• Normalleşiyor muyuz (!) ne?!!

    Gündem değişiyor. Her şey eski moduna dönüyor, döndürülüyor. Ekonomi düşünülüyor. Mağazalar, cafe'ler, bar'lar açılıyor. Sanki çok lazımmış ya da insan hayatından değerliymiş gibi. Vak'a sayısı azalmıyor. İnsanlar ölmeye devam ediyor. Ben şahsen daha da artacağını düşünüyorum. Kendi muhitimde yürüyüşe çıktığımda (ki iyi eğitimli tiplerin oturduğu, sosyo-kültürel olarak da iyi diyebileceğimiz bir ...

Sylvia Plath “Bayan Lazarus”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Grace Auster'dan "Bayan Lazarus"

BAYAN LAZARUS

İşte yine yaptım Her on yılda bir Böyle bir tane beceririm

Bir tür ayaklı mucize, tenim Bir Nazi lamba siperliği kadar parlak, Sağ ayağım

Tüy kadar hafif Yüzüm ifadesiz, incecik Yahudi kumaşından.

Çözün kundağı Ah, sevgili düşmanım. Korkutuyor muyum? –

Burnu, göz bebekleri, 32 dişi yerli yerinde mi? Acı nefesi Ertesi gün yok olacak.

Yakında, çok yakında Vahim bir öldür gücü Evimde, etimde olacak

Ve ben işte gülümseyen bir kadın. Daha sadece otuzunda. Ve kedi gibi dokuz canlıyım.

Bu Üçüncü Sefer. Ne lüzumsuzluk On yılda bir imha.  

Bu ne çok iplik. Çekirdek yiyen kalabalık İtişir içeri görmek için

Ellerimi ayaklarımı çözmelerini – Muhteşem soyunmalar. Baylar, bayanlar

Bunlar ellerim benim, Bunlar dizlerim. Bir deri bir kemik olabilirim, farketmez,

Ben de onlardandım, tek tip kadın işte İlk seferinde on yaşındaydım. Kazaydı.

İkinci seferinde istedim Bitirip gitmeyi ve hiç daha dönmemeyi. Üstüstüme kapaklandım.

Tıpkı bir midye gibi. Tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları Ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan Solucanları

Ölmek Bir sanattır, herşey gibi. Özellikle iyi yaparım.

Bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum. Bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum. Sanki gider gibi bir davete.

Bunu yapmak çok kolay bir hücrede Ölmek ve kımıldamamak Ölüyü oynadığım tiyatroda sıranın gelmesi gibi

Güneşli bir günde geri gel Aynı yere, aynı yüze, zalim Eğlenen çığrışlara:

'Mucize!' İşte bu yere yıkar beni. Ama bir bedeli var.

Yara izlerime bakmanın, bir bedeli var. Kalbimi dinlemenin —- Hakikaten çalışıyor.

Bir bedeli var, çok büyük bir bedeli var. Bir sözün, veya bir dokunuşun. Ya da biraz kanımı akıtmanın.

Bir tutam saçımın veya elbisemden bir parçanın. Eee, Herr Doktor. Eee, Herr Düşman.

Sizin eserinizim ben, Paha biçilmez, Altın topu bebeğinizim

Bir çığlığa eriyen Dönüyorum ve yanıyorum. Gösterdiğiniz alakaya aldırmadığımı sanmayın.

Kül, kül – Külü eşele bak. Etten kemikten eser yok—-

Bir kalıp sabun Bir nişan yüzüğü Altın bir diş.

Herr Tanrı, Herr Şeytan Savulun Savulun.

Küllerin arasından Doğrulurum kızıl saçlarımla Ve çıtır çıtır adam yerim.

Sylvia PLATH  

Metin Üstündağ

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Orçun Sümer'den Metin Üstündağ'a bir merhaba!

– 1965 yılında doğdu…akademi üçten terk… sıkıldı, okumadı…

– Mizaha ortaokul sıralarında, sıralara karikatür çizerek başladı…16 yaşında ÇARŞAF mizah dergisinde profesyonel oldu…

– 600 bin tirajlı eski GIRGIR dergisinin tek elektirikli süpürgesiydi… "Metin'in Aşıkları" isimli köşeyi çizdi (büyüyünce pazar sevişgenlerini kaleminin altına yatırdı.)

– LİMON dergisinde yazdığı ve bana illallah getiren LANGADANK adını verdiği (ve okurken beni de-dangalak- yaptığı) ah pardon… kısa yazılarla, mizahı bir dizeye, kelimeye, giderek hece bölünmelerine ve bir harfe kadar indirdirdi…

– Oris ile vonti, mansur şebboy, imgehan lirikboy, imam ile adam, pazar sevişgenleri, mevzususuzlar, istos vs. gibi ipe sapa kalmaz yazılı-çizili tiplemelerle kendini mandalsız bu çağ'a asmayı başardı…  

– Bir kaç otorite bozukluğu yaşayan ve nihilist olmasalarda yanlarından geçmiş arkadaşlarıyla DELİ dergisini çıkardı. Espri yediler, Espri zıçtılar, 2 yıl parasız çalıştılar ve Edebiyat ile mizahın yakınlaşmasına ön ayak oldular (Mizah reşit olmadığı için o zamanlar, metin ve arkadaşları bu işe ön ayak olduklarından suçlu bulundular ve yaşadıkları günlerde küsurat kaldılar… )

– NANKÖR dergisi'nin kurucuları arasında yer aldı…

– Türkiye'deki en uzun soluklu tek siyasi şovu PLASTİP SHOW'un espri mantığını oluşturdu ve ilk 300 bölümünü yazdı. öyle reytingleri anlamsızlaştırdı…

– Topaldır…

– PENGUEN ve HAYVAN dergilerinde yazmaya devam ediyor.

– Bir gün tatile çıkacağını söylüyor. Bu duruma ev sahibesi ; "çimlere bedevi uzaktan bakıyorsun" diyor metin abimize…

Bu adamın kitapları şöyle sıralanır:

    a ) Langadank     b ) Hey!…Kımıl Zararlısı olma,kımılda biraz…     c ) UGH!..     d ) Mavra Zamanı     e ) Kalk Gidelim Defteri     f ) Pazar Sevişgenleri     g ) Ömür TÖrpüsü     h ) Zemheri ve İmza : Bir Dost(m'öyküler 3)         Üstündağ'ın ( üstündekalanın) son kitabı.

   ../..

tarlabaşı'lı çocuklardık

hem orospu çocuğu hem çingen

on parmağımızda on tiner

gözlerimiz sustalı

birlikte yürüyorduk orta boyluyduk

senin saçların gri oksijen tezahürü

benim kemah kaşlarımı siktir et

-sahi kız biz niye ayrıldık

../..

iyiden iyiye alıştım tütün'e

iyiden iyiye alıştım arslan sütü'ne

ve yılmas pütün'e

hükümüte göre her üçü de sağlığa zararlıymış

sağlık olsun

../..

açtığın şaraplar yaktığın sigaralar

kendi kendilerini içiyorlar bak

eşşek kadar adam filan oldun da tek gece sevgisiz sevgilisiz yapamıyorsun

oturmuş çatıkat gezegenine yakarak içinin tüm ışıklarını

yar bekliyorsun

yar yar yar yar…

yar-rock gelir…  

Latife Tekin “Ormanda ölüm yokmuş”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Ayşe Ülker SAYGAN'dan Latife Tekin "Ormanda ölüm yokmuş" * Herhalde ruzgarda yirtilmasinlar diye yapraklarin sapi var…

*" Yasemin, kendimize ihanet etmeden bu acidan kurtulmamiz zor," diye fisildiyordu.

*- orumceklerden niye korktugumuzu anladin mi simdi? – bunu tukurukleriyle yapiyorlarmis. – incecik ormusler. – kalin oremezler ki zaten. -ondan demiyorum. – ne oyleyse? -isik agin icinde kalsin diye bu.

* Asiklar, bir yerde kesinlikle uc gunden fazla durmamalidir!

* " Tek korkum ozlemek, ozlemekten korkuyorum,cocukluktan kaldi bu korku," demeye basliyordu. " Caresi yok ayrilacagiz ama… durum bunu gosteriyor.."

*Bu yasamin hazlari, yasamin kendi hazlari degil, ama bizim daha yuce bir yasama yukselme korkumuzun hazzidir; bu yasamin kendi eziyetleri degil, ama bu korkudan dolayi kendimize yaptigimiz eziyettir.

*" Askin ureme icgudusuyle aciklanmasi hosuma gitmiyor…" Uzuntulu bir havayla, "baska bir sey var askta, Yasemin," dedi Emin, " insanin aklina gelmeyen birsey. Zumrut 'e bakarken urperiyordum, ormanin icine bakarken urperdigim gibi, bu urpertinin nasil bir urperti oldugunu dusundum, yuregim buz kesiyor, korkunc bir soguma, kendimden geciyordum o anda, bir saniye suruyor hepsi, kaybolup geri donmem."

" Yapma! İcim usudu Emin…"

* O urperti var ya, o an… Hayir, buna bir insan neden olamaz, o hisirti, o goge cekilen ruzgar bir insandan dogamaz… İcimizden birsey akip gidiyor, ama bu akisin yonu insana dogru degil." Yasemin kulagina calinan garip bir ciglikla urperip yavasladi. Sonup giden kedi miyavlamasi gibi bir ses…

" Asik oldugumuzda gozlerimiz bosluga dikiliyor, hemen, yukari dogru, dunyanin disina bakmaya basliyoruz…"

Sanki yirtici bir kus…

" Birsey duydun mu sen de?" " Ask… İnsanda asla olamayacagi bir seye donusme arzusu yaratiyor… Sana da olan buydu herhalde…"

* Bir an ofkeyle ayilmis da yeniden uyuklamaya baslamis gibi, " cocukken bulutlarin nasil hareket ettiklerini anlayamazdim, soramazdim da, bakip oyle korkardim," dedi.

Her nasilsa iliskilerine, cocukken bilemedikleri seylerin duygusu sinmis, kendi kendine yuruyormus gibi gorunen, saskin gozlerle seyrine dalinacak bir arkadaslik olup cikmisti bu.

" Tabi kadinsin… Kadin oldugun icin ormanda dolasmak seni korkutuyor, orman, kadinlarin gezip dolasacaklari biryer degil, gelmekten vazgecersen canim biraz sikilir elbette, ama evinde otur, kadinlar en cok evlerinde oturduklarinda mutlu oluyor."

Yasemin , her nedense dusunememisti bunu. " Kadin oldugum icin evet, olabilir…" diye fisildadi dalginlikla; masallarda istenmeyen kizlar bosuna ormana atilmiyordu. Yalnizca cadilarda agaclarin karanliginda gezinecek yurek vardi.

* "Biliyorsun, ilk gunden beri soyluyorum bunu, insanin dunyada kalbinde bir asla yapayalniz dolasmasi cok zor."

" O zaman soktan cikamadigini dusunuyordum, bunu soyledigin icin seni ayipliyordum ama buyukluk bu, sevgilin olsun tabii, artik incinmem, olmali, onunde uzun bir hayat var, " dedi Emin.

Yasemin, " Yalniz benim mi, senin de olmali, " diye atildi hemen, " kimi agaclarin , disisi ve erkegi yan yana dikilmezse boy atmadiklarini, meyva vermedikleirni bana anlatan sensin, agaclara bakarken kendine soru sormuyor musun? Birkez kirildin diye, dunyada en onemli seydir dedigin aski kalbine mi gomeceksin, belki dusledigin gibi, seninle yola cikacak bir kadin vardir, o kadini aramaktan neden vazgeciyorsun?"

" Yoki gelmezler abi, unut…" diyerek yerde isildayan bir yapraga egildi Emin, " tek tuk cikiyor boyleleri de…" Lale agacindan dusmus bir yaprakti bu.

