• Yunan senfonik death metal grubu Septicflesh, 21 Eylül’de Zorlu PSM – STUDIO’da!

    Yunan senfonik death metal grubu Septicflesh, gitarda Sortiris Vayenas, basta ve vokalde Spiros Antoniou ve gitarda Christos Antoniou ile 1990 yılında kuruldu. 1991 yılında yayınladıkları uzunçalar Temple of the Lost Race ile tam anlamıyla kurulan grup, 1994’te ilk albümleri Mystic Places of Dawn’ı yayınladılar. Peşpeşe bir çok albüm yayınlayan grup, ...

  • 15 Kasım 2019-> Moonspell – Rotting Christ

    Gotik metalin en büyük isimlerinden olan MOONSPELL ve çok yönlü kariyerinin son dönemlerinde melodik black metale yakın duran ROTTING CHRIST, %100 Metal kapsamında ve Vera Müzik organizasyonuyla 15 Kasım’da IF Performance Hall’da hayranlarını unutulmaz bir geceye davet ediyorlar. Portekiz’in en büyük grubu MOONSPELL ve Yunanistan’ın en büyük grubu ROTTING CHRIST güçlerini ...

Charles Bukowski “17.50′ye Aşk”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Serkan'ın paylaşımıyla

Charles Bukowski "17.50'YE AŞK"

Robert'in birinci arzusu- bu tür şeyler düşünmeye başladığında- bir gece Balmumu Müzesine girip balmumundan kadınlarla sevişmekti.Ancak fazla tehlikeliydi.Cinsel fantezilerini heykel ve vitrin mankenleri ile sevişmekle sınırlandırdı ve fantezi fantezi dünyasında yaşamaya başladı. Bir gün kırmızı ışıkta beklerken bir dükkanın kapı aralığına ilişti gözü. Herşeyin satıldığı dükkanlardan biriydi-plak, koltuk, kitap, ıvır zıvır, çöp. Onu gördü.Uzun kırmızı bir elbise vardı üstünde.Çerçevesiz gözlükler, düzgün bir vücut; eski zaman kadınları gibi vakur ve seksi.Klas hatundu gerçekten.Derken yeşil yandı ve Robert arabasını sürmek zorunda kaldı. Robert bir blok ötede park etti ve dükkana yürüdü.Dükkanın önündeki gezetelere bakar gibi yapıp ona baktı.Gözleri bile sahici görünüyorlardı ve ağzında insanı tahrik eden bir ifade vardı.Küsmüş gibi. Robert içeri girip plaklara bakmaya başladı.Ona daha yakındı şimdi, birkaç kez farkettirmeden baktı pna.Böylesini yapmıyorlardı artık.Toplu ayakkabılar bile vardı ayağında. Tezgahtar kız Robert'in yanına geldi.

"Yardımcı olabilir miyim?" "Bakıyorum sadece." Robert mankenin yanına gitti.Etiket yoktu üstünde.Satılık mıydı? Plakların bulunduğu rafa döndü, ucuz bir plak seçti, tezgahtar kızdan satın aldı ve çıktı. Dükkana bir sonraki gidişinde manken oradaydı hala.Robert biraz bakında, yılan şeklinde bir küllük satın aldı ve çıktı. Üçüncü gidişinde kıza, "Manken satılık mı?"diye sordu. "Manken mi?" "Evet.Manken." "Satın almak mı istiyor musunuz?" "Evet.İşiniz satmak değil mi? Manken satılık mı?" "Bir dakika efendim." Kız dükkanının arkasına gitti.Bir perde aralandı ve yaşlı bir yahudi çıktı dışarı.Gömleğinin alttan iki düğmesi eksikti, kıllı göbeği görünüyordu.Yeterince canayakın konuşmuştu ama. "Mankeni mi istiyorsunuz?" "Evet.Satılık mı?" "Değil aslında.Dekorun bir parçası gibidir." "Onu satın almak istiyorum." "Bir düşüneyim… "Yaşlı yahudi mankenin yanına gitti.Elbisesine dokundu, koluna dokundu. "17.50'ye verebilirim onu size…" "Alıyorum."Robert bir yirmilik çıkarttı.Dükkan sahibi paranın üstünü verdi. "Özleyeceğim onu," dedi yahudi, bazen sahici gibidir.Sarayım mı?" "Hayır, böyle alacağım." Robert mankeni alıp arabasına taşıdı.Onu arka koltuğa yatırdı, arabayı çalıştırdı ve eve sürdü.Eve vardığında ortalık tenhaydı, talihine şükretti ve kimseler görmeden onu içeri aldı.Odanın ortasına dikti, bir süre baktı. "Stella,"dedi sonra, "Stelle, seni kaltak" Yanına gidip tokatladı.Sonra başını kavrayıp öptü.İyi bir öpüşmeydi.Sertleşmeye başlamıştı ki telefon çaldı,"Alo!"diye açtı. "Robert?" "Evet.Elbette." "Harry ben." "Nasılsın Harry?" "İyiyim.Ne yapıyorsun?" "Hiç." "Birkaç bira alıp uğramayı düşünüyorum." "Olur."

