• Normalleşiyor muyuz (!) ne?!!

    Gündem değişiyor. Her şey eski moduna dönüyor, döndürülüyor. Ekonomi düşünülüyor. Mağazalar, cafe'ler, bar'lar açılıyor. Sanki çok lazımmış ya da insan hayatından değerliymiş gibi. Vak'a sayısı azalmıyor. İnsanlar ölmeye devam ediyor. Ben şahsen daha da artacağını düşünüyorum. Kendi muhitimde yürüyüşe çıktığımda (ki iyi eğitimli tiplerin oturduğu, sosyo-kültürel olarak da iyi diyebileceğimiz bir ...

Clique

Bayan Arıza tarafından 19 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Yaratıcısı Jess Brittain, 6 bölümlük BBC dizisi. Bir solukta izledim.

Korku, heyecan ve gerilim yüklü bir üniversite draması.

Dizi, çocukluktan beri birbirlerinin en iyi arkadaşı olan Holly'nin ve Georgia'nın aynı üniversiteye gelmesiyle başlıyor. Başrolde esas kızımız "Holly" rolünde Synnøve Karlsen, "Georgia" rolünde ise İtalyan asıllı İngiliz oyuncu Aisling Franciosi, "Rachel" karakterinde Rachel Hurd-Wood var.

Solasta Women adında bir kuruluş var. Sözde feminist bir yardım kuruluşu. Üniversitede profesör olan hocaları da bu oluşumun bir parçası. Derken Georgia bu oluşumun içine dahil oluyor. ama Holly bir şeylerin tuhaflığından şüpheleniyor. Olaylar bambaşka bir hal alıyor, tacizler, istismarlar, intiharlar…

Sürükleyici bir İngiliz dizisi. Çok spoiler verip tadını kaçırmak istemiyorum. İzleyiniz efenim.

Evren Özer’den Film Kritiği: Taare Zameen Par

Bayan Arıza tarafından 19 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Çocuklarımız,geleceğimiz…

Onlar bizim ışığımız,hayatlarımızın gülü,dikeni…

Onların çocuk olduğunu unutmadan,yaşadıklarının ruh dünyalarına etkileri üzerine düşünmeden yapacağımız her hata kendi dünyalarında onarılması zor tahribatlara yol açacağı muhakkak bu sebeple onlara karşı tüm sözlerimizi ve davranışlarımızı özenle seçmeliyiz.Onların bazı davranışlarının bir hastalıkla bağlantılı olup olmayacağını araştırmakta ailenin görevleri arasında bence örnek olarak Disleksi…

Peki Disleksi nedir?

Disleksi ; Kişinin normal veya üstün zeka düzeyinde olmasına rağmen okuma,yazma ve dil becerilerinde problem yaşamasına sebep olan özel öğrenme bozukluğu diye tanımlayabiliriz.

İşte tam da bu konuya parmak basan bir film bu Yerdeki Yıldızlar…

Amir Khan her zaman ki gibi konuya öyle bir parmak basmış ki efsane bir oyuncu olduğu aşikar üstelik bu hastalıklar ilgili benim hatırladığım başka bir film yok.Hastalığı ve tedavi aşamalarını Khan çok iyi tanımlamış ve öyle güzel dersler ve diyaloglarla anlatmış ki çocukları böyle olan ailelere resmen rehber olmuş…

Khan’ın dediği gibi ‘5 parmağın 5’i de bir değil,birbirlerine benzetmeye çalışırsanız kırılırlar veya balığa ağaca tırmanmayı öğretemezsiniz,o yüzer’…

Nankör insan her şeyin fiyatını bilen,fakat hiçbir şeyin değerini bilmeyen insandır.Değer bilmek eğitimle olur.Eğitim sistemi eğer sistemli,planlı ve programlı olmaz ezberci zihniyete yenik düşerse verilecek eğitim hayalgücü ile büyüyen çocuklara değil robotlaşmış beyinlere hizmet eder.Sorgulamak fiili bence eğitim sisteminin olursa olmazı olmalı çünkü sorgulayan beyin çalışmaya,daha iyisini bulmaya,insanlığa hizmet edecek bir beyne götürür ki Khan bence bu filmde bu noktaya olanca gücüyle eleştirisel olarak yığın yapıyor.Film bize ön yargıların ve ezberci eğitim sisteminin eleştirisini sunuyor.Kahraman çocuğumuzun başarısı filmin sonunda yüreğimizin derinliğine kadar sizi etkileyecek not sistemine mahkum edilmiş ve yeteneklerine göre mesleki eğitimin olmadığı ve çocukların at yarışına dönüştürüldüğü sistemi eleştiriyor…

Film çok güzel ders verici diyalogları,araya serpiştirilen ufak müzikler ve çocuk oyuncusunun hayal dünyasına çok iyi yansıtan sahneleri ile bence bir başyapıt.Ağızda hoş bir tat bıraktığı aşikar.Finali de ağlatan cinsinden…

Bollywood’un Oscar’ı olarak bilinen Filmfare ödüllerinde En İyi Film dalında ödüle layık görülmüş.İşin ilginç yanı  2 saat 42 dakikalik filmde başrol oyuncusu Amir Khan'in 1 saat 12 dakikadan sonra filme dahil oluyor…  Filmin yapımcılarının verdikleri bir röportajda filmin asıl ilham kaynağının disleksi hastalığı değil de okulda kötü performans gösteren ünlü Japon film yönetmeni Akira Kurosawa'nın çocukluğu olduğunu söylemişler.Yönetmenimizin amacı "okul akışına uymayan bir çocuk" hikayesini anlatmaktı.Kurosawa'nın biyografisinden öğretmenin bir öğrencinin hayatını nasıl değiştirebileceği alıntısı da alınmış senaryoya… 

Filmin çocuk oyuncusu Darsheel Safary,film için seçildiğinde okuduğu okulun yönetiminden okuldan ve derslerinden fazla uzak kalacağından dolayı itiraz gelmiş.Yönetmen Amir Khan Darsheel konusunda ısrar edince,derslerinden geri kalmaması için özel hocalar tutularak kişisel dersler verilmiş.Filmin büyük bir finans kaynağını buna ayırmak zorunda kalmışlar…

