• 7 Mart->Stage Box – Duman & Therapy & Dolu Kadehi Ters Tut & Emir Can İğrek & Al York & Sülfür Ensemble

    "Stage Box" Epifoni Organizasyonuyla İlk Kez 7 Mart'ta Volkswagen Arena'da. Kurulduğu günden bu yana yerli-yabancı sanatçılar ile ses getiren festival ve konserlere imza atan Epifoni, 2020'nin ilk festivali "Stage Box"da rock müziğin efsaneleri ile son dönemin ilgi çeken genç müzisyenlerini aynı sahnede buluşturuyor. Dünya'nın Efsane Gruplarından Therapy? "Stage Box" İçin İstanbul'a Geliyor. Türk ...

  • 12 Nisan-> Birlikte Guzel Sunar: Archon Angel feat. Zak Stevens (Savatage)

    Savatage, Trans-Siberian Orchestra ve Circle II Circle’dan tanıdığımız efsane vokal Zak Stevens, yeni projesi Archon Angel ile, Birlikte Güzel Sunar: Rock Off Event Series kapsamında 12 Nisan'da IF Performance Hall Beşiktaş’da! Progresif metalin en önemli gruplarından sayılan SAVATAGE’ın en önemli albümlerinde vocal yapmış olan Zak Stevens, yeni projesi olan Archon Angel’dan ...

  • 5 Nisan-> Birlikte Güzel Sunar: Haggard 30. Yıl Konseri

    Dünyanın en kalabalık ve kapsamlı senfonik rock/metal grubu Haggard, 30. Yılını Birlikte Güzel Sunar: Rock Off Event Series kapsamında Türk hayranlarıyla kutluyor! Birlikte Güzel Sunar: Haggard 30. Yıl Konseri Dünyanın en kalabalık ve kapsamlı senfonik rock/metal grubu Haggard 1991 yılında Almanya'da kuruldu. 16 kişilik bir kadroyla çıkarttıkları ve kendilerini dünyaya tanıttıkları 1997 ...

  • 12 Mart-> Progresif ve Melankolik muzigin ingiliz temsilcilerinden Antimatter, 12 Mart’ta Dorock XL Kadıköy’de sizlerle

    Fighting for a lost cause, Paranova, Stillborn Empires gibi hitlere sahip Antimatter, 20. yil turneleri kapsaminda uzun bir aradan sonra İstanbul'da. 2. İndirimli Dönem Bilet Fiyatları: Ayakta - 65.00 TL

  • Montreal çıkışlı indie rock grubu The Dears, “Garanti BBVA Konserleri” kapsamında 11 Nisan’da Babylon’a konuk oluyor!

    1995’te bir araya gelen Kanadalı grup The Dears, “orkestral pop-noire” olarak tanımladıkları sound’larıyla çıkış albümleri “End of Hollywood Bedtime Story”i 2000’de yayımladı. 2000’lerin başında Kanada’nın indie rock rönesansı olarak bilinen sahnenin önemli temsilcileri arasında yer alan The Dears, 2001’de “Orchestral Pop Noir Romantique” ve 2002’de “Protest” kısaçalarlarını paylaştı. Serge Gainsbourg’u ...

  • Günümüzün en iyi progresif post-rock temsilcilerinden Russian Circles, 18 Nisan’da Türkiye’deki ilk konserleriyle %100 Studio’da fırtınalı iki geceye imza atacak!

    İlk albümleri “Enter”ı 2006 yılında yayınlayan ve isminin aksine Şikago’da kurulan grup Russian Circles, 2019 yılında post rock’ı arşa taşıyan isimlerden biri olmayı başarıyor. 2019 Ağustos’unda piyasaya sürülen, müziğin en güzel köşelerine dokunan albümleri Blood Years ile yaratıcı süreçlerini sorgulamamıza sebep olan topluluk; oldukça aktif bir müzik kariyerine sahiptir. Kapı Açılış 20:00 Etkinlik ...