Robert telefonu kapattı, mankeni kaldırıp dolaba taşıdı.Dolabın dip köşesine yerleştirdi ve kapıyı kapattı. Harry'nin edecek fazla lafı yoktu.Orada oturmuş birasını içiyordu.Derken, "Laura nasıl?"diye sordu. "Birlikte değiliz artık," dedi Robert. "Ne oldu?" "Şu vamp kadın sendromu, bilirsin.Sürekli sahnedeydi.Aralıksız.Herkesi baştan çıkarmaya çalışıyordu-bakkalda, sokakta, kafelerde, her yerde ve herkesi.Kim olduğu hiç önemli değildi, erkek olsun yeter ki.Bir keresinde yanlış numara çeviren birine telefonda iş koydu.Devam edemedim." "Şimdi yalnız mısın?" "Hayır.Var biri.Brenda.Tanımıştın." "Evet.Brenda.İyi hatundur." Harry oturup birasını içmeyi sürdürdü.Harry'nin ömründe bir kadını olmamaıştı ama kadınlardan söz edip dururdu.İnsanı iğrendiren bir yanı vardı Harr'nin.Robert sohbeti desteklemedi ve Harry biraz daha oturup giti.Robert dolaba gidip Stella'yı dolaptan çıkardı. "Kaltak,"dedi "beni aldatıyorsun demek!" Stella cevap vermedi.Tüm serinkanlılığı ve ciddiyetiyle öylece duruyordu.Sert bir tokat attı Robert.Bob Wilkinson'ı boynuzlayıp bunu gizlemeyi başaracak kadın henüz doğmamıştı anasının karnından.Sıkı bir tokat daha attı. "Kaltak! Çükünü kaldırabilsen dört yaşındaki çocuğu bile düzersin sen, değil mi?" Bir tokat daha attı ve onu kendine çekip öptü.Defalarca öptü onu.Sonra ellerini elbisesinden içeri soktu.Çok biçimli bir vücudu vardı.Lisedeki cebir öğretmenini anımsatıyordu Robert'e.Külot giymemişti Stella. "Orospu,"dedi Robert, "kim aldı donunu?"

Kamışnı Stella'nın önüne dayamıştı.Stella'nın yarığı yoktu.Ama korkunç arzulamıştı Robert.Bacaklarının arasına yerleştirdi kamışını.Kaygan ve dardı bacaklarının arası.Gidip gelmeye başladı.Bir an kendini aptal gibi hissediyor ama tutkusu ağır basınca istekle gidip geliyor, onu boynundan öpüyordu. Robert, Stella'yı ıslak bir bezle sildikten sonra dolaba, bir paltonun arkasına yerleştirdi, dolabın kapısını kapattı ve televizyonda yayınlanan Detroit Lions-L.A Rams maçının son çeyreğine yetişti. Giderek alışıyordu ilişkiye Robert.Stella için bazı şeyler satın aldı:külot,jartiyer, uzun şeffaf çorap ve bir halhal. Ona küpe de almış fakat aşkının kulakları olmadığını keşfedince hayli sarsılmıştı.Gür saçlarının altında kulakları yoktu.Küpeleri yapıştırıcı bantla bantladı yine de.Kulakları eksikti ama avantajları çoktu-yemeğe götürmek zorunda değildin;sıradan, partilere ve can sıkıcı filmlere götürmek zorunda değildin; sıradan kadına hitap eden bütün o dünyevi zırvalıklardan uzak kalabiyordun.tartışmalar vardı, tartışmalar hep vardır, bir mankenle bile. Fazla konuşan bir kadın değildi Stella ama bir keresinde ona, "kimse beni senin gibi sevmedi.O yaşlı yahudi berbat sevişiyordu.Sen bütün ruhunla sevişiyorsun Robert, "dediğinden emindi."

