• Normalleşiyor muyuz (!) ne?!!

    Gündem değişiyor. Her şey eski moduna dönüyor, döndürülüyor. Ekonomi düşünülüyor. Mağazalar, cafe'ler, bar'lar açılıyor. Sanki çok lazımmış ya da insan hayatından değerliymiş gibi. Vak'a sayısı azalmıyor. İnsanlar ölmeye devam ediyor. Ben şahsen daha da artacağını düşünüyorum. Kendi muhitimde yürüyüşe çıktığımda (ki iyi eğitimli tiplerin oturduğu, sosyo-kültürel olarak da iyi diyebileceğimiz bir ...

11:14

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

11:14

Bazı filmleri anlatırken nereden başlasak nasıl anlatsak diye düşünürüz çoğu zaman.Acaba esas oğlanın kıza aşık olduğu yerden mi başlasak yada en can alıcı sahne burasıydı buradan yola çıkıp hikayeyi şekillendirsek mi diye aklamıza bilmem kaç tane soru veya sorucuklar sorarız. Adam gibi, filmi neresinden tutup neresine götüreceğimiz konusunda yorulur dururuz. İşte tüm bu manasız karmaşıklığa istinaden çekilmiş ilginç ve bir o kadar da şaşırtıcı bu 11:14.

Aslında vizyona düştüğünde merak etmiştim filmi ama bir türlü kısmet olmadı seyretmek.Kısmet bu günlereymiş ne diyelim herşeyde bi hayır vardır. Efenim filmimiz olan 11:14 2003 ABD/Kanada ortak yapımı. 95 dakika gibi kısa bir sürede dünya denen yaşadımız ortamdan sizi alıp başka diyarlara götürüyor. Başrollerinde Hillary Swank, Colin Hanks, Rachael Leigh Cook ve Patrick Swayze var.Tüm oyuncularda üstüne düşen oyunculuk görevlerini harfiyen yerine getiriyorlar.  

Filmi konusu özetle şöyle;saat 11:14'te gerçekleştirilen bir kazayla açılan yapım, bağımsız gibi gözüken birden fazla olayı sondan başa doğru anlatıyor.Ve bir kazayla bağlanan olayların nasıl şekillendiğini ve birbirini nasıl etkilediğini izlemeye başlıyoruz.Ve bu süreç bizi herşeyin başladığı ana götürüyor.  

Dediğim gibi ilginç ve izlenmesi seyirlik bir film bu.İlk başlarda ne olup ne bittiği pek anlaşılmıyor ama film ilerledikçe ve tempo bir o kadarda artınca insan şaşırıp kalakalıyor.Soluksuz izledim desem yalan olmaz anlayacağınız.Hem oyunculuk hem filmdeki hikayelerin birbiriyle bağlantıları muhteşem.Öyküleme ve kurgulama inanılmaz estetik.Bir hikayeyi ancak öbür hikayeyi seyredince anlıyorsunuz ve merakınız gideriliyor.Bu yüzden filmi hangi tür diye bir kategoriye koymanız imkansız çünkü neyi amaçlayıp neyi anlattığını seyretmeden ve olayları kafanizin içinde tasarlayıp oturtmadan kategorizeleştirmek imkansız ötesi.Filme dram diyebilirsiniz çünkü marketi soyan çocuğunu içine düştüğü açmaz dramın ta kendisi.Polisiye diyebilirsiniz çünkü filme tesir eden her sahnede rozetlilerden rastlayabilirsiniz.Gerilim diyebilirsiniz çünkü gelişen bazı olaylar – şimdi anlatmıyım seyredin – sizi olanca gücüyle gerip yüzünüzde kasılmalara neden olabilir.Komedi de diyebirilirsiniz çünkü diyaloglar bazen amerikan sinemalarnıda gördüğümüz mizah anlayışından çok uzakta ve kaliteli.Yüzünüzde tebessüm bırakan cinsten.(Ben pek amerikan kültüründen etkilenen mizahtan hoşlanmam da gülmemde çünkü gülecek bi şe bulamıyorum).

Yönetmen temelde özellikle gençlerin ahlak anlayışlarını,sadakat ve cinayet kavramlarını alaycı bir şekilde sorguluyor ve net bir şekilde eleştiriyor bu yönü ile kendisi de genç olmasına rağman amerikan kültürünün içindeki yozlaşmayı gayet başarılı bir şekilde gözümüzün içine sokuyor.Ayrıca yönetmen olan Gerg Marcks'in ilk uzun metrajlı seyirliği 11:14.   Aslında film bittiğinde yüzümde ekşi bir ifade vardı.Aklımda ise aynı tür filmlerden olan Paramparça Aşklar ve Köpekler filminden sahneler geçiyordu.   Filmin sloganı da ilginç bence;

1 dakika 5 hayat tesaduf yok… Masum sandığımız gunahların aydınlanması ve olayların çözülmesi için son dakikaya kadar beklemek zorundasınız.

Unutmamak gerekir ki; hayatınızı bazen tesadüfleriniz şekillendirir… EsKaTaLoGyA

Paul Auster “Son Şeyler Ülkesinde”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Alper Elbirler'in Seçtikleri

Suikast Kulübü

I.

“Ölmek isteyen ama bunu kendi başına yapacak cesareti olmayan kş?i Suikast Kulübü’ne üye olur…” Son şeyler Ülkesinde, P.Auster

II.

“…Yeni üye için bir kiralık katil görevlendirilir…” Son şeyler Ülkesinde, P.Auster

III.

“…daha uyanık, daha dinç, yaşamla daha dolu olurlar- sanki yeni bir anlayışla değişmişlerdir…” Son şeyler Ülkesinde, P.Auster    IV.

“…Suikast Kulübü’ne bir kez üye olduktan sonra ayrılmanıza izin yoktur…” Son şeyler Ülkesinde, P.Auster

  V.

“…Öte yandan, eğer kiralık katilinizi öldürmeyi başarırsanız, yükümlülüklerinizden kurtulur-ve, eğer isterseniz, bir kiralık katil olarak tutulabilirsiniz…”

Son Şeyler Ülkesinde, P.Auster

Sylvia Plath

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Push Start'tan "Slyvia Plath"

parlak ve kusursuzum.

önyargısız. içime alırım gördüğüm her şeyi hemen olduğu gibi, aşk ya da nefrete bürümeden. zalim değilim, sadece dürüst- küçük bir tanrının gözleri, dört köşeli. gözlerim karşı duvara hapsolur çoğu zaman. pembe, noktalı. o kadar uzun baktım ki ona kalbimden bir parça gibi.ama titrek. yüzler ve karanlık giriyor aramıza tekrar tekrar.

