivali’ndeki başarısıyla kapağı Hollywood’a atıp bu filmin Antonio Banderas’lı, Selma Hayek’li Amerikan versiyonu “Desperado”yla stil-vizyon sahibi, yaratıcı bir aksiyon ustası olduğunu kanıtlayarak ünlenen, 1995’ten sonra ise Quentin Tarantino’nun takımına dahil olan Meksika kökenli sinemacı Robert Rodriguez, “Fakülte”, “Uzay Çocukları” ve Sergio Leone özentisi “Bir Zamanlar Meksika’da” gibi vasat gişe filmleriyle girmişti 2000’li yıllara.

Samimi, özgün tarzıyla bir zamanlar bağımsız sinemanın gerilla yönetmeni sayılan Rodriguez’in öteden beri sıkı bir hayranı olageldiği Frank Miller’ın yazıp çizdiği, grafiksel öğeleri ağır basan, ünlü resimli romanı “Günah Şehri”nin çeşitli serüvenlerinden bizzat yaratıcısı Miller’la ortaklaşa yazıp yönettiği yeni “Günah Şehri: Uğruna Öldürülecek Kadın” filmi, öncelikle siyah-beyaz, grafiksel ve dışavurumcu bir sinema dilinin öne çıktığı, etkileyici görselliğiyle sinemaseverlere farklı bir seyir deneyimi sunuyor, hem de 3 boyutlu tarafından.

1940’ların kara filmlerinden, ucuz polisiye romanlarından etkilenip esinlenmiş yazar-çizer Miller’in karanlık dünyasını perdede aynen canlandırmaya girişen filmin, dışavurumcu, siyah-beyaz görselliği, çoğu yerde kara film türünün basmakalıp numaralarıyla süregelen, tekdüze hikâyesinin önüne geçiyor.

Tıpkı ilk filmdeki gibi, bütünüyle siyah-beyaz karşıtlığına dayanan kadrajlardaki kırmızı ruj, sarı saç, dökülen kan damlaları, vb. gibi kimi ayrıntıların renklendirilmesi de teknolojik gelişmelerin katkısı bir güzellik oluyor filme.

Yer yer dozu kaçmış şiddet öğesinin, çıplak dans eden ya da sevişen, Eva Green ve Jessica Alba gibi hikâyenin arzu nesnesi halinde arzı endam eden, birbirinden çekici dilberlerle ve cüretkâr bir açık saçıklıkla dengelendiği “Günah Şehri”nin parlak oyuncu kadrosunun da filmin albenisini arttırdığı kesin.

Asla pes etmez, vurduğunu deviren, çirkin metropol gladyatörü Marv rolündeki, zor tanınan Mickey Rourke’dan kibirli, genç kumarbaz Johnny’deki Joseph Gordon-Levitt’e, hikâyeye yeni katılan ve “meşum kadın” Ava’ya körkütük âşık Dwight’taki Josh Brolin’den kötü adam-kumarbaz senatör Roark’a cuk oturmuş Powers Boothe’a, bu kez ilk filmdeki kadar yer almamış dedektif Hartigan rolündeki Bruce Willis’den Ava’nın irikıyım, siyahi emireri Manute’ü canlandıran Dennis Haysbert’e kadar uzatılacak kalabalık kadronun asıl lokomotifi, unutulmaz bir “femme fatale” kompozisyonu çizen Eva Green ile intikam almaya odaklanmış, seksi striptizci Nancy’yi oynayan Jessica Alba’yla ve yolları Kadie’s Club Pecos’ta kesişmiş şehrin tüm kızlarına ablalık eden Amazon Gail-Rosario Dawson gibi alabildiğine çekici kadın oyuncular.

Baştan sona grafik yanı ağır basan sinematografisiyle, meraklısına aşina tüm o kara film klişelerinin birbirini izlediği “Günah Şehri 2”, özetle yer yer seriyal tadı da veren, etkileyici bir seyir deneyimini sunuyor meraklısına.

Kaynak: Cumhuriyet

Bir dönemin efsanesi geri dönüyor

Bayan Arıza tarafından 29 Ağustos 2014 tarihinde yazıldı.

Bu senenin başlarında bir yoğurt reklamı için yıllar sonra bir araya gelen Full House ekibi, neredeyse tam kadro olarak yeniden toparlanıyor. 90′ların bir diğer popüler aile dizisi Boy Meets World‘ün de televizyona geri dönüyor olduğu şu günlerde, son bölümü yaklaşık 20 yıl önce yayınlanan Full House‘un nasıl bir geri dönüş yapacağı merak konusu.