Avantajları vardı, evet.Daha önce birlikte olduğu kadınlar gibi değildi.Olur olmaz zamanlarda sevişme talebinde bulunmuyordu.Zamanı Robert seçiyordu.Adet görmüyordu ayrıca.Stella'yı yiyordu da Robert.Başından bir tutam saç kesip önüne yapıştırmıştı. İlişki başlangıç itibariyle cinseldi ama aşık olmaya başlamıştı.Robert, hissedebiliyordu bunu.Bir ruh doktoruna gitmeyi düşündü ama gitmemeye karar verdi.İlle de canlı birine aşık olunacak diye bir kural mı vardı?Zaten sürmüyordu o zaman.Türler arasındaki fark çok büyüktü, aşk olarak başlıyan duygu zamanla savaşa dönüşüyordu. Onunla yatağa uzanıp geçmiş sevgililerine dair bilgi edinecek olmaması da hatırı sayılır bir artıydı.Karl'ın aleti inanılmazdı:Louie olağanüstü dansederdi, aslında dansçı olmalıydı ama sigortacı olmuştu.Ve Marty gibi öpüşen biri daha olamazdı.Dilleri kenetlemek gibi bir hüneri vardı.Anlatır dururlardı. Çekilmez Stella yaşlı yahudiden bir kez söz etmişti gerçi.Ama sadece bir kez. Robert'in Stella ile birlikte olmaya başlamasından iki hafta sonra Brenda aradı.

"Evet, Brenda?"diye cevap verdi Robert. "beni hiç aramadın Robert." "Çok meşguldum Brenda.Bölge şefliğine terfi ettim, yeni bir düzen kurmaya çalışıyorum." "Öyle mi?" "Evet." "Benden bir şeyler saklıyorsun Robert…" "Ne demek saklıyorsun?" "Sesinden anlıyorum.Bir şey var.Nedir Robert?başka birimi?" "Tam olarak değil." "Tam olarak değil de ne demek?" "Allahaşkına, Brenda!" "Nedir Robert?Söyle bana.Seni görmeye geliyorum Robert." "Yok bir şey Brenda." "Benden bir şey gizliyorsun orospu çocuğu!Bir dolap çeviriyorsun.Hemen çıkıyorum, birazdan oradayım." Brenda telefonu kapattı ve Robert, Stella'yı kaldırıp dolaba soktu, dip köşeye.Paltoyu askılıktan çıkarıp Stella'nın üstüne attı.Sonra gidip oturdu ve bekledi. Brenda kapıyı hışımla açıp girdi içeri. "Pekala, nedir mesele?Dinliyorum." "Söyledim ya,"dedi Robert, "yok bir şey sakin ol." Şuh kadındı Brenda.Göğüsleri biraz sarkmıştı ama bacakları düzgün, kıç enfesti.Gözlerinde hep çılgın ve yitik bir bakış vardı.Silip atamamıştı Robert o bakışı.Bazen sevişme sonrasında geçici bir huzur gelirdi gözlerine ama çok sürmezdi. "Beni öpmedin bile!" Robert yerinden kalkıp Brenda'yı öptü. "tanrım, buna da öpmek mi diyorsun sen?Nedir Robert?Anlat bana!" "Yok bir şey diyorum sana, anlamıyormusun?" Brenda çığlık attı.Pencereye gidip uzun bir çığlık attı.Bütün mahalle onu duymuş olmalıydı.Sonra sustu. "Tanrım, Brenda, bir daha yapma bunu!Lütfen, Lütfen!" "Yaparım!Yaparım!Anlat yoksa bağırırım!" "Pekala," dedi Robert, "bekle." Robert dolaba gitti, paltoyu Stella'nın üstünden aldı ve Stella'yı dolaptan çıkarttı. "Nedir bu?"diye sordu Brenda, "nedir bu?" "Bir manken." "Manken mi?Ne demek bu?" "Ona aşık oldum demek." "Aman Allahım!Buna mı?Bu şeye mi?" "Evet." "Bununla yatağa da giriyorsundur sen.Onunla ilişkiye giriyorsun, öyle mi?" "Evet." "Tanrım…"