şimdi bir gölüm. bir kadın eğliyor üzerime, kendini keşfetmek için sınırlarımda geziyor. sonra dönüyor o yalancılara, mumlara ve aya. sırtını görüyorum ve sadakatle yansıtıyorum. gözyaşları ve endişeli dokunuşlarıyla ödüllendiriyor beni. değerliyim onun için. gelip gidiyor. her sabah yüzüyle sıyrılıyorum karanlıktan. bende genç bir kızı boğdu ve bende yaşlı bir kadın doğuyor ona doğru gün be gün, korkunç bir balık gibi. Sylvia Plath

*** "yumuyorum gozlerimi, yikilip oluyor dunya; yeniden doguyor acinca gozlerimi. (kafamin icinde yarattim seni galiba.) "

yildizlar dansediyor mavilerle, kirmizilarla dort nala geliyor keyfince karanklik yumuyorum gozlerimi , yikilip oluyor dunya

"beni buyuyle cektin yataga, bunu dusledim" "sarkilar soyledin cilginca, delice optun" (kafamin icinde yarattim seni galiba)…

tanri dusuyor gokten,sonuyor cehennem atesleri cekip gidiyor melekler de, seytanin adamlari da yumuyorum gozlerimi yiklip oluyor dunya

soyledigin gibi donersin demistim ama yaslaniyorum artik,unuttum adini (kafamin icinde yarattim seni galiba)…

bir fitina kusunu sevmeliydim senin yerine bahar gelince gokyuzunu basarlar hic degilse yumuyorum gozlerimi yiklip oluyor dunya (kafamin icinde yarattim seni galiba)…

Sylvia Plath

Sylvia Plath “Bayan Lazarus”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Grace Auster'dan "Bayan Lazarus"

BAYAN LAZARUS

İşte yine yaptım Her on yılda bir Böyle bir tane beceririm

Bir tür ayaklı mucize, tenim Bir Nazi lamba siperliği kadar parlak, Sağ ayağım

Tüy kadar hafif Yüzüm ifadesiz, incecik Yahudi kumaşından.

Çözün kundağı Ah, sevgili düşmanım. Korkutuyor muyum? –

Burnu, göz bebekleri, 32 dişi yerli yerinde mi? Acı nefesi Ertesi gün yok olacak.

Yakında, çok yakında Vahim bir öldür gücü Evimde, etimde olacak

Ve ben işte gülümseyen bir kadın. Daha sadece otuzunda. Ve kedi gibi dokuz canlıyım.

Bu Üçüncü Sefer. Ne lüzumsuzluk On yılda bir imha.  

Bu ne çok iplik. Çekirdek yiyen kalabalık İtişir içeri görmek için

Ellerimi ayaklarımı çözmelerini – Muhteşem soyunmalar. Baylar, bayanlar

Bunlar ellerim benim, Bunlar dizlerim. Bir deri bir kemik olabilirim, farketmez,

Ben de onlardandım, tek tip kadın işte İlk seferinde on yaşındaydım. Kazaydı.

İkinci seferinde istedim Bitirip gitmeyi ve hiç daha dönmemeyi. Üstüstüme kapaklandım.

Tıpkı bir midye gibi. Tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları Ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan Solucanları

Ölmek Bir sanattır, herşey gibi. Özellikle iyi yaparım.

Bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum. Bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum. Sanki gider gibi bir davete.

Bunu yapmak çok kolay bir hücrede Ölmek ve kımıldamamak Ölüyü oynadığım tiyatroda sıranın gelmesi gibi

Güneşli bir günde geri gel Aynı yere, aynı yüze, zalim Eğlenen çığrışlara:

'Mucize!' İşte bu yere yıkar beni. Ama bir bedeli var.

Yara izlerime bakmanın, bir bedeli var. Kalbimi dinlemenin —- Hakikaten çalışıyor.

Bir bedeli var, çok büyük bir bedeli var. Bir sözün, veya bir dokunuşun. Ya da biraz kanımı akıtmanın.

Bir tutam saçımın veya elbisemden bir parçanın. Eee, Herr Doktor. Eee, Herr Düşman.

Sizin eserinizim ben, Paha biçilmez, Altın topu bebeğinizim

Bir çığlığa eriyen Dönüyorum ve yanıyorum. Gösterdiğiniz alakaya aldırmadığımı sanmayın.

Kül, kül – Külü eşele bak. Etten kemikten eser yok—-

Bir kalıp sabun Bir nişan yüzüğü Altın bir diş.

Herr Tanrı, Herr Şeytan Savulun Savulun.

Küllerin arasından Doğrulurum kızıl saçlarımla Ve çıtır çıtır adam yerim.

Sylvia PLATH  

Metin Üstündağ

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Orçun Sümer'den Metin Üstündağ'a bir merhaba!

– 1965 yılında doğdu…akademi üçten terk… sıkıldı, okumadı…

– Mizaha ortaokul sıralarında, sıralara karikatür çizerek başladı…16 yaşında ÇARŞAF mizah dergisinde profesyonel oldu…

– 600 bin tirajlı eski GIRGIR dergisinin tek elektirikli süpürgesiydi… "Metin'in Aşıkları" isimli köşeyi çizdi (büyüyünce pazar sevişgenlerini kaleminin altına yatırdı.)

– LİMON dergisinde yazdığı ve bana illallah getiren LANGADANK adını verdiği (ve okurken beni de-dangalak- yaptığı) ah pardon… kısa yazılarla, mizahı bir dizeye, kelimeye, giderek hece bölünmelerine ve bir harfe kadar indirdirdi…

– Oris ile vonti, mansur şebboy, imgehan lirikboy, imam ile adam, pazar sevişgenleri, mevzususuzlar, istos vs. gibi ipe sapa kalmaz yazılı-çizili tiplemelerle kendini mandalsız bu çağ'a asmayı başardı…  

– Bir kaç otorite bozukluğu yaşayan ve nihilist olmasalarda yanlarından geçmiş arkadaşlarıyla DELİ dergisini çıkardı. Espri yediler, Espri zıçtılar, 2 yıl parasız çalıştılar ve Edebiyat ile mizahın yakınlaşmasına ön ayak oldular (Mizah reşit olmadığı için o zamanlar, metin ve arkadaşları bu işe ön ayak olduklarından suçlu bulundular ve yaşadıkları günlerde küsurat kaldılar… )

– NANKÖR dergisi'nin kurucuları arasında yer aldı…

– Türkiye'deki en uzun soluklu tek siyasi şovu PLASTİP SHOW'un espri mantığını oluşturdu ve ilk 300 bölümünü yazdı. öyle reytingleri anlamsızlaştırdı…

– Topaldır…

– PENGUEN ve HAYVAN dergilerinde yazmaya devam ediyor.

– Bir gün tatile çıkacağını söylüyor. Bu duruma ev sahibesi ; "çimlere bedevi uzaktan bakıyorsun" diyor metin abimize…

Bu adamın kitapları şöyle sıralanır:

    a ) Langadank     b ) Hey!…Kımıl Zararlısı olma,kımılda biraz…     c ) UGH!..     d ) Mavra Zamanı     e ) Kalk Gidelim Defteri     f ) Pazar Sevişgenleri     g ) Ömür TÖrpüsü     h ) Zemheri ve İmza : Bir Dost(m'öyküler 3)         Üstündağ'ın ( üstündekalanın) son kitabı.