Dizinin orijinal kadrosundan Bob Seget, John Stamos, Dave Coulier, Candace Cameron Bure, Jodie Sweetin ve Andrea Barber yeni Full House kadrosunda da yer alacağı açıklanan ilk isimler oldu.

Toplam sekiz sezon yayınlanan Full House, 192 bölüm sürmüş ve son bölüm 1995 yılında yayınlanmıştı.

Kaynak: Sözcü

İlk kez Kadıköy’de!

Bayan Arıza tarafından 29 Ağustos 2014 tarihinde yazıldı.
En çok konuşulan filmlerini bir araya getiren Filmekimi'nin İstanbul ayağı 11 Eylül'de başlıyor!

İstanbul ayağı 11-17 Ekim tarihlerinde yapılacak Filmekimi, daha sonra Türkiye’nin farklı şehirlerinde devam edecek. Bu yılki İstanbul Film Festivali’nde ‘Tom Çiftlikte’yle Radikal Halk Ödülü’ni kazanan Xavier Dolan’ın Cannes’dan ödüllü son filmi ‘Mommy’ Türkiye prömiyerini Filmekimi’nde yapacak.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Vodafone FreeZone sponsorluğunda gerçekleştirilecek 13. Filmekimi, her yıl olduğu gibi merakla beklenen filmleri izleyiciyle buluşturacak. Yeni sinema sezonunun habercisi olan Filmekimi’nin 13’üncüsünde prömiyerini Sundance, Cannes, Venedik ve Toronto gibi festivallerde yapan, Godard, Cronenberg, Leigh ve Sissako gibi ustaların son yapıtlarının da aralarında bulunduğu filmler sinemaseverlerin beğenisine sunulacak. 11-17 Ekim tarihlerinde, 7 gün boyunca İstanbul’da olacak Filmekimi, Ekim ayı boyunca da Türkiye ’nin dört bir yanındaki sinema salonlarını ziyaret edecek.

İlk kez Kadıköy’de

Bu yıl Ekim ayı boyunca birçok şehri gezecek Filmekimi İstanbul’da son yıllarda olduğu gibi Atlas, Beyoğlu ve Nişantaşı Citylife City’s sinemalarında düzenlenecek ve bu yıl ilk defa Kadıköy’e de geçecek. Kadıköy’deki Rexx sinemasının büyük salonu 11-17 Ekim tarihleri boyunca Filmekimi filmleriyle dolup taşacak.

Xavier Dolan’ın Cannes’dan ödüllü filmi Filmekimi’nde

Henüz 25 yaşında, Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü’nü efsane sinemacı Jean-Luc Godard’la paylaşan Xavier Dolan’ın Altın Palmiye’nin en büyük adaylarından biri görülen son filmi Mommy’nin, Türkiye prömiyeri Filmekimi’nde yapılacak. Cannes’da, jüri başkanı Jane Campion’ın “Gerçekten bir dahi” diyerek övdüğü Dolan’ın son filmi, şiddete meyleden sorunlu ergen oğlu Steve’i tek başına büyütmeye çalışan dul anne Diane’ın hikâyesini anlatıyor. Filmde Diane rolünü, Dolan’ın ilk filmi Annemi Öldürdüm’de anneyi oynayan Anne Dorval üstleniyor.

Yönettiği beşinci uzun metrajlı filmi, yine baştan başa bir Xavier Dolan projesi: Filmin yönetmenliğini üstlenen Dolan, aynı zamanda senarist, ortak yapımcı, kurgucu ve kostüm tasarımcısı; ancak çağdaş sinemanın bu en verimli “yaramaz çocuğu” bu kez filminde rol almıyor. Filmde yer alan şarkılardan bazıları ait. Uyguladığı 1:1 ekran oranı, Oasis, Counting Crows, Dido ve Andrea Bocelli’den şarkıları, renk ve kurgu seçimleriyle Xavier Dolan’ın bu son filmi, birçok eleştirmen tarafından en iyi yapıtı olarak değerlendiriliyor. Dolan’ın önceki filmleri ‘Annemi Öldürdüm’, ‘Laurence Anyways’ ve ‘Tom Çiftlikte’ daha önce İstanbul Film Festivali’nde gösterilmiş, ‘Tom Çiftlikte’, 33. İstanbul Film Festivali’nde Radikal Halk Ödülü’nü kazanmıştı.