  • 15 Şubat-> Tindersticks

    Kendine özgü tarzı, orkestralı müziği ve harika şarkı sözleri ile yıllardır türün öncüsü Tindersticks, Fransız yönetmen Claire Denisortaklığında çıkardığı “Trouble Every Day” ve “Nénette Et Boni” ile hem müzik hem de sinema dünyasına damga vurdu. Yönetmenin son filmi “High Life”ın soundtrackini besteleyen Tindersticks, Nottingham’ın dokusundan çıkan şarkılarıyla İş Kuleleri Salonu’nda.

  • 20 Şubat->Kurt Cobain Doğum Günü Kutlaması: Nirvana Tribute Band

    Dünyanın en başarılı Nirvana tribute grubu olarak kabul edilen Nirvana Tribute Band, Kurt Cobain’i ve Nirvana’yı anmak için bu sene de 20 Şubat’ta %100 Studio’da buluşuyoruz! Alternatif müzik efsanesi Nirvana’yı yaşatmak için kurulan Nirvana Tribute Band, bugün Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarını gezerek Kurt Cobain ve Nirvana’nın hikayesini anlatıyor. Birçok eleştirmen ...

Eraserhead

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray'den "Eraserhead"

Yönetmen: David Lynch Oyuncular: Jack Nance (Henry Spencer),  Charlotte Stewart (Mary X),  Jeanne Bates (Bayan X), Allen Joseph (Bay X),  Judith Anna Roberts (Kapı komşusu kadın) 1977 ABD yapımı, 100 dakika

Dev makinelerin çalıştığı, fabrikalarla ve dumanlarla kaplı bir şehirde yaşayan Jack (saç modeli Lynch ile neredeyse aynı) zekâ özürlü kız arkadaşı Mary X'in ailesine akşam yemeğine davetlidir.

Yemekte fırından çıkarılan tavuklar adet kanaması geçirir, müstakbel kayınvalidesi holde sıkıştırdığı Jack'in yüzünü yalar. Bu arada Mary X'in, Jack'ten hamile olduğunu öğreniriz. İkili bir arada yaşamaya başlar, mutant bir çocukları olur. Ama acayip bir yaratık olan bebeğin hiç susmayan ağlamalarına dayanamayan Mary X, bir gece evi terk eder. Bundan sonrası seyirciyi allak bullak eden bir ses bandı, daha acayip imgeler ve siyah-beyaz görüntülerle 90 dakikalık bir kâbus şeklinde devam eder.

Lynch'in, toplumda geleneksel olan her şeyle ("Blue Velvet"ta huzurlu WASP banliyö yaşamı, burada sevgilinin ailesiyle yemek gibi) sinik ve ince bir mizah anlayışıyla oynadığı nadide filmografisinin bu ilk ve en "acayip" parçası, sinema tarihinin "Bir Endülüs Köpeği" ile birlikte muhtemelen en arıza filmi. Bir yandan da gerçek bir deneysel sinema klasiği. "Ya sev ya nefret et" grubundan "seven" kısım için unutulmaz sahnelerle dolu, başka hiçbir şeye benzemeyen eşsiz bir deneyim.

Filmin Notu: 10 Gönül Notu: 10 Arıza Notu: 10

Duvara Karşı

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Beste'den Gegen die wand (Duvara Karşı)

Filmin asil karakterlerinden Cahitin (Birol Ünel) evinin kapisinin arkasinda kocaman siouxsie and the banshees posteri görüp sasirdigim (anti-flag posteride varmis ona dikkat etmedim),bir sahnesinde The The parçası Lonely Planet'dan alıntı yapan (Doktor: -Kendini değiştir,değiştiremiyorsan dünyayı) ve Birthday Party çalan, Talk Talk'dan Lifes what you make it gibi parçalar bulunduran, dolma pişirme sahnesinde ise bir adamın Sezen Aksu'nun deliveren albümünden bir parçayı seslendirdiği, Sibel`in(Sibel Kekilli) kanlar içinde iflah olmaz bir sekilde tekrar tekrar kalkip adamlara küfürler savurusunu hayretler içinde izleyip vay be kariya bak dedigim,duvara karsi filmine gittin mi denildiginde aman yaa ne gidicem türk filmi sonuçta diye küçümsenen ve begenilse bile dejenere gençligimiz tarafindan eh iste diye nitelenen,uzun bir süre etkisinden kurtulamadigim,çok aci gerçekleri igne gibi ince ince isleyen,izlerken insanın boğazında bir düğüm bırakan, Metin Erksan'ın 1964'de Susuz Yaz filmi ile kazandığı ve tam 40 yıl sonra Fatih Akın'a 54.Berlin Film Festivali Altın Ayı ödülünün yanı sıra Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Ödülü 'FIPRESCI'yi kazandırmış dram.

