• Normalleşiyor muyuz (!) ne?!!

    Gündem değişiyor. Her şey eski moduna dönüyor, döndürülüyor. Ekonomi düşünülüyor. Mağazalar, cafe'ler, bar'lar açılıyor. Sanki çok lazımmış ya da insan hayatından değerliymiş gibi. Vak'a sayısı azalmıyor. İnsanlar ölmeye devam ediyor. Ben şahsen daha da artacağını düşünüyorum. Kendi muhitimde yürüyüşe çıktığımda (ki iyi eğitimli tiplerin oturduğu, sosyo-kültürel olarak da iyi diyebileceğimiz bir ...

Evren Özer’den Kadın Kokusu (1992) / Scent of a Woman

Bayan Arıza tarafından 2 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Aslında uzun süredir indirdiğim filmler arasında idi.Çoğu zaman yüzüne bile bakmadım.Belki de ismine takıldım.Aynı yıllar evvel Dövüş Kulübü filmine verdiğim önyargılı karar gibi.O filme de aynı defansı koymuştum ama bir arkadaş ‘oğlum filmin dövüşle bir alakası yok,izleyince anlayacaksın’ demişti ve haklıydı,David Fincher önderliğinde,Pitt ve Norton eşliğinde bir sinema şaheseri izledim.Aynı duygu içime hasıl olmuş gibi sanki bana hitap etmeyecek gibi geliyordu üstelik film hakkında ne bir yorum ne de bir fragman izlemiştim.Yapım yılı da 1992 olunca çoğu kere es geçiyordum.Afişinden de pek bir hazzetmedim.Tüm bu olumsuz bakış açılarımdan dolayı artık bu incelemeyi yazmak bana farz olmuştu,hakkını verme zamanı… Al Pacino’nun unutulmaz bir karakter çizdiği film,aslında 1974 yapımı İtalyan Profumo di Donna’nın yeniden çekimi…

Filmimizin konusu ise şu şekilde ;