Brenda kokunç bir çığlık attı o anda.Orada öylece durup çığlığı bastı.Hiç sonu gelmeyecek sandı Robert.Derken mankenin üstüne atıldı ve tırmalayıp vurmaya başladı.Manken devrilip duvara çarptı.Brenda fırlayıp kapıdan çıktı, arabasına bindi, deli gibi gazladı, kaldırıma çarptı, toparladı ve gitmişti. Robert, Stella'nın yanına gitti.Başı kopmuş, koltuğun altına yuvarlanmıştı.Tebeşirimsi parçalar saçılmıştı etrafa.Kollarından biri sarkıyordu, kırılmıştı, iki tel görünüyordu.Robert koltuğa otrdu.Öylece oturdu bir süre.Sonra kalkıp banyoya gitti.Orada bir dakika durduktan sonra döndü.Koltuğun altındaki başı görebiliyordu holden.Hıçkırmaya başladı.Korkunçtu.Kesemiyordu. Annesini ve babasını nasıl gömdüğünü hatırladı ama bu farklıydı.Bu farklıydı. Holde öylece durmuş hıçkırıyor ve bekliyordu.Stella'nın gözleri açık, serinkanlı ve harikuladeydiler.Ona bakıyorlardı.

Charles Bukowski  

Charles Bukowski “Kadınlar”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Hakan Karasu, Buk'un "Kadınlar"ından altını çizdiği bölümleri bizlerle paylaştı:

Dee Dee hayatı tanıyordu. Birinin başına gelenin hepimizin başına geldiğini biliyordu.

Aşık olmadığıma, bu dünyada mutlu olmadığıma memnundum. Hiçbir şeyle barışık olmamayı seviyordum. Aşık insanlar genellikle alıngan ve tehlikeli olurlar. Perspektiflerini ve mizah durumlarını yitirirler. Sinirli, kafadan çatlak olurlar. Hatta katil bile olabilirler.

"Ünlü biriymiş gibi davranıyorsun." "Hep böyleydim ben, yazmadan önce de." "Gördüğüm en tanınmamış ünlüsün sen."

Orda Katherine'le birlikte olmak garipti. İnsan ilişkileri garipti. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyordunuz, onunla yiyor, yatıyor, yaşıyordunuz, onu seviyor, onunla konuşuyor, beraber bir yerlere gidiyordunuz ve sonra bitiyordu. Sonra hiç kimseyle birlikte olmadığınız kısa bir süre giriyordu araya, sonra başka bir kadın geliyordu, onunla yiyor, onu düzüyordunuz ve herşey öyle normal görünüyordu ki, sanki siz hep onu bekliyordunuz, o da sizi. Yalnızken hiç iyi hissetmedim kendimi; bazen idare ederdi ama hiç de iyi değildi.

Kendimi hep yanlış şeylere hasretmiştim; içmeyi seviyordum, tembeldim, bir tanrım, siyasetim, fikirlerim, ideallerim yoktu. Hiçliğe tezgah kurmuştum; bir çeşit varolmama, ve bunu kabullenmiştim. Bütün bunlardan da ilginç bir kişi çıkmıyordu ortaya. İlginç olmak gibi de bir derdim yoktu, çok zordu bu. Gerçekten istediğim içinde yaşanacak yumuşak ve belirsiz bir yer ve rahat bırakılmaktı. Diğer taraftan, kafayı bulunca bağırıyor, deliriyor, kontrolden çıkıyordum. Bir davranışım diğerine uymuyordu. Hiç takmıyordum.

"Sen hiç ölü bir kadını düzmedin değil mi?" "Sadece bazıları ölü gibi geldi."

"Zerre kadar iplediğin yok. Bütün bu aşk şiirleri, bir anlamı yok senin için." "Yazdığım zaman bir anlamı vardı."