Donnie Darko

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

EsKaTaLoGyA'dan Donnie Darko

Oldum olası bağımsız sinema ilgimi çekmiştir.Aslında ilgimi çeken tüm filmleri zevk ile izlerim ister bağımsız olsun ister olmasın.Ama hakkını vermek gerekir ki bazen bağımsız sinemaların bütçeleri milyon dolarlarla ölçülen yapımlara kafa tutacak kıvamda.İşte tam bu esnada karşımıza çıkan filmlerden biride Donnie Darko (Karanlık Yolculuk).İtiraf etmek gerekirse korku gerilim filmlerinden pek hazlanmam.Çok mecbur kalmadıkça da izlemem ancak bu film gerçekten insanı geriyor.Ancak bu germe olayı öyle her zaman klişe olmuş korku/gerilim tarzı değil.Anlaşılmaz bir hissiyatın içine giriyorsunuz.Tuhaf bir başlangıç ve sonu bilinmeyen gerçeklere doğru, geçmiş ve geleceğin birbirine karıştığı Donnie ile birlikte fantastik ve bir o kadarda hikaye olarak karanlık bir dairenin içerisine kendinizi attığınız bir yolculuk bu.Karanlık bence bu hikaye için biraz karamsar.Çünkü Donnie bu yolculuğu karamsar bir yüz ifadesi ile değil tamamen gülünç bir hadiseymiş gibi algılıyor….

Film 2001 Yapımı.Filmin ilginç özelliklerinden biri filmin tanıtımını yapan sitelerde genellikle film türü olarak Bilim-Kurgu/Fantastik yanında DRAM olgusunda eklemeleri.Çünkü gerçekten Donnie nin hikayesi yer yer dramdan farksız.Donnie öyle bir ruh haline bürünüyor ki bazen gerçekten sizi geriyor ve olabildiğince kasıyor beyninizi.Filmin hikayesine gelince…

Film seksenlerin sonlarda geçiyor.Donnie 16 yaşında ve bazı gerçek olmayan görüntüler görüyor.Özellikle tavşan kostümü giymiş bir adam ile yüz göz oluyor adeta.Zamanla tavşana ayak uydurup peşinde sürükleniyor.Zaten çevresiyle olan sorunları yüzünden kendini dışlanmış hisseden Donnie esrarengiz arkadaşının peşinden izini sürüyor…

Hikaye olarak çok iyi düşünülmüş ve kurgulanmış bir yapıya sahip film.Bazen Donnie ile birlikte yürüyor hissediyorsunuz kendinizi ki öyle can alıcı sahneler ve anlatımlar var ki gerçekten BUDUR ABİ cinsinden.Örnek vermek gerekirse;

Filmin hemen başında tipik bir amerikan ailesinin gayet rahat tavırlarla yemek yiyip,önemli meseleleri bu ortamda konuşmalarını,hoşlarına gitmeyen bir şeyi duyunca ağızlarına götürdükleri yemeği bir anda geri çekip,sonra aman neyse canım tavırlarıyla tekrar ağızlarına götürdüklerini görünce aslına bakarsanız korktum o klişe filmlerden birini izliyorum diye AMA peşinden aynı sofrada Donnie’nin kardeşine '”Fuck Asshole' demesi öyle tipik bir amerikan filmi izlemediğimi hatırlattı bana.

Filmin sonlarına doğru Donnie'nin verdiği partide Gretchen'la merdivenlerden indiği sahnede çalan The Church'un “Under The Milk Way' adlı şarkı.Bu şarkının filmin o anki ortamına ne kadar yakıştığını izlemeniz gerekir.