Bir kolej öğrencisi olan Charlie,paraya ihtiyacı olduğundan kör bir adama,bir nevi 'bebek bakıcılığı' yapmaya razı olur ama iş,umduğu kadar basit olmayacaktır.Çünkü Emekli Albay Frank Slate’in haftasonu için çok özel bir planı vardır. Bu plana yolculuk,kadınlar,iyi bir yemek,birinci kalite şarap,tango,limuzin ve ne yazık ki bir de 45’lik dahildir.İşin kötüsü,bunları yaparken Charlie’yi yanından ayırmaya da hiç niyeti yoktur… Bazı filmler vardır usta,sanki önce adamı bulmuşsundur sonra senaryoyu yazıp filmi çekmişsindir.Bence önce Al Pacino diye bir adam bulmuşlar,üstüne bundan bir kör yaratalım üstelik asker olsun yanında da gazi,sonra da intihar eşiğine getirip bir film çekelim demişler… Bazı filmler insana sözler bırakmıyor.Sadece hissediyorsunuz o film bittikten sonra içinizdeki o boşluğu.Sizi alıp başka yerlere götüren ve geri getirirken bir parçanızı orda bıraktıran bir film bu.Küllerinden yeniden doğmak gibi.Neden mi? Şöyle ki ; Albayımız en başta demir gibi sert,kuralcı,dediğim dedik çaldığım düdük bir tip üstelik kör olması hasebiyle eski hayatını özlediğinden – ki sonradan kör oluyor- o birine dokunmadıkça başkalarının ona dokunmasına istemiyor.Ama Charlie ile zaman geçirmeye başlayıp ona alıştıkça yönetmen bize ince bir ayrıntıya dikkat çekiyor.Albay tam intihar edeceği sırada Charlie’ye kendine dokunulmasına izin veriyordu.Yani Charlie albayımızı kendiyle geçirdiği süre zarfında yumuşatmış ve yönetmen bize albayın kalbinde kötülük olmadığını bize göstermeye çalışmıştı.Bir diğer dikkatimi çeken husus albayımızın ‘Ha-Ha’ gülüşü,ancak bu gülüşün ne anlama geldiğini intihar etme teşebbüsü sırasında anladım.O ana kadar albayımız her dalga geçtiği hatta kendini aşağılayan sözlere karşı ‘Ha-Ha’ derken veya en azından ‘Ha’ derken intihar teşebbüsünde bulunduğu gün öyle bir gülüş göremedik çünkü albay aslında o gün üzgün ve bu dünyadan gitme ihtiyacı içinde idi.Charlie albayı o çok iyi repliği ile hayata döndürdüğü anda o meşhur gülüş yine ekrandaydı.İşte o an o gülüş bizi yeniden albaya bağladı…  Buna ilaveten evine iş görüşmesi için gelen öğrencisiyle ta filmin başında ilk karşılaşmalarındaki konuşmalarından başlayan mutlak hakimiyeti ve istisnasız,kararlı bir şekilde koruduğu mesafesi,ona yardım ederken,ona bir şeyler öğretirken,ona öğütler verirken,ona veda ederken,ona kızarken de aynı istikrarla devam eder ve biz bu karaktere aynı anda hem nefret dolduk,hem acıdık,hem merhamet ettik,hem "vay be, helal olsun" da dedik.Al Pacino karakteri öyle güzel doldurmuş,öyle güzel yüklemiştir ki yeri gelir de o kadar diktatör tavırlarına rağmen,değneğiyle sağda solda duran sandalyelere çarpa çarpa yürürken veya hayatının belki de en keyifli zamanını geçirip tango yaptığı bayanın ardından gözleri dolu,o anları beyninde düşünceli şekilde yeniden yaşarken ya da gittiği şükran yemeğinde ailesi sayılan yakınları tarafından istenmeyen,iğneli bakışlara maruz kaldığında ona için için ağladık… Al Pacino’nun koca film boyunca bir an olsun kör olmadığını ele verecek şekilde bakmıyor.Özellikle "elindeki silahı ver" kavgasının yapıldığı sahne ve sondaki disiplin kurulu konuşması sahnesinde çok uzun süre kamera suratına odaklandığı halde hata yapmıyor.Kör ve yaşlı bir adamın genç ve güzel bir kadınla tango yapması nasıl bir histir acaba? Filmin bir yerinde başını bir kadının saçlarının arasına sokup o kokuda boğulmaktan bahseder albayımız ve o tango sahnesinde dans ettiği kadın yalnızca kokusuyla fark ettiği bir kadındır.Bütün dans boyunca o sabun kokusu ( tedavülden kalkmış "ogilvie sisters" markalı bir sabundur bu.Filmin bütün büyüsü de zaten burada saklıdır.Artık üretimden kalkmış bir koku,gerçek bir kadın kokusudur şimdiki kadınlarda bu koku olamayacağına göre şimdiki kadınlar,elbette ki filme göre,beş para etmez.) burnuna dolmaktadır,saçlarından gelen koku da.Hatta kız duyduğu heyecandan hafif terlemiştir de mutlaka ve albayımız bunun kokusunu da duymaktadır.Tüm bu kokular albayımızın çok sevdiği o güzel kadınlardan biriyle hem de kendi cennetinde tango yaptığını bence yönetmen tarafından betimlenmiştir. Özellikle o otel odasında yaşananlar hayat kadar gerçekti.Albay bir kadını tarif ederken üstelik sadece kokusundan yola çıkarak bunu yapması gören bir insandan çok daha iyi hissedebildiğini aslında görmek eyleminin izafi bir kavram olduğunu bize hatırlattı.Albayın görmeyen gözlerindeki derinlik ve o derinliğin içerisinde hissettikleri gerçekten umutlarımızı kovalarken yorulduğumuzda veya hayatı sorgulamaya başladığımızda albayın o görmeyen gözlerini çıkarmalı ve o gözlerle bakmalıyız dünyaya.Aslında bu film insanın her zaman zorluklarla  karşılaşacağını ama bunları aşmaktan başka seçeneğimiz olmadığını gösteriyor… akılda kalıcı sahneleri ; Ferrari deneme süreci sahnesi Tango sahnesi – çalan şarkı Por Una Cabeza- Finaldeki muhteşem disiplin kurulu konuşma sahnesi replikleri ise ; Hiç kapıldın mı o hisse, gitmek istersin hani, Ama aynı zamanda da kalmak gelir içinden. Bana bir John Daniels söyle, Sanırım Jack olacaktı, Kaç senelik arkadaşımın ismini bana mı öğretiyorsun? Hayatımda pek çok dönüm noktasında karar vermek zorunda kaldım.Doğru yolun hangisi olduğunu her zaman biliyordum…Ama hep diğer yolu seçtim.Neden mi? Çünkü çok zorlu bir yoldu. Hayatım boyunca bacakları değil de, elleri boynuma dolanan bir kadın aradım… (ki filmin son sahnesinde ortaya çıkan tarih öğretmeni de o kadın…Al Pacino"nun tasvirini en iyi yaptığı,yalnızca kullandığı kokuyu değil,boyunu,posunu ve saçının rengini de doğru bildiği bu kadının Al Pacino"ya aşk dolu bakışları da bu düşüncemi pekiştirmiştir.Zira ilk kez karşılaştığı bu kadının 1.70 boyunda ve kızıl saçlı olduğunu görmeden ve dokunmadan doğru bilen albayımız kadının da kendisinden çok hoşlandığını hissetmiş olmalı bence.Ayrıca eve döndüğünde -her zaman kavga ettiği- küçük kıza sevecen yaklaşımı da, bu yeni filizlenen aşkın etkisiyle olsa gerek.) Biraz da çuvaldızı kendimize batıralım. Biz erkekler duygusallıklarımızı,hislerimizi olduğu gibi ortaya koyarız kanımca erkek mantığı şövalyelik yapma ihtiyacı,erdemlerinden vazgeçmediği zaman çok daha delikanlı hissettikleri üzerine kurulu ve nitekim zayıf olduğumuz durumlarda bunu saklamak adına ağlamak yerine kendilerini öfkeli ya da kızgınmış gibi gösterme çabalarımız,işte albayımızın finale kadar ki durumu da bu tespit üzerine inşa edilmiş gibime geliyor… Müzikler Thomas Newman'a ait ve bu filmi izlerken Esaretin Bedeli filminin müzikleri kulaklarınıza benzer gelebilir çünkü o filminde müzikleri aynı adama ait.İki filmin arası sadece 2 yıl bu filmde Newman sanki ısınma turu atmış… Al Pacino'nun o kadar harika bir ses tonu var ki,dublajlı izlemek ona hakaret olur.Hele finaldeki konuşma sahnesinde,öyle bir konuşuyor ki tüyleriniz diken diken oluyor.O ses tonundaki eminliği ve kendine olan güveni fazlasıyla hissediyorsunuz.İlave olarak Al Pacino bu film için 4 ay körler okulunda kalmış ve role o kadar çok çalışmış ki bir noktaya sürekli baktığı için gözleri bozulmuş ve filmden sonra gözlük kullanmaya başlamıştır. Ayrıca Al Pacino canlandırdığı kör rolü ile En İyi Erkek Oyuncu heykelciğini sonuna kadar hak ederek kazanmıştır… Herkese İyi Seyirler Dilerim…