Müdürün söylediği, "geçici bir öğretmen, bu çocukta kalıcı bir hasar bırakmaz umarım" sözü önemli şöyle ki ;  

Bazen hayatında kalıcı olduğumuz çocuklarla sağlıklı ilişkiler kuramıyoruz.Onların endişelerini,heyecanlarını bazen de problemlerini anlayamıyoruz.Mesele geçici ya da kalıcı olmakta değil,mesele bir çocuğun ruhuna dokunmakta.O resim yarışması sahnesinde öğretmenine sarılışı ile bir çocuğun bir yetişkine sevgiyle güven duyması önemli olan…

Gerçek hayat acımasız,rekabete dayalı bir dünya.Herkes çocuğu dereceye girsin,birinci olsun istiyor.Doktor,mühendis,yönetici vs.olsun istiyor.Her çocuğun kendine özgü yetenekleri, kapasitesi ve hayalleri vardır ama aileler acaba bunların farkında mı? Her çocuk farklıdır.Er ya da geç hepsi bir şekilde öğrenir.Her birinin kendi öğrenme hızı vardır.Bence bunları unutmadan çocuklarımıza kulak vermeliyiz…

Çocukları ile diyalogları yanlış giden anne babaların sorumluyu bulmaları için aynaya bakmaları gerekir.Artık çocuğunu değil de aldığı notları sevmeye başlayan özellikle anne/babalar var maalesef.Eğer bir çocuğunuz varsa ve çocuğunuz aslında sizin de çok yanlış bulduğunuz ama sosyal dayatmalar sonucunda şeytanın avukatlığını yapmak zorunda kaldığınız sosyal ortama ait beklentilerin altında kalıyorsa ve aranızdaki ilişki sevgiden nefrete doğru yol alırken kendinizden utanmaya başlama sürecindeyseniz bu filme kulak verin derim…

Çocuklarımıza devamlı negatif elektrik vermekle ilgili eski bir teori var ayrıca hikayesi de ;

Güney Pasifik'teki Solomon adalarında yaşayan köylüler eğer baltayla kesmek için fazla büyük bir ağacı kesmek isterlerse özel bir teknik uyguluyorlarmış.Özel güçleri olan ve woodsmen denilen adamlar 30 gün boyunca şafak vaktinden güneş batana dek ağaca bağırıyorlar,çığlık atıyorlarmış.Bu süreç sonunda ağaç ölür,kendiliğinden yere yıkılırmış.Teori,şiddetli şekilde aktarılan tüm olumsuz duyguların,ağacın ruhunu öldürdüğü yönünde.Adalılar bu yöntemin her zaman işe yaradığını söylüyor…İşte o kadar keskin bir ayrıntı  bu negatif bakış açısı.

Filmin finalinde her şey yoluna girer,yaz tatili için ailesi çocuğu almaya geldiğinde arabaya binmeden son bir defa koşar ve sarılır öğretmenine.Öğretmeni de onu havaya fırlatır,yer yüzündeki yıldızlardan biri daha gök yüzüne yükselir film biterken.Çünkü her çocuk ışıl ışıl bir yıldız.Gökyüzünde parlamaları için tek ihtiyaç biraz ilgi biraz sevgi…

Bu esnada bir şarkı çalar,sözlerini de yazayım tam olsun… aç kapıları,çiz perdeleri.rüzgâr bağlanmış.hadi onu salalım. al uçurtmalarını,al boyalarını.hadi baştan yaratalım gök kubbeyi.

neden bu kadar endişelisin?

doğanın emrinde,bir misafirsin sen burada.dünya sadece senin için var. keşfet kendini.öğren kim olduğunu.sen güneşsin. ışık saç.

sen nehirsin,bilmiyor musun? nehir gibi ak, yükseklere uç.mutluluğu bulduğun yerde gayeni de bulacaksın.

neden bu kadar endişelisin?

doğanın emrinde,bir misafirsin sen burada.yorgunluk hüzündür.

tazelik keyif verir.

hayat, pamuk helva gibidir.umut ve hayallerden yapılmış.

tadına bak.avuçlarında topla.

susamışsan eğer köşe başında bir yağmur bulutu bulacaksın.

kimsenin yoluna çıkmasına izin verme.

potansiyelin uçsuz bucaksız,

tıpkı gökyüzü gibi…

 

Herkese İyi Seyirler…

American Crime Story’de sezon değişikliği

Bayan Arıza tarafından 15 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.
O.J. Simpson’ın yargılanma sürecini anlatan ilk sezon bölümleriyle büyük beğeni toplayan 'American Crime Story', ikinci sezon ile üçüncü sezon konusunda değişiklik yaptı.

 

Ryan Murphy’nin yaratıcısı olduğu ‘American Crime Story’ dizisinde ikinci sezonun Katrina Kasırgası hakkında, üçüncü sezonun Gianni Versace cinayeti hakkında, dördüncü sezonun ise Bill Clinton-Monica Lewinsky skandalı hakkında olacağı açıklanmıştı. Yapılan değişikliğe göre ‘The Assassination of Gianni Versace’ ismini taşıyacak olan üçüncü sezon, ikinci sezonun yerini aldı.

 

 

 

Henüz çekimleri devam eden ‘American Crime Story: The Assassination of Gianni Versace’, 1997’de gerçekleşen Gianni Versace cinayetini konu edinecek.

 

 

 

Dizide Gianni Versace, Edgar Ramirez; Andrew Cunanan, Darren Criss; Versace’nin sevgilisi Antonio D’Amico, Ricky Martin ve Donatella Versace, Penelope Cruz tarafından canlandırılacak.

 

 

Dizinin 2018’in başında ekrana gelmesi bekleniyor. Katrina Kasırgası’nı konu alan üçüncü sezonun çekimlerine de 2018’in başında başlanacak.