Ve tabi ki damardan enjekte edilen şu replik ;

DONNIE : Neden sürekli o aptal tavşan kostümünü giyiyorsun? FRANK : Sen neden sürekli o aptal insan kostümünü giyiyorsun?

Dünyanın sonuna 28 gün 6 saat 41 dakika 26 saniye var deyimi gerçekten şaşırtıcı.Sizde zamanla beraber ilerliyorsunuz film boyunca.

Filmi unutulmaz yapan bir özellik var ki anlatmam lazım.Filmin iki çıkış noktası var.Ya Donnie ölecek ya da Gretchen.Donnie sonuçta yine ikisi arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor,basit bir seçimmiş gibi.. Aslında işin böyle olmadığı apaçık.Ne olurdu geriye dönüp yine kurtulsaydı da sevgilisinin ölümünü başka türlü engelleseydi.Ne olurdu diyor insan ama eminim ki bu kadar etkileyici olmazdı, güzel ve tatmin edici bir film olurdu.Herkes mutlu olurdu.Ama bir süre sonra unutulur giderdi.O çok iyi bildiğimiz klişe sondan kurtulamazdı film ve öylece devam ederdik hayatımıza.Sonu bilinenlerin aksine bitince insan bir daha izlemek bir daha izlemek defalarca izlemekten kendini alamıyor.

Bir diğer önemli nokta da aslında hayatı biraz daha etraflıca düşünmeye başladığımızda yada normal yaşantımız içerisine"Hayal ve Ümit"kavramlarının fazlasıyla eklediğimizde hayat hep acımasız yüzünü bize gösteriyor.Bu bağlamda Donnie’nin son sahnedeki o alaycı gülümsemesiyle birlikte yataktan doğrulmamayı seçmiş olması tam bir "seçmeme" özgürlüğünü kullanmaktır..Donnie hayatımızın bir köşesinde duran ve hüzünlü olduğunu bildiğimiz bir yönümüz belki.Sondaki Gretchen tarafından hiç tanınmamış olmak da acının somutlaştırılmış hali belki de!

Filmde ağır bir kadercilik anlayışı hakim.Filmi belki de bu kadar güzel yapan bu çok yönlülüğü ve üstü kapalılığı; bir şeyler anlatıyor ama mesaj çıkarmak size kalmış.

Yönetmen bir David Lynch kombinasyonu oluşturmuş bence çok da başarılı olmuş.Özellikle Lynch’in

"Herşeyin ne anlama geldiğini ya da nasıl yorumlanacağını bilmemek daha iyidir, çünkü aksi takdirde olayları kendi akışına bırakmaya korkarsınız. Psikoloji, gizemi ve büyü niteliğini yok eder. Anlamlardan konuşmak beni çok rahatsız ediyor. Çünkü anlam çok kişisel birşeydir ve herkese göre değişir…" sözünden çok fazla ilham aldığını söylemeden geçemeyeceğim.

Filmde sözü edilen Paralel evren teorisi hakkında Hawking'in bir kitabında şöyle deniyor; "Hiçlik" ile "Varlık" arasındaki geçiş anının aydınlatılmasının, "Tanrı'nın planı"nı ortaya çıkarmak anlamına gelmektedir.”Donnie aslında Tanrı’nın planını bozmaya çalışıyordu desek hiç de yabana atılmayacak bir iddiada bulunduğumuz söylenebilir.

Dipnot alarak belirteceğim hususlar ise Yönetmen Richard Kelly'nin ilk profesyonel yönetmenlik denemesi olan filmin senaryosunu lisedeyken yazması ve filmin resmi sitesinin (www.donniedarko.com) tüm zamanların en iyi web sitesi ödülünü almasıdır.