Evren Özer’den Film Kritiği: Doktor Jivago (1965)

Bayan Arıza tarafından 2 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Devrim…

Cümle anlamı ‘’bir toplumun yaşamında önemli işlevi olan kurumların hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde kökten değiştirilmesi ya da yenileştirilmesi, yeniden biçimlendirilmesi ya da belli bir alanda birdenbire gerçekleşen kökten değişiklik’’ olsa da Bolşevik İhtilali Çarlık Rusya’sının sonu yeni bir dünya düzeni demekti ki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) dağılana kadar da bu yeni dünya şekli hüküm sürdü.İşte tam bu noktada Çarlık Rusya’sından sosyalist Rusya’ya geçiş dönemini bir aşk hikayesi üzerinden okuyan bir film bu… Konu olarak özeti; Bolşevik Devrimi döneminde yaşayan bir doktor ve de şair olan Yury Zhivago,devrim atmosferinde büyük bunalımlar yaşamaktadır.İdeallerini ve doğru bildiği şeyleri kaybeden Zhivago'nun evliliği de bir hayli sıkıntıdadır.Karısının kendisine duyduğu aşka karşılık veremeyen çaresiz adam devrim liderlerinden birinin karısına aşıktır.Bu aşk ve evliliği arasında sıkışıp kalan Zhivago sadakat ve tutkuları arasında kalmaktadır. Bol Oscarlı uyarlama uzun filmleriyle ünlü David Lean'in,Boris Pasternak'ın Nobel ödüllü romanından uyarlayarak çektiği film devrim sonrasında küçük burjuva sınıfının burjuva ilişkilerinin bireylerde yarattığı buhranı,Doktor Zhivago’nun kadınlarla yaşadığı aşk ilişkileri ve bireyci romantizminin ortaya çıkardığı sanatının çerçevesinde ele alıyor…

David Lean'in filminde bol bol Sovyet eleştirisi görüyoruz.Devrimin yarattığı bürokrat sınıfın gücü devrimden önce var olan burjuvazinin gücünden daha az değildi.Yaratılan yeni sınıfın otokratik tavrı, o dönemin şartlarında pek çok haksızlığa yol açmış,yüz binlerce insanın yok yere idamına,sürgün edilmesine,işkencelere uğramasına yol açmıştır.Sosyalizm’in yarattığı yeni sorunlar da cabası idi.Fakirlik,yoksulluk,barınma,sağlık vs.problemler de filmde bolca eleştirilmiştir…

Boris Pasternak Sovyetler döneminin en büyük şairlerinden kabul edilir.Doctor Zhivago tek romanıdır,şairliğiyle üst üste 5 yıl Nobel'e aday olsa da kazanamamış,ancak ilk ve tek romanı olan Doctor Zhivago ile apar topar Nobel'e layık görülmüştür.Bunda en büyük pay "sosyalist" Albert Camus’dur.Pasternak Nobel'i,siyasi gerekçelerle verildiğini düşünerek reddetmiştir…

Karakterlerdeki mesajlar da çok dikkat çekici ayrıca ki sanki hepsinin bir yaratılış amacı var gibi,mesela ;

Yuri Zhivago : Zengince bir aileden gelen,başka bir zengin ailenin yanında yetişen bir doktor,(küçük burjuva) entelektüel ilgileri olan,Kolya dayısı sayesinde insanın ruhani tarafına da eğilmeyi alışkanlık edinmiş bir adam…

Amacı : Olaylar üzerine ruhani ve entelektüel yorumlar yapacak karakter!

Tonya : Yuri Zhivago’nun zengin bir aileden gelen karısı…

Amacı : Devrimin zenginlere çektirdiklerini anlatmak!