" Bana rastlamadi…"

* Uzaklari ozleyen bir marti gibi kactin, gonlumun sahilinden, gozlerimin ufkundan bir marti gibi kactin…

*… Olumle bizim aramizda bazen bir tek kisinin kapladigi genislik vardir sadece. Bu kisi kaldirilsa, sadece olum olurdu… Mutlu olmak ne tatsiz olurdu!..

Küçük İskender/Pop h'art kitabından:

zehirli sarmasigin bitiridigi ilkokul gibidir koynunda sakladigin firtina

* Denizi islatmak mumkun mu sevgilim? İste bizim uzulmemiz de bu yuzden imkansiz!

* Sana gelirken attigim adim, belki benim icin kucuk, ama insanlik icin buyuk bir adimdir! Bu gece tuhaf birseyler yapalim seninle ilk defa. Hayati teneffus eden birer misraysak seninle, ki oyle, kafiyemiz tuttu anlasilan! Peki, o halde, diyelim ki dogada dolasirken karsilasiveren iki farkli elementiz, ama harbi element, delikanli element, koftiden degil! Soyle bir kesisiyoruz once, yokluyoruz kahramanliklarimizi karsilikli, hangimiz kaclara kadar biliyor kerrat cetvelini, onu okuyoruz!Aruzla mi, hece olcusuyle mi, serbest vezinle mi gecmis cocukluklarimiz?

tarih tekerrur etmez bunu hangi manyak soyledi?!

*Ask agir istir: emekli olamazsin,sigortasi yoktur, ikramiye alamazsin, yillik tatil izni verilmez, greve kalkistin mi yersin sopayi, her dakika lokavt tehlikesiyle burun burunasindir, kaza riski yuksektir, amatorce ugrasilir!

* Gidiyorsun iste! Bir kenti terkediyorsun. Belki de sonsuza kadar. Sonsuzluk neyse, ne halta yararsa, sonsuza kadar terkediyorsun belki de. Kaybolan farlara, stop lambalarina soyle seslenmek geliyor icimden: " Ben bir silahim! Ama hicbir silah yaralamaz insani, bir baska insan olmadan!"

dun sabah sutcuyu sagdim bana snein imzali bir donunu verdi

*Hani , kare bulmacalarda soyle sorarlar: " halk dilinde bilmem ne…" Halktan olmaniza ragmen boyle birsey bilmemektesinizdir ve bu sizi yaralar.

okuzlere gidiyorum tren taklidi yapip hemen done'cem

*Kapanan bir derginin sadik okuru gibisinizdir. Ask ise tahrike acik bir pozisyon. Tahterevalliden ilk kim kalkarsa yirtar, oburunun kici yere vurur!

* Ben de sevdim elbet. Sahitlerim var. Ama hicbir iliskide kontrar imzalamadigim icin huzur ve baris ortamlarinda yeseren, cicek veren mizacim sayesinde, kisa sureli birkac sinir krizinin haricinde taklaya gelmedim. Sigorta sirketim Sanat , ozel hayatimin butun zararlarini karsiladi.

* Ben de sevdim elbet. Askla tesrik-i mesaimizde binlerce his dogurduk. O binlerce hissi buyuttuk, okula bile yazdirdik. Tembeldi hislerimiz. Sadakat'i calismadilar. Dersi kirip İhanet'e film seyretmeye gittiler. Bir daha onlari gormedik. Ask, annesinin evine dondu. Ben, yalnizliga verdim kendimi. kucuk'tum, ufaciktim,bir tas attim icime, bin akilli cikartamadi!

yalniz adamlar yalan soylemez, sevgilim sen bana bir pilic daha siparis et

*Samimi davranmamiz sart sevgilim! Sen sevgiyi hep, birlikte oldugun kisi icin, tuttugun takimi degistirmek olarak algiladin sanki. Bana bu mesafeden biraz oyle geliyor.

* "Sadakat, insanin tabiatina aykiri" diyorsun.Ne menem bir seydir su insanin tabiati? Orada orman yanar mi, nehirler tasar mi, cig duser mi, kus kalkip oter mi, daglar puslu mudur? Desene bana ne menem bir seydir su insanin tabiati?

* Bazen geceleri dolasmaya cikiyorum. Kah Venezuella'dayim, kah Ukrayna'da! Kosarak geciyorum dunyanin butun genc sevgililerinin onunden. Birbirlerine iyice yaklasip fisildasiyorlar: – "Hayatim bak yildiz kayiyor, cabuk bir dilek tut! Anliyor musun beni? Hi??…Uyumussun . Cunku sen bir salaksin. Zaten ben de senin bu salakligini seviyorum. Yoksa benim icin bir onemin yok!

alti kasim ustu fasizm

* Birgun memleketin birinde adamin biri cikip diyecek ki: Herkes, ozel ve ozerktir! Ortulu odenekten kisilik tirtiklanamaz! İQ'su dusuk yapmis canli turleri politikaci, polis ve sanatci olamaz. Doga kanunlarina gore bu suctur. Sucun isabet ettigi toprak parcalari, parcali bulutlu ve mutsuzdur..

– Bir gun memleketin birinde adamin biri cikip diyecek ki: Fizikte direnc birimi ohm ise sosyal mucadelede direnc birimi oha! dir. Yasanilanlar karsisinda oha! demek, dusunuldugu kadar degil, yasanildigi kadar zordur! Joging yapan burjuva temsilcileri ile Cop'ing yapan laylaylom'lar arasinda 68 ruhu paris haykiri ki: Ogrenci, sehrin prensidir! Prens olmak, prens kalmak, kucuk prens duyarliligini yitirmemek makbuldur. Cokoprenslerin topu ve copu dislere duslere zararlidir.

kuslari kalkindirma dernegi'nden yardim aliyorum sevgilim olayin farkinda degil!

*Hatirliyorum: sarilik geciren sevgili resimleri, tedaviyi kesinlikle reddederler. Diyorduk ki; hic ayrilmayacagiz, ayrilmak bir kusun bir kusa kusmesidir bizim hayatimizda. Oysa sunu bilemeyecek kadar acemi ve yalnizdik: -ki, herkes cocuklugu kadardir!

cakiltaslari

* Kapitalist cocuk sevgilisine soyle hitap ediyor:

– "Gozlerin cok guzel. Sony mi?"

* Sonucta tanri olmak benim payima dusuyor. İlgiden memnunum, beni yalnizca hayat rahatsiz ediyor. Denizkenarinda yuruyorum. Bu cakiltaslari, baliklarin gozyaslaridir… diye yazmis miydi herhangi bir sair? Hem hatirlasam ne cikar… Bellek, bir insanin inanc ve aci hamalidir.İste bu soz bana ait. Bu sehir ne kadar bana aitse, bu soz de o kadar bana ait. Sen ne kadar benimsen, bu soz de o kadar benim!

* Tarihe en buyuk savas diye gecsin . otumuzle devirdigimiz dag gibi asklar!

* İntihar, tek calgili bir orkestradir. Calgi, meselenin ozune gore degisir.

Mesela karsiliksiz ask ise, keman. Mesela karsiliksiz cek ise, darbuka. Mesela ailevi catismalar ise, davul. Mesela sicak catismalar ise, piyano Mesela yalnizlik ise, trompet. Mesela sen isen, duduk..

suret iceri! soytari disari!

*Lunaparklardaki atlikarincalari dusun! Oradaki atlari. Sonsuza dek kovalarlar birbirleirini ve ne menzile ne de birbirleirne yetisebilirler. Biz de boyleyiz sevgilim! Dag daga kavusur/biz seninle kavusamayiz.

tekrar etmek istemeyen papagan

*Anarsizmi hala iyi cins bir rus kopegi saniriz. Cunku sosyalizmi, Ataturk'e karsi cikmak diye adlandiran bir ulusun ozcocuklariyiz….cekmekten cinsel iliskiye girmeye mecalimiz kalmamistir! ……… Gerizekali anarsist dostlarim! Sevgili punk'istanlilar! Bir iki ucler, yasasin Turkler, dort bes alti, Polonya batti, yedi sekiz dokuz Almanya domuz, on onbir oniki İtalya tilki, onuc ondort onbes Yunanlar kalles, onalti onyedi onsekiz yasasin Portekiz! demekle olmuyor bu isler! Kafayi bastan kasimak lazim!

insan teni mezbahadir

* Telefon faturasini yatirmak icin siraya girmek, cehennemdir.Oysa gozardi edilen sudur ki: sevgilinizle geceler boyu saatlerce konustugunuz icin yukluce bir borcunuz olmustur ve siz bu parayi o donem odeyemediginizde dolayi, siradasinizdir. Sevgilinizle askiniza telefon masaji cekmek, yorucu-bunaltici bir beklemeye donumustur. Hicbir hayvan, bir baska hayvanla iletisim kurdugu icin fatura odemez!

* Muhtesem ask hikayeleri: Leyla ile Mecnun, Kerem ile Asli, Ferhat ile Sirin, Tahir ile Zuhre, Turkan ile Cihan tipindeki muazzam melankoli senaryolari. Ask, zaten en yorucu istir. Eger, askin sonunda ayrilik yoksa, askin reklam harcamalarina yeteri kadar onem gosterilmemis demektir.

Nietzsche / Seçilmiş Düşünceler

Sen Bilgi :

*İnsan kendisini kendi yaptigi yanlislarla egitmistir: Once kendi kisiligini yarim yamalak gorebilmistir. Ancak sonra da hayali meziyetler yakistirmistir kendine. Bu yanlislari bilmezden gelmek insanligi, insancilligi ve insanlik haysiyetini yok etmek olur.

*Derin oldugunu bilen kimse, kolay anlasilir olmaya calisir. Kalabaliga derin gorunmekten hoslanan kimse ise anlasilmaz olmaya calisir. Kalabalik dibini gormedigi her seyi derin sanir cunku.

*Yuksek sesle konusan kimse ince seyleri dusunemez hemen hemen.

*Bu adam bu davanin curuk oldugunu goruyor ama inat olsun diye vazgecmiyor; …. Fakat 'sadakat' adini veriyor bu hale.

*Her aliskanlik elimizi daha becerikli, aklimizi ise daha beceriksiz hale sokar.

*İnsanin isi basindan askin oldu mu her turlu sikintidan da uzak kalir.

*En insancil davranis, birisinin utanmasini onlemektir.

Zerdust :

*Dogrusu su ki insan kirli bir nehirdir. Kirli bir nehri kirlenmeden icine alabilmek icin bir deniz olmak gerek. Goruyorsunuz insandan ustun olmayi ogretiyorum size: Ust insan bu denizdir.

*Ogrenmek icin yasayani ve gunun birinde ust insanin yasamasi icin ogrenmek isteyeni severim.

*Ozdeyisler halinde ve kaniyla yazan kimse okunmayi degil, ezberlenmeyi ister.

*Sevinc, her nesne sonsuz olsun ister.

Toplum :

*Tam su sirada bizi tehdit eden iki korkunc hastalik var: İnsandan derin bir tiksinme ve insana derin bir acima!

*İcimizden kendi kendimize yaptigimiz konusmalarda baskalarinin serefini pek korumuyorsak, halk icinde pek durust kisiler degiliz demektir.

*Elimizde kudret olmadigi surece ozgurluk isteriz. Fakat, elimizde kudret olunca ustunluk isteriz.

*Kolay yasamak istiyor musun ? Surude kal ve suru sevgisi ugruna kendini unut

İnsan :

*Ne kadar yukselirsek, ucmak bilmeyenlere o kadar kucuk gorunuruz. Sonuclar karsisinda korkaklik : Modern bir kusur.