   ../..

tarlabaşı'lı çocuklardık

hem orospu çocuğu hem çingen

on parmağımızda on tiner

gözlerimiz sustalı

birlikte yürüyorduk orta boyluyduk

senin saçların gri oksijen tezahürü

benim kemah kaşlarımı siktir et

-sahi kız biz niye ayrıldık

../..

iyiden iyiye alıştım tütün'e

iyiden iyiye alıştım arslan sütü'ne

ve yılmas pütün'e

hükümüte göre her üçü de sağlığa zararlıymış

sağlık olsun

../..

açtığın şaraplar yaktığın sigaralar

kendi kendilerini içiyorlar bak

eşşek kadar adam filan oldun da tek gece sevgisiz sevgilisiz yapamıyorsun

oturmuş çatıkat gezegenine yakarak içinin tüm ışıklarını

yar bekliyorsun

yar yar yar yar…

yar-rock gelir…  

Latife Tekin “Ormanda ölüm yokmuş”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Ayşe Ülker SAYGAN'dan Latife Tekin "Ormanda ölüm yokmuş" * Herhalde ruzgarda yirtilmasinlar diye yapraklarin sapi var…

*" Yasemin, kendimize ihanet etmeden bu acidan kurtulmamiz zor," diye fisildiyordu.

*- orumceklerden niye korktugumuzu anladin mi simdi? – bunu tukurukleriyle yapiyorlarmis. – incecik ormusler. – kalin oremezler ki zaten. -ondan demiyorum. – ne oyleyse? -isik agin icinde kalsin diye bu.

* Asiklar, bir yerde kesinlikle uc gunden fazla durmamalidir!

* " Tek korkum ozlemek, ozlemekten korkuyorum,cocukluktan kaldi bu korku," demeye basliyordu. " Caresi yok ayrilacagiz ama… durum bunu gosteriyor.."

*Bu yasamin hazlari, yasamin kendi hazlari degil, ama bizim daha yuce bir yasama yukselme korkumuzun hazzidir; bu yasamin kendi eziyetleri degil, ama bu korkudan dolayi kendimize yaptigimiz eziyettir.

*" Askin ureme icgudusuyle aciklanmasi hosuma gitmiyor…" Uzuntulu bir havayla, "baska bir sey var askta, Yasemin," dedi Emin, " insanin aklina gelmeyen birsey. Zumrut 'e bakarken urperiyordum, ormanin icine bakarken urperdigim gibi, bu urpertinin nasil bir urperti oldugunu dusundum, yuregim buz kesiyor, korkunc bir soguma, kendimden geciyordum o anda, bir saniye suruyor hepsi, kaybolup geri donmem."

" Yapma! İcim usudu Emin…"

* O urperti var ya, o an… Hayir, buna bir insan neden olamaz, o hisirti, o goge cekilen ruzgar bir insandan dogamaz… İcimizden birsey akip gidiyor, ama bu akisin yonu insana dogru degil." Yasemin kulagina calinan garip bir ciglikla urperip yavasladi. Sonup giden kedi miyavlamasi gibi bir ses…

" Asik oldugumuzda gozlerimiz bosluga dikiliyor, hemen, yukari dogru, dunyanin disina bakmaya basliyoruz…"

Sanki yirtici bir kus…

" Birsey duydun mu sen de?" " Ask… İnsanda asla olamayacagi bir seye donusme arzusu yaratiyor… Sana da olan buydu herhalde…"

* Bir an ofkeyle ayilmis da yeniden uyuklamaya baslamis gibi, " cocukken bulutlarin nasil hareket ettiklerini anlayamazdim, soramazdim da, bakip oyle korkardim," dedi.

Her nasilsa iliskilerine, cocukken bilemedikleri seylerin duygusu sinmis, kendi kendine yuruyormus gibi gorunen, saskin gozlerle seyrine dalinacak bir arkadaslik olup cikmisti bu.

" Tabi kadinsin… Kadin oldugun icin ormanda dolasmak seni korkutuyor, orman, kadinlarin gezip dolasacaklari biryer degil, gelmekten vazgecersen canim biraz sikilir elbette, ama evinde otur, kadinlar en cok evlerinde oturduklarinda mutlu oluyor."

Yasemin , her nedense dusunememisti bunu. " Kadin oldugum icin evet, olabilir…" diye fisildadi dalginlikla; masallarda istenmeyen kizlar bosuna ormana atilmiyordu. Yalnizca cadilarda agaclarin karanliginda gezinecek yurek vardi.

* "Biliyorsun, ilk gunden beri soyluyorum bunu, insanin dunyada kalbinde bir asla yapayalniz dolasmasi cok zor."

" O zaman soktan cikamadigini dusunuyordum, bunu soyledigin icin seni ayipliyordum ama buyukluk bu, sevgilin olsun tabii, artik incinmem, olmali, onunde uzun bir hayat var, " dedi Emin.

Yasemin, " Yalniz benim mi, senin de olmali, " diye atildi hemen, " kimi agaclarin , disisi ve erkegi yan yana dikilmezse boy atmadiklarini, meyva vermedikleirni bana anlatan sensin, agaclara bakarken kendine soru sormuyor musun? Birkez kirildin diye, dunyada en onemli seydir dedigin aski kalbine mi gomeceksin, belki dusledigin gibi, seninle yola cikacak bir kadin vardir, o kadini aramaktan neden vazgeciyorsun?"

" Yoki gelmezler abi, unut…" diyerek yerde isildayan bir yapraga egildi Emin, " tek tuk cikiyor boyleleri de…" Lale agacindan dusmus bir yaprakti bu.

" Bana rastlamadi…"

* Uzaklari ozleyen bir marti gibi kactin, gonlumun sahilinden, gozlerimin ufkundan bir marti gibi kactin…

*… Olumle bizim aramizda bazen bir tek kisinin kapladigi genislik vardir sadece. Bu kisi kaldirilsa, sadece olum olurdu… Mutlu olmak ne tatsiz olurdu!..

Küçük İskender/Pop h'art kitabından:

zehirli sarmasigin bitiridigi ilkokul gibidir koynunda sakladigin firtina

* Denizi islatmak mumkun mu sevgilim? İste bizim uzulmemiz de bu yuzden imkansiz!

* Sana gelirken attigim adim, belki benim icin kucuk, ama insanlik icin buyuk bir adimdir! Bu gece tuhaf birseyler yapalim seninle ilk defa. Hayati teneffus eden birer misraysak seninle, ki oyle, kafiyemiz tuttu anlasilan! Peki, o halde, diyelim ki dogada dolasirken karsilasiveren iki farkli elementiz, ama harbi element, delikanli element, koftiden degil! Soyle bir kesisiyoruz once, yokluyoruz kahramanliklarimizi karsilikli, hangimiz kaclara kadar biliyor kerrat cetvelini, onu okuyoruz!Aruzla mi, hece olcusuyle mi, serbest vezinle mi gecmis cocukluklarimiz?

tarih tekerrur etmez bunu hangi manyak soyledi?!