Follow Donnie Darko  

Dogville

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Bilhan Erden'den "Dogville"

insanın zaaflarını böylesine ortaya koyan bir başyapıt…bir filmde efekt bina dağ çimen görmek isteyenlerin pek hoşlanmayacağı sadece kişilerin trtada olduğu bir film…

nicole kidman oyunculuğunu ve tiyatrodan geçme filmi bir kenara bırakacak olursak; insanların zaaflarını, o  zaaflarına yenilişlerini,hiç kimsenin en iyinin bile aslında okadar iyi olmadığını açık ve seçik gösteriyor…böylesine masum böylesine iyi niyetli ve yardımsever o küçük kasaba halkının zaafları karşısında ne şekillere düşüceği insanı ürpertiyor…filmin içinde çok iyi bir replik geçiyor grace in babasıyla olan dialoğu…kibirin en büyük günah olduğunu savunan insanları affetmenişn ki okadar yapılan kötülüğe rağmen bunun zaafları sonucu yapıldığını ve affedilmesi gerektiğini savunan bayan grace in gerçek yaşamın farkına varması acımasızlığı görmesi ve zaafı olan bir insan o zaafları yüzünden başka insanlarında canını acıtacağının farkına varıp tüm kasaba halkının ölüm emrini vermesi ve kasabayı yakması filmin en çekici yanıydı…  kendini hayatında ilk defa ağlatan 7 çocuklu kadına biblolarına yaptıklarının aynını yapması kadının metanetinin bir göstergesiydi…

''o kadının 7 tane çocuğı var.önce iki tanesini öldürün,eğer ağlamamayı başarırsa ona çocuklarını bırakacağını söyleyin.eğer dayanamazsa hepsini öldürün ki o kadının çocuklarına yaptığım övgüden bile gözleri dolar''

ve kadın tabiki ağlar…akabinde gangsterler beşikteki bebeğine kadar katlederler… 

şiddetle izlenmesi gereken ve hiç bir insanın aslında yeteri kadar yada göründüğü kadar iyi bir insan olmadığını bizi ürperterek anlatıyor…ne yazık ki gerçek hayatla birebir yapılmış bir senaryo..  

Dog Day Afternoon

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray tavsiye ediyor: "Dog Day Afternoon"

Yönetmen: Sidney Lumet 1975 ABD yapımı, 114 dakika

İki acemi ve talihsiz (öyle ya, soygunun daha başında üçüncü arkadaşları tarafından satılırlar) banka soyguncusu, kapanış saatinden hemen önce bir Brooklyn bankasına dalar. Ancak onlar ne yaptığını gayet iyi bilir görünse de, işler hiç istedikleri gitmez ve daha kaçamadan bankanın etrafı polis tarafından sarılır. Müdürü ve çalışanları rehin alarak çözüm aramaya başlasalar da, saatler içinde birer toplumsal vaka, televizyon yıldızı ve milletin her kesiminin karmaşık duygularla ya destek ya da karşı olduğu kült birer figüre dönüşürler.

Kotardığı nitelikli işlerle New York'un suç ve yozlaşmayla örülmüş dünyasına dair çok şey söyleyen Sidney Lumet'nin bu kült filmi, pek çok açıdan sahip olduğu şöhreti hak eder. Sadece 70'li yılların özgürlükçü ortamında çekilebilecek (soygunculardan Sonny, erkek arkadaşının cinsiyet değiştirme operasyonu için girişmiştir bu işe) ve gerçek bir olaya dayanan öyküsü; bu öyküyü komedi ile dram arasında ince geçişlerle resmeden, hiç müziğin kullanılmaması hasebiyle inanılmaz gerçekçi bir atmosfer yaratan yönetimi ve çok başarılı oyunculuklarıyla..

Sonny ile erkek arkadaşının uzunca süren dokunaklı konuşmaları, dışarıdaki kalabalığın (o yıllarda Amerikan toplumundaki karşı kültürün bir sesi olarak) sanki bir maçtaymışçasına yaptığı sayısız tezahürat ve başlı başına insanın yüreğini burkan Sal karakteri ile (soygundan sonra hangi ülkeye gitmek istediği sorusuna "Ohio" yanıtı veren bir insan) kolay kolay akıldan çıkmayan ve bugün artık klasik kabul edilen önemli bir film.