Kaynak: ntvmsnbc

Evren Özer’den Film Kritiği: Mad Max (FURY ROAD)

Bayan Arıza tarafından 15 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Einstein ‘3. Dünya Savaşı'nı bilmem ama insanoğlu 4.Dünya Savaşı'nda taşlar ve sopalarla savaşır’ demiş…

Sanırım yönetmen George Miller 1979 Mad Max / 1981 Mad Max 2 / 1985 Mad Max 3 filmleri ile 3.dünya savaşı sonrası hakkında akıl yürütmesi yaparak su ve benzin doğal kaynakları üzerinde insanoğlunun birbirleriyle olan amansız savaşı nasıl olur sorusuna cevap bulmaya çalıştığı kanaatindeyim ki bilgisayar oyunları oynayanlar bilir ‘Fallout’ oyunu sanki bu film serisinin başka bir tezahürü…

Konu olarak şöyle ;

Ailesi öldükten sonra post-apokaliptik Avustralya’da safi hayatta kalmak için çabalayan Max (Tom Hardy),şiddet ve acımasızlık dolu bu dünyada masum bir gruba yardım etmek zorunda kalır.İlk başta Max’in motivasyonu kendini koruyabilmektir,fakat zaman içinde Max’in içinde tekrar bir yaşam sebebi ve ümit oluşur…

Filmi izledikten sonra kendinizi yorgun hissedebilirsiniz (orijinal sesinden ve yanınızda oksijen tüpü bulundurun,nefesiniz kesilebilir) çünkü Miller kendi fütüristik dünyasının ve hayalgücününün sınırlarını zorlamış,kendi kafasında tüm kareleri saniye saniye çekmiş,bizim filmi nasıl göreceğimizi bile düşünmüş ve tüm detay çalışmaları hala kafamızda oynatacak kadar kaliteli bir yapım çekmiş.Özellikle belirli sahneleri X2 forward tarzında hızlandırması çok etkileyici muhteşem düşünülmüş bir ayrıntı ve geçmişteki Mad Max filmlerinde de aynı tarzı görüyoruz.Miller bu filmin bir saniyesine bile heba etmek istememiş ve bu yönüyle bence başarmış.Renk ve ışık seçimleri, araba tasarımları, kaotik atmosferi, kostümleri, kamera açıları vs.her yönüyle komple bir film üstelik filmin sadece %20’si digital efekt %80’i dublörler ve maketler yardımıyla çekildiğini düşünürsek Miller’ın nasıl bu filme özendiğini kanıtlayabiliriz.Film 6 ay ve 450 saatlik çalışmanın ürünü,hatırlatayım…

Bu noktada tek eleştirim senaryonun derinliğine dair.Sanki hikayede eksik olan unsur felsefi altyapısının olmaması.Altmetinlerdeki didaktik mesajlara aksiyondan kaçmayalım diye sanki biraz özen gösterilmemiş gibi…

Oyunculara ve karakterlere bakarsak ;

Hardy ‘Bane’ karakterine adeta can vermiş.Miller’ın Mel Gibson’dan yarattığı Max karakterinden daha ‘Cool’ olduğu aşikar ki ciddi,sert ve zeki üstelik Miller aslında Bane karakterine değil kıyamet sonrası hayatı anlatmaya çalıştığından Max karakterinden ayrı bir kişilik tanımlaması yapmış.Hardy aslında bence çift bir kişiliğe sahip.Konuşkan değil,dövüş konusunda yetenekli,silahlarla arası çok iyi,vurdumduymaz ama inanılmaz derecede duygusal.Onun duygusal yönlerini ortaya çıkaran kişi ise tabii ki de Furiosa. “Max’in tek derdi eve dönmek ama bir ev yok.Sessizlikten,acıdan ve yıkımdan başka bir şey yok.İnsanlığın kalmadığı bir yerde yaşıyor ama onu yine de istiyor.Ancak,bu dünyada ilişkilerin bir bedeli var.” diyor Hardy…

Hugh Keays-Byrne ‘İmmortan Joe’ şimdiye kadar gördüğüm en iyi kötü karakterlerden biri.O tok sesi dağların ve kayaların aralıklarından yankılandıkça ürkmemek elde değil. (Nolan’ın Batman serisindeki Hardy’nin canlandırdığı ‘Bane’ karakterine aşırı benzettim) Arızalı davransa da zeki,pratik ve tam bir Hasan Sabbah! Kendi yuvası da adeta Alamut Kalesi…

Theron ‘Furiosa’ karakterine cuk oturmuş.Saçları kazıtmış,donuk bakışları ve atik davranışları,soğukkanlılığı,sorunlara olan pratik çözümleri ile harika bir oyunculuk çıkarmış.

Filmin müziklerini yapan Junkie XL'den bahsetmeden olmaz.Filmi rahatlıkla başka bir levele atlatmış diyebiliriz.Özellikle kovalamaca sahnelerindeki alev çalan gitarist ve davul ordusu çok yaratıcı aslında film kendi müziğini üretiyor desek bence doğru bir tespit olur o kadar içine sinmiş…

Filmin ‘Tema’larında bakacak olursak ;

Bence temel tema hayatta kalmak ve Max içinde aynı şekilde.Bu tema serinin ilk 3 filminin de ana teması.Çevresel çöküş ve ahlaki gerileme bu ana temanın etrafına serpiştirilen yan elementler.Miller bir açıklamasında ‘hayatta kalmak kilit noktadır.Bence bunun nedeni amerikan western'inin amerikan sinema tarihinde temel olarak daha iyi bir parça olmasıdır’ demiştir.

Buna ek olarak yan temalar intikam,dayanışma,yurt ve kefaret kavramları.Bunların merkezinde de yurt var bence.Max’ın evi yok edilmiş,Furiosa diğerleri tarafından evde tutulmuş  ve diğer beş kadın çocuklarını büyütmek için yeni bir yurt arayışına girmişler.Tüm bu karakterlerin arasındaki dayanışma ile intikam duyguları kabarmış ve yol boyunca kefaret ödemek zorunda kalmışlardır.