Paşa (Strelnikov) : Lara’nın kocası,bir işçi ailesinden gelen sonrasında devrimci birliklerin başına geçen bir kişi…

Amacı : Devrime inanan,onun için mücadele eden,sonra da yok edilmeden kendini öldüren kişi!

Markel : Yuri Zhivago ve Tonya’nın eski uşağı, Yuri Zhivago son karısının babası…

Amacı : Devrimden sonra bir şey oldum havalarına giren,işe yaramaz proleter modeli! 

gibi…

Devrimi anlatan romanda aslında bu ihtilal kurgusuna sığmayan bir karakter daha var;

Yuri Zhivago’nun Lara’sı,

Yuri Zhivago ne kadar yaşadığı herşeyi bir kavramsal anlam içinde düşünmek zorundaysa,Lara o kadar doğallıkla kabul eder.Yuri Zhivago yaşadığı ve gördüğü her şeyi kendi düşünce evreninin kalıpları içine sokmaya çalışmaktadır.Bu zaman zaman olayların gerçek manasına nüfuz etmesini de engellemektedir oysa Lara hayatı olduğu gibi kabul etmeyi,ona tabi olmayı,olayların şekillerini değiştirmeye uğraşmadan,oldukları gibi anlamayı becerebilen bir insandır.Aralarındaki aşkın ikisine yansıması da böyledir.Yuri Zhivago bu aşkı düşünürken zaman zaman sinir buhranları,karmaşalar,isyanlar içinde bulurken kendini Lara tam tersine yeri geldiğinde bu aşktan vazgeçmeyi bile kabullenebilir,hem de en sakin haliyle,bu aşkın adeta bir leyla ile mecnun, Ferhat ile şirin misali "aşk masalı" olarak anlatılması da kitabın temelindeki politik kaygının tamamen dışında kalmaktadır.bu aşk kitapta bana Pasternak'ın bir propaganda (ya da anti-propaganda) makinesi değil de insan olduğunu gösteren tek göstergedir.Entellektüel Pasternak bu ilişkiden ve Yuri Zhivago’nun Lara'ya karşı hislerinden bahsederken herhangi bir erkeğe dönüşür ve hayallerinin kadınını,aşkını,ilişkisini anlatmaya başlar…

Zamanın su gibi aktığı,mekanların,kostümlerin,sahnelerin on numara olduğu,senaryonun kendini aştığı sinema tarihinin en kült filmlerinden biri.Film gösterime girdiği yılda en iyi film müziği Oscar ödülünü almıştı.Çekim yılının çok çok ötesinde…

Görsel olarak bir şölen izliyorsunuz.Özellikle mevsim geçişlerindeki muhteşem doğa resimleri,karlı ve buzlu sahnelerdeki usta çekim teknikleri ve bu sahnelerdeki muhteşem oyunculuklar filmi çok çok üste taşıyor ki herşeyin manuel olduğunu unutmayalım…

Bazı ilginç ayrıntılar vereyim;

Filmin başında Omar Sharif'in oynadığı karakterin 8 yaşındaki halini oynayan çocuk için siz de benim gibi "amma iyi bulmuşlar,hakikaten benziyo adama,hatta sanki gerçekten adamın küçüklüğünü çekmişler." diye düşünürseniz şaşırmayın,çünkü o çocuğu oynayan kişi Omar Sharif'în oğlu Tarek Sharif imiş…

Ayrıca Yuri Zhivago rolü başta Ayhan Işık'a teklif edilmiştir.Ayhan Işık ise bu rolü reddetmiştir ki tahminim rolü reddetmemesinin nedeni dil bilmemesi olabilir.

Aslında film şunu soruyor bize;

Toplum mu önce gelir Birey mi?

İdealizim mi önce gelir Pragmatizm mi?

Teori mi önce gelir Gerçekler mi?…

Who Killed Sister Cathy?

Bayan Arıza tarafından 1 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

The Keepers; The Case Against 8, Good Ol' Freda'nın yönetmeni Ryan White'in çektiği ve Netflix'te yayınlanan 7 bölümlük gerçekten yaşanmış bir olayı anlatan belgesel.

Her bir bölüm insanı liğme liğme ediyor. Kızgınlıkla, üzüntüyle, acıyla, şaşkınlıkla, o insanların neler yaşadıklarını anlamaya çalışarak bir solukta izledim. Beni çok etkiledi. Çoğu yerinde ben de kurbanlarla beraber ağladım.

Belgeselin konusu ise acıdır ki bir grup rahip tarafından, Baltimore'da bir katolik kız lisesi olan Keough Lisesi'ndeki öğrencilere yapılan cinsel istismarı anlatmakta. Özellikle kötü bir karakter olan Rahip Joseph Maskell var ki şeytanın bu dünyaya inmiş hali. İşlediği suçlara doktorları, polisleri, başka rahipleri de dahil ediyor. Kızlara yaşattığı acımasız şeyler o dönemde kızların edebiyat öğretmenleri olan ve çok sevdikleri rahibe Cathy Cesnik tarafından farkediliyor. Çok sevilen Cathy Cesnik, olayları örtbas etmek isteyenler tarafından 1959 yılında cinayete kurban gidiyor.