*Bir inanci sirf adettir diye kabullenmeye namussuzluk, korkaklik, tembellik denir.

*Bir insanin yuksekligini gormek istemeyen kimse, kendinden asagi ve ustun koru olan her seye daha dikkatle bakar. Bu bakisla da kendini ele verir.

*İnsan butun bir yil sustu mu gevezeligi unutur ama konusmayi ogrenir.

*Bir buyuk adami tutanlar onu ovmek icin kendilerini kor etmeye alisiktirlar.

Dusunce

*Deri degistiremeyen yilan olur. Dusunce degistirmesine engel olunan kafalar da oyle ; Bunlar kafa olmaktan cikarlar.

*Bir nesneyi hem sevebilen hem onunla alay edebilen kimse, dehaya erismis demektir.  

Hakan Günday Seçkileri

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Kinyas Katre'nin Hakan Günday Seçkileri

"sorarlarsa, ''ne is yaptin bu dünyada?'' diye, rahatça verebilirim yanitimi:''yalniz kalabildim! alti milyarin arasinda dogdum. ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarindan…''

ne ölüm ne de hayat! hiçbiri kovalamıyor beni rüyalarımda. hiçbirinin eli bana değmiyor. çünkü ellerim ceplerimde hiç olmadıkları kadar. varlığıma nedensizlikten delirdim ben. hiçbir nedeni kendime yakıştıramadığımdan. hepsini giydim. hiçbiri olmadı. hepsi dar geldi. inansaydım herhangi birine, uğruna gerekirse dünyayı kan gölüne çevirirdim. okyanuslar kırmızı olurdu. pıhtılaşmış knalardan siyah kanlar yükselirdi. ama inanamadım. bir türlü inanamadım… bütün hayat bir ilizyon. benim gibi kayra gibi…

"Hayir tesekkur ederim. Bu kadar yeter."Alkolle ayrilmamiz boyle oldu. Yeterince icmistim. Yeterince ,hayatin gercek sarhoslugundan kacmistim. Artik sira siselerden kacmaya gelmisti. Simdiye kadar rakiyi suyla; viskiyi buzla karistirir gibi, hafifletmek icin hayati da ickiyle karisritmistim. Ama artik hayati sek icmenin zamani gelmisti. Babamin: "Artik buyudun, kendine de 1 raki koy!" dedigi aksam geldi aklima. Biraz daha buyumustum. Hayati ve dunyayi sek icecek kadar!!!! "Great EscaPe. Great Return!" Ağlamak için gidiyordum. Etimin parçalanışını görmek için gidiyordum. Ruhsal hayatımla alay etmek için, bildiğim herşeyle mücadele etmek için dönüyordum. Ne kadar dayanabileceğimi, ne kadar duyarsız olduğumu anlamak için gidiyordum, sokaklarında tesadüfen babamı görebileceğim ülkeye…

O kadar istedim ki gerçek bir duyguyu içimde hissetmeyi! Eğer pişmanlık hissedersem devamı da gelir, diyordum kendime. Sevmeyi bile öğrenebilirim yeniden, diyordum. Yeniden bir insan olabilirdim. Ama şimdi anlıyorum ki benim için artık çok geç. Ne bir pişmanlık duyuyorum, ne de gözpınarlarım ıslanıyor. Hiçbir şey hissetmiyorum. Hiçbir şey…

Belki de en büyük şiddet buydu: "durmak". İnsan kaçarken başkasının, dururken kendi kanında boğulur. İnsanın kendine biçtiği cezadan daha acı dolu olanı yoktur. İnsanın kendine verdiği cezaların ilki, işlediği suçtur…

"Ve artık insanlar bir karar vermeli. Ya cenazelerde ağlamayacak ölülerine , ya da üzerine basmayacak, sevdiklerinin cesetlerinin beslediği toprağın!"

"insanlar…"dedim fısıldayarak."taşırlar insanları. kundaktayken, tabuttayken. hep taşıyacak birileri olur. bazıları dostluktan, bazıları cepteki paradan, bazıları da içinde bulundukları sistem bir gün onlara da taşınma sırasının geleceğini söylediği için, taşırlar insanı…  

Chuck Palahniuk “Görünmez Canavarlar”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

fc.Tyler Durden, Chuck Palahniuk'un "Görünmez Canavarlar" ını okuduğunu ve kritiğini de Arızalılar Kulübü okuyucularıyla paylaşmak istediğini söyledi.

Elimde bilimum sayıda "öss için bizi seçin!" sloganlı test kitabı ve cebimde bir miktar paramla kitabevine aylık taksiti yatırmaya gittim. Sonra e madem geldik, "yeraltı edebiyatı"na da bi göz atalım dedik… Irvine Welsh te yeni bir şeyler yok, Anthony Burges desen aynı, Yalom'dan yıllardır tık yok… Bukowski zati bi ölü. Chuck'tan umudu tamamen yitirmiştim ki, o da nesi??? Karman çorman bir ilüstrasyonun yanında "Görünmez Canavarlar" yazıyor. Kitabı elime aldım ve tahmin edersinizki bırakmadım. İşte hikayemiz böyle başlıyor kardeşlerim…

Kitabı bir hanımefendi çevirmiş; Funda Uncu Irklı. Tabii ki ayrıntı yayınlarından ve maalesef 203 sayfa. Chuck 280 i geçemedi zaten nedense!- Fiyatı sizi bilmem ama benim için faiş bi fiyat; 13 YTL 🙂

Eve gittim ve kitabı açtım; okudum okudum okudum…

Öykü şu arkadaşlar: 'Motor' diye dalga geçtiğimiz türden bir manken söz konusu. Adı; Shannon. Kızımız klasik amerikan ailesi tipi çocuğu. Bir abisi var; ismini söylemek kitabın sonunu söylemek olur… Shannon "kurtulucem ulen ben bu hayattan" diyerek manken olmaya karar veriyor. Ve sonrasında tahmin edersiniz ki; Donna Karan pantolonlar, Calvine Kline donlar, her tür pozisyonda seks. Ve zengin bir sevgili; Manus. Bir arkadaş, o da manken; Evie. Transeksüel bir diğer 'kurtarıcı-arkadaş'; Brandy Alexsandr, ya da bu kitabın Tyler Durden'ı …

Klasiktir, her Palahniuk kitabı gibi bir betimleme uslubu-ama hiç batmıyor, ukalalık etmiyor, öğüt veriyor- Ve yine klasiktir kitabımız sondan,başa 'flashback'lerle ilerliyor…

Elinde tüfekle etrafa ateş saçan Evie, yerde kanlar içerisinde Brandy, Brandy'e "ben senin öz ve öz kardeşinim 'abiciğim' "diyen Shannon ve yan odada bir 'koca bebeğin' sütünü içen sevgili; Manus…

Shannon bize öyküsünü anlatmaya başladığında artık manken değil ve yüzü yok! Çünkü yüzü ancak kitabın sonunda öğrenebileceğimiz bier nedenden ötürü paramparça edilmiş durumda. (İpucu: "hiçbir zaman mükemmel olmama izin verme Tyler, hiç mükemmel olmayayım. Tetiği çek ve duvarları beynimle boya!!!) Dişleri de yok, bebek maması yiyor. Hastanede bir ibneyle tanışıyor; Brandy'le… Sonra Brandy imiz. tyler ımız diyor ki;"siktir et kızım. GELECEĞİNİ YARATABİLMEN İÇİN, GEÇMİŞİNİ SİLMEN LAZIM. BİZE İYİ OLARAK ÖĞRETİLENLERİ DEĞİL, KÖTÜ OLDUĞU SÖYLENEREK BİZDEN UZAK TUTULANI TERCİH ETMELİYİZ"

Shannon'da bir gece onu öldürmeye gelen nişanlısı Manus u bagaja kapattığı gibi soluğu Brandy nin otelde alıyor. Brandy fırsatı tepmiyor ve genç kızımızla yakışıklı 'delikanlı'mız o diyar senin bu diyar benim dolaşıyorlar…

Amaçları şu: "bulunduğumuz dünyada cinsiyetlerimiz sadece bir görüntüden ibaretse" bizde hormonlanırız kardeşim! ki bu hormon haplarının fiyatı öğreniyoruz ki çoook faiş…

Ne mi yapıyorlar? Anlatıyim..; Tyler ın garsonluğa gittiği evlerde banyolara dalıp yüzlerce parfüm şişesine işeyip not bıraktığı banyolara gidiyorlar. Şık giyiniyorlar. Aralarından biri -ki çoğunlukla Manus koca bebek emlakçıların sütünü içiyor- Brandy ve Shannon bambaşka kimliklerle banyolardan hormon hapları çalıyor. Shannon da günün zaferi olarak hergün "katil-sevgili-nişanlısı" Manus un yemeklerine kadınlık hormon hapları atıyor. Ardından da "sence erkeklerin benim için deli olması bu tangaya mı bağlı yoksa buna mı?" soruları geliyor zatı muhteremden…

Sonuç… Kitap bittiğinde aslında elinizde bir kitap tutmadığınızı fark ediyorsunuz. O tuttuğunuz şey aslında HAYAT… O tuttuğunuz "kimlik krizi", aids, seks, anne-babalar, ve hayat hakkında daha nice şey tuttuğunuz…

Sanırım 'yaşayan' en iyi yazar Plahniuk… Herkes okuyor, evet bekareti bozulmuş durumda ama..; Mutlaka al al al!

Elif Şafak “Araf”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

İlker Yıldırım, Elif Şafak'ın "Araf"ını bitirdikten romanda bahsi geçen müzisyen ve şarkıları bir listeye dökmeye karar veriyor ve aşağıdaki yazıyla birlikte bana iletiyor.

ELİF ŞAFAK: ARAF Özgün adı: The Saint of Incipient Insanities İlk Basım: Nisan 2004 (Metis Yayınları)

“Yalnızlık, yabancılık, dil ve zaman üzerine bir roman…

Kim gerçek yabancı – bir ülkede yaşayıp başka bir yere ait olduğunu bilen mi, yoksa kendi ülkesinde yabancı hayatı sürüp, ait olacak başka bir yeri de olmayan mı?

İsimlerin yabancı memleketlere ayak uydurma sürecinde muhakkak bir şeyler eksilir – bazen bir nokta, bazen bir harf ya da vurgu. Yabancının isminin başına gelenler pişmiş tavuğun olmasa da pişmiş ıspanağın başına gelenlere benzer – ana malzemeye yeni bir tat eklenmesine eklenmiştir de kalıpta gözle görülür bir çekme olmuştur bu arada. Yabancı işte ilk bu fireyi vermeyi öğrenir. Yabancı bir ülkede yaşamının birinci icabı insanın en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır.