İlginç ayrıntılar ise ;

* Hardy Mel Gibson’la bir öğle yemeğinde bir araya gelmiş ve Max rolü ile ilgili tüyolar almış.Mel Hardy’ye bu rolün onun için biçilmiş kaftan olduğunu söylemiş ve başarılar dilemiş.

* Hardy’nin giydiği ceket orijinal üçlemedenin son 2 filminde Max’ın giydiği ceketin birebir kopyasıdır.

* Hugh Keays-Byrne (İmmortan Joe) 1979 yapımı Mad Max filminde de oynamıştır.

* Theron saçlarını kazıtınca ‘Yeni Başlayanlar İçin Vahşi Batı’ filminde peruk takmak zorunda kalmıştır.

* Miller devam filmi yapılacağını belirtti öyle ki Hardy ile 3 tane daha Max filmi yapacağını söyledi ve ilk devam filminin adının da ‘Mad Max : The Wasteland’ olacağı söyleniyor.

* Miller filmi 3D IMAX bir uçak yolculuğu esnasında sessiz bir ortamda izlemiş.

* Film için devasa bütçesi nedeniyle 3.500 hikaye tahtası yaratıllmış,binlerce aksesuar ve kostüm tasarlanmış.Daha önce görülmemiş çapta lojistik bir operasyonla,oyuncu kadrosu, yapım ekibi ve 150 adet el yapımı taşıt 120 gün boyunca çok sayıda birimle birlikte gerçek bir Yol Savaşı sahnelemek için Namibya çöllerinde gezmiş…

Son Söz ; Witness Me,What A Lovely Day,I Live I Die I Live Again…

Herkese İyi Seyirler…

Tony sunucusu Kevin Spacey kılıktan kılığa girdi (2017 Tony Ödüllerini kazananlar)

Bayan Arıza tarafından 12 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.
2017 Tony Ödüllülerini kazananlar, dün gece New York’ta düzenlenen törenle sahiplerine verildi. Gecenin sunuculuğunu ünlü aktör Kevin Spacey üstlendi. Kevin Spacey’nin sahne şovu görülmeye değerdi.  

‘Tiyatronun Oscar’ları’ olarak kabul edilen Tony Ödülleri dün gece New York’taki Radio City Music Hall'da düzenlenen törenle sahiplerini buldu.

2017 Tony Ödülleri kazananları şöyle:

En iyi müzikal: Dear Evan Hansen

En iyi oyun: Oslo

Yeniden sahneye konan müzikal ödülü: Hello, Dolly!

Yeniden sahneye konan oyun ödülü: Jitney

En iyi erkek oyuncu: Kevin Kline, Present Laughter

En iyi kadın oyuncu: Laurie Metcalf, A Doll’s House, Part 2

En iyi müzikal erkek oyuncu: Ben Platt, Dear Evan Hansen

En iyi müzikal kadın oyuncu: Bette Midler, Hello, Dolly!

Öne çıkan erkek oyuncu: Michael Aronov, Oslo

Öne çıkan kadın oyuncu: Cynthia Nixon, The Little Foxes

Öne çıkan erkek oyuncu (Müzikal): Gavin Creel, Hello, Dolly!

Öne çıkan kadın oyuncu (Müzikal): Rachel Bay Jones, Dear Evan Hansen

 

 

 

Amerika’nın en prestijli tiyatro ödülleri Tony’nin sunuculuğunu son zamanlarda ‘House of Cards’ dizisiyle seyircinin beğenisini toplayan Kevin Spacey üstlendi.

 

 

 

57 yaşındaki ABD'li aktör, kılıktan kılığa girerek izleyenleri güldürdü.

 

 

 

Bir ara sahneye Tony’nin önceki sunucusu Whoopi Goldberg çıkarak Spacey’e skecinde eşlik etti.

 

 

 

İşte Kevin Spacey’nin sahne şovundan yansıyanlar…

 

 

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

  Kaynak: ntvmsnbc  

Evren Özer’den Film Kritiği: The Revenant

Bayan Arıza tarafından 12 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Eğer ben bir yönetmen olsaydım bu filmi çekmek isterdim…

Ortada bir intikam teması var ama İnaritu bu temaya öyle bir ruh katıyor ki canlı bir organizmayı izliyoruz hissiyati veriyor…

Bu hissiyat bence şudur ki ; hiçbir sahnede dışarıdan izleyen bir seyirci değilsiniz.Sanki olayın içindeki galip de,mağlup da,kurban da,katil de sizsiniz…ve öyle bir yoğunluk ki de bu çıkmak ne mümkün,büyüsüne kapılıyorsunuz bu auranın…

İnaritu’nın Birdman’daki performansı için de şunları yazmıştım ;

‘’bir hollywood eleştirisi…yitirilen popülerlik yeniden kendini kabul ettirme çabası…ağır bir dram…mahvolan bir hayat…hayal ve gerçekle karıştırılmış bir yaşam…biraz şizofrenik biraz alaycı biraz vurdumduymaz biraz da inat…keaten ve nortan'dan üst seviye oyunculuk…yönetmen olarak sıradışı bir performans…ilgi çekici değişik sıradışı bir film…ama meraklısına…kamera kullanımı çok beğendim…içsel ve dışsal açılar çok iyi ayarlanmış…konu olarak pek bana hitap etmedi ama sanatsal olarak kendini aşmış…oscar alması bence sanatsal olarak değerlendirilmiş…biraz da oscar eleştirmenleri bu filme oy verirken içinde hollywood dünyasının içinde bulunduğu kısırdöngüye bir selam yollamışlar…herkese hitap etmeyen çoğu izleyicinin yarısında çıkacağı ama izlemek isteyenleri sanatsal olarak tatmin edecek bir film…’’