Onun esaslı biri olduğunu görmüşlerdi. Seksapelitesi vardı. Hamamböcekleri, karıncalar ve karasinekler bile onu düzmek için yanıp tutuşuyordu.

Berberlerden nefret ederdim, bu yüzden saçımı kesecek bir kadın bulamazsam kendim keserdim onları. Traş olmayı sevmezdim. Uzun sakalları da, o yüzden sakalımı iki üç haftada bir makasla kendim keserdim. Gözlerim bozuktu ama okuma dışında gözlük takmak gibi bir alışkanlığım yoktu. Dişlerim kendimindi ama sayıları çok fazla değildi. Burnum ve yüzüm çok içki içmem yüzünden kıpkırmızıydı. Işık gözlerimi rahatsız ettiği için kısık kısık bakardım. Herhangi bir teneke mahallesinde hiç de yadırganmayacak bir tipim vardı.

Eğer berbat bir şeyler olmuşsa, unutmak için içersin; iyi bir şeyler olursa kutlamak için içersin ve hiçbir şey olmamışsa bir şeyler olması için içersin.

Cecelia bir içkiyle çakırkeyif olmuş, çenesi düşmüştü, hayvanların da ruhları olduğundan falan bahsediyordu. Kimse karşı çıkmadı düşüncesine. Olabilirdi, biliyorduk. Bilemediğimiz bizim de olup olmadığıydı.

Cecelia oturup içki içişimizi seyretti. Onu bozguna uğrattığımı görebiliyordum. Et yiyordum. Tanrım yoktu. Düzüşmeyi seviyordum. Doğa ilgimi çekmiyordu. Oy kullanmıyordum. Savaşı seviyordum. Dış mekanlar beni sıkıyordu. Beyzboldan sıkılıyordum. Tarihten sıkılıyordum. Hayvanat bahçesinden sıkılıyordum.

"Kadınlar hakkında ne düşünüyorsun?" "Ben düşünür değilim. Her kadın farklıdır. Aslında en iyi ve en kötünün karışımıdırlar. Hem sihir hem de dehşet. Ne olursa olsun varolduklarına memnunum." "Onlara nasıl davranırsın?" "Benim onlara davrandığımdan daha iyi davranır onlar bana." "Doğru mu bu sence?" "Doğru değil ama öyle oluyor." "Dürüstsün." "Pek sayılmaz."

"Diğer erkekler gibi karşındakini etkilemek için çaba sarfetmiyorsun. Doğandan gelen komik bir yanın var."

Hiçbir zaman giyime meraklı biri olmamıştım. Gömleklerimin hepsi küçülmüş, solmuş, en az 5-6 senelik eski püskü şeylerdi. Pantolonlarım da farklı sayılmazdı. Oldum bittim giyim mağazalarına girmekten nefret etmişimdir, memurların kibrinden, ukala tavırlarından, bende olmayan kendilerine aşırı güvenlerinden, kısacası her şeylerinden nefret ederdim. Ayakkabılarım da hep eski püsküydü, çünkü ayakkabı mağazalarından da hoşlanmazdım. Giydiklerim tümüyle ıskartaya çıkmadan kendime yeni bir şey almazdım, arabalar için de durum aynıydı. Tutumlu olduğumdan değil, dayanamadığım sadece, yakışıklı, umursamaz, kendini beğenmiş bir tezgahtar karşısında müşteri konumunda olmaktı. Ayrıca zaman kaybıydı hepsi, keyfime göre uzanıp içmek varken, bunlarla uğraşamazdım.

Zaten inzivaya çekilmiştim, bu yüzden kalabalığa dayanamazdım. Kıskançlıkla ilgisi yok bunun, sadece insanları, kalabalığı sevmiyordum hiçbir yerde, okuduğum zamanlar hariç tabii. Onlar benden bir şeyler alıp götürüyor, kanımı kurutuyorlardı sanki.