Elif Şafak’ın İngilizce olarak kaleme aldığı Araf’ı Türkçeye, Aslı Biçen çevirdi. Farklı din, çevre ve kültürlerden gelip yolları Boston’da kesişen bir grup genç insanın dokunaklı öyküsü anlatılmaktadır. Keskin bir kavrayışa ve mizah duygusuna sahip olan Araf, ait olma konusundaki sürekli özlemin ve sürgünde bir yurt arayışının öyküsü. Belki de hepsinden önemlisi, ister Doğu’da ister Batı’da, kendi yurdunda bile bir yabancı olmanın heyecan verici keşfi.” Romanda bahsi geçen müzisyen ve şarkılar:

Nick Cave: As I sat sadly by your side (Sayfa 8,16) Steppenwolf:Born to be wild (Sayfa 78) Roger Mc Guin: It’s alright ma (Sayfa 80) Stone Roses: Made of Stone (Sayfa 81) Barry Adamson: Save me from my hand (Sayfa 81) Pixies: Where’s my mind (Sayfa 81) David Bowie: I’m afraid of Americans (Sayfa 83) Patti Smith: Paths that cross (Sayfa 85) Leftfield: Open up (Sayfa 90) Cypress Hill: Hits from the bong (Sayfa 90) System Of A Down: Chop Suey  Barry Adamson: The vibes aint nothin’ but the vibes (Sayfa 106) Alabama 3: Mansons of the god (Sayfa 110) The Clash (Sayfa 143) Joe Strummer (Sayfa 143) Lagwagon: Coffee&Cigarettes (Sayfa 164) Lou Reed: Stupid man  Sugercult: Stuck in America (Sayfa 168) David Bowie: I’m deranged (Sayfa 209) Anita Lane: Sex o’clock (Sayfa 210) Gaia: How much reality can you take (Sayfa 211) Cypress Hill: I want to get high (Sayfa 211) Patti Smith: Citizen Ship (Sayfa 230) Primal Scream: Out of the void (Sayfa 238) Skunk Anansie: It takes blood&guts to be this cool but I’m still just a cliche (Sayfa 241) Primal Scream: Don’t fight it, feel it (Sayfa 244) The Ramones: Somebody put something in my drink (Sayfa 247) The Smiths: What difference does it make (Sayfa 263) Portishead: Only (Sayfa 274) Sex Pistols: Something Else (278) Manic Street Preachers: Suicide is painless (Sayfa 279) Chumbawamba: Amnesia (Sayfa 281) Elvis Costello (Sayfa 294) Don Allison: You can be replaced (Sayfa 301) Dead Kennedies: Bleed for me (Sayfa 302) PJ Harvey: This mess we are in (Sayfa 339) Iggy Pop: Gimme Danger (Sayfa 343)

Charles Bukowski “Ekmek Arası”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Charles Bukowski "Ekmek Arası"

Charles Bukowski'nin en iyi romanlarındandır. Yazar 1920 den doğuşundan başlayarak çocukluğuna ailesine ve lise yıllarına dair anılarını yazar. Charles Bukowski 1994' de öldü.

Aşağıda bir kaç bölümü aktarıyorum. BÖLÜM 42.

Önümde uzanan yolu görebiliyordum. Yoksuldum ve yoksul kalacaktım. Para değildi özellikle istediğim. Bilmiyordum ne istediğimi. Hayır bilmiyordum. Saklanabileceğim, saklanıp bir şey yapmak zorunda kalmayacağım bir yer istiyordum. Bir şey olma düşüncesi beni korkutmakla kalmıyor, hasta ediyordu. Avukat, danışman, mühendis veya benzer bir şey olmayı düşünmek bile olanaksızdı benim için. … Bu tür şeylere katlanmak için mi dünyaya geliyorduk? Bulaşıkçılık yapmayı, akşamları küçük odamda içki içip sızmayı yeğlerdim.

***

Ben zengin çocuklarının patinaj çekerek parlak renkli elbiseler giymiş kızları götürmelerini izlerken, o (bukowskinin babası) beni onların elit havası belki bana da bulaşır düşüncesiyle yollamıştı beni o liseye. Yoksulların genellikle yoksul kaldıklarını öğrenmiştim oysa. Zenginlerin yoksullardan gelen pis kokuyu aldıklarını, bunu biraz da eğlenceli bulmayı öğrendiklerini. Gülmek zorundaydılar, çok korkunç olurdu yoksa. Bu şekilde davranmayı öğrenmişlerdi. Asırların deneyimine sahiptiler.

Kahkahalar atan çocukların parlak arabalarına bindikleri için asla affetmeyeceğim o kızları. Ellerinde değildi tabii ki, ama yine de belki diye düşünüyor insan… Ama hayır belkiler falan yoktu. Varlıklı olmak zafer demekti ve zafer tek gerçekti.

Hangi kadın bulaşıkçıyla yaşamayı seçer?

Lise yaşantım boyunca ilerde ne olacağımı düşünmeye çalıştım. Bu düşünceleri geciktirmek daha cazipti.

Mezuniyet balosu gelip çatmıştı. Kızların jimnastik salonunda yapılıyordu, canlı müzik, gerçek bir orkestra. Neden yapmıştım bilmiyorum ama yürüdüm o gece oraya, evden 5 kilometre. Karanlıkta dışarda durup demir parmaklıklı pencereden içeri baktım ve şaştım kaldım. Kızlar büyümüşlerdi sanki, gösterişli ve hoştular, uzun tuvaletlerin içinde harikulade görünüyorlardı. Tanıyamamıştım onları neredeyse. Smokin giymiş çocuklar da iyi görünüyor, kollarının arasındaki kızlarla dimdik dans edip yüzlerini kızların saçlarına değdiriyorlardı. Çok güzel dans ediyorlardı. Müzik yüksek, net güzel ve güçlüydü.

Onlara bakan görüntümün camdaki yansımasını yakaladım birden – yüzümde çıbanlar ve yaralar, üstümde buruşuk bir gömlek. Işığın cazibesine kapılıp içeri bakan vahşi bir hayvanı andırıyordum. Neden gelmiştim? Kendimi iyi hissetmiyordum. Ama sürdürdüm içeri bakmayı. Dans sona erdi. Bir boşluk olmuştu Doğa ve medeniydiler, bu şekilde konuşup dans etmeyi nereden öğrenmişlerdi? Ben yapamıyordum. Herkes benim bilmediğim bir şeyler biliyordu. Kızlar o kadar güzel, erkekler o kadar yakışıklı görünüyordu ki, o kızlardan birinin yüzüne bakmak bile beni korkuturdu, yanak yanağa olmayı hayal bile edemezdim. O kızlardan biriyle gözlerine bakarak dans etmek beni aşardı.

Ama gördüklerimin göründüğü kadar basit ve hoş olmadığını biliyordum. Bütün bunlar için ödenen bir bedel, kolaylıkla inanılabilir bir yapaylık vardı. Çıkmaz sokağa atılan ilk adım olabilirdi bu. Orkestra çalmaya başladı. Önce altın sarısı, sonra kırmızı, mavi, yeşil ve tekrar altın gölgeler saçan ışıklar dönmeye başladı.

Sonra tahammül edilemez oldu benim için, nefret ettim onlardan. Güzelliklerinden, sorunsuz gençliklerinden nefret ettim. Sihirli ışıkların altında birbirlerine sarılmış dans ederken kendilerini çok iyi hisseden bu, geçici olarak şanslı, zedelenmemmiş küçük çocukları izlerken onlardan nefret ettim çünkü henüz bende olmayan bir şeye sahiptiler ve kendi kendime sürekli "bir gün ben de sizin kadar mutlu olacağım göreceksiniz" diyordum.

Sonra bir ses duydum arkamda.

"Hey ne yapıyorsun!"

Elinde bir el feneri ile yaşlı bir adam duruyordu karşımda. Kafası bir kurbağa kafasını andırıyordu.

"Dansı izliyorum."

El fenerini burnunun altına kaldırdı. Gözleri iri ve yuvarlaktı, ay ışığında bir kedi gözleri gibi parlıyordu.

"defol git buradan!"

El fenerini üstümde gezdirdi.

"Kimsin sen" diye sordum

"gece bekçisiyim. polis çağırmadan burdan defol!"

"Neden? mezunların balosu bu ve ben mezunlardan biriyim."

El fenerini yüzüme tuttu. Orkestra "koyu mor" adlı parçayı çalıyordu.

"S..tir!" dedi. "en az yirmi iki yaşındasın sen!"

"yıllıkta resmim var, 1939 mezunu, henry chinaski* (bukowski gerçek ismi olan "charles" ve soy ismi olan "bukowski" yi birleştirerek "chinaski" diye takma isimle kendini adlandırdı bu romanda)"

"neden dans edenlerin arasında değilsin?"

"boş ver. eve gidiyorum."

"öyle yap"

Uzaklaştım. Yürüyordum. El fenerinin ışığı yolumu aydınlattı, beni izliyordu. Kampüsü terk ettim. Sıcak ve hoş bir akşamdı, hatta biraz fazla sıcak. Bİr kaç ateş böceği gördüğümü sandım ama emin olamadım. BÖLÜM 50

Üniversitede herkes beden eğitimine aynı saate giriyodu. Dazlak'ın dolabı benimkiyle aynı sırada, dört beş dolap ilerdeydi. Dolabıma herkesten önce gittim. Dazlak ile ortak bir problemimiz vardı. Bacaklarımıza battığı için yün pantolon giymekten nefret ediyorduk, ama ailelerimiz çok seviyordu yün pantolon giymemizi. Problemi halletmiş, sırrımı Dazlak' a açıklayıp onu da kurtarmıştım. Yün pantolonun içine pijama giymek yeterliydi.  

Dolabımı açıp soyundum. Pantolonumu ve pijamamı çıkardım. Pijamayı dolabın üstüne gizledim.Eşofmanımı giydim. Diğerleri yavaş yavaş gelmeye başlamışlardı.

Dazlak ile müthiş pijama öykülerimiz vardı ama en iyisi Dazlak'ınkiydi. Bir gece kız arkadaşı ile çıkıp dansa gitmişler. İki dans arasında kız Dazlak'a "bu ne?" diye sormuş.

"Ne ne?"

"Pantolonunun paçasından bir şey sarkıyor."

"Ne?"

"Aman Allahım! Pantolonunun altına pijamanı giymişsin!"

"Ne? Aa.. Unutmuş olmalıyım.."

"Hemen gidiyorum burdan!"

Bir daha çıkmamıştı kız onunla.

Çocuklar soyunup eşofmanlarını giyiyorlardı. Sonra Dazlak girdi içeri, gidip dolabını açtı.

"Nasılsın koç?" diye sordum ona.

"Oo selam hank!"

"Sabahın yedisinde ingilizce dersim var. Günü çok iyi başlatıyor. Yalnız adını değiştirip müzik eğitimi koymalılar"

"ha evet hamilton. anlattılar, he he he…"

Yanına gittim.

Kemerini çözmüştü. Uzanıp pantolonunu indirdim. Altına yeşil çizgili bir pijama giymişti. Pantolonunu çekmeye çabaladı ama ondan daha güçlüydüm.

"Hey Arkadaşlar, bakın!! aman Allah'ım okula pijamalarını giyen biri!!"

Mücadele ediyordu Dazlak. Kıpkırmızıydı yüzü. Birkaç kişi gelip baktılar. Sonra en kötüsünü yaptım. Pijamasını indirdim.

"Şuraya bakın! zavallı sadece kel değil çükü de yok neredeyse! bir kadının karşısında ne yapacak garibim?!"

Yanımızda duran iri bi oğlan "chinaski bokun tekisin" dedi bana

"evet" diye onayladılar etraftakiler. "evet.. evet.." diye sesler geldi kulağıma.

Dazlak pantolonunu çekti. Ağlıyordu. Çocuklara baktı. "öyleyse" dedi. "chinaski de pijama giyer beni bu işe başlatan o! dolabına bakın dolabına!"

Dazlak koşup kapağını hışımla açtı. Dolabımı boşalttı. Pijama yoktu…

***

Avrupada savaş ilerlemişti. Savaş. Kimi savunacaktım? Başkasını… S..inde bile olmadığım başka birini. Savaşta ölmek savaşların çıkmasını engellemiyordu.

***

Son bölüm

Barda küçük bir radyo vardı. Popüler şarkılardan birini çalıyordu. Şarkının ortasında kesinti oldu. Spiker girdi araya. "şimdi gelen bir habere göre japonlar Pearl Harbor'u bombaladılar. Tekrar ediyorum: Japonlar az önce Pearl Harbor'u bombaladılar. Tüm askeri personelin birliklerine dönmesi istenmiştir.