Cannes’dan ödüllü Andrei Zvyagintsev’in ‘Leviathan’, David Cronenberg’in ‘Maps to the Stars’, Mike Leigh’in ‘Mr. Turner’ ve Abdrerrahman Sissako’nun ‘Timbuktu’ adlı filmlerinin de Filmekimi’nde gösterileceği daha önce açıklanmıştı.

Kaynak: Sözcü

İki Türk yönetmen Venedik’te yarışıyor!

Bayan Arıza tarafından 29 Ağustos 2014 tarihinde yazıldı.
Fatih Akın'ın ‘The Cut’ ve Kaan Müjdeci'nin ‘Sivas’ filmiyle Altın Aslan için yarıştığı Venedik Film Festivali başladı.

Venedik Film Festivali’nde Türkiye’den iki yönetmen de yarışacak. Fatih Akın ‘The Cut’, Kaan Müjdeci ise ‘Sivas’ filmiyle Altın Aslan ödülü için mücadele verecek. Müjdeci, ayrıca Genç Aslan ödülü için de yarışacak.

Hürriyet’in haberine göre; bu sene 71’incisi gerçekleştirilecek Venedik Film Festivali’nin ‘Yarışma’ bölümünde Türkiye’den iki yönetmen de yarışacak. Yıllardır bütçe sıkıntısı çeken Oscar Ödülleri’nden sonraki en eski sinema şöleni olan Venedik Film Festivali’nde bu yıl ‘Yarışma’ dalında Fatih Akın ‘The Cut’, Kaan Müjdeci’de ‘Sivas’ adlı yapıtlarıyla Altın Aslan ödülüne ulaşmaya çalışacaklar. Bu arada Müjdeci ‘Sivas’ filmiyle ayrıca ‘Geleceğin Aslanları’ dalında da ‘Genç Aslan’ ödülü için yarışacak.

Festival Başkanı Alberto Barbera’nın tarafsız olmasına karşın basın toplantısında övgüler yağdırdığı ve favoriler arasında gösterdiği ‘Sivas’ filminde, 11 yaşında bir çocuk ve yaralı bulduğu dövüş köpeğinin öyküsü anlatılıyor. İtalyan medyası festival öncesinde, 3 Eylül’de gösterime girecek Kaan Müjdeci’nin eserinin iki ödülden birini mutlaka alabileceğini yazıyor.

Fatih Akın’ın 31 Ağustos’ta ünlü Fransız müzisyen Alexandre Desplat’ın başkanlığını yaptığı jüri karşısına çıkacak ‘The Cut’ı ise, 1915 olaylarında Mardin’de ailesini kaybeden bir Ermeni demircinin öyküsünü anlatıyor. Akın Cannes’da yarışması gereken filmi son anda çekerek Venedik Film Festivali’ne yazdırmıştı.

TÜRK SİNEMASININ 100. YILI KUTLANACAK

71’inci Venedik Film Festivali’nde Türkiye’den iki filmin yanı sıra Altın Aslan için yarışacak başlıca filmler ise şöyle:

Abel Ferrara’nın yönettiği ‘Pasolini’, Alejandro Gonzales İnnaritu’nun yönettiği ve başrollerini Michael Keaton ile Edward Norton’un paylaştığı ‘Birdman’, Benoit Jacquot’un ‘3 Coeurs’u, Ramin Bahrani’nin ‘99 Homes’u, Andrew Niccol’un ‘Good Kill’i ve Francesco Munzi’nin yönettiği ‘Anime Nere’ filmi. Bu yılki festivalin mesleğe özel ‘Altın Aslan’ ödülüne ise Amerikalı film editörü Thelma Schoonmaker ve Amerikalı yönetmen Fredrick Wiseman layık görüldü. Bu arada Türk sinemasının 100’üncü yılı kutlamaları da Venedik’te yapılacak. 1 Eylül’de yapılacak kutlamalar çerçevesinde Ömer Lütfi Akad’ın 1973 yapımı, başrollerini Hülya Koçyiğit ve Kerem Yılmazer’in paylaştığı ‘Gelin’ filmi festivalin ‘Venedik Klasikleri’ bölümünde restore edilmiş haliyle beyazperdeye yansıyacak.