Polisler delilleri yok ediyor, Katolik kilisesini koruyorlar. O sırada öğrencileri olan ve bu olayı bizzat yaşamış olan insanlar bu olayı içlerinden atamadıkları ve Rahibe Catherine Cesnik'i çok sevdikleri için bir şekilde birbirleriyle bağlantı kuruyor ve olayı tüm ayrıntılarıyla araştırıyorlar. Maalesef bu araştırmaların altından çok fena şeyler çıkıyor. Ve bunu da Netflix 7 bölümlük bir belgesele dönüştürerek her şeyden bihaber olan bizlere ulaştırıyor.

The Keepers, Baltimorelu bir rahibenin çözülmemiş cinayetini, bu cinayetin ardında yatan korkunç sırları anlatmakta. Ölümünün üzerinden 50 yıl geçmiş ve öğrencileri (hayatta kalanlar) 60'lı yaşları sürüyor. Maalesef acıları dinmediği için bu olayı hayatlarından çıkaramıyorlar ve tüm engellemelere rağmen çözmek için uğraşıyorlar.

Evren Özer’den Film Kritiği: 7. Koğuştaki Mucize

Bayan Arıza tarafından 1 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

7. Koğuştaki Mucize

En sonunda söyleyeceğimi en baştan itiraf edeyim, ağladım, ağladım, ağladım…

Daha önce de böyle bir ruh haline bürünmüştüm o da bir Japon animasyon filmi olan Ateş Böceklerinin Mezarı filmiydi…

O filmin yorumuna da şunu yazmışım zaten; ‘’setsuko…hiç unutmayacağım belki bu ismi…hele o küçücük sesin kulaklarımdan hiç çıkmayacak…bir abi ve kardeşin hüzün dolu hikayesi…mendilinizi hazırlayın…müzikleri ile beraber gözyaşlarınızı tutamayacaksınız…bir çocuğun savaştan değil açlıktan ölmesi asıl zoruma giden…setsuko….her zaman kalbimdesin…’’

Tamam bu Uzakdoğuluların özellikle de Güney Korelilerin çok tırışka filmleri oluyor da bazen öyle cevherler çıkıyor ki kendi tarzında tavan yapıyor…

Genellikle filmleri eşimle beraber izlerim ama ne hikmetse(!) bu filmi izlemeye başlayınca 8 yaşındaki kızım da dedi ki ‘’Appa,bu filmin afişinde –ki internet açıktı- küçük bir kız var bende sizle izleyebilir miyim?’’ dediğinde ‘’Olur’’ dediğimde tehlikenin farkında değildim ama artık çok geçti…

Konusuna gelince ; 

6 yaşlarındaki kızıyla muhteşem bir uyum içinde yaşayan zihinsel engelli bir baba'nın, bir kız çocuğunun ölümünden sorumlu tutulması,ölen kızın başsavcının kızı olması nedeniyle şiddet kullanarak imzalatılan ifade ve atılan iftira sonucu idamla yargılanması,hapiste yaşadıkları, yargılanma süreci,baba-kız ilişkisi merkeze alınan bir film…

O kız her ‘’Appa’’ dediğinde kalbimi aldı parçaladı,döktü yerlere,gözlerim doldu,kızıma sarıldım…benim adım sam ve benim adım khan'dan sonra başrol erkek oyuncusundan gördüğüm çok iyi bir performans vardı.Özellikle uçan balon sahnesinde babanın tüm zihinsel problemlerinden arınmış (konuşma biçimi de dahil olmak üzere) bir şekilde karşımıza çıkması o küçük kızın hayalinin ne kadar naif ve günahsız olduğunun açık kanıtıydı.Aslında biz küçük bir kıza değil kalbi iyiliklerle dolu küçük bir kıza ağladık…

7 numaralı hücrede bir koğuş takımı var ki evlere şenlik,her türden adam var.Hepsinin hayatının filmin belirli yerlerinde nerelere taşındığını görmek ayrı bir keyif ayrı bir tattı…

Aklımda kalan sahneler ;

– Finale yakın okuma/yazma sahnesinde muhteşem kapışma beni benden halde,gülmekten kırıldık.

– Gardiyanın kapının aşağısından baktığı,küçük kızın saklanabildiğini zannedip mutlu mutlu baktığı sahnede arkadan müdürün belirmesi ancak kızın bunu fark etmeyip gülümsemeye devam etmesi.