Ne kadar da haklıymışım,İnaritu hep tarz filmlerin adamı…bir derdi var ve hep bu derdini anlatmayı herkesin izleyeceği bir tarz da değil de sinemasal kültüre sahip insanların anlamasına yönelik çabalıyor,belki de hep başarılı olmasının sebebi de budur ki bu yönüyle de Zeki Demirkubuz’a benzetiyorum.Zeki usta da Masumiyet ve Kader filmlerinden sonra ki tüm filmlerinde hep bir şeyler dert anlatma çabasına girdi…

Filmimiz gerçek bir hikayeden uyarlama (Michael Punke'ın kaleme aldığı The Revenant: A Novel Of Revenge kitabından) konusu ise şöyle ;

Hugh Glass kürkleri için hayvanları avlayan bir kuruluş için çalışan deneyimli bir tuzakçıdır. Fakat avlandıkları bölgelerde kendilerinden başka hem yerli Kızılderililer hem de Fransız birlikleri kol gezmektedir.Bir av ertesinde bir boz ayı tarafından ölümcül bir biçimde yaralanan Glass'ı, yavaşlamamak adına ekibi ölüme terk eder.Fakat bölgeyi herkesten iyi bilen avcı Glass hayata tutunur ve yavaş da olsa yaraları iyileşir.Zira yaşama tutunması için oldukça geçerli bir sebebi vardır… 

Film 9 ay süren bir çalışma ve hiçbir bilgisayar efekti yok.2 defa yapımcı ve yönetmen değişmiş,yapım ekibinin bir kısmı zorlu doğa koşulları nedeni ile filmi bırakmış,doğa ile inanılmaz mücadele edilmiş,kamera lensleri soğuktan çatlamış (ki karakterlerin nefes alıp verirken kameranın buğulanması, olan boz ayının kameraya nefes alışı görsel olarak bir ince detay) ve neticesinde kartpostallık görüntüler elde edilmiş yani ortaya basit bir intikam filmi çıkacakken epik bir başyapıt çıkmış…

Film bize 1823 Amerika’sının benzersiz güzelliğini,gizemini ve tehlikesini yansıtıyor ayrıca sadece hayatın değil, onurun,adaletin,inancın,yuvanın ve ailenin içgüdüsünü keşfetmemizi sağlıyor.Film bizi yaşama içgüdüsünün ne kadar güçlü ve terk edilemez olduğu fikriyle donatıyor bence…

Enteresan bir detay ; filmin ortalarında konuya dahil olan kızılderili vardı işte o kızıldereli aslında kamyoncuymuş.Konuştuğu dil ise kendi diliymiş.Çiğ çiğ bufaloyu yediği sahne gerçekmiş ve o ölü bufaloyu tek başına bitirmiş.Leonardo da gerçekten o ciğeri zor da olsa yemiş ama ‘uzun süre tadını ve yaptığımı unutamadım’ demiş.

Gerçekte ise de Hugh Glass ayı tarafından saldırıya uğradıktan sonra sağ kalmayı başarmış. Arazide bırakıldıktan sonra geri dönmesi 6 hafta sürmüş ama filmin aksine,döndüğünde yine çok ağır yaralıymış ve uzun bir süre ayağa kalkamamış.Yol boyunca çok sayıda kurt, böcek,çiğ balık vs.yemiş.Geri döndüğünde kendisini bırakan Fitzgerald ve Hawk'ı affetmiş, sonrasında Fitzgerald'ın peşine düşmüş ancak o daha bulamadan Kızılderililerle olan bir çatışmada ölmüş… 

Yani kısaca "beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir." temalı film diyebiliriz..,

Herkese İyi Seyirler…

Game of Thrones’un 7. sezonuna dair ipuçları

Bayan Arıza tarafından 9 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisinin dikkatli hayranları, kostüm tasarımlarıyla ilgili yayınlanan sahne arkası görüntülerinden yola çıkarak 7. sezona dair ipuçları yakaladı.

 

 

16 Temmuz’da seyirciyle buluşacak olan dizinin kostüm tasarımcısı Michele Clapton’ın, dizi kostümlerini nasıl hazırladığını anlatan kısa videosunda sahne arkası görüntülere yer verildi.

 

 

 

Reddit adlı sosyal haber sitesinde yapılan dikkatli analize göre, bir sahnede Sansa Stark (Sophie Turner) Kış Tepesi’nin mahzeninde görülüyor.

 

 

 

Sansa Stark’ın, kız kardeşi Arya Stark’a (Maise Williams) ait olan kılıcı taşıması dikkat çekiyor.

 

 

 

Game of Thrones hayranları bu sahneden yola çıkarak iki kardeşin yeni sezonda kavuştukları sonucunu çıkardı.

 

 

 

Dizinin meraklıları, Jon Snow ile halası olduğu tahmin edilen Daenerys Targaryen’in (Emilia Clarke) buluşmasını da dört gözle bekliyor.

 

 

 

Kuzeyin Kralı Jon Snow, fragmanda hiç karlı kuzeyde görünmemişti. Bu yeni videoda Ejderha Taşı’nda görünmesi, Daenerys Targaryen’in bu sezon Ejderha Kayası'nı yeniden alacağını gösteren fragmanı doğruladı.

GAME OF THRONES 7. SEZON FRAGMANI

Kaynak: ntvmsnbc

 

Evren Özer’den Film Kritiği: İyi, Kötü ve Çirkin

Bayan Arıza tarafından 9 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

İyi, Kötü ve Çirkin… 

Biz insanlar ‘’İyi’’ miyiz?  Biz insanlar ‘’Kötü’’ müyüz?  Biz insanlar ‘’Çirkin’’ miyiz? 