Kaynak: Sözcü

Tarihte Eylül ayında neler olmuş bi’hatırlayalım…

Bayan Arıza tarafından 29 Ağustos 2014 tarihinde yazıldı.

* 1 Eylül 1973: Bob Dylan; Knocking On Heaven's Door ile Amerika listelerine girdi.

* 1 Eylül 1979: Madness, 45'likleri "The Prince" ile ilk defa İngiltere müzik listelerine girdi.

* 2 Eylül 1982: Keith Richards'ın Redlands'taki evi yangın sonucu ciddi hasara uğradı.

* 3 Eylül 1966: Hollies, "Bus Stop" ile Amerika listelerine girdi.

* 5 Eylül 1946: Queen solisti Freddie Mercury, Zanzibar'da dünyaya geldi.

* 5 Eylül 1971: John ve Yoko Lennon'ın aralarında "Cold Turkey" ve "Up Your Leg"in de yer aldığı beş filmi vizyona girdi.

* 5 Eylül 1988: Tom Waits'in "Big Time" albümü İngiltere listelerine girdi.

* 7 Eylül 1978: The Who davulcusu Keith Moon öldü.

* 9 Eylül 1956: Elvis Presley, The Ed Sullivan Show'lardan ilkine katılarak Hound Dog, Don't be Cruel, Love me Tender ve Ready Teddy'yi seslendirdi.

* 10 Eylül 1974: New York Dolls dağıldı.

* 11 Eylül 1987: Peter Tosh öldü.

* 13 Eylül 1980: Dave Knopfler, Dire Straits'ten ayrıldı.

* 14 Eylül 1983: Amy Winehouse Londra'da doğdu.

* 15 Eylül 1975: Pink Floyd'un "Wish You Were Here" albümü yayınlandı.

* 15 Eylül 1993: U2 konserinde işitme kaybına uğrayan bir dinleyici, gruba açtığı davayı kazanarak 20 bin pound kazandı.

* 16 Eylül 1977: T-Rex solisti Marc Bolan, kız arkadaşı Gloria Jones'un kullandığı aracın kaza yapması sonucu, 29 yaşında hayatını kaybetmişti. Çift, akşam yemeğinin ardından Bolan'ın Richmond'daki evine gitmek için yola çıktı. Fakat Jones'un direksiyon hakimiyetini kaybetmesiyle araç bir çınar ağacına çarptı. Bolan olay yerinde hayatını kaybetti. 30.yaş gününden hemen önce hayatını kaybeden sanatçının cenazesine, yakın arkadaşları David Bowie ve Rod Stewart da katılmıştı. Törenin girişine ise hit şarkısına gönderme olması açısından "Beyaz Kuğu" şeklinde bir çiçek yaptırılmıştı. Bolan, kazalardan ve ölmekten çok korktuğu için hiçbir zaman araba kullanmayı öğrenmemişti.

* 17 Eylül 1969: Tüm dünyada, Paul McCartney'nin öldüğüne dair dedikodular dolaşıyordu. İddialara göre McCartney, 1966 yılında İskoçya'da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmiş, yerine ona çok benzeyen biri geçmişti.

* 18 Eylül 1952: Doug Colvin bilinen adıyla Dee Dee Ramone doğdu.

* 18 Eylül 1970: Jimi Hendrix öldü.

* 18 Eylül 1983: Kiss elemanları ilk defa makyaj yapmadan sahneye çıktı.

* 19 Eylül 1981: 11 yıl aradan sonra bir araya gelen Simon and Garfunkel, Central Park'ta konser verdi.

* 20 Eylül 1973: Neil Young and Crazy Horse'un konser verdiği The Roxy Club'ın Hollywood'daki açılışı yapıldı.

* 21 Eylül 1934: Leonard Cohen doğdu.

* 22 Eylül 1957: Nick Cave, Avustralya'da doğdu.

* 23 Eylül 1991: Gitarist Izzy Stradlin, Guns N'Roses'dan ayrıldığını açıkladı. Yerine Gilby Clarke geçti.

* 29 Eylül 1967: Motown, Gladys Knight'ın "I Heard It On the Grapevine" parçasını yayınladı.

* 29 Eylül 2004: The Who davulcusu Keith Moon için yapılan davul seti, 120.000 pound'a bir koleksiyoncuya satıldı.

* 30 Eylül 1955: James Dean öldü.