Birbirimize bakıyorduk, kavrayamamıştık henüz,

"evet" dedi Becker (deniz askeri arkadaşı) "gitmem gerek" "Biranı bitir " dedim ona

"Birliğime kadar otobüsle eşlik eder misin?" "bu mümkün değil " dedim.

Becker içkisini aldı, dipledi. "sana daha önce söylemedim" dedi "öksüzüm ben" "allah kahretsin" dedim "hiç olmazsa terminale kadar gel benle" "olur"

Becker bilet kuyruğuna girmişti. Askerlerden birinin yanında sevgilisi vardı. Kız konuşuyor ağlıyor, sarılıp askeri öpüyordu. Zavallı Becker, benden başka kimsesi yoktu. Kenara çekilmiştim. Bekliyordum.

Becker biletini aldı en sonunda. "bana bir öğüdün var mı?" diye sordu "hayır"

Sıradakiler otobüse binmeye başlamışlardı. Kız ağlıyor askerine çabuk ve alçak sesle bir şeyler söylüyordu.

Becker otobüsün kapısındaydı. Omzuna bir yumruk kondurdum.

"Tanıdıklarım içinde en iyisi sensin" dedim "Saol Hank…" "Güle Güle…"

Not: Tahsin T gönderdi. Teşekkür ederim.

Charles Bukowski “Stirkoff”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

kremtluin'den Bukowski paylaşımı

Stirkoff Otur Stirkoff. sağolun, efendim. ayaklarını uzatabilirsin. çok lütufkarsınız, efendim. Stirkoff, anladığım kadarı ile adalet ve eşitlik gibi konuları irdeleyen yazılar yazıyorsun; coşku ve kurtuluş hakkı üzerine de. doğru mu bu, Stirkoff? evet, efendim. dünyada geniş anlamda adalet sağlanabilir mi sence? hiç sanmam, efendim. öyleyse bu boktan yazıları neden yazıyorsun? kendini kötü mü hissediyorsun? son zamanlarda pek iyi değilim, efendim. delirdiğimi düşünüyorum. fazlaca mı içiyorsun, Stirkoff? elbette, efendim. çükünle oynar mısın? sürekli, efendim. nasıl? anlayamadım, efendim? yani nasıl bir yöntem uygularsın? dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı dar ağızlı bir vazoya döküyorum. müzik olarak da Vaughn Williams ya da Darius Milhaud yeğlerim. cam mı? hayır .m. yahu vazoyu soruyorum, cam mı? değil, efendim. hiç evlendin mi? birkaç kez. evliliklerinde ters giden neydi, Stirkoff? her şey, efendim. hayatının en iyi sevişmesini anlat. dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı… tamam, tamam! öyledir, efendim. daha iyi ve adil bir düzen özleminin aslında çürümeden ve başarısızlık duygusundan kaynaklandığının farkında mısın? evet, efendim. baban kötü bir insan mıydı? bilmiyorum, efendim. ne demek bilmiyorum? yani kıyaslamak güç, efendim. sadece bir babam oldu. benimle kafa mı buluyorsun, Stirkoff. hayır, efendim: dediğiniz gibi, adalet yoktur. baban seni döver miydi? sıra ile döverlerdi, efendim. hani bir baban vardı? herkesin bir babası vardır, efendim. ben annemi kastetmiştim. o da kendi payına döverdi. seni sever miydi? kendinin bir uzantısı olarak, evet. sevgi başka nedir ki? iyi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmaktır. kan bağı gerekmez. kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek de sevilebilir. tereyağlı kızarmış ekmeğe AŞIK olabileceğini mi söylüyorsun, Stirkoff? her zaman değil, efendim. bazı sabahlarda, güneş ışınları belli bir açıdan gelirken belki. aşk habersiz gelir gider. bir insanı sevmek mümkün mü sence? iyi tanımadığınız biri ise belki. ben insanları pencereden seyretmeyi severim. sen bir korkaksın, Stirkoff. kesinlikle, efendim. nedir senin korkak tanımın? bir aslanla silahsız dövüşmeden önce tereddüt eden kimse. peki cesur kime denir? aslanın ne olduğunu bilmeyene. herkes bilir aslanın ne olduğunu. herkes aslanın ne olduğunu bildiğini sanır, efendim. budala tanımın nedir? zaman ve kan ziyan edildiğinin farkında olmayan kimse. bilge diye kime denir o zaman? bilge insan yoktur, efendim. öyleyse budala da yoktur. gece olmazsa gündüz olmaz. siyah olmazsa beyaz olmaz. özür dilerim, efendim. ben her şeyin neyse o olduğu kanısındayım. başka şeylere bağımlı olmaksızın. o dar ağızlı vazolara fazla girip çıkmışsın sen, Stirkoff. her şeyin zaten olması gerektiği gibi olduğunu anlamıyor musun? yanlış diye bir şey yoktur. anlıyorum, efendim. olan olmuştur. kelleni vurdursam ne dersin? bir şey diyemem, efendim. demek istediğim şu: kelleni vurdursam ben İRADE sense HİÇ olursun. başka bir şey olurdum, efendim. benim SEÇİMİM doğrultusunda. ikimizin de, efendim. rahat et! rahat et! uzat ayaklarını. çok lütufkarsınız, efendim. hayır, ikimiz de lütufkarız. elbette, efendim. demek delirdiğini hissediyorsun, Stirkoff? peki delirdiğini hissettiğin zaman ne yaparsın? şiir yazarım. şiir delilik midir? şiir olmayan her şey deliliktir. yani. çirkinlik deliliktir. çirkin nedir? kişiye göre değişir. delilik gerekli midir? vardır. gerekli midir? bilmiyorum, efendim. çok şey biliyormuş havalarındasın, Stirkoff. bilgi nedir? mümkün olduğunca az şey bilmektir ne demek o? bilmiyorum, efendim? bir köprü inşa edebilir misin? hayır. silah üretebilir misin? hayır. ikisi de bilgi ürünüdür. köprü köprüdür. silah da silah. kelleni vurduracağım, Stirkoff. sağolun, efendim. niye? beni motive ettiğiniz için. motivasyon sıkıntısı çekiyorum, efendim. ben ADALET'im. belki. Ben ÜSTÜN'üm. işkenceye yatıracağım seni. çığlıklar atacaksın. ölümünü dileneceksin. şüphesiz efendim. ben senin efendinim, anlamıyor musun? beni yönetebilirsiniz. ama yapacağınız şeyler yapılabilir şeyler olmaktan öteye gitmeyecektir. zekice konuşuyorsun ama işkence altında bu kadar zeki olamayacaksın. sanmıyorum, efendim. bana bak. Darius Milhaud, Vaughn Williams dinlemek de ne oluyor? Beatles'ı duymadın mı? onları herkes bilir, efendim. onları sevmez misin? onlardan nefret etmem. nefret ettiğin bir şarkıcı var mı? şarkıcılardan nefret edilmez. şarkı söylemeye çalışan birinden? Frank Sinatra. neden? hasta bir toplumun hastalığının depreşmesine neden olduğu için. gazete okur musun? sadece bir gazete. hangisi? AÇIK KENT. GARDİYAN! BU ADAMI İŞKENCE ODASINA GÖTÜRÜN. HEMEN İŞKENCEYE BAŞLAYIN! efendim, son bir istekte bulunabilir miyim? evet. vazomu yanıma alabilir miyim? hayır, bana lazım. efendim? el koyuyorum. zapta geçsin. gardiyan bu sersemi derhal götür! ve bana biraz şey getir… ne, efendim? altı yumurta ile yarım kilo kıyma. gardiyan mahkümu dışarı çıkarır. kral öne eğilip düğmeye basar. Vaughn Williams çalmaya başlar teypte. bitli bir köpek güneşin altında titreşen harikulade bir limon ağacına işerken dünya dönmeye devam eder.

Charles Bukowski "Stirkoff"

Charles Bukowski’den Mertebeli Şiirler…

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Bana Aşkını Getir’in Buk'tan Seçtiği Mertebeli Şiirler… Arabalar 'Ne Olurdu Acaba' Diyen İnsanlarla Dolu At yarışlarından dönerken yeşiller içinde bir kadın gördüm her tarafı yok ve meme–karşıdan karşıya geçen baygın bir ruh sarhoş ve yeşil bir antilop kadar seksi kaldırıma gelince ayağı takıldı ve yere düştü öylece pisliğin içinde oturdu durdu arabamda oturup onu seyrediyordum sanki hiç birşey olmamış gibi öylece kayıtsız hissettim kendimi bu yeşil yaratığa bakıyordum aniden 20 metrelik bir kamyon geldi ve tam kadının önünde durdu adam inip bayanı ayağa kaldırdı. beyaz çalışma giysileri içindeki bu genç adamın yüzü kızardı kızın vücudu nefisti, gerçekten de öyle ama düşecek kadar da aptaldı, yaşyokı da öyledir garanti birer kule misali yüksek topuklar üzerinde yalpalanmaktadır durup bembeyaz dizlerini ovaladı aptal, korkak sarışın ve yalnız genç adam kadınla konuşmayı sürdürdü ama kadın birden en yakın barın nerede olduğunu sordu adam sırıtarak caddenin sonunu gösterdi artık pes etmişti kamyonuna bindi 20 metrelikmobilya, battaniye ve soba dolusu caddede yoluna devam etti yeşil antilop bara girmek üzere karşıya geçti sallanarak ve titreyerek titreyerek ve sallanarak öyle birşey işte gözlerimiz ona takılmış izliyorduk arkamda arabalar birikmişti iri yarı biri korna çaldı vitese taktım marketin önünde arabayı ikiye katlayacak büyüklükteki çukurun önünde biraz yavaşladım diğerleri de beni takip etti çukurun önünde yavaşladılar: 18 arabanın içindeki erkekler aynı şeyi kaçıp giden adamı düşünmekteydiler 'ne olurdu acaba' — güneş batmak üzereydi trafik ağır ilerliyordu yaşyok ne kadar da dayanılmazdı.

Ana işte yerdeyim ağzım açık ve ana bile diyemiyorum ve köpekler geçiyor yanımdan ve durup taşıma işiyorlar; güneş dışında her şeyim var ve takım elbisem berbat görünüyor ve dün sol kolumdan geriye kalanlar gitmişti çok azı kalmıştı, her şey müziksiz bir harp gibiydi.

sigarasıyla yatağa uzanmış bir sarhoş en azında 5 itfaiye arabasıyla 33 adama iş çıkarabilir.

hiç bir şey yapamıyorum.

ancak not.- yan mezarda Hector Richmond sadece Mozart’ı ve tırtıl şekerlemeleri düşünüyor. muhabbeti hiç çekilmiyor.

Bazıları Delirmez bazıları hiç delirmez ben, bazen koltuğun arkasında 3-4 gün boyunca yattığım olur orda bulurlar beni melaikeymiş derler sonra gırtlağımdan aşağı şarap döküp göğsümü ovarlar yağ serperler üzerime sonra kükreyerek kalkarım atıp tutar, köpürürüm onlara ve evrene küfreder bahçeye kadar kovalarım sonra kendimi çok iyi hisseder tost ve yumurtanın başına otururum bir şarkı mırıldanıp aniden pembe besili bir balina gibi sevimli olurum bazıları hiç delirmez ne korkunç hayat sürüyorlardır allah bilir

Bir Dahiye Rastladım bugün trende bir dahiye rastladım 5-6 yaşlarında, yanıma oturdu ve tren kıyı boyunca ilerlerken okyanusa geldik sonra bana bakıp hiç de güzel değilmiş, dedi.

bunu ilk defa o gün farkettim.