Bu üç tanımlama da aynı Einstein’in uzay,zaman,mekan izafi teorisi gibi…  Kime göre ‘’iyi’  Kime göre ‘’kötü’’  Kime göre ‘’çirkin’’… 

Bakış açılarının hayatımıza yön verdikleri apaçık bir gerçek.İyiliğimizde, kötülüğümüzde, çirkinliğimizde bakan gözlere göre değişiklik gösterir ve kıyaslanma mecburiyeti hissedilir.İnsan, hayatı boyunca hep birileriyle karşılaştırılır tüm erdemleri de bu karşılaştırmaya tabi tutulur… 

Yönetmen Sergio Leone’de tüm bu erdemler üzerine çok kült bir western çekmiş ki izlemeye değer.Western'in barut ve tütün kokulu o atmosferine ilk defa bu filmle şahit olacağınızı söylersek yanılmış olmayız bence.Üstelik yönetmenin kamera açıları,sahnelerdeki özenli anlatım,detaylı çalışma,uzun ve efsane müzikler normal bir western filminden uzak bir İtalyan işi ki tüm bu western furyasının sadece 3 sene sürdüğünü düşünürsek çok başarılı bir filme imza atmış Sergio Leone…  Konuya dönecek olursak ;  Tuco (çirkin),üzerine ödül konulmuş bir kanun kaçağıdır.Keskin nişancı Blondie (iyi) adlı kovboyla işbirliği yaparak kasabaları dolaşmaktadırlar.Tuco'yu kanun adamlarına teslim eden Blondie,ödülü alıp Tuco'yu asılmaktan son anda kurtarmaktadır.Bir kasabada işlerin ters gitmesi üzerine ortaklıkları bozulur.  Melekgöz (kötü) lakaplı Sentenza ise Bill Carson adında büyük miktarda altını ele geçirmiş eski bir askerin izini sürmektedir.Tuco'nun çölde Blondie'yi öldürmek üzere olduğu bir anda Bill Carson'la karşılaşmaları tüm planları değiştirir.Carson, altınları İç Savaş'ın hareketli olduğu bir cephede mezarlığa saklamıştır.Ancak Tuco mezarlığın yerini,Blondie ise mezarın adını öğrenebilmiştir.Mecburen işbirliğine tekrar dönen ikili altınları aramaya koyulur.Sonunda üçünün yolu altınların olduğu yerde birleşir. 

1964 – Bir Avuç Dolar  1965 – Birkaç Dolar için  Ve 1966 – İyi,Kötü,Çirkin 

Aslında çok güzel bir üçleme,ilk 2 filmde çok güzel antrenman yapan Sergio Leone çıktığı maçın finalinde kupayı kaldırmıştır kanımca,seri halde izlenmesi halinde bir spagetti western tarzında nirvanaya ulaşmış gibi hissedebilirsiniz.Bu filmi vahşi batının kurak ve ıssız çöllerinde susuz geçen uzun bir yolculuktan sonra Amerikan iç savaşının kanlı ve dehşet dolu atmosferinde yol almaya ve sinemanın büyüsüyle uzun bir astral seyahate çıkmak gibi düşünün derim… 

Akılda kalanlar ; 

Filmin başındaki on dakikalık yürüme sahnesi ve finalde genç Clint'i görmek… 

Filmin başındaki düello sahnesinde Eastwood’u rakibinin bacak arasından gösteren kamera açısı… 

Mezardaki efsane düello sahnesi… 

Leone bu filmde çoğu western filminde yer alan modernize olma,toprak düşmanlığı,intikam,kan davası,çetenin kasabayı istilası veya adalet kavramlarının hiçbirine yer vermemiştir,çok daha temel bir konu olan ‘paraya’ odaklanmıştır ki serinin 2 önceki filmi ile kendi epiğini yaratmıştır. 

Filmdeki üç karakter için analiz yapacak olursak ;  İyi (Clint) : kendini toplumdan soyutlamış,yalnızlığı seven,hiçbir ahlaki ya da siyasi bir inancı olmayan,ama kendine göre bir adalet duygusuyla hareket eden karakter…  Kötü (Lee Van Cleef) : toplumsal yaşantıya adapte olmuş,iş hayatında (adam öldürme) kibar,nazik,görgü ve ahlak kurallarına uyum gösteren,zamana göre hareket etmesini,güçlü tarafın yanında olmasını bilen ve para için herşeyi yapabilecek karakter…  Çirkin (Eli Wallach) : köylülüğü ve fakirliği yüzünden toplumdan dışlanmış ve hor görülmüş, kaba saba,bencil,haydutluğu benimsemiş,kişisel zevk ve ihtirasları peşinde koşan,toplum ve ahlak değerlerini hiçe sayan ve bunlarla dalga geçen karakter…  İlginç ayrıntılara gelince ;  *Sergio Leone ve Eli Wallach çekimde fransızca konuşarak anlaşabilmiş.  *Ecstasy Of Gold (ki bu müziği Metallica konser girişi olarak kullanıyor) sahnesindeki köpek,Eli Wallach'tan habersiz salınmış,tepkisi zaten görülebiliyor.  *Clint Eastwood Blondie'yi oynadığı tüm rollerde giydiği poncho'sunu ne temizlemiş ne de yıkamış.Ayrıca filmde giydiği kostümlerin yedekleri olmadığı için Eastwood çekimden otele döndüğünde ilk iş kıyafetlerini gardroba kaldırırmış.  *Tuco'nun silahçıya girdiği sahne tamamen doğaçlama,Eli Wallach silahlarla haşır neşir birisi olduğu için o sahnede senaryoya bağlı kalınmamış. 

*Eli Wallach filmin çekimlerinde, altınların çantadan kürekle vurulunca kolayca açılması için kullanılan bir şişe asidi kafaya dikerek içmiş ve zehirlenmiş farkında olmadan. 

*Filmin ilk 10 dakika 30 saniye'si diyalogsuz.  *Köprüyü havaya uçurma sahnesinde Sergio Leone köprünün havaya uçurulma işinin başlaması için "tamam" emrini veriyor walkie talkie'yle ekibe,ama diğer ekipten biri de telsiz kanalına girip ‘tamam,devam’ diyince, yüzbaşı yanlış sinyali alıyor ve köprüyü havaya uçuruyor orada ne kamera var ne de başka bir şey.Buna sebep olan ekip amiri,hemen arabaya atlayıp kaçıyor,Leone'nin moral yerlerde,adamı kovuyor.Yüzbaşı gelip askerler köprüyü tekrar tamir etsin,tekrar uçururuz diyor Leone'ye ama bir şartla kovduğu adamı geri aldırttırıyor.  *Clint Eastwood ve Eli Wallach arasında boy farkı uçurumu yüzünden ikisini aynı karede çekmekte zorlanılmış.  *Mezarlıkta,Tuco'nun yanlış mezardan çıkardığı iskelet, aslında vasiyetine öldükten sonra bir filmde rol almak istiyorum diyen bir ispanyol aktrise ait ve bu mezarlık İspanya Burgos'ta. 