Kaynak: Çeşitli tarihlere ait Cnbc-e Dergiler

Kate Bush 35 senenin ardından sahnedeydi

Bayan Arıza tarafından 29 Ağustos 2014 tarihinde yazıldı.

Kate Bush, geçtiğimiz akşam, Londra’daki Eventim Apollo’da 35 yıl sonraki ilk konserini gerçekleştirdi.

Bush, Ekim başına kadar sürecek olan 22 konserlik Apollo açılışını “Before the Dawn” parçasıyla yaptı.

The Guardian’ın verdiği bilgilere göre konser yaklaşık 2 saat sürdü.  Bush konsere “Hounds of Love”, “Running Up That Hill” ve “Joanni” gibi en büyük hit parçalarıyla başladı. Ardından 1985’te yayınladığı Hounds of Love LPsinden bir parça olan “The Ninth Wave”e geçiş yapan Kate Bush, “Sky of Honey”le devam edip “Among Angels” ve “Cloudbusting”le de kapanışı gerçekleştirdi.

Beklendiği üzere konser, izleyicilerine kostümler ve özenle hazırlanmış arkaplanlarla da görsel bir şölen yaşattı.

İzleyenlerin yorumlarıyla konuya hakim olmak isteyenler şöyle buyursunlar.

Kaynak: Radyo Eksen

Luc Besson’dan “Lucy”

Bayan Arıza tarafından 27 Ağustos 2014 tarihinde yazıldı.

Birkaç aydır sinemaya gidememiştim. En son sanırım Noah’ı sinemada izlemiştim. Biraz kafa dağıtmak istedim, baktım Luc Besson’ın filmi “Lucy” vizyonda. Oyuncular da güzel, Morgan Freeman var, Scarlet Johansson var, Old Boy’dan tanıdığım Güney Kore’li oyuncu Min-sik Choi var. Nihayetinde tercihimi Lucy’den yana kullandım. Jeneriği izlemedim, sadece konusunu okudum; oyuncuları ve yönetmeni sevdiğimden filme şans verdim.

Soluksuz izledim ve hiç sıkılmadım. Kurgu ve geçişler tam benim istediğim gibiydi. Film ise orta halli sayılırdı. Sanki biraz da kısa geldi süresi. Çok sıkı bir girişle başladı aslında. Sonrasında da iyi gitti ama çabucak bitti. Sanki biraz aceleye getirilmiş gibiydi.

Senaryo da Luc Besson’a ait, kendisini çoğumuz Leon’dan hatırlar. Bu Fransız abinin Nikita’sı da güzeldir aslında.

Film “gerilim” ya da “bilim kurgu” kategorilerinde gösteriliyor ama biraz felsefe ve belgesel havasını da eklemek lâzım filme. Leon ile kıyaslanamayacak bir film elbette ama bu da yönetmenin kafasından geçen bir senaryoymuş besbelli. Bilim kurgu sever biri olmadığımdan biraz endişelenmiştim “sıkılır mıyım?” diye. Bu film bence bilim kurgu olarak bile ifade edilmeyecek kadar yumuşaktı, bilim kurgu severler hoşlanmayabilir bu bağlamda.

Filmin konusu ise şöyle; Tayvan'da yaşayan Lucy (Scarlett Johansson) erkek arkadaşının kazığı sonucu Tayvan uyuşturucu mafyasının eline düşer. Asyalı mafya grubu Lucy'nin karın boşluğuna ufak bir operasyonla, CPH4 adlı sentetik uyuşturucu dolu bir paket yerleştirir. Lucy'nin bu paketi Avrupa'ya ulaştırması gerekmektedir.

Ama tabii işler yolunda gitmez ve paket Lucy'nin karnında patlar. CPH4 maddesinin Lucy'nin vücudunda dağılması beklenmedik bir reaksiyona yol açar. İnsanlar normalde beyinlerinin yüzde 10'nu kullanırken, Lucy'nin beyni, kapasitesini aşarak olağanüstü güçler kazanmaya başlar.

Neticede film; insan, beyninin %100’ünü kullanırsa neler olabileceği ile ilgili mevzuyu işliyor. Kamera görüntüleri, dar açıdan çekimler, zamanda geri gidişler, olayın big bang’e kadar gidişi vb. görüntüler beni tatmin etti. Ayrıca aksiyon sahneleri de çok güzeldi. Müziklerini de beğendim. Klasik bir Luc Besson sineması. Zaten 2. yarıda mevzu Fransa’da finalleniyor haliyle.