Filmin notu: 8 Gönül notu: 10 Arıza notu: 8

Crash

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

İzmir şubemiz üstad Dorian Gray'den "Crash"

Yönetmen: David Cronenberg Oyuncular: James Spader (James Ballard), Holly Hunter (Dr. Helen Remington), Elias Koteas (Vaughan), Deborah Kara Unger (Mrs. Catherine Ballard), Rosanna Arquette (Gabrielle) 1996 Kanada yapımı, 98 dakika

Genel seyirci kitlesinin hiç hoşuna gitmeyen filmlerin yönetmeni David Cronenberg'ün en tartışmalı filmi bu. Edebiyatta Kafka tarzına yakın duran J.G.Ballard'ın aynı adlı romanından uyarlanan film gerek ele aldığı temalarla, gerekse de meramını anlatırken tercih ettiği yol ile "bana filmini söyle, sana yönetmenini söyleyeyim" dedirtiyor.

Aralarındaki cinsel çekimin neredeyse bittiği bir çiftimiz var: James ve Catherine. İkisinin de metallere karşı tuhaf bir tutkusu mevcut, öyle ki metal her ikisi için de bir cinsel uyarıcı konumunda. Bir kaza sonucu bir süreliğine hastanede kalan James, orada kendi tutkularının bir sonraki aşamasında olan birtakım insanlarla karşılaşır ve hastaneden çıkınca da onlara katılır. Bu insanlar metalleri okşamak, onlarla bütünleşmek gibi fazları çoktan geçmiş, "metalle içiçe geçmek" fazına gelmiştir. Yani metal (cinsel uyarıcı misali) bir "araç" değil, "amaç" konumundadır.

Filmin öyküsü böyle, görselliği ise ayrı bir hikaye. Cronenberg, filmini hard pornolarınkine benzer bir yöntemle çekmiş. Yani birbirini takip eden cinsel ilişki sahneleri şeklinde. Ancak önemli bir fark mevcut: Porno filmlerde asıl yemek bilindiği üzere cinsel ilişki sahneleridir. Aradaki saçma hikaye, olaylar ve diyaloglar ise garnitürdür (tekrar Coen üstatların başyapıtları "Lebowski"ye selam olsun: "Benim adım Karl. İh bin uzman. Ayne şirket söyledi, dayne kabloda arıza varmış") Burada ise asıl yemek filmin kendisi, cinsel ilişki sahneleri ise derdini ifade etmek için kullandığı birer araç sadece. Yani seyircisini tahrik etmek gibi bir amacı kesinlikle yok (Deborah Unger ile bunu yapmamayı nasıl becerecek, o ayrı mevzu..)

Filmin son derece kasvetli bir atmosferi mevcut, hatta yer yer çekilmez denebilecek düzeyde. Ama Cronenberg'ün kendine has mesafeli ve ironik mizah anlayışı bazı sahnelerde kendini gösteriyor (keşke daha fazla sahnede gösterseydi). Spader'ın Arquette'in bacağındaki "yara" ile ilişkiye girdiği sahne gibi…

Sonuçta çağdaş toplum insanının trafik kazalarında, reality show programlarında parçalanmış insan bedeni, kan ya da bir şiddet sahnesi görünce nasıl ilgi duyduğunu, içgüdüsel olarak nasıl (adeta) "bakmadan edemediğini" vs. düşünün. Buradan bakınca filmin, modern toplum insanının bilinçaltındaki bu karanlık bölgelerde yol alan bir deşifrasyon çabası olduğunu anlıyoruz. Çok önemli bir film değil, ayrıca soğuk ve itici. Ama aynı zamanda ilgi çekici de…

Filmin notu: 6 Gönül notu: 5 Arıza notu: 10  

Chûgoku No Chôjin [a.k.a THE BIRD PEOPLE IN CHINA]

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Chûgoku No Chôjin [a.k.a THE BIRD PEOPLE IN CHINA] (1998)

Yönetmen: Takeshi Miike Senaryo: Masa Nakamura (Makoto Shiina'nın aynı adlı romanından uyarlayarak) Oyuncular: Masahiro Motoki, Renji Ishibashi