Ne boktan bir adamım ben? Gerçek olmayan, muzır oyunlar oynuyordum. Amacım neydi? Neyin peşindeydim? Kendi kendime bunun sadece bir arayış, yalnızca kadınlar üzerinde bir inceleme olduğunu söylemeyi daha ne kadar sürdürebilecektim? Üzerinde düşünmeden olayları kendi gidişatına bırakıyordum. Kendi bencil ve bayağı zevkimden başka bir şey düşündüğüm yoktu. Şımarık bir lise öğrencisinden farksızdım. Bir orospudan daha kötüydüm, orospu, insanın sadece parasını alır, başka bir şeyini değil. Bense başkalarının yaşamları ve ruhlarıyla oyuncağım gibi oynayıp duruyordum. Kendimi nasıl adam sayabilirdim? Nasıl şiir yazabiliyordum? Neyin nesiydim? İkinci sınıf bir De Sade'dim, onun zekası yoktu bende. Bir katil bile benden daha dürüst ve açık sözlü olabilirdi, bir ırz düşmanı bile. Ruhumla alay edilmesine, oynanmasına izin vermezdim, bunu gayet iyi biliyordum. Gerçekten de iyi birisi değildim. Halı üzerinde bir aşağı bir yukarı yürürken bunu hissediyordum. Yo hayır, iyi biri değildim. Daha da beteri, kendimi olmadığım biri – iyi birisi – gibi lanse etmemdi. Sırf bana güvenlerinden dolayı başkalarının yaşamlarına girebiliyordum. Böylelikle bayağı zevkimi en kolay yoldan giderebiliyordum.

Kadınlar: giysilerinin rengi, konuşma tarzları, bazılarının yüzündeki acımasızlık ifadesi, ya da saf, neredeyse büyüleyici kadınsı güzellik daima etkilemiştir beni. Bizden üstünlükleri vardır: herşeyi çok daha iyi planlarlar ve organize ederler. Erkekler bir futbol maçı izler, bira içer, ya da bovling oynarken, kadınlar bizi düşünüyorlar, bizi kabul edip etmeme, atıp atmama, öldürüp öldürmeme, ya da sadece terkedip etmeme konusunda enine boyuna düşünüp karar veriyorlardır. Sonu pek önemli değil; ne yaparlarsa yapsınlar sonunda biz yalnız kalıp kafayı yiyoruz.

Ahlak kuralları kısıtlayıcıdır ama yüzlerce yıllık insan deneyimine dayanmaktadır. Bazı ahlak kuralları insanları fabrikalarda, kiliselerde esir ve devlete bağlı tutmaya yararken bazıları insanların kendilerini iyi hissetmesini sağlar. Zehirli meyvelerle iyi meyvelerin birlikte bulunduğu bir bahçe gibi. Hangisini seçip yiyeceğinizi ve hangisini bırakacağınızı bilmelisiniz.  

Charles Bukowski “Kasabanın En Güzel Kızı”

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Burak'ın paylaşımıyla

Charles BUKOWSKI “KASABANIN EN GÜZEL KIZI”

Cass, beş kızkardeşinin en küçüğü ve en güzeliydi.Kasabanın en güzel kızıydı Cass. Yarı Kızılderili. Esnek ve tuhaf bir vücudu vardı, yılanvari ve şehvetli; gözleri ise vücudu ile son derece uyumlu. Sıvı halinde akan bir ateşti. Girdiği şekle sığmayan bir ruh.Uzun, parlak, ipek gibi saçları her hareket ettiğinde sağa sola dalgalanıyordu. Ya çok neşeliydi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass'ta. Onun için deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinesiydi Cass onların gözünde. Cass onlarla dans eder, flört eder, ama bir iki istisna dışında iş yatmaya gelince bir yolunu bulup başından savardı.

Kızkardeşleri onu güzelliğinden yararlanmamakla, aklını yeterince kullanmamakla suçlarlardı. Oysa hem akıl vardı Cass'ta hem de ruh. Resim yapar, dans eder, şarkı söyler, alçıdan heykelcikler yapar, birileri ruhen ya da bedenen incindiğinde içinde duyardı acılarını. Pratik bir zekası yoktu işte, farklı çalışırdı beyni. Kızkardeşleri önce onu kendi sevgililerini cezbettiği için kıskanırlar, sonra da sevgililerinden yararlanmadığı için kızarlardı. Çirkin erkeklere müşfik davranır, yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. "Hayat yok onlarda." derdi."Mükemmel kulaklarından ve burunlarından başka bir bok düşünmezler. Yüzeyseldirler. İçleri yoktur…"

Deliliğe yakın bir mizacı vardı, mizacına delilik diyenler de.