Olay zaman kavramı ve felsefesi ile ilgili bence. Bu anlamda bilim kurgu diyemeyeceğim bir film. Herkesin filmden beklentisi farklı olacaktır. Ancak ben beğendim ve de sıkılmadan izledim.

Sonic Highways fragmanı geldi

Bayan Arıza tarafından 22 Ağustos 2014 tarihinde yazıldı.

Foo Fighters sekizinci stüdyo albümleri Sonic Highways için bir fragman yayınladı.

2014’ün en çok beklenenlerinden olan Foo Fighters’ın Sonic Highways albümü HBO kanalında bir belgesel dizisi olarak da ekranlardaki yerini alacak. Albüm tüm takipçiler tarafından merakla beklenirken, yayınlanan fragmanda taze kayıt “Something from Nothing”in yer alması beklentileri daha da arttırdı.

Yeni albüm için, Foo Fighters farklı ekipler, prodüktörler ve müzisyenlerle çalışmak üzere ABD’nin çeşitli yerlerini gezmiş, bütün şarkılar farklı stüdyolarda kaydedilmişti. Dave Grohl bunu fragmanda da yer alan şu sözler ile açıklıyor: “Bir albümdeki şarkıları yazdığın ve kaydettiğin yerdeki atmosfer, müzikal sonucu çok etkiliyor.” Sonic Highways’in müzikal anlamda birçok etkiyi barındıran bir albüm olacağına şüphe yok.

TV dizisi içinse, fragman bize karşımıza çıkacak şeyin bir belgeselden öte olduğunu gösteriyor. Bu dizi ülke çapında müzikal tarihi incelerken, aynı zamanda Foo Fighters’ın albüm için birlikte çalıştığı Willie Nelson, Macklemore gibi ünlü isimlerin de bu tarihsel çizgideki yerlerine değiniyor.

Dizi, 17 Ekim Cuma günü başlayacak. LP ise bütün dünyada aynı anda 10 Kasım’da raflardaki yerini alacak.

Foo Fighters Sonic Highways: Trailer (HBO)

Kaynak: Radyo Eksen

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Moebius

Bayan Arıza tarafından 22 Ağustos 2014 tarihinde yazıldı.

Güney Kore Sineması ile Hollywood arasındaki farkı göster deseler; kıytırık sinema bilgime dayanarak Güney Kore sinemasını bir adım öne çıkarırdım. Güney Korelilerin yüksek bütçeli filmler yapmamaları haricinde sinemaya “rahatsız edici” bir özellik kazandırdığını söylemek yanlış olmaz. Bu rahatsız edici filmlerin yönetmenlerinden biri  Kim Ki Duk.  Kim Ki Duk’un hayatı diğer yönetmenlere göre farklı, bu farklılık aynı zamanda filmlerine de yansıdı.

Kabataslak kendisinden bahsetmek gerekirse; Kim Ki Duk bir taşra köyünde doğdu,  Yaramaz bir çocuk olan Kim-ki Duk eğitim hayatı için tarım eğitimi veren bir okula gönderildi, maddi yetersizliklerden dolayı okuyamayan Kim Ki Duk okuldan ayrılıp  fabrikalarda işçi olarak çalışmaya başladı. 20 yaşında deniz kuvvetlerine katıldı, 5 yıl çavuş olarak görev yaptı. Bu da kendi hayatına birikimler sağladı.

Kim ki –Duk’un diğer yönetmenlerinden ayrılan bir özelliği vardı, bu da sinema eğitimi almayışı ve kimsenin yanında çalışmayışıydı. İlk sinema deneyimi  Timsah’ı 1996 yılında çektikten sonra ağır eleştiriler aldı, ama bu eleştiriler kendisini yıldıramadı bu yolda iyi işler çıkardı. Ufak da olsa Kim ki Duk’un hayatı bundan ibaret.

Filmlerinde rahatsız edici, herkesin hazmedemeyeceği (şiddet, yaralama, kavga, acı, ensest ilişki) gibi konular üzerinde durdu kendisi. Filmografisinde bütün filmlerini izleme şansım olmadı ama “Moebius” filmi Kim ki-Duk sinemasına alışkın olmayanlar için hazmedilmesi zor bir film. Rahatsız edici birçok unsuru Kim ki-Duk filmin içine yerleştirmiş, hiçbir şeyden geri kalmamış.