Bir Mizaç Problemi ayın 17'sinin gecesi bütün gece boyunca radyo çaldım komşular alkış tuttu ev sahibem ise kapıyı çalıp şöyle dedi LÜTFEN LÜTFEN LÜTFEN ARTIK BURADAN TAŞIN, çarşafları kirletiyorsun sonra o kan nereden geliyor? asla çalışmıyorsun uzanıp radyo ile konuşuyorsun ve içiyorsun bir de sakalın var bir de her zaman budalaca sırıtıyorsun ve şu kadınları odana getiriyorsun saçını da asla taramıyorsun ayakkabılarını da cilalamıyorsun gömleklerin de hep buruşuk niye buradan ayrılmıyorsun? komşuları mutsuz kılıyorsun lütfen hepimizi mutlu et bize bir iyilik yap ve buradan çek git!

canın cehenneme bebeğim, diye anahtar deliğinden tısladım; kiram Çarşamba'ya kadar ödenmiş vaziyette. tanınmayan bir Alman sanatçı tarafından yapılmış suluboya nü bir resmi sana gösterebilir miyim? Onu $ 1000'e sigortaladım.

katı yürekli bir şekilde holün sonuna doğru yürüdü gitti. sanattan pek anlamıyor. Onu çıplak görmek isterdim belki de özgürlüğe kavuşmak için resim yapabilirdim. Olmaz mı?

Bir Sigara Tüttürürsün Hışımla bir sigara tüttürür ve tarafsız bir uykuya dalarsın, uyandığında pencereler ve kederin şafağı karşılar seni, borazanlar yoktur; bir yerlerde, sözgelimi, bir balık- heryeri göz ve kıpırtı- suda oynaşır durur; o balık olabilirdin, orada olabilirdin, suya mahkum, göz olabilirdin, serin ve asılı, gayrı-insan; giy ayakkabılarını, geçir pantalonunu, hiç yolu yok evlat, hiç- olmayan havanın hiddeti, ölü menekşeler misali benzeşmişlerin küçümseyişi; haykır, haykır, bir borazan misali haykır, gömleğini geçir sırtına, kravatını tak, evlat: mandolin gibi hoş bir kelimedir keder, ve enginar gibi tuhaf; keder bir kelimedir ve bir yaşyok tarzı; kapıyı aç, evlat; uzaklaş oradan. Bir Sürü Delikanlıya Dostça Öğütler tibet'e git deveye bin incili oku ayakkabılarını maviye boya sakal bırak kağıttan bir kanoyla dolaş dünyayı the saturday evening post'a abone ol çiğnerken sadece sol tarafını kullan ağzının tek bacaklı bi kadınla evlen ve düz bir usturayla traş ol ve kadının koluna adını kazı benzinle fırçala dişlerini bütün gün uyu ve gece ağaçlara tırman keşiş ol viski ile bira iç kafanı suyun altında tut ve keman çal pembe mum ışığında göbek at köpeğini öldür belediye başkanlığına aday ol bir varilin içinde yaşa baltayla kafanı yar yağmurda lale ek AMA ŞİİR YAZMA!

Bütün Bildiğim bütün bildiğim şu: kuzgunlar ağzımı öpüyorlar, damarlar arapsaçına dönmüş burada, denizse kan denizi.

bütün bildiğim şu: eller uzanıyor, gözlerim kapalı, kulaklarım kapalı, çığlığımı geri çeviriyor gökyüzü.

bütün bildiğim şu: burun deliklerimden hayaller damlıyor bize tur bindiriyor tazılar, deliler gülmekten katılıyor, tıkırdayarak ayırıyor saat ölenleri.

bütün bildiğim şu: ayaklarım kederdir burada, zambaklar kadar etmiyor sözcüklerim, pıhtılaşıyor şimdi: kuzgunlar ağzımı öpüyorlar.

Dilenmek çoğumuz gibi, o farklı işlere girip çıktım ki, midem deşilmiş ve bağırsaklarım rüzgara fırlatılmış gibi hissediyorum kendimi. iyi insanlar da tanıdım bu işlerde öbür tür de. ama birlikte çalıştığım insanları düşününce- aradan on yıl geçmesine rağmen- ilk aklıma gelen Karl oluyor.

Karl'ı hatırlıyorum: yaptığımız iş belden ve boyundan askılı önlük giymeyi gerektiriyordu.

ben Karl'ın çömeziydim. 'kolay bir işimiz var', demişti bana.

her sabah yöneticilerden biri geldiğinde Karl hafifçe öne eğilip gülümser, başını hafifçe sallayarak onu selamlardı: 'günaydın Doktor Stein', 'günaydın Bay Day' ya da Bay Night, kadın bekarsa 'günaydın, Lilly' ya da Betty ya da Fran.

ben tek kelime etmezdim.

Karl bundan rahatsızlık duyuyordu, bir gün beni kenara çekti: 'bana bak, böyle bir işi başka nerede bulacaksın? iki saatlik öğle paydosumuz var.'

'bulamam herhalde…'

'kesinlikle, senin benim gibiler için bundan iyisi can sağlığı..'

bir şey demedim.

'tamam, önceleri zor gelir insana köpeklenmek benim için de kolay olmadı ama bir süre sonra önemli olmadığını keşfettim kabuğum çıktı. artık kabuğum var, anladın mı? '

baktım ona, gerçekten vardı kabuğu, yüzünde de bir tür bulanıklık vardı gözleri anlamsız bakıyordu, boş ve kayıtsız; yıllanmış, yıpranmış bir deniz kabuğuna bakıyordum.

birkaç hafta geçti hiçbir şey değişmedi: Karl hiç sektirmeden herkesi saygı ile selamlıyor, gülümsüyor, rolünü mükemmel oynuyordu.

ölümlü olduğumuz aklına hiç gelmiyordu herhalde ya da daha büyük tanrıların bizi izliyor olabileceği.

ben işimi yaptım.

sonra, bir gün, Karl beni kenara çekti yine.

'bak, Doktor Morely benimle senin hakkında konuştu.'

'evet? '

'senin neyin olduğunu sordu bana? '

'sen ne dedin? '

'genç olduğunu söyledim.'

'teşekkür ederim.'

maaşımı alır almaz istifa ettim

ama yine benzer işler buldum yeni Karl'larla karşılaştım ve sonunda hepsini bağışladım ama kendimi asla:

ölümlü olmak bazen insanı tuhaf neredeyse çalıştırılamaz ve son derece iğrenç kılar- hür teşebbüsün kölesi değil.

Edebi Bir Aşk onu her nasılsa yazışma ya da şiir veya dergiler yoluyla tanıdım ve bana tecavüz ve şehvet konulu çok seksi şiirler yollamaya başladı, ve işin içine biraz da entellektüellik karışınca biraz kafam karıştı ve arabama atlayıp Kuzey'e sürdüm; uykusuz, akşamdan kalma, yeni boşanmış, işsiz, yaşlanmış, yorgun, beş on yıldır çoğunlukla uyumak ister bir halde, sonunda moteli buldum küçük güneşli bir kasabada toprak bir yol üzerinde ve orda oturup bir sigara tüttürdüm düşündüm, gerçekten delirmiş olmalısın diye, ve bir saat geç çıktım kadınla buluşmaya, epey yaşlıydı, nedense benim kadar, pek seksi değildi ve bana çok set, ham bir elma verdi kalan dişlerimle çiğnediğim; adı konulmamış bir hastalıktan ölüyormuş astım gibi bir şeyden, ve sana bir sır vermek istiyorum dedi, ben de biliyorum; bakiresin,35 yaşındasın, dedim. ve bir defter çıkardı, on-oniki şiir: bir ömürlük çalışma ve okumak zorunda kaldım ve anlayışlı olmaya çalıştım ama çok berbattılar. sonra onu bir yere yokürdüm, boks maçlarına ve ellerini kenetleyip dumanın içinde öksürdü ve etrafına bakınıp durdu bütün insanlara ve sonra da boksörlere. sen hiç heyecanlanmazsın, değil mi? , dedi ama o gece tepelerde epeyce heyecanlandım, ve onunla iki-üç kere daha buluştum şiirlerinin bazılarında yardımcı oldum ve dilini boğazımın yarısına kadar soktu ama ondan ayrıldığımda hala bakireydi ve berbat bir şair. düşünüyorum da bir kadın açmamışsa bacaklarını 35 yıl iş işten geçmiştir aşk için de şiir için de.

Edebi Bir Tartışma Markov'un iddiasına göre ruhunu bıçaklamaya çalışıyormuşum ama ben onun karısını tercih ederdim.

ayaklarımı kahve masasının üzerine koyarım ve o da der ki, ayaklarını kahve masasının üzerine koymana pek aldırmıyorum ama bacakları sallanıyor her an zavallı şey parçalara ayrılabilir.

ayaklarımı masadan çekmem ama hala onun karısını tercih ederim.

Markov der ki, bir hendek kazıcısını eğlendirmeyi tercih ederdim veya bir gazete satıcısını çünkü bu insanlar hiç olmazsa nezaket kurallarına uyacak kadar nazik olurlar Rimbaud ile fare zehiri arasındaki farkı bilmeseler de.

boş bira tenekem yere yuvarlanır. 'ölmem gerekmesi hiç mi hiç canımı sıkmıyor, ' der Markov, 'bu oyundaki rolüm yaşayabildiğim kadar iyi yaşamam gerektiğidir.'

yanımdan geçerken karısını yakalarım elindeki bira göbeğime yaslanır, dizleri ve göğüsleri çok güzeldir ve onu öperim.

'yaşlı olmak pek o kadar kötü değil, ' der, ortalığa bir sakinlik çöker ama önemli olan şudur: Sakinlikle ölümü birbirinden ayrı tutmak için: asla yaşlı olduğun için gençliğe aşağılayıcı bir şekilde bakma, tecrübeli olduğun için yaşlılığa asla bilgelik olarak bakma. bir insan hem ahmak hem de yaşlı olabilir — böyle birçok insan vardır, bir insan hem genç hem de bilge olabilir — çok az insan böyledir. bir insan —

Tanrı aşkı için diye figan ettim, 'kes sesini! ' gidip bastonunu aldı ve dışarı çıktı.

'onun hislerini incittin' dedi karısı 'senin büyük bir şair olduğunu sanıyor.'

'bana göre o fazla kurnaz' dedim 'biraz fazla bilge.'

göğüslerinden birini dışarı çıkarttım kokunç büyük güzel birşeydi.

Entel kadın havaya sprey sıkan uzun bir hortum misali durmadan yazı yazıyor, ve durmadan kavga ediyor; söyleyebileceğim gerçekten farklı hiçbir şey olmadığından söylemekten vazgeçiyorum; sonunda- üzerinde etki yaratmaya çalışmıyorum gibi bir şey deyip söylene söylene çıkıp gidiyor.

ama biliyorum ki geri dönecek hep dönerler.

ve akşyok 5'te kapıyı çalıyordu.

açtım kapıyı beni istemiyorsan uzun kalmam, dedi.

eyvallah, dedim, banyo yapmam lazım.

evlilik gibi bir şey: her şeyi hiç olmamış gibi kabulleniyorsun.

Etki Ve Tepki En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur sırf uzaklaşmak için, ve geride kalanlar birinin onlardan uzaklaşmayı neden isteyebileceğini bir türlü tam olarak anlayamazlar.

Evet Evet tanrı aşkı yarattığında çoğu insana yaramadı tanrı köpekleri yarattığında köpeklere yaramadı tanrı bitkileri yarattığında eh işte idare ederdi tanrı nefreti yarattığında standart bir hizmete kavuştuk tanrı beni yarattığında beni yaratmış oldu tanrı maymunu yarattığında uyuyordu zürafayı yarattığında sarhoştu uyuşturucuları yarattığında kafası kıyaktı ve intiharı yarattığında bunalımdaydı

senin yatakta uzanmış halini yarattığında ne yaptığını biliyordu sarhoştu ve kafası kıyaktı ve sonra dağları ve denizi ve ateşi aynı anda yarattı

bazı hataları oldu ama senin yatakta uzanmış halini yarattığında tüm Kutsal Evren' in üzerine boşaldı.