Babası alkolden ölmüş, annesi başkası ile kaçıp kızları kaderlerine terketmişti. Kızlar önce bir akrabalarının yanına sığınmış, akraba da onları bir manastıra yerleştirmişti. Manastır berbat bir yerdi. Özellikle Cass için. Diğer kızlar onu kıskanmış, kızların hemen hepsi ile dövüşmüştü. Sol kolu baştan aşağı jilet izleri ile kaplıydı. Sol yanağında da bir iz vardı, ama bu onu daha da güzelleştiriyordu.

Manastırdan ayrıldığının ertesi günü Batı Yakası Barı'nda tanıdım onu. En küçükleri olduğu için kızkardeşlerinden sonra ayrılmıştı manastırdan. Tek kelime etmeden gelip yanıma oturdu. Kasabanın en çirkin adamıydım; bu yüzden seçmişti beni belki de.

"İçki?" diye sordum.

"Tabii, neden olmasın?"

Kayda değer fazla bir şey yoktu konuşmalarımızda. Öyle bir havası vardı Cass'ın. Beni seçmişti, o kadar basitti onun için. Rahattı. İçkiyi seviyor, fazlaca içiyordu. Yaşı tutmadığı halde bara girmeyi başarmıştı. Sahte bir kimliği vardı belki de, bilmiyorum. Her neyse, her tuvaletten dönüp yanıma oturduğunda erkeklik gururum kabarıyordu. Sadece kasabanın değil, ömrümde gördüğüm en güzel kadınlardan biriydi. Kolumu beline dolayıp öptüm onu.

"Güzel buluyor musun beni?" diye sordu.

"Evet, ama başka bir şey var sende…görünümünle ilgili değil."

"İnsanlar beni güzel olmakla suçluyorlar, gerçekten güzel miyim sence?"

"Güzel sözcüğü yeterli değil."

Cass elini çantasına soktu. Mendilini alacağını sandım. Uzun bir saç iğnesi çıkardı. Davranmama fırsat tanımadan iğneyi yandan burnuna geçirdi, burun deliğinin hemen üstünden. Korku ile karışık bir bulantı hissettim. Bana bakıp güldü.

"Hala güzel buluyormusun beni?"

İğneyi çekip mendilimi kanayan burnuna tuttum. Barmen ve çevredekiler yediği haltı görmüşlerdi. Barmen yanımıza geldi.

"Bana bak," dedi Cass'a, "bir daha sapıtırsan kendini dışarda bulursun. senin oyunlarına ihtiyacımız yok!"

"Siktir git,lan!" dedi Cass.

"Ona hakim ol," dedi barmen bana.

"Sorun yok," dedim.

"Burun benim, ne istersem yaparım burnuma," dedi Cass.

"Yapma," dedim. "Canım yandı."

"Ben burnuma iğne sokunca senin canın mı yanıyor?"

"Evet. Gerçekten."

"Peki, bir daha yapmam. Neşelen biraz."

Öptü beni gülerek. Bir eliyle de mendili burnuna bastırıyordu. Bar kapanınca kaldığım eve gittik. Bira içip sohbet ettik. Sıcak ve sevecen olduğunu işte o zaman sezmeye başladım. Farkında olmaksızın sunuyordu kendini. Yine de bazen vahşi, tutarsız bir tavır takınıyordu. Schitzi. Harikulade, ruhani, kutsal bir Schitzi'ydi. Deyyusun biri günün birinde sonsuza dek mahvedecekti onu. Ben olmam inşallah, diye geçirdim içimden.

Yatağa girdik. Işığı söndürdükten sonra, "Şimdi mi istersin, yoksa sabah mı ?" diye sordu.

"Sabah," dedim ve sırtımı döndüm.

Sabah kalkıp kahve yaptım, yatağa getirdim.

Güldü. "Geceyi pas geçen ilk erkeksin," dedi.

"Boş ver," dedim. "Hiç olmasa da olur."

"Hayır," dedi. "İstiyorum. Bekle, biraz tazeleneyim."

Banyoya girdi Cass. Kısa bir süre sonra döndüğünde soluğumu kesti; uzun siyah saçları, ağzı, gözleri, her yeri pırıl pırıldı…Rahat