Moebius'un  diğer  özelliği  filmde hiçbir diyalog bulunmaması. Kim ki -Duk'un filmde diyaloglara yer vermemesi, replik bulunmaması hiç rahatsız etmiyor izleyeni. Kim ki Duk’un filmlerine alışık olanlar için geçerli bu, alışık olmayanlar için rahatsızlık söz konusu olabilir. Filmde; diyaloglar yerine ağlama, gülme, bağırmalar var ve diyaloglardan daha çok şey anlatarak boşluğu dolduruyor. 

Filmin başlarından itibaren karısını aldatan bir kocanın karısı tarafından cinsel organını kesmeye çalışan bir kadını görüyoruz, kadının başarısız olması sonucu cezalandırılan çocuk oluyor.  Bu sahneden itibaren “kan ve şiddete hoş geldiniz”diyor Moebius. Kadının çocuğunun cinsel organını kesmesi sonucu çocuk, sokakta ve okulda arkadaşları tarafından alay konusu oluyor. Cinsel organının kaybettiği kaygıyla çocuk bir canavar birine dönüşüyor, babasının önerileriyle mazoşist yeni alternatifler keşfederek acıdan zevk almayı öğreniyor.

Şiddet üzerinden zevk vermeyi seviyor Kim ki- Duk. Baba ve oğulun taşı ayaklarına sürttüğü orgazma ulaştığı sahnelerde bunu görüyoruz. Seyirciye şiddet üzerinden zevk yaşatıyor Kim ki Duk. Baba kendi penisini oğluna  naklediyor. Çocuk penis nakliyle ilk denemesini babasının birlikte olduğu kadınla yapmak istiyor ama bunu başaramıyor.

Anne karakterini oğlunun cinsel organını keserken gördük filmin başında, filmin sonlarında da oğlunu arzulayan bir anne olarak görüyoruz. Bu sahneler kadının erkeğin cinsel organa karşı düşmanlığıyla bağdaştırılması yanlış sayılmaz, özellikle kocası tarafından aldatılmasının faturasını oğlundan çıkarması kadınların bakış açısıyla  “bütün erkekler aynıdır” sözüne denk geliyor.  Aynı zamanda bu durum Odipus Kompleksi üzerinden anlaşılabilir, Odipus kompleksinde  her çocuk erken yaştan itibaren ebeveyne ilgi duyabilir.  Çocuğun sertleşme yaşadığı tek yer annesinin yanı. Annesinin çocuğunu  arzulaması kimi izleyiciler tarafından “ahlaksız” olarak nitelendirebilir ve Kim ki Duk’un uyguladığı bir yöntem bu seyirciyi rahatsız edebilir.

Anne ve Oğul yaptıklarından dolayı pişman bir profil çizse de, filmin başlarından itibaren çocuğun penisini keserek cezalandıran anne ile Baba’nın  rolleri değiştiriyor. Baba, annenin çocuğunu arzulaması nedeniyle çocuğunun penisini kesmek istiyor. Filmin merkezinde penis ve erkeklik var. Aile içi şiddet filmin başından  sonuna kadar sürüyor. Penisini kaybeden çocuk canavara dönüşüyor, penisini kaybettiği için baba çocuk için çözüm yolu arıyor, annesi çocuğunu sertleştiriyor ve çocuğunu arzuluyor. Çocuğunu arzulayan annenin cezasını baba kesiyor, son olarak geriye sadece çocuk kalıyor. Çocuk ta  bütün bunlara sebep olan cinsel organına cezayı kesiyor.

Her şeyin sonunda  erkek te kadın da organına takıntılı olduğunu anlatıyor yönetmen. Tüm bunları anlatırken konuşmuyor, diyalog kullanmıyor. Diyalogtan daha etkili yol izliyor, oyuncular da iyi iş çıkarıyor.  Benim için rahatsız edici, sapkın derecesinde iğrenç bir film değildi “Moebius”. Kim ki Duk’u tanıyanlar için kurallar yine alt üst edilmiş şekilde  karşımıza çıkıyor. Ne kamera çekimleri, ne kurgunun önemine takılmayanlar bu filmi sevecektir, çünkü kamera çekimlerinden önemli şeyler de vardır bu hayatta.  İşte o önemli şeylerden biri “Moebius”.