Gözyaşlarına dayanamam ayağını kıran kazın etrafında beş-altı yüz tane salak birikmişti nöbetçi yaklaşıp silahını çektiğinde ne yapılacağına karar vermeye çalışıyorlardı ve konu kapandı kulübesinden çıkıp ev hayvanını öldürdüğünü iddia eden bir kadın dışında fakat nöbetçi kayışını ovuşturup kıçımı öp dedi kadına, gidip başkana şikayet et; kadın ağlıyordu ben de gözyaşlarına hiç dayanamam.

çadırımı katladım ve yolun aşağısına gittim: piçler manzaramı bozmuştu.

Güneş merhamet buyuruyor ve güneş merhamet buyuruyor ama fazla yükseğe taşınmış bir meşale misali, boydan boya kırbaçlar görüntüsünü jetler kurbağa gibi zıplar füzeler, çocuklar haritalarını çıkarır iğnedenliğe çevirir ayı, eski çürük peynir, orda hayat yok ama dünyada fazlasıyla; yıkanmamış Hintli çocuklarımız bacak bacak üstüne atıp flüt çalarak, göbekleri içe çökmüş, açlıktan ölürken, açlık kokan havada yılanların şuh kadınlar misali kıvırtışını izleyerek; füzeler zıplar, avcıları ve sürüyü geride bırakırken yabani tavşanlar gibi zıplar günü geçmiş kurşunların yerine; Çinliler hala yeşim işlerler, sessizce açlıklarına pirinç tıkarak, bir açlık ki bin yaşında, ateş ve türküyle ilerler çamurlu nehirleri, istemsiz beklemenin sürüklenen direkleri iter mavnaları yüzen evleri; Türkiye'de kilimlerinin üstünde kıbleye dönüp sigara içerek gülen ve parmaklarını gözlerine sokup kör eden mor bir tanrıya dua okurlar, tanrılar böyle işte, yaparlar; ama füzeler hazırlar: her nedense değersizdir artık barış, küçük bir göldeki nilüfer yaprağı misali sürüklenir delilik, hissiz daireler çizerek; kırmızı yeşil ve sarılarına batırıp resim yapar ressamlar, şairler uyaklara döker yalnızlıklarını, müzisyenler her zamanki gibi açtır ve romancılar kaçırır meselenin özünü, ama pelikan kaçırmaz, martı kaçırmaz; pelikanlar dalıp dalıp yükselir şok geçiren yarı ölü radyoaktif balıkları gagalarında sallayarak; evet, gerçekten de sümükle yıkar kayaları sular; ve Wall Street'te anahtarını arayan bir sarhoş gibi sendeler borsa; ah, işte bu sıkı bir şey olacak, allahın izniyle tekrar yılana yokürecek bizi, deniz böceğine, ya da şanslıysak eğer, katalizi uzun dişli fosil kaplana yokürecek, maden çukurunun içinde kırık kask, cihaz ve cam parçalarının üzerinde resim çiziktiren kanatlı maymuna yokürecek; çatırdayarak girer şimşek pencereden içeri ve bir milyon odada aşıklar yatar kenetlenmiş, yitik ve barış gibi hastalıklı; kırmızı ve turunca çalmaya devam eder gökyüzü ressamlar için -ve aşıklar için, her daim açtıkları gibi açar çiçekler açar ama üzerlerinde füze yakıtlarının ve mantarların, zehirli mantarların ince tozu var; zaman kötü, bulantılı bir zaman -perde, III.sahne, sadece ayakta yer var, SATILDI, SATILDI, SATILDI yine, tanrı tarafından, birileri ya da birşeyler, füzeler generaller ve liderler tarafından, şairler doktorlar komedyenler sabun ve bisküi üreticileri ve iki yüzlü seyyar satıcılar tarafından kendilerine özgü ustalıklarıyla satıldı; şimdi kömür yağı tabakasıyla kirletilmiş tarlaları görebiliyorum, bir-iki salyangoz, safra, yanardağ taşı, sığ sularda bir-üç balık, kaynağımızın ve gözlerimizin yergisi… daha önce hiç olmuş muydu bu? kendini kuyruğundan yakalayan bir daire mi tarih, bir rüya, bir kabus mu, bir generalin hayali, bir başkanın, bir diktatörün hayali mi yoksa… uyanamaz mıyız? yoksa yaşyokın güçleri daha mı yüce bizden? uyanamaz mıyız? sevgili dostlar, uykumuzda mı ölmeliyiz sonsuza dek?

Güneşin Yüzü günesin yüzü denli muhtesemdir bogalar ve bayat kalabaliklar için öldürseler de onlari, bogadir atesi yakan, her ne kadar korkak bogalar da varsa da korkak matadorlar ve korkak erkekler gibi, genel olarak boga saftir ve saf ölür sembollerden, hiziplerden ya da sahte asklardan uzak, ve onu sürükleyip yokürdüklerinde ölen bir sey olmaz, bir sey geçmistir ve neticede kokusmus olan, dünyanin kendisidir.

İntiharcı Çocuğun Son günleri Kendimi görebiliyorum şimdiden bütün o intihar günlerinden gecelerinden sonra canı sıkkın, tapon bir hemşirenin elinde (o da ancak şansım yaver gider, ancak ünlenebilirsem) o kupkuru huzur evlerinin birinden taşınırken… tekerlekli iskemlemde dik dik oturur… gözlerim kafatasımın karanlığına kaymış, neredeyse kör, azrailin göstereceği merhameti beklerken…

'Ne güzel gün değil mi Bay Bukowski? ' 'Yaa, evet öyle…'

çocuklar geçer gider, ben yokum bile tatlı kadınlar geçer gider kocaman kızgın belleriyle sımsıcak kalçalarıyla taş gibi kızgın heryerleriyle sevilmek için yalvara yakara geçer gider kadınlar, ben— yokumdur bense.

'Bu üç gündür çıkan ilk güneş Bay Bukowski' 'Yaa, evet, öyle'

İşte oturuyorumdur tekerlekli iskemlemde bu kâğıttan daha beyaz, kanı çekilmiş, beyni gitmiş, kumarı kesik, ben, Bukowski bitmiş, gitmiş…

'Ne güzel gün değil mi Bay Bukowski? '

'Yaa, evet, öyle…' derim, pijamalarıma işerken salyalar akar ağzımdan.

İki öğrenci koşarak geçer gider. 'Hey, gördün mü şu moruğu? ' 'Yaa evet, midemi kaldırdı valla! '

bütün o intihar tehditlerinden sonra başka biri intihar etti sonunda yerime…

hemşire tekerlekli iskemleyi durdurup bir gül koparır verir elime.

anlamam ne olduğunu bile. Bilmemnem olsa farketmez neye yarayıp neye yaramadığına bakınca.

İtiraf Bir kedinin yatağa sıçramasını bekler gibi beklerken ölümü

karım için çok üzülüyorum

sertleşmiş solgun bedenimi görecek

bir kez, belki de iki kez sarsacak:

'Hank! '

cevap vermeyecek Hank.

ölüm değil beni endişelendiren, bu hiçlik yığını ile kalacak olan karım.

ama birlikte uyuduğumuz bütün o gecelerin hatta yararsız tartışmaların bile harikulade şeyler olduğunu bilmesini istiyorum

ve bu güne kadar söyleyemediğim o zor sözcükler artık söylenebilir:

seni seviyorum.

SİZ AŞK NEDİR BİLMEZSİNİZ Siz aşk nedir bilmezsiniz dedi Bukowski Ben elli bir yaşındayım bir bakın bana Genç bir güzele aşığım Kötü saplandım bu işe ama O'nun da hali kötü Fakat olacaksa böyle olsun Kanlarına giriyorum onların ve kurtulamıyorlar benden Herşeyi deniyorlar kaçmak için Ama sonunda hep geri dönüyorlar Hepsi geri dönmüştür bana Ama gördüğüm bir tanesi dışında Ağlamıştım ardından Ama kolay ağlardım o zamanlar Çocuklar sert içkileri yaklaştırmayın yanıma Acımasız oluyorum o zaman Burada oturuyor bütün gece Bira içebilirim siz hippilerle birlikte Bu biradan on beş litre içerim ve Bana mısın demem,su gibi gelir bana Ama bir defa koklatın sert içkileri Pencereden dışarı atmaya başlarım insanları Kim olursa olsun fırlatırım dışarı Bunu yaptım daha önce Ama siz aşk nedir bilmezsiniz Bilmezsiniz çünkü hiç aşık olmamışsınızdır İşte iş bu kadar basit Genç bir fıstık buldum şimdi,öyle güzel ki.. Bukowski diyor bana,Bukowski diyor o minicik sesiyle Bense ne var diyorum Ama aşk nedir bilmezsiniz siz Size ne olduğunu anlatıyorum ama dinlemiyorsunuz Aşk buraya kadar gelip kıçınızı dürtse Bu odada içinizden birinin ruhu duymaz Şiir okuma toplantılarının boktan bişey olduğunu düşünürdüm Bana bak ben elli bir yaşındayım ve çok dolaştım Boktan diyorsam öyledir Ama sonra dedim ki kendime Bukowski Aç kalmak daha boktan Sonuçta işte buradasın ve hiçbirşey olması gerektiği gibi değil O adam neydi adı Galway Kimel Bir dergide resmini gördüm Yakışıklı bir suratı var ama öğretmen Tanrım düşünebiliyor musunuz Eyvah sizler de öğretmensiniz Size de küfrediyor oluyorum o zaman Hayır o adamın adını hiç duymadım Ne de ötekinin,hepsi birer asalak Belki egom yüzünden artık çok fazla okumuyorum Ama,şu ünlerini beş altı kitap üstüne Kuran insanlar var ya , Hepsi birer asalak Bukowski diyor bana bu kız Niçin klasik müzik dinliyorsun bütün gün Sizi şaşırttım değil mi Benim gibi kaba ayyaş birisinin Klasik müzik dinleyeceğini düşünmezdiniz Brahms,Rachmaninoff,Bartok,Tdeman Kahretsin burada yazamıyorum Çok fazla sessiz,çok sayda ağaç var burada Şehirleri severim,en uygun yerler benim için Her sabah koyarım klasik müziğimi Ve oturup yazı makinemin başına Bir puro içerim bakın işte böyle Ve Bukowski derim sen şanslı bir adamsın Bukowski bu belaların hepsini atlattın Ve sen şanslı bir adamsın Ve mavi duman yayılır masamın üstüne Ve pencereden dışarı Delengpre Caddesi'ne bakarım Ve derin nefes alır ve yazmaya başlarım Bukowski işte yaşyok budur derim kendi kendime Yoksul olmak iyidir,basur olmak iyidir,aşık olmak iyidir Ama siz nasıl birşey olduğunu bilmezsiniz Sevgilimi görseydiniz ne dediğimi anlardınız Buraya gelince baştan çıkacağımı düşündüm Tam böyle olacağını bildi,böyle olacağını bana söylemişti Allah kahretsin ben elli bir yaşındayım o ise yirmi beşinde Birbirimize aşığız ve o beni kıskanıyor,Tanrım bu güzel birşey Buraya gelip baştan çıkarsam,gözlerimi oyacağını söylemişti Alın işte aşk sizlere İçinizden hangisi bilir böyle birşeyi Sizlere birşey söylemeliyim Öyle adamlarla tanıştım ki hapishanede Üniversitelere ve şair toplantılarına giden İnsanlardan çok daha fazla yol-yordam bilen insanlardı Kan emicidirler onlar,bütün görmek istedikleri Şairin çorapları kirli midir acaba ya da koltukaltları kokuyo mudur Ama sizden şunu hatırlamanızı istiyorum Bu odada yalnız bir tane şair var bu gece BELKİ DE BU ÜLKEDE YALNIZ BİR TANE ŞAİR VAR BU GECE O DA BENİM İçinizden kim biliyor yaşyokı,içinizden kim biliyor herhangi birşeyi Hangi biriniz hayatında işinden kovuldu? Ya da sevgilisine dayak attı ya da sevgilisinden dayak yedi Beş defa kovuldum ben Senis and Rocbuck'tan Kovmuşlar,tekrar kovmuşlardı beni Otuzbeş yaşındayken tezgahtarlık yapıyordum onlara Sonra kurabiye çalarken yakalandım Ben nasıl olduğunu bilirim çünkü ONLARDAN GELİYORUM… Elli bir yaşındayım ve aşığım Şu gencecik güzel şey diyor ki bana: Bukowski Ve ne var diyorum,O ise Sen pisliğin tekisin diyor bana Ve bebeğim beni anlıyorsun diyorum Bu dünyadaki tek güzel şey O Kadın ya da erkek bu tür hareketine katlanacağım tek kimse Ama siz aşk nedir bilmezsiniz Hepsi geri döner bana sonunda,her biri geri döner Yalnız o sözünü ettiğim bir tanesi, Hani o sözünü ettiğim bir tanesi Yedi yıl birlikte yaşyokıştık,çok içerdik Bir avuç memur görüyorum ben bu odada Şair filan yok aranızda,hiç şaşırmadım bu işe Şiir yazmak için aşık olmak gerekirdi Ve siz aşık olmak nedir bilmiyorsunuz ki Sizin dediniz bu!… Şu ağır içkiden verin biraz bana Tamam buz istemem güzel Güzel işte çok güzel böyle Haydi bakalım gösteriye başlayalım Ne dediğimi hatırlıyorum Ama bir tek atacağım yalnızca Ne de güzel tadı var şu meretin Haydi uzatmadan bitirelim bu işi Yalnız bundan sonra kimse durmasın Açık pencerenin yanında…