– Finaldeki yardım çığlığına hiçkimsenin cevap vermemesi,verememesi…

Aslında o yardım çığlığını duyan herkes babayı ve kızını tanıyordu üstelik adamın da suçsuz olduğunu biliyorlardı.Modern yaşamın ve vahşi kapitalizmin bazen ne denli acımasız ve insanlık dışı olabileceğini,toplum karşısında bir bireyin nasıl da sistemsel olarak çaresiz bırakabilineceğini yönetmenin burda özellikle parmak bastığı kanaatindeyim.Ayrıca iade-i itibar davasında polis şefinin ceza almaması da şu gerçekliğe bir atıf;

‘’Adalet diye bir şey yok olsa da geç gelen adalet adalet değildir!’’

Afiş ayrı güzel,müzikler ayrı güzel,hikaye çok orijinaldi.Bir yandan adalet sistemine isyan ederken bir yandan da bir aile dramına şahit oluyoruz.Film boyunca akli dengesinin yerinde olmadığı bir bireye sırf birileri tatmin olacak diye ceza vermeye çalışanlar finalde vicdanları ile başbaşa kaldılar ve bu hal onlar için bir açmazdı,vicdan ile adaletsizlik arasındaki kısırdöngü…işte içinden çıkamadığımız bu kısırdöngüye aptal aptal gülüyoruz bazen çünkü elimizden hiçbirşey gelmiyor,sinir oluyoruz tüm o tebessümlerde o sinir harbinin ruhumuzdaki dışavurumları bedensel ifadesi adeta….

Görüntü yönetmeni de ayrı bir aura katmış filme,yavaş çekimler,fotoğrafik görüntüler,can alıcı sahnelerdeki ustaca açılar ve damardan zerk edilen dram akışı gerçekten çok iyi yansıtmış bu havayı…

Umarım bu senaryoyu Yeşilçam veya Hollywood sineması farketmez,uyarlamaz çünkü filmin bir dokusu var ancak bu insanlar oynarsa o doku tutar diye bir hissiyatın içindeyim.Tüm karakterler öyle cuk oturmuş ki sanki başkaları bu filmi kotaramaz gibime geliyor… 

Asıl üzüldüğüm nokta ; herşey aslında bir ‘’Sailormoon’’ çanta yüzündendi ya!…

Fargo’nun 3. sezonu başladı, heyooo! :)

Bayan Arıza tarafından 23 Mayıs 2017 tarihinde yazıldı.

"Fargo" filmini çok sevmiştim ve her zamanki gibi Coen kardeşleri ayakta alkışlamıştım. "Acaba dizisi nasıl olur?" diye düşünürken, muhteşem bir ilk sezon çektiler ve önyargılarımı yıktılar. 2. sezon da iyiydi ve mevzunun başlangıcına gittiler. Bu sezon ile günümüze döndüler.

Ve şimdi 3. sezon sağlam başladı. Bu sezon, diğer sezonlara göre daha yavaş ilerliyor fakat yine de biz izleyicileri ekrana çivilemeyi başarıyor.

Bu sezon konusunu, 2010 yılında Minessota’da yaşanmış gerçek bir hikâyeden alıyor. Dizinin kadrosunda iki rolde birden izlediğimiz muhteşem oyuncu Ewan McGregor var. Kendisi Emit ve Ray Stussey isminde abi-kardeşi canlandırıyor.

Yapımcılar, “Emmit Stussey yakışıklı, kendi kendine yeten, gayrimenkul zengini ve mutlu bir aile adamı,” diye tanımlıyor McGregor’un dizideki karakterini. “Tam anlamıyla bir Amerikan rüyası denebilir. Öte yanda, genç erkek kardeşi olan Ray Stussey ise Emmit’in tam zıttı bir portre çiziyor. Kel, göbekli ve lisede sürekli dalga geçeceğiniz türden bir tip. Kısaca bahsetmemiz gerekirse bu sezon Ray’in başarısızlıkları ve talihsizlikleri için kardeşini suçladığı bir hikâye izleyeceğiz.”

Ayrıca Mary Elizabeth Winstead, Carrie Coon, David Thewlis ve Michael Stuhlbarg gibi isimler de dizide rol alıyor.

Noah Hawley’in yazıp yönettiği 10 bölümlük dizi 3. sezonu ile FX’te yayınlanmaya başladı. İlk bölümü izledim ve hemen sizinle paylaşmak istedim. İyi seyirler 🙂

Meryl Streep’li Mamma Mia’nın devam filmi çekiliyor

Bayan Arıza tarafından 23 Mayıs 2017 tarihinde yazıldı.
Meryl Streep, Amanda Seyfried, Colin Firth gibi Hollywood yıldızlarının başrollerde yer aldığı müzikal film Mamma Mia’nın devamı, ‘Mamma Mia: Here We Go Again!’ adıyla çekilecek.

 

2008 yapımı müzikal film 'Mamma Mia’nın devam filmi çekiliyor.

Meryl Streep, Amanda Seyfried, Colin Firth, Pierce Brosnan, Stellan Skarsgård, Julie Walters ve Christine Baranski’den oluşan oyuncu kadrosu ‘Mamma Mia: Here We Go Again!’ adıyla çekilecek yeni filmde de rol alacak.