Maaşlı çalışan (sabah 8 akşam 5) basit bir adamla bir Yakuza'nın yolları, efsanevi bir Yeşim Madeni'ni (Shangri-La) bulmak üzere gittikleri Çin'de kesişir. Bu seyahat süresince ve sonrasında, hayatları tamamen başka bir boyuta geçecektir. Bu filmi izledikten sonra 'naif' sıfatının gerçek anlamını göreceğinize inanıyorum.   +ismi bende saklı bir arkadaşın ruhundan+

Brazil

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

 

Burak Ozzey'den Brazil

"Terry Gilliam" (1985)

Sitede Brazil'i göremeyince üzüldüm.. hikayesini şöyle özetleyeyim..

prosedürlerle işleyen post-modern geçmişte makinelerin insanlar üzerindeki etkisi.. tabii ki ana yönetmenden öyle bir etkili anlatım var ki.. olduğunuz yerde kalakalıyorsunuz.. rhcp – otherside klibine de benziyo bu.. az bişi dark city'ye de ilham kaynağı olmuş gibi.. gerçekten arızalı bir film.. bu filmi seyrettikten sonra ise aklıma direk k. marx'ın komünist parti manifestosu geldi.. insanların aklındaki ütopik komünist devlet bu mu acaba diye düşündürebilen bir film ayrıca.. tabii ki siyasi bir film değil.. geçen sene iff'deydi..

an itibariyle IMDb notu: 8.0.

Boys Don’t Cry

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Kübra Yücel'den "Boys Don't Cry"

Yönetmen – Kimberly Pierce

Fimin konusu sanırım ABD de geçen gerçek bir olaydan alınmış. Ana karakterimiz Brandon diye bir bayan. Çevrede herkes tarafından sevilen bi şahsiyetken sakladığı sır ve içine düştüğü olaylar tüm dünyasını değiştiriyo. Brandon'ın sakladığı sır (ki bunu söylemem umarım filmin sonunu söyleyenler arasına katmaz beni:))erkek olmak isteyen daha doğrusu ööle hisseden bir şahsiyet olması.

Not – Neden bu film diyosun derseniz.filmi lise yıllarımda izlemiştim( hani o izlenilen her film, dinlenilen her şarkıdan accayip etkilenilen ya da ööle zannedilen yıllar) ve daha sonra ancak 1 kere daha izlemeye dayanabıldim. Çünkü haddini aşan bir sarsıcılığı var ve ben donup kalıyorum her seferinde. Oyunculuk kusursuz özellikle Hilary Swank'ın. Bir de genelde sinemada ve edebiyatta erkeklerin kadın benden ve ruhuna özeni anlatılır sıklıkla ama bu kez tam tersi var ve gayet başarılı.

Blue Velvet

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Selçuk Kalyoncu bizlere "Blue Velvet"i anlattı.

BLUE VELVET, 1986, David Lynch

Evet, David Lynch gene yapmış yapacağını kafamızı allak bullak etmeyi becermiş şekline bir giriş beklemeyin bu yazı için… Eğer Blue Velvet den önce Mullholland Dr, Eraserhead, Lost highway gibi oyunbazlarla ve kurmacalarla dolu Lynch filmlerini izlediyseniz tavsiyem Blue Velvet i izlemeden önce onları izlememiş gibi kısa süreli bir hafıza kaybı yaşamanız. Bu filmde insanı tepe taklak eden bir kurgu yok, birden bire değişen karakterler de yok….. Peki ne var? David Lynch in dünyayı nasıl gördüğü var. Ve izledikten sonra “evet, bence de dünya böyle bir şey işte” diyebileceğiniz bir dünya anlatımı var.

Bütün bunları anlatmak için seçilen konu ise şu şekilde: Kahramanımız felç geçiren babasını ziyaret etmek için eski kasabasına geri döner ve hastane dönüşünde bir insan kulağı bulur. Olayın gizemini çözmek için uğraşan “kahraman”, tahmin ettiğinden çok daha fazlası ile karşılaşır. İzleyin görün. Kesinlikle değer. It’s a strange world……