*Haftada 6 gün 12-14 saat çalışılmış.Oyuncuların herbiri replikleri kendi anadillerinde kayıt altına alınmış daha sonra dublörler ingilizce metni okumuşlar görüntünün üzerine.Bazı sözcüklerin italyanca yada almancada daha uzun olması yüzünden ingilizce repliklere eklemeler yapılmış.  * Filmdeki bütün askeri ekipman, bilhassa top ve döner canonlar gibi demirbas ispanya askeri müzesinden ödünç alınmış.  Son Söz ;  Mezarı açıp altın çıkarma sahnesinde Clint’den efsane replik; 

"Dünyada 2 çeşit insan vardır dostum,elinde dolu bir silah olanlar ve mezar kazanlar,sen kazıyorsun" 

Herkese İyi Seyirler…

Roger Waters’ın yeni albümü çıktı

Bayan Arıza tarafından 5 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Pink Floyd grubunun üyelerinden Roger Waters, 25 yıl aradan sonra yeni albümüyle dinleyicileri karşısında.

Efsanevi rock grubu Pink Floyd’un arkasındaki yaratıcı güçolarak bilinen İngiliz müzisyen Roger Waters, 25 yıl aradan sonra yeni bir albüm çıkardı. Sony Müzik etiketiyle yayınlanan rock albümünün adı, ‘Is This The Life We Really Want?’

Prodüktörlüğünü Nigel Godrich’in üstlendiği albümde, ‘Smell the Roses’, ‘Deja Vu’, ‘The Last Refugee’, ‘When We Were Young’, ‘Broken Bones’ gibi toplam 12 şarkı yer alıyor.

Protest şarkıların yer aldığı albümde ABD Başkanı Donald Trump, mülteci sorununa kayıtsız kalanlar, iklim değişikliği ve şiddet sempatizanlarına eleştiriler var.

Kaynak: ntvmsnbc

Evren Özer’den Film Kritiği: 12 Angry Man

Bayan Arıza tarafından 5 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

12 Öfkeli Adam

Önyargı ve Objektiflik…

Birbirleriyle tamamen zıt kavramlar…

İlki nesnel bir duyumsadan uzak,bireysel düşüncelere hapsolmuş bir beynin ürünü…

İkincisi ise toplumsal değerleri içselleştirmiş,özgür düşüncenin dışa vurum tezahürü…

İşte bu kavramlara istinaden 1957 yapımı sadece $ 340.000 bütçeyle çekilen harika bir şaheser 12 Angry Men…

Kısaca konu şöyle ;

Latin Amerikalı bir genç adam,babasını öldürdüğü gerekçesiyle cinayetle suçlanır.Sanığın kaybettiğini söylediği bir bıçak ise cinayetin işlendiği odada bulunmuştur,gencin mahkemeye sunduğu savunma zayıftır ve olan biteni duyduklarını söyleyen pek çok tanık vardır.Sanık suçlu bulunduğu taktirde idama mahkum edilecektir.Jüri sonuçları pek de şaşırtıcı değildir.12 jüri üyesinden sadece sekiz numaralı jüri üyesi Davis 'suçsuz' hükmü yönünde oy vermiştir.Davis’in jüri üyelerini ikna etmeye çalışması esnasında her jüri üyesinin 'suçlu' kararı vermesinin arkasında ise,aralarında yabancı düşmanlığı,kanuna aşırı güven, çoğunluğa uyma,geçmişle hesaplaşma gibi farklı kişisel sebepler olduğu ortaya çıkacaktır.

Sadece 3 oda içerisinde çekilen 12 jüri üyesinin beyin fırtınasına şahitlik ediyoruz.Film mahkeme salonunda başlıyor,gecekondu da vaki olan bir cinayet var ve katil olarak maktülün oğlu…oğlun babası ile ilişkisi fena halde kötü,yaşadığı yer bir kenar mahalle ve tanıkların hepsi aleyhinde ifade veriyor dolayısıyla oklar hep onun üzerinde.Mahkeme karar için 12 ‘seçkin’ insanı 3 odalı bir yerleşkeye gönderiyor.Bir oylama yapılacak ya herkes ‘suçlu’ yada herkes ‘suçsuz’ diyecek yani ya idam ya beraat…

Ve oylama yapılır 11 kişi suçlu derken (kendi bildiklerini okumak bkz. dunning kruger sendrom) sadece Davis suçsuz der.Davis aslında filmde bir aydını temsil ediyor.’Suçlu’ diyenlerdeki dogmatizm ve önyargıyı gören Davis ‘suçsuz’ diyerek oğlun bir gecekondu da yaşamasının (ki insan suçlu veya katil olarak doğmaz onu suçlu veya katil yapan çevresidir,yetiştiği ortamdır) cinayet işlemesi için yeterli olmadığını,tanıkların vermiş oldukları ifadelerinin de cinayet işlemek için yeterli olmadığını düşünüyordu.Aslında Davis ‘suçlu’ diyenlerin çok keskin ve kesin yargılarından (insanların çoğunluğa göre hareket etmesi,bir nevi sürü psikolojisi) rahatsız olmuştu çünkü "birini ölümle cezalandırmak için suçlu olduğunu kesinlikle bilmek gerekir" diye bence içinden geçirdi.Davis böyle bir tavır içine girince ‘suçlu’ diyenlerden sert bir geri dönüş aldı çünkü onlara verdikleri kesin yargıdan ‘şüphe’ duymak gerektiğini hatırlattı…

Şüphe : Dogmatik düşünenlerin nefret ettiği adeta kapana kısıldıkları bir açmaz.Dogmatikler verdikleri kararlara umursamadan körü körüne inanıp üstünde fazla durmayan insanlardır.