 

 

 

Ünlü pop grubu ABBA'nın hit şarkılarını kullanan ve adını da grubun 1975 yılında çıkan ‘Mamma Mia’ şarkısından alan müzikalin Temmuz 2018’de gösterime girecek olan devam filminde de ABBA şarkıları yer alacak.

 

 

 

Babasız büyümüş ve bunun hasretini çeken, babasının kimliğini keşfetmeyi ümit eden Sophie Sheridan'ın öyküsünü konu alan yapımın devam filminde konunun nasıl ilerleyeceği henüz bilinmiyor.

 

 

 

Serinin devam filmini The Best Exotic Marigold Hotel'in yazarı Ol Parker yazıp yönetecek.

Kaynak: ntvmsnbc

Çok üzgünüm çok; Chris Cornell hayatını kaybetti…

Bayan Arıza tarafından 18 Mayıs 2017 tarihinde yazıldı.

ABD’li ünlü rockçı Chris Cornell hayatını kaybetti. Türkiye’de de geniş bir hayran kitlesi bulunan Cornell, 52 yaşındaydı.Temsilcisi Brian Bumbery, Associated Press haber ajansına yaptığı açıklamada, Cornell’in Çarşamba gecesi Detroit’te hayatını kaybettiği belirtildi.Bumbery, ünlü rockçının ölümünü “ani ve beklenmedik” olarak nitelendirdi ve ailesinin şoke olduğunu ifade etti.2007 yılında Rock’n Coke kapsamında Türkiye’ye gelen Cornell’ın ölüm nedeniyle ilgili araştırma sürüyor. Ölüm haberiyle dünyada şok etkisi yaratan ünlü müzisyenin bugün Rock the Range adlı festival kapsamında Columbus’ta sahneye çıkması bekleniyordu.

CHRIS CORNELL KİMDİR?

Gerçek adı Christopher John Boyle Boyle olan Amerikalı müzisyen, şarkıcı, gitarist ve söz yazarı Chris Cornell,  20 Temmuz 1964’te Seattle, Washington, Amerika’da dünyaya geldi. Babası Ed Boyle İrlanda asıllı bir eczacı, annesi Karen Cornell ise muhasebeciydi. Peter, Katy ve Suzy isimlerinde üç kardeşi olan Cornell, küçük yaşlarındayken anne babası boşandı. Evlilikleri sona erdikten sonra kardeşleriyle birlikte annesinin soyadı olan Cornell’ı kullanmaya başladı. Devam ettiği liseden asi davranışları yüzünden atılmasına ramak kala annesi onu okuldan aldı. Piyano dersleri alan Cornell daha sonraları annesinin ona hediye ettiği baterinin hayatını kurtardığını söyleyecekti. Daha sonra öğrenim gördüğü okulu 15 yaşında bırakan şarkıcının otoriteyle arası iyi değildi ve geçimlerini sağlayan annesine çalışarak yardımcı olmak istiyordu. Bir süre aşçılık yapan Cornell, bir yandan da müzikle ilgileniyordu. O yıllarda derin bir bunalıma giren ve bir yıl kadar süreyle hiç evden çıkmayan şarkıcı 1984 yılında Kim Thayil ve Hiro Yamamoto’yla birlikte Soundgarden’ı kurdu. 1987 yılında Screaming Life ve 1988’de Fopp isimli EP’leri yayınlayan grup, aynı yıl plak firması SST Records’la anlaşarak ilk debut albümleri Ultramega OK’i piyasaya sürdüler. Albüm onlara 1990 yılında en iyi metal performansı dalında Grammy ödülü kazandırdı.Ölüm ve var oluşçuluk temalı sözleri, güçlü sesiyle Cornell, gün geçtikçe hayran kitlesini genişletiyordu. 1991’de müzik marketlerde yerini alan Badmotorfinger albümüyle double­platinum alan Soundgarden rock ve metal türündeki gruplar arasında ayrıcalıklı bir yer edinmişti. Cornell daha sonra Eddie Vedder ile Pearl Jam kurulmadan hemen önce büyük yankı uyandıran Temple of the Dog projesinin içinde yer aldı. Birlikte yayınladıkları albüm çok büyük ilgi gördü ve ikilinin düet yaptığı Hunger Strike ile Temple of the Dog şarkıları unutulmazlar arasına girdi. Alice Cooper ile Stolen Prayer’da yaptığı düetten sonra Cornell, Soundgarden’ın dağıldığını açıkladı. 

GRAMMY KAZANDI

Solo albümlerle müzik kariyerine devam eden sanatçı, ilk solo çalışması olan Euphoria Morning’i 1999’da müzikseverlerle buluşturdu. Albümden çıkan ilk single Can’t Change Me ile Grammy’yi kucaklayan sanatçı o dönemde ayrıca Great Expectations ve Mission Impossible II soundtrack’lerine de imza attı. 2000’li yıllar Cornell’in bir başka projesiyle start aldı. Rage Against the Machine’den Tom Morello, Tim Commerford ve Brad Wilk ile birlikte Audioslave’i kuran Cornell, yine tüm dünyada büyük ses getirecekti. İlk albümleri sadece Amerika’da 3 milyondan fazla sattı ve ikinci albüm Out Of Exile, Billboard listelerine 1 numaradan giriş yaparak büyük başarı kazandı. Be Yourself, Doesn’t Remind Me ve Your Time Has Come gibi çok sayıda başarılı single yayınlayan Audioslave, Küba’da verdikleri konserle de büyük sükse yaptı. Zira Küba’da konser veren ilk Amerikalı grup olmuşlardı. Yaklaşık 70 bin kişinin izlediği konser ücretsizdi.