*Ask agir istir: emekli olamazsin,sigortasi yoktur, ikramiye alamazsin, yillik tatil izni verilmez, greve kalkistin mi yersin sopayi, her dakika lokavt tehlikesiyle burun burunasindir, kaza riski yuksektir, amatorce ugrasilir!

* Gidiyorsun iste! Bir kenti terkediyorsun. Belki de sonsuza kadar. Sonsuzluk neyse, ne halta yararsa, sonsuza kadar terkediyorsun belki de. Kaybolan farlara, stop lambalarina soyle seslenmek geliyor icimden: " Ben bir silahim! Ama hicbir silah yaralamaz insani, bir baska insan olmadan!"

dun sabah sutcuyu sagdim bana snein imzali bir donunu verdi

*Hani , kare bulmacalarda soyle sorarlar: " halk dilinde bilmem ne…" Halktan olmaniza ragmen boyle birsey bilmemektesinizdir ve bu sizi yaralar.

okuzlere gidiyorum tren taklidi yapip hemen done'cem

*Kapanan bir derginin sadik okuru gibisinizdir. Ask ise tahrike acik bir pozisyon. Tahterevalliden ilk kim kalkarsa yirtar, oburunun kici yere vurur!

* Ben de sevdim elbet. Sahitlerim var. Ama hicbir iliskide kontrar imzalamadigim icin huzur ve baris ortamlarinda yeseren, cicek veren mizacim sayesinde, kisa sureli birkac sinir krizinin haricinde taklaya gelmedim. Sigorta sirketim Sanat , ozel hayatimin butun zararlarini karsiladi.

* Ben de sevdim elbet. Askla tesrik-i mesaimizde binlerce his dogurduk. O binlerce hissi buyuttuk, okula bile yazdirdik. Tembeldi hislerimiz. Sadakat'i calismadilar. Dersi kirip İhanet'e film seyretmeye gittiler. Bir daha onlari gormedik. Ask, annesinin evine dondu. Ben, yalnizliga verdim kendimi. kucuk'tum, ufaciktim,bir tas attim icime, bin akilli cikartamadi!

yalniz adamlar yalan soylemez, sevgilim sen bana bir pilic daha siparis et

*Samimi davranmamiz sart sevgilim! Sen sevgiyi hep, birlikte oldugun kisi icin, tuttugun takimi degistirmek olarak algiladin sanki. Bana bu mesafeden biraz oyle geliyor.

* "Sadakat, insanin tabiatina aykiri" diyorsun.Ne menem bir seydir su insanin tabiati? Orada orman yanar mi, nehirler tasar mi, cig duser mi, kus kalkip oter mi, daglar puslu mudur? Desene bana ne menem bir seydir su insanin tabiati?

* Bazen geceleri dolasmaya cikiyorum. Kah Venezuella'dayim, kah Ukrayna'da! Kosarak geciyorum dunyanin butun genc sevgililerinin onunden. Birbirlerine iyice yaklasip fisildasiyorlar: – "Hayatim bak yildiz kayiyor, cabuk bir dilek tut! Anliyor musun beni? Hi??…Uyumussun . Cunku sen bir salaksin. Zaten ben de senin bu salakligini seviyorum. Yoksa benim icin bir onemin yok!

alti kasim ustu fasizm

* Birgun memleketin birinde adamin biri cikip diyecek ki: Herkes, ozel ve ozerktir! Ortulu odenekten kisilik tirtiklanamaz! İQ'su dusuk yapmis canli turleri politikaci, polis ve sanatci olamaz. Doga kanunlarina gore bu suctur. Sucun isabet ettigi toprak parcalari, parcali bulutlu ve mutsuzdur..

– Bir gun memleketin birinde adamin biri cikip diyecek ki: Fizikte direnc birimi ohm ise sosyal mucadelede direnc birimi oha! dir. Yasanilanlar karsisinda oha! demek, dusunuldugu kadar degil, yasanildigi kadar zordur! Joging yapan burjuva temsilcileri ile Cop'ing yapan laylaylom'lar arasinda 68 ruhu paris haykiri ki: Ogrenci, sehrin prensidir! Prens olmak, prens kalmak, kucuk prens duyarliligini yitirmemek makbuldur. Cokoprenslerin topu ve copu dislere duslere zararlidir.

kuslari kalkindirma dernegi'nden yardim aliyorum sevgilim olayin farkinda degil!

*Hatirliyorum: sarilik geciren sevgili resimleri, tedaviyi kesinlikle reddederler. Diyorduk ki; hic ayrilmayacagiz, ayrilmak bir kusun bir kusa kusmesidir bizim hayatimizda. Oysa sunu bilemeyecek kadar acemi ve yalnizdik: -ki, herkes cocuklugu kadardir!

cakiltaslari

* Kapitalist cocuk sevgilisine soyle hitap ediyor:

– "Gozlerin cok guzel. Sony mi?"

* Sonucta tanri olmak benim payima dusuyor. İlgiden memnunum, beni yalnizca hayat rahatsiz ediyor. Denizkenarinda yuruyorum. Bu cakiltaslari, baliklarin gozyaslaridir… diye yazmis miydi herhangi bir sair? Hem hatirlasam ne cikar… Bellek, bir insanin inanc ve aci hamalidir.İste bu soz bana ait. Bu sehir ne kadar bana aitse, bu soz de o kadar bana ait. Sen ne kadar benimsen, bu soz de o kadar benim!

* Tarihe en buyuk savas diye gecsin . otumuzle devirdigimiz dag gibi asklar!

* İntihar, tek calgili bir orkestradir. Calgi, meselenin ozune gore degisir.

Mesela karsiliksiz ask ise, keman. Mesela karsiliksiz cek ise, darbuka. Mesela ailevi catismalar ise, davul. Mesela sicak catismalar ise, piyano Mesela yalnizlik ise, trompet. Mesela sen isen, duduk..

suret iceri! soytari disari!

*Lunaparklardaki atlikarincalari dusun! Oradaki atlari. Sonsuza dek kovalarlar birbirleirini ve ne menzile ne de birbirleirne yetisebilirler. Biz de boyleyiz sevgilim! Dag daga kavusur/biz seninle kavusamayiz.

tekrar etmek istemeyen papagan

*Anarsizmi hala iyi cins bir rus kopegi saniriz. Cunku sosyalizmi, Ataturk'e karsi cikmak diye adlandiran bir ulusun ozcocuklariyiz….cekmekten cinsel iliskiye girmeye mecalimiz kalmamistir! ……… Gerizekali anarsist dostlarim! Sevgili punk'istanlilar! Bir iki ucler, yasasin Turkler, dort bes alti, Polonya batti, yedi sekiz dokuz Almanya domuz, on onbir oniki İtalya tilki, onuc ondort onbes Yunanlar kalles, onalti onyedi onsekiz yasasin Portekiz! demekle olmuyor bu isler! Kafayi bastan kasimak lazim!

insan teni mezbahadir

* Telefon faturasini yatirmak icin siraya girmek, cehennemdir.Oysa gozardi edilen sudur ki: sevgilinizle geceler boyu saatlerce konustugunuz icin yukluce bir borcunuz olmustur ve siz bu parayi o donem odeyemediginizde dolayi, siradasinizdir. Sevgilinizle askiniza telefon masaji cekmek, yorucu-bunaltici bir beklemeye donumustur. Hicbir hayvan, bir baska hayvanla iletisim kurdugu icin fatura odemez!

* Muhtesem ask hikayeleri: Leyla ile Mecnun, Kerem ile Asli, Ferhat ile Sirin, Tahir ile Zuhre, Turkan ile Cihan tipindeki muazzam melankoli senaryolari. Ask, zaten en yorucu istir. Eger, askin sonunda ayrilik yoksa, askin reklam harcamalarina yeteri kadar onem gosterilmemis demektir.

Nietzsche / Seçilmiş Düşünceler

Sen Bilgi :

*İnsan kendisini kendi yaptigi yanlislarla egitmistir: Once kendi kisiligini yarim yamalak gorebilmistir. Ancak sonra da hayali meziyetler yakistirmistir kendine. Bu yanlislari bilmezden gelmek insanligi, insancilligi ve insanlik haysiyetini yok etmek olur.

*Derin oldugunu bilen kimse, kolay anlasilir olmaya calisir. Kalabaliga derin gorunmekten hoslanan kimse ise anlasilmaz olmaya calisir. Kalabalik dibini gormedigi her seyi derin sanir cunku.

*Yuksek sesle konusan kimse ince seyleri dusunemez hemen hemen.

*Bu adam bu davanin curuk oldugunu goruyor ama inat olsun diye vazgecmiyor; …. Fakat 'sadakat' adini veriyor bu hale.

*Her aliskanlik elimizi daha becerikli, aklimizi ise daha beceriksiz hale sokar.

*İnsanin isi basindan askin oldu mu her turlu sikintidan da uzak kalir.

*En insancil davranis, birisinin utanmasini onlemektir.

Zerdust :

*Dogrusu su ki insan kirli bir nehirdir. Kirli bir nehri kirlenmeden icine alabilmek icin bir deniz olmak gerek. Goruyorsunuz insandan ustun olmayi ogretiyorum size: Ust insan bu denizdir.

*Ogrenmek icin yasayani ve gunun birinde ust insanin yasamasi icin ogrenmek isteyeni severim.

*Ozdeyisler halinde ve kaniyla yazan kimse okunmayi degil, ezberlenmeyi ister.

*Sevinc, her nesne sonsuz olsun ister.

Toplum :

*Tam su sirada bizi tehdit eden iki korkunc hastalik var: İnsandan derin bir tiksinme ve insana derin bir acima!

*İcimizden kendi kendimize yaptigimiz konusmalarda baskalarinin serefini pek korumuyorsak, halk icinde pek durust kisiler degiliz demektir.

*Elimizde kudret olmadigi surece ozgurluk isteriz. Fakat, elimizde kudret olunca ustunluk isteriz.

*Kolay yasamak istiyor musun ? Surude kal ve suru sevgisi ugruna kendini unut

İnsan :

*Ne kadar yukselirsek, ucmak bilmeyenlere o kadar kucuk gorunuruz. Sonuclar karsisinda korkaklik : Modern bir kusur.

*Bir inanci sirf adettir diye kabullenmeye namussuzluk, korkaklik, tembellik denir.

*Bir insanin yuksekligini gormek istemeyen kimse, kendinden asagi ve ustun koru olan her seye daha dikkatle bakar. Bu bakisla da kendini ele verir.

*İnsan butun bir yil sustu mu gevezeligi unutur ama konusmayi ogrenir.

*Bir buyuk adami tutanlar onu ovmek icin kendilerini kor etmeye alisiktirlar.

Dusunce

*Deri degistiremeyen yilan olur. Dusunce degistirmesine engel olunan kafalar da oyle ; Bunlar kafa olmaktan cikarlar.

*Bir nesneyi hem sevebilen hem onunla alay edebilen kimse, dehaya erismis demektir.  

Hakan Günday Seçkileri

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Kinyas Katre'nin Hakan Günday Seçkileri

"sorarlarsa, ''ne is yaptin bu dünyada?'' diye, rahatça verebilirim yanitimi:''yalniz kalabildim! alti milyarin arasinda dogdum. ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarindan…''

ne ölüm ne de hayat! hiçbiri kovalamıyor beni rüyalarımda. hiçbirinin eli bana değmiyor. çünkü ellerim ceplerimde hiç olmadıkları kadar. varlığıma nedensizlikten delirdim ben. hiçbir nedeni kendime yakıştıramadığımdan. hepsini giydim. hiçbiri olmadı. hepsi dar geldi. inansaydım herhangi birine, uğruna gerekirse dünyayı kan gölüne çevirirdim. okyanuslar kırmızı olurdu. pıhtılaşmış knalardan siyah kanlar yükselirdi. ama inanamadım. bir türlü inanamadım… bütün hayat bir ilizyon. benim gibi kayra gibi…

"Hayir tesekkur ederim. Bu kadar yeter."Alkolle ayrilmamiz boyle oldu. Yeterince icmistim. Yeterince ,hayatin gercek sarhoslugundan kacmistim. Artik sira siselerden kacmaya gelmisti. Simdiye kadar rakiyi suyla; viskiyi buzla karistirir gibi, hafifletmek icin hayati da ickiyle karisritmistim. Ama artik hayati sek icmenin zamani gelmisti. Babamin: "Artik buyudun, kendine de 1 raki koy!" dedigi aksam geldi aklima. Biraz daha buyumustum. Hayati ve dunyayi sek icecek kadar!!!! "Great EscaPe. Great Return!" Ağlamak için gidiyordum. Etimin parçalanışını görmek için gidiyordum. Ruhsal hayatımla alay etmek için, bildiğim herşeyle mücadele etmek için dönüyordum. Ne kadar dayanabileceğimi, ne kadar duyarsız olduğumu anlamak için gidiyordum, sokaklarında tesadüfen babamı görebileceğim ülkeye…

O kadar istedim ki gerçek bir duyguyu içimde hissetmeyi! Eğer pişmanlık hissedersem devamı da gelir, diyordum kendime. Sevmeyi bile öğrenebilirim yeniden, diyordum. Yeniden bir insan olabilirdim. Ama şimdi anlıyorum ki benim için artık çok geç. Ne bir pişmanlık duyuyorum, ne de gözpınarlarım ıslanıyor. Hiçbir şey hissetmiyorum. Hiçbir şey…

Belki de en büyük şiddet buydu: "durmak". İnsan kaçarken başkasının, dururken kendi kanında boğulur. İnsanın kendine biçtiği cezadan daha acı dolu olanı yoktur. İnsanın kendine verdiği cezaların ilki, işlediği suçtur…

"Ve artık insanlar bir karar vermeli. Ya cenazelerde ağlamayacak ölülerine , ya da üzerine basmayacak, sevdiklerinin cesetlerinin beslediği toprağın!"

"insanlar…"dedim fısıldayarak."taşırlar insanları. kundaktayken, tabuttayken. hep taşıyacak birileri olur. bazıları dostluktan, bazıları cepteki paradan, bazıları da içinde bulundukları sistem bir gün onlara da taşınma sırasının geleceğini söylediği için, taşırlar insanı…  

Chuck Palahniuk “Görünmez Canavarlar”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

fc.Tyler Durden, Chuck Palahniuk'un "Görünmez Canavarlar" ını okuduğunu ve kritiğini de Arızalılar Kulübü okuyucularıyla paylaşmak istediğini söyledi.

Elimde bilimum sayıda "öss için bizi seçin!" sloganlı test kitabı ve cebimde bir miktar paramla kitabevine aylık taksiti yatırmaya gittim. Sonra e madem geldik, "yeraltı edebiyatı"na da bi göz atalım dedik… Irvine Welsh te yeni bir şeyler yok, Anthony Burges desen aynı, Yalom'dan yıllardır tık yok… Bukowski zati bi ölü. Chuck'tan umudu tamamen yitirmiştim ki, o da nesi??? Karman çorman bir ilüstrasyonun yanında "Görünmez Canavarlar" yazıyor. Kitabı elime aldım ve tahmin edersinizki bırakmadım. İşte hikayemiz böyle başlıyor kardeşlerim…

Kitabı bir hanımefendi çevirmiş; Funda Uncu Irklı. Tabii ki ayrıntı yayınlarından ve maalesef 203 sayfa. Chuck 280 i geçemedi zaten nedense!- Fiyatı sizi bilmem ama benim için faiş bi fiyat; 13 YTL 🙂

Eve gittim ve kitabı açtım; okudum okudum okudum…

Öykü şu arkadaşlar: 'Motor' diye dalga geçtiğimiz türden bir manken söz konusu. Adı; Shannon. Kızımız klasik amerikan ailesi tipi çocuğu. Bir abisi var; ismini söylemek kitabın sonunu söylemek olur… Shannon "kurtulucem ulen ben bu hayattan" diyerek manken olmaya karar veriyor. Ve sonrasında tahmin edersiniz ki; Donna Karan pantolonlar, Calvine Kline donlar, her tür pozisyonda seks. Ve zengin bir sevgili; Manus. Bir arkadaş, o da manken; Evie. Transeksüel bir diğer 'kurtarıcı-arkadaş'; Brandy Alexsandr, ya da bu kitabın Tyler Durden'ı …

Klasiktir, her Palahniuk kitabı gibi bir betimleme uslubu-ama hiç batmıyor, ukalalık etmiyor, öğüt veriyor- Ve yine klasiktir kitabımız sondan,başa 'flashback'lerle ilerliyor…

Elinde tüfekle etrafa ateş saçan Evie, yerde kanlar içerisinde Brandy, Brandy'e "ben senin öz ve öz kardeşinim 'abiciğim' "diyen Shannon ve yan odada bir 'koca bebeğin' sütünü içen sevgili; Manus…

Shannon bize öyküsünü anlatmaya başladığında artık manken değil ve yüzü yok! Çünkü yüzü ancak kitabın sonunda öğrenebileceğimiz bier nedenden ötürü paramparça edilmiş durumda. (İpucu: "hiçbir zaman mükemmel olmama izin verme Tyler, hiç mükemmel olmayayım. Tetiği çek ve duvarları beynimle boya!!!) Dişleri de yok, bebek maması yiyor. Hastanede bir ibneyle tanışıyor; Brandy'le… Sonra Brandy imiz. tyler ımız diyor ki;"siktir et kızım. GELECEĞİNİ YARATABİLMEN İÇİN, GEÇMİŞİNİ SİLMEN LAZIM. BİZE İYİ OLARAK ÖĞRETİLENLERİ DEĞİL, KÖTÜ OLDUĞU SÖYLENEREK BİZDEN UZAK TUTULANI TERCİH ETMELİYİZ"

Shannon'da bir gece onu öldürmeye gelen nişanlısı Manus u bagaja kapattığı gibi soluğu Brandy nin otelde alıyor. Brandy fırsatı tepmiyor ve genç kızımızla yakışıklı 'delikanlı'mız o diyar senin bu diyar benim dolaşıyorlar…

Amaçları şu: "bulunduğumuz dünyada cinsiyetlerimiz sadece bir görüntüden ibaretse" bizde hormonlanırız kardeşim! ki bu hormon haplarının fiyatı öğreniyoruz ki çoook faiş…

Ne mi yapıyorlar? Anlatıyim..; Tyler ın garsonluğa gittiği evlerde banyolara dalıp yüzlerce parfüm şişesine işeyip not bıraktığı banyolara gidiyorlar. Şık giyiniyorlar. Aralarından biri -ki çoğunlukla Manus koca bebek emlakçıların sütünü içiyor- Brandy ve Shannon bambaşka kimliklerle banyolardan hormon hapları çalıyor. Shannon da günün zaferi olarak hergün "katil-sevgili-nişanlısı" Manus un yemeklerine kadınlık hormon hapları atıyor. Ardından da "sence erkeklerin benim için deli olması bu tangaya mı bağlı yoksa buna mı?" soruları geliyor zatı muhteremden…

Sonuç… Kitap bittiğinde aslında elinizde bir kitap tutmadığınızı fark ediyorsunuz. O tuttuğunuz şey aslında HAYAT… O tuttuğunuz "kimlik krizi", aids, seks, anne-babalar, ve hayat hakkında daha nice şey tuttuğunuz…

Sanırım 'yaşayan' en iyi yazar Plahniuk… Herkes okuyor, evet bekareti bozulmuş durumda ama..; Mutlaka al al al!

Elif Şafak “Araf”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

İlker Yıldırım, Elif Şafak'ın "Araf"ını bitirdikten romanda bahsi geçen müzisyen ve şarkıları bir listeye dökmeye karar veriyor ve aşağıdaki yazıyla birlikte bana iletiyor.

ELİF ŞAFAK: ARAF Özgün adı: The Saint of Incipient Insanities İlk Basım: Nisan 2004 (Metis Yayınları)

“Yalnızlık, yabancılık, dil ve zaman üzerine bir roman…

Kim gerçek yabancı – bir ülkede yaşayıp başka bir yere ait olduğunu bilen mi, yoksa kendi ülkesinde yabancı hayatı sürüp, ait olacak başka bir yeri de olmayan mı?

İsimlerin yabancı memleketlere ayak uydurma sürecinde muhakkak bir şeyler eksilir – bazen bir nokta, bazen bir harf ya da vurgu. Yabancının isminin başına gelenler pişmiş tavuğun olmasa da pişmiş ıspanağın başına gelenlere benzer – ana malzemeye yeni bir tat eklenmesine eklenmiştir de kalıpta gözle görülür bir çekme olmuştur bu arada. Yabancı işte ilk bu fireyi vermeyi öğrenir. Yabancı bir ülkede yaşamının birinci icabı insanın en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır.