Önyargı ; Devamlı yapılan yanlış davranış tipi,zenginler yoksullara,patronlar işçilere,sağcılar solculara vs…ki bence olayları nereye çekerseniz çekin,önyargı gerçeği hep saklar…

Zaman içinde şüpheci düşünen kesim önyargılı düşüncelere rastladığı zaman bunu düzeltmek ister.İşte filmde Davis gecekondulular hakkında söylenen önyargısal sözlere tepkisini objektifliği ile bertaraf etmeye çabalıyordu.Bu gerçekliği onların suratlarına tokat gibi çarpan soruları ile yanıldıklarını gösterdi adeta onların kişiliklerini sarstı üstelik bu 12 kişinin de katil dedikleri oğlan ile ilgili şahsi düşünceleri vardı ve özel olarak seçilmişlerdi.Film bize önyargı ve dogmatizmin cehaletin bir ürünü olduğunu gösterip her zaman şüpheci olmamız gerektiği mesajını fevkalade güzel bir şekilde aktarıyor…

Davis’in mottosu bence : En büyük güç düşüncedir ve bir düşünceyi asla zor kullanarak yok edemezsiniz.Yapabileceğiniz tek şey karşıt bir düşünce ile onu ortadan kaldırmaktır diyebiliriz.

Filmdeki 12 ‘seçkin’ insan ile ilgili birkaç cümle söylemek gerekirse;

1.Numara       : Toplantıyı yöneten ve grubun aklı başında elemanlarından biri.

2.Numara       : Gıcık ses tonuyla sürekli pastil yiyen,sert çocuk diye dalga geçilen biri.

3.Numara       : Grubun kötü adamı,kendi oğluna olan öfkesini başkasının oğlunu öldürerek dindirebileceğini sanıyor,bu da yetmezmiş gibi kaba saba biri.

4. Numara      : Terlemeyen adam ( ama ne hikmetse Henry Fonda'nın arka arkaya sıraladığı sorular karşısında terleyip mendiliyle alnını silmek zorunda kaldı) ve çocuğun suçsuz olabileceğine en son ikna olanlardan ama 3. ve 10. numara gibi kötü niyetli değil,şahitlerine inanan biri.

5.Numara       : Grubun en kibarı,sinirlenmek hiç yakışmıyor.Varoşlarda büyümüş ve sustalı bıçağın nasıl kullanıldığını iyi bilen biri.

6.Numara       : Kendisi bir işçi ve işte olmadığı her saniyeyi kar olarak görüyor.Büyüklerine saygılı ve bağırarak konuşulmasını sevmeyen biri.3 numaralı jüri üyesini bu sebeple dövüyordu az daha,

7.Numara       : Grubun en lakayıt karakteri.Maça yetişmek için toplantının bir an önce bitmesini istiyor ve çoğunluk yönünde karar veriyor.Ayrıca sürekli havanın sıcak olduğunu

vurgulayan biri.

8.Numara       : Esas adam,delil yetersizliği olan bir dava sonucu genç bir çocuğun idam edilmesini engelliyor.Davanın devam etmesini sağlayan biri.

9.Numara       : Grubun en yaşlısı,8 numaralı üyeye ilk desteği kendisi veriyor ve sonuca direkt etki eden biri.

10.Numara     : Ön yargılı,kenar mahallede yaşayanların alayı suçludur diyerek hakkında yeterli delil olmayan bir çocuğu gözünü kırpmadan ölüme gönderen biri.

11.Numara     : Saatçi abimiz,kibarlığı ve düzgün telaffuzu ile dikkat çekiyor.kibarlığı ailesinden aldığını belirten biri.

12.Numara     : Genelde geyik yapıyor.Doğru düzgün karar da veremiyor.3 numaralı jüri üyesi bunu sürekli karar değiştirdiği için tenis topuna benzeten biri.

İlginç bir detay vereyim çoğu insan karakterlere odaklanmış ancak hava durumu,odanın koşulları,oturma düzeni,çalışmayan vantilatör…amerika en sıcak ve bunaltıcı günlerinden birini yaşıyor ve filmin ortalarına doğru bir oylama daha yapılıyor ve 6 suçlu 6 da suçsuz sonucu çıkıyor.Oylamadan sonra kısa süreli bir sessizlik oluyor bir anda hava değişiyor ve yağmur başlıyor.Boğucu sıcak yerini serinletici yağmura veriyor.Işıkların açılmasıyla da filmin başından beri en az 3-4 kez çalışmadığı gösterilen vantilatör çalışmaya başlıyor.Sidney Lumet 6-6 eşitliğinde işlerin değiştiğini,adaletin ya da vicdanın çalışmaya başlamasını mizansende ki bu değişikliklerle çok güzel veriyor ki Sidney Lumet bu film çekerken yaşı sadece 33… 

Akılda kalan sahneler ;

*Henry Fonda’nın cinayet bıçağının aynısını masaya saplaması ve jüri üyelerinin şaşkınlığı…

* 3. jüri üyesinin laf olsun diye seni öldüreceğim diyerek kendi tezini çürütmesi…

* Don't / Doesn't düzeltmesi…

* Filmin başında 11 suçlu 1 suçsuz oyuyla tek başına olan Davis’ken neredeyse bir buçuk saat sonra jüri üyelerinin masadan birer birer kalkmasıyla suçlu oyu kullanan jürinin masada tek başına kaldığını görmemiz…

Kısaca adalet sisteminin mekanizmalarının nasıl berbat bir biçimde işlediğinin,jüri sisteminin ne denli adaletsiz olduğunun,kolaycılığın,umursamazlığın,ezberciliğin, ön yargının ne denli berbat sonuçlara gebe olabileceğini çok güzel bir şekilde yansıtan filmi izleminizi tavsiye ederim.

Son Söz : ''Önyargıları kırmak kolay değildir o yüzden adalet ayrıntıda gizlidir."