JAMES BOND FİLMLERİNİN İLK AMERİKALI ERKEK VOKALİ

2006 yılında yayınladıkları Revelations’dan çıkan birkaç single Miami Vice soundtrack’inde kullanıldı. Cornell daha sonra solo olarak James Bond filmi Casino Royale’in büyük ilgi gören tema müziğini yaptı. Casino Royale tüm zamanların en çok hasılat yapan James Bond filmi olmuştu ve filmin başarısıyla birlikte şarkı da oldukça popüler oldu. You Know My Name adlı çalışma aynı zamanda Amerikalı bir erkek vokal tarafından seslendirilen ilk Bond şarkısıydı.2007 şubatı itibariyle Audioslave’den ayrıldığını açıklayan Cornell ağır bir motorsiklet kazası geçirdi. Ancak her şeye rağmen 1999’dan bu yana merakla beklenen yeni solo albümü Carry On’u tamamladı. Şarkıcı albümden yayınladığı ilk single No Such Thing ve İngiltere için seçilen Arms Around Your Love’ın da aralarında bulunduğu yeni şarkılarını Londra’da verdiği özel bir konser ile tanıttı. (Kaynak:Biyografi.info)

Linda King “Charles Bukowski’yi Sevmek ve Nefret Etmek” – info

Bayan Arıza tarafından 17 Mayıs 2017 tarihinde yazıldı.

Amerikan Yeraltı Edebiyatından birçok simanın şahit olduğu büyük bir aşkın öyküsü…

Genç, güzel şair ve heykeltıraş Linda King, 1970'lerde Los Angeles'ta yaşıyordu. Los Angeles Free Press için Pis Moruğun Notları’nı yazan yeraltı yazarı / şairi Charles Bukowski ile tanıştı. Büstünü yapmayı teklif etti. Sivilceleriyle yaralanmış yüzünü yontarken Bukowski mektupları, yazıları ve zekası ile onu baştan çıkarttı. Âşık oldular. Beş yıl süren sevgi ve nefret dolu, tutkulu ve esprili bir ilişkileri oldu.

Linda King bu birlikteliğin ve ayrılışlarının öyküsünü Bukowski’nin kendisi için yazdığı hiç yayımlanmamış şiirleri ve mektuplarıyla, fotoğraflarla anlatıyor.

(Charles Bukowski'yi Sevmek ve Nefret Etmek, Linda King, Çeviri; Avi Pardo, 356 sayfa)

Charles Bukowski “Çanlar Kimse İçin Çalmıyor” – info

Bayan Arıza tarafından 17 Mayıs 2017 tarihinde yazıldı.

Charles Bukowski’nin ölümünden sonra dergilerden derlenmiş, daha önce hiç kitaplaşmamış öyküleri  ilk kez Türkçe’de.

“Kendi eğlencemi, tatminimi, zarafetimi ve hayranlık duyabileceğim birilerini başka yerlerde aramak zorunda kaldım. Birbirlerine benzer biçimde damgalanmış insan sürüsünün içinde münferit bir deli ya da aziz bulmak hâlâ mümkün. Ben yığınla buldum ama size sadece birkaçından söz edeceğim.”

(Çanlar Kimse İçin Çalmıyor, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 184 sayfa)

‘Kedi’ 9 Haziran’da gösterimde

Bayan Arıza tarafından 16 Mayıs 2017 tarihinde yazıldı.

Ceyda Torun'un yönettiği, ABD'de büyük övgü alan İstanbul'un sokak kedileri belgeseli Türkiye'de 9 Haziran'da gösterime gelecek

ABD’de en çok izlenen Türkiye yapımı film olan Ceyda Torun’un yönettiği belgesel 'Kedi', 9 Haziran'da Türkiye'de gösterime giriyor. Film, İstanbul’u İstanbul yapan sokak kedilerine bir saygı duruşu niteliği taşıyor. ‘Kedi’ başka yerlerde rastlanması pek de mümkün olmayan bu sıradışı durumu baş aktörlerinin gözünden anlatıyor. ABD'de gösterime giren ve Hollywood Reporter'ın "En az konusu olan küçük patiler kadar zarif bu toplu portre, yorgun aklınızı dinlendirecek ve belki de yüksek tansiyona bile iyi gelecek” cümlesiyle tarif ettiği film, İstanbul'un sokak kedilerini merkeze alıyor.    Kaynak: Milliyet Sanat