Elif Şafak’ın İngilizce olarak kaleme aldığı Araf’ı Türkçeye, Aslı Biçen çevirdi. Farklı din, çevre ve kültürlerden gelip yolları Boston’da kesişen bir grup genç insanın dokunaklı öyküsü anlatılmaktadır. Keskin bir kavrayışa ve mizah duygusuna sahip olan Araf, ait olma konusundaki sürekli özlemin ve sürgünde bir yurt arayışının öyküsü. Belki de hepsinden önemlisi, ister Doğu’da ister Batı’da, kendi yurdunda bile bir yabancı olmanın heyecan verici keşfi.” Romanda bahsi geçen müzisyen ve şarkılar:

Nick Cave: As I sat sadly by your side (Sayfa 8,16) Steppenwolf:Born to be wild (Sayfa 78) Roger Mc Guin: It’s alright ma (Sayfa 80) Stone Roses: Made of Stone (Sayfa 81) Barry Adamson: Save me from my hand (Sayfa 81) Pixies: Where’s my mind (Sayfa 81) David Bowie: I’m afraid of Americans (Sayfa 83) Patti Smith: Paths that cross (Sayfa 85) Leftfield: Open up (Sayfa 90) Cypress Hill: Hits from the bong (Sayfa 90) System Of A Down: Chop Suey  Barry Adamson: The vibes aint nothin’ but the vibes (Sayfa 106) Alabama 3: Mansons of the god (Sayfa 110) The Clash (Sayfa 143) Joe Strummer (Sayfa 143) Lagwagon: Coffee&Cigarettes (Sayfa 164) Lou Reed: Stupid man  Sugercult: Stuck in America (Sayfa 168) David Bowie: I’m deranged (Sayfa 209) Anita Lane: Sex o’clock (Sayfa 210) Gaia: How much reality can you take (Sayfa 211) Cypress Hill: I want to get high (Sayfa 211) Patti Smith: Citizen Ship (Sayfa 230) Primal Scream: Out of the void (Sayfa 238) Skunk Anansie: It takes blood&guts to be this cool but I’m still just a cliche (Sayfa 241) Primal Scream: Don’t fight it, feel it (Sayfa 244) The Ramones: Somebody put something in my drink (Sayfa 247) The Smiths: What difference does it make (Sayfa 263) Portishead: Only (Sayfa 274) Sex Pistols: Something Else (278) Manic Street Preachers: Suicide is painless (Sayfa 279) Chumbawamba: Amnesia (Sayfa 281) Elvis Costello (Sayfa 294) Don Allison: You can be replaced (Sayfa 301) Dead Kennedies: Bleed for me (Sayfa 302) PJ Harvey: This mess we are in (Sayfa 339) Iggy Pop: Gimme Danger (Sayfa 343)

Charles Bukowski “Ekmek Arası”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Charles Bukowski "Ekmek Arası"

Charles Bukowski'nin en iyi romanlarındandır. Yazar 1920 den doğuşundan başlayarak çocukluğuna ailesine ve lise yıllarına dair anılarını yazar. Charles Bukowski 1994' de öldü.

Aşağıda bir kaç bölümü aktarıyorum. BÖLÜM 42.

Önümde uzanan yolu görebiliyordum. Yoksuldum ve yoksul kalacaktım. Para değildi özellikle istediğim. Bilmiyordum ne istediğimi. Hayır bilmiyordum. Saklanabileceğim, saklanıp bir şey yapmak zorunda kalmayacağım bir yer istiyordum. Bir şey olma düşüncesi beni korkutmakla kalmıyor, hasta ediyordu. Avukat, danışman, mühendis veya benzer bir şey olmayı düşünmek bile olanaksızdı benim için. … Bu tür şeylere katlanmak için mi dünyaya geliyorduk? Bulaşıkçılık yapmayı, akşamları küçük odamda içki içip sızmayı yeğlerdim.

***

Ben zengin çocuklarının patinaj çekerek parlak renkli elbiseler giymiş kızları götürmelerini izlerken, o (bukowskinin babası) beni onların elit havası belki bana da bulaşır düşüncesiyle yollamıştı beni o liseye. Yoksulların genellikle yoksul kaldıklarını öğrenmiştim oysa. Zenginlerin yoksullardan gelen pis kokuyu aldıklarını, bunu biraz da eğlenceli bulmayı öğrendiklerini. Gülmek zorundaydılar, çok korkunç olurdu yoksa. Bu şekilde davranmayı öğrenmişlerdi. Asırların deneyimine sahiptiler.

Kahkahalar atan çocukların parlak arabalarına bindikleri için asla affetmeyeceğim o kızları. Ellerinde değildi tabii ki, ama yine de belki diye düşünüyor insan… Ama hayır belkiler falan yoktu. Varlıklı olmak zafer demekti ve zafer tek gerçekti.

Hangi kadın bulaşıkçıyla yaşamayı seçer?

Lise yaşantım boyunca ilerde ne olacağımı düşünmeye çalıştım. Bu düşünceleri geciktirmek daha cazipti.

Mezuniyet balosu gelip çatmıştı. Kızların jimnastik salonunda yapılıyordu, canlı müzik, gerçek bir orkestra. Neden yapmıştım bilmiyorum ama yürüdüm o gece oraya, evden 5 kilometre. Karanlıkta dışarda durup demir parmaklıklı pencereden içeri baktım ve şaştım kaldım. Kızlar büyümüşlerdi sanki, gösterişli ve hoştular, uzun tuvaletlerin içinde harikulade görünüyorlardı. Tanıyamamıştım onları neredeyse. Smokin giymiş çocuklar da iyi görünüyor, kollarının arasındaki kızlarla dimdik dans edip yüzlerini kızların saçlarına değdiriyorlardı. Çok güzel dans ediyorlardı. Müzik yüksek, net güzel ve güçlüydü.

Onlara bakan görüntümün camdaki yansımasını yakaladım birden – yüzümde çıbanlar ve yaralar, üstümde buruşuk bir gömlek. Işığın cazibesine kapılıp içeri bakan vahşi bir hayvanı andırıyordum. Neden gelmiştim? Kendimi iyi hissetmiyordum. Ama sürdürdüm içeri bakmayı. Dans sona erdi. Bir boşluk olmuştu Doğa ve medeniydiler, bu şekilde konuşup dans etmeyi nereden öğrenmişlerdi? Ben yapamıyordum. Herkes benim bilmediğim bir şeyler biliyordu. Kızlar o kadar güzel, erkekler o kadar yakışıklı görünüyordu ki, o kızlardan birinin yüzüne bakmak bile beni korkuturdu, yanak yanağa olmayı hayal bile edemezdim. O kızlardan biriyle gözlerine bakarak dans etmek beni aşardı.

Ama gördüklerimin göründüğü kadar basit ve hoş olmadığını biliyordum. Bütün bunlar için ödenen bir bedel, kolaylıkla inanılabilir bir yapaylık vardı. Çıkmaz sokağa atılan ilk adım olabilirdi bu. Orkestra çalmaya başladı. Önce altın sarısı, sonra kırmızı, mavi, yeşil ve tekrar altın gölgeler saçan ışıklar dönmeye başladı.

Sonra tahammül edilemez oldu benim için, nefret ettim onlardan. Güzelliklerinden, sorunsuz gençliklerinden nefret ettim. Sihirli ışıkların altında birbirlerine sarılmış dans ederken kendilerini çok iyi hisseden bu, geçici olarak şanslı, zedelenmemmiş küçük çocukları izlerken onlardan nefret ettim çünkü henüz bende olmayan bir şeye sahiptiler ve kendi kendime sürekli "bir gün ben de sizin kadar mutlu olacağım göreceksiniz" diyordum.

Sonra bir ses duydum arkamda.

"Hey ne yapıyorsun!"

Elinde bir el feneri ile yaşlı bir adam duruyordu karşımda. Kafası bir kurbağa kafasını andırıyordu.

"Dansı izliyorum."

El fenerini burnunun altına kaldırdı. Gözleri iri ve yuvarlaktı, ay ışığında bir kedi gözleri gibi parlıyordu.

"defol git buradan!"

El fenerini üstümde gezdirdi.

"Kimsin sen" diye sordum

"gece bekçisiyim. polis çağırmadan burdan defol!"

"Neden? mezunların balosu bu ve ben mezunlardan biriyim."

El fenerini yüzüme tuttu. Orkestra "koyu mor" adlı parçayı çalıyordu.

"S..tir!" dedi. "en az yirmi iki yaşındasın sen!"

"yıllıkta resmim var, 1939 mezunu, henry chinaski* (bukowski gerçek ismi olan "charles" ve soy ismi olan "bukowski" yi birleştirerek "chinaski" diye takma isimle kendini adlandırdı bu romanda)"

"neden dans edenlerin arasında değilsin?"

"boş ver. eve gidiyorum."

"öyle yap"

Uzaklaştım. Yürüyordum. El fenerinin ışığı yolumu aydınlattı, beni izliyordu. Kampüsü terk ettim. Sıcak ve hoş bir akşamdı, hatta biraz fazla sıcak. Bİr kaç ateş böceği gördüğümü sandım ama emin olamadım. BÖLÜM 50

Üniversitede herkes beden eğitimine aynı saate giriyodu. Dazlak'ın dolabı benimkiyle aynı sırada, dört beş dolap ilerdeydi. Dolabıma herkesten önce gittim. Dazlak ile ortak bir problemimiz vardı. Bacaklarımıza battığı için yün pantolon giymekten nefret ediyorduk, ama ailelerimiz çok seviyordu yün pantolon giymemizi. Problemi halletmiş, sırrımı Dazlak' a açıklayıp onu da kurtarmıştım. Yün pantolonun içine pijama giymek yeterliydi.  

Dolabımı açıp soyundum. Pantolonumu ve pijamamı çıkardım. Pijamayı dolabın üstüne gizledim.Eşofmanımı giydim. Diğerleri yavaş yavaş gelmeye başlamışlardı.

Dazlak ile müthiş pijama öykülerimiz vardı ama en iyisi Dazlak'ınkiydi. Bir gece kız arkadaşı ile çıkıp dansa gitmişler. İki dans arasında kız Dazlak'a "bu ne?" diye sormuş.

"Ne ne?"

"Pantolonunun paçasından bir şey sarkıyor."

"Ne?"

"Aman Allahım! Pantolonunun altına pijamanı giymişsin!"

"Ne? Aa.. Unutmuş olmalıyım.."

"Hemen gidiyorum burdan!"

Bir daha çıkmamıştı kız onunla.

Çocuklar soyunup eşofmanlarını giyiyorlardı. Sonra Dazlak girdi içeri, gidip dolabını açtı.

"Nasılsın koç?" diye sordum ona.

"Oo selam hank!"

"Sabahın yedisinde ingilizce dersim var. Günü çok iyi başlatıyor. Yalnız adını değiştirip müzik eğitimi koymalılar"

"ha evet hamilton. anlattılar, he he he…"

Yanına gittim.

Kemerini çözmüştü. Uzanıp pantolonunu indirdim. Altına yeşil çizgili bir pijama giymişti. Pantolonunu çekmeye çabaladı ama ondan daha güçlüydüm.

"Hey Arkadaşlar, bakın!! aman Allah'ım okula pijamalarını giyen biri!!"

Mücadele ediyordu Dazlak. Kıpkırmızıydı yüzü. Birkaç kişi gelip baktılar. Sonra en kötüsünü yaptım. Pijamasını indirdim.

"Şuraya bakın! zavallı sadece kel değil çükü de yok neredeyse! bir kadının karşısında ne yapacak garibim?!"

Yanımızda duran iri bi oğlan "chinaski bokun tekisin" dedi bana

"evet" diye onayladılar etraftakiler. "evet.. evet.." diye sesler geldi kulağıma.

Dazlak pantolonunu çekti. Ağlıyordu. Çocuklara baktı. "öyleyse" dedi. "chinaski de pijama giyer beni bu işe başlatan o! dolabına bakın dolabına!"

Dazlak koşup kapağını hışımla açtı. Dolabımı boşalttı. Pijama yoktu…

***

Avrupada savaş ilerlemişti. Savaş. Kimi savunacaktım? Başkasını… S..inde bile olmadığım başka birini. Savaşta ölmek savaşların çıkmasını engellemiyordu.

***

Son bölüm

Barda küçük bir radyo vardı. Popüler şarkılardan birini çalıyordu. Şarkının ortasında kesinti oldu. Spiker girdi araya. "şimdi gelen bir habere göre japonlar Pearl Harbor'u bombaladılar. Tekrar ediyorum: Japonlar az önce Pearl Harbor'u bombaladılar. Tüm askeri personelin birliklerine dönmesi istenmiştir.

Birbirimize bakıyorduk, kavrayamamıştık henüz,

"evet" dedi Becker (deniz askeri arkadaşı) "gitmem gerek" "Biranı bitir " dedim ona

"Birliğime kadar otobüsle eşlik eder misin?" "bu mümkün değil " dedim.

Becker içkisini aldı, dipledi. "sana daha önce söylemedim" dedi "öksüzüm ben" "allah kahretsin" dedim "hiç olmazsa terminale kadar gel benle" "olur"

Becker bilet kuyruğuna girmişti. Askerlerden birinin yanında sevgilisi vardı. Kız konuşuyor ağlıyor, sarılıp askeri öpüyordu. Zavallı Becker, benden başka kimsesi yoktu. Kenara çekilmiştim. Bekliyordum.

Becker biletini aldı en sonunda. "bana bir öğüdün var mı?" diye sordu "hayır"

Sıradakiler otobüse binmeye başlamışlardı. Kız ağlıyor askerine çabuk ve alçak sesle bir şeyler söylüyordu.

Becker otobüsün kapısındaydı. Omzuna bir yumruk kondurdum.

"Tanıdıklarım içinde en iyisi sensin" dedim "Saol Hank…" "Güle Güle…"

Not: Tahsin T gönderdi. Teşekkür ederim.