Charles Bukowski “Kötü Trip”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Charles Bukowski "Kötü Trip"

LSD ile renkli televizyonun tüketime üç aşağı beş yukarı aynı zamanda girdiği dikatinizi çekti mi?Birden patlayıcı bir renk cümbüşü ile karşı karşıyayız ve ne yapıyoruz?Birini yasaklıyor ,öbürünün içine ediyoruz.Televizyon şimdiki ellerde yararsız.Bunda tartışılacak fazla bir şey yok ve geçenlerde yapılan bir baskında LSD yapımcısının narkotik ajanlarından birinin yüzüne bir kavonoz dolusu asit fırlattığını duydum. bu da yazık. LSD. dmt ve stp'yi yasaklamak için bazı sağlam nedenler var gerçi – insanı daimi olarak delirtebiliyorlar – ama şeker pancarı toplamak ya da General Motor için somun sıkmak ya da bulaşık yıkamak ya da yerel üniversitelerden birinde İngilizce I dersi vermek de insanı daimi olarak delirtebilir. insanı delirtebilecek herşeyi yasaklamaya kalksak toplumun yapısı alt üst olurdu – evlilik, savaş, otobüs servisi,mezbahalar,arıcılık, cerrahi, aklınıza ne gelirse. herşey insanı delirtebilir çünkü toplum çürük tahtadan bacaklar üstüne oturtulmuş. temeli yıkılıp baştan yapmazsak, akıl hastaneleri tıka basa dolu olacak. ve sevgili valimizin akıl hastanelerine ayırılan bütçeye attığı makasları ben dolaylı olarak toplum tarafından delirtilenlerin toplum tarafından desteklenmeyi ve tedavi edilmeyi haketmedikleri şeklinde algılıyorum.Özellikle de enflasyonu yüksek, vergisi bol bir çağda.Bu para daha iyi yollar inşaa etmede ve evlerimizi yakmalarının önüne geçmek için hafifçe zencilerin üstüne serpilmekte kullanılıyor.Benim dahiyane bir fikrim var: neden akıl hastalarını kurşuna dizmiyoruz?Paradan ne kadar tasarruf edeceğimizi bir düşünün?Bir delinin bile yemek yemeye ve barınmaya ihtiyacı var, üstelik iğrençtir orospu çocukları- bağırıp çağırırlar, boklarını duvarlara sürerler. bize kararları verecek bir doktorlar kurulu ve bu doktorları boş zamanlarında meşgul edecek taş gibi iki hemşire gerek(kadın ya da erkek).

Pekala, LSD ye dönelim.Keşif içeren her tür güçlük- resim yapmak, şiir yazmak, banka soymak diktatörlük filan- insanı tehlike ile mucizenin siyam ikizleri gibi yapışık oluğu bir yere götürür.Rahat bir yaşam tarzı değildir bu, ama sürdüğü müddetçe hayli ilginçtir.Başka bi adamın karısı ile yatmak güzeldir ama bir gün yakalanacağının da bilincinde olacaksın.Hem bu zevki arttırır.Günahlarımız, onlarsız yapamadığımız anlaşılan kendi cehennemlerimizi yaratabilmemiz için cennette biçilirler.Herhangi bir dalda yeterince sivrildiğin anda düşman kazanırsın.Şampiyonlar kıçlarını her zaman kollamak zorundadırlar; halk onların kıç üstü kendi bok çukurlarına düştüklerini görmeye can atar.Salakların suikaste kurban gittikleri görülmemiştir, bir lider posta siparişi ile edinilmiş bir tüfekle öldürülebilir(bize anlatılan masal öyle en azından) ya da Ketchum gibi bir kasabada kendi silahı ile.Ya da Berlin' in bağırsakları patlarken tariherinin son sayfasında Adolph ve fahişesi gibi.

LSD insanı bombardımana tutar çünkü sadık sevkiyat memuruna göre bir alan değildir.Tamam, kötü asit kötü fahişe gibidir, insanı bitirir. Küvet cini, kaçak viski günlerini de yaşadı bu dünya.Yasalar zehirli karaborsalarda kendi hastalıklarını yaratır.Ama, temel olarak, kötü triplerin çoğu bizatihi toplumun eğitip zehirlediği bireyin eseridir.Kira, vardiya, araba taksiti, çocukların eğitimi, kız arkadaşa ısmarlanacak 12 dolarlık yemek, komşunun fikri, bayrağa saygı duruşu gibi endişeler taşıyorsa bir LSD tableti muhtemelen onu delirtecektir, çünkü bir anlamda zaten delirmiştir.İyi bir trip henüz kafese girmemiş, toplumu güdümleyen büyük Korku ile düzülmemiş bir birey gerektirir.Malesef, insanların çoğu temel ve özgür bir birey olarak kendi değerlerini abartırlar, otuz yaşını geçkin kimseye güvenme felsefesi de hipi kuşağının bir hatasıdır.Çoğumuz yedi, hadi bilemedin sekiz yaşına bastığımızda kafeslenmişizdir zaten.Gençlerin çoğu özgür GÖRÜNÜR ama bu tamamen beden kimyası ve enerji ile ilgilidir, ruhani yanı yoktur.En tuhaf yerlerde ve HER yaşta özgür insanlar tanıdım ben hayatımda- kapıcı, araba hırsızı, araba yıkayıcısı vb, bir kaç da kadın- daha çok hemşire ve garson, ve HER yaşta.Özgür ruh ender rastlanan bir şeydir, ama gördüğünüzde bilirsiniz- çünkü onlara yakın ya da onlarla birlikte iken kendinizi iyi, çok iyi hissedersiniz.

bir LSD tripi hiçbir kuralın kapmsamadığı şeyleri gösterir insana. test kitaplarında olmayan, belediye encümenine şikayet edemeyeceğiniz şeyler. esrar mevcut dünyayı daha katlanılabilir kılar sadece; LSD ise kendi içinde bir toplumdur zaten. toplumla uyum içineyseniz LSD yi "sanrı verici madde" olarak sınıflandırırsınız muhtemelen, ki meseleyi rafa kaldırıp kurtulmanın kolay bir yoludur. ama sanrının tanıımı hangi kutuptan hareket ettiğinize bağlı olarak değişir. yaşanan herşey yaşandığı anda gerçektir – bu bir film, bir düş, cinsel ilişki, cinayet, öldürülmek ya da dondurma yemek olabilir. ama daha sonra üstüne yalanlar bindirilir; olan olmuştur. sanrı sanrı bir sözlük sözcüğü, toplumsal koltuk değneğidir. ölmekte olan bir insan için ölüm çok gerçektir, ama diğerleri için talihsizlik ya da bir an önce kurutulunması gereken bir durumdur. dünya BÜTÜN parçaların bütüne uyduğuna idrak ettiği zaman bir şansımız olabilir. insanın gördüğü herşey gerçektir. bir dış güç tarafından getirilmemiştir oraya, o doğmadan önce de oradadır.Onu şimdi gördüğü için; toplumun eğitimsel ve ruhani güçleri ona keşfetmenin asla bitmediğini söyleyecak kadar bilge olmadığı için; bize kendi a,b,c' lerimizle küçük bok kutularımıza hapsolmamız gerektiğini telkin etmeleri sonucunda aklını kaçırdığı için bireyi suçlamayın.LSD değildir kötü trpinizin nedeni- annenizdir, başbakanınızdır, komşunun küçük kızıdır, elleri kirli dondurmacıdır.Zorla gördüğünüz cebir ya da ispanyolca dersidir, 1926 yılında kokladığınız iğrenç heladır, size uzun burunların çirkin olduğu öğretilmişken gördüğünüz çok uzun burunlu bir adamdır; müshildir, Abraham Lincoln Tugayı'dır, Franklin D. Roosvelt'in yüzüdür, bir fabirkada on yıl çalıştıktan sonra beş dakika geç kaldığın için kovulmaktır, sana altıncı sınıfta tarih öğreten o yaşlı bok çuvalıdır, köpeğinin arabanın altında kalması ve kimsenin sana yolu doğru dürüst tarif edememesidir, otuz sayfa uzunluğunda ve üc kilometre yüksekliğinde bir listedir bu.

Kötü trip mi? bu ülkenin tamamı, bu dünyanın tamamı kötü tripte zaten dostlar.Ama bir tablet yuttuğu için tutuklarlar adamı.

Ben hala bira takılıyorum, çünkü 47 yaşımdayım ve bana sapladıkları kancaların haddi hesabı yok.Bütün ağlardan kaçtığımı sanacak kadar budala da değilim.Jeffers üç aşağı beş yukarı, tuzaklara dikkat, dostlar, sayıca çokturlar, rivayete göre Tanrı bile dünyaya indiğinde o tuzaklardan birine yakalanmış, dediğinde çok iyi söylemiş bence.Artık onun tanrı olduğundna çok da emin değiliz elbette; her kimdiyse, şapkasından çok tavşan çıkardı, ama çok da fazla konuştu.Herkes çok fazla konuşabilir.Ben bile…

soğuk bir cumartesi günü, güneş batmak üzere. ne yapılur bir gece ile? Liza olsaydım saçımı tarardım, ama Liza değilim. Bir Nationlal Geographic var önümde , sayfaları gerçekten bir şeyler oluyormuşçasına parlıyor. olmuyor, tabii ki. binanın bütün sakinleri sarhoş. sonu bekleyen bir sarhoşlar kovanı. kadınlar geçiyor penceremin önünden. ".iktir" gibi müşfik bir sözcük çıkıyor.hayır tıslıyor ağzımdan, sonra da kağıdı daktilodan çıkarıyorum artık sizin. C.Bukowski (1967) Çeviri : Avi Pardo Daktilo: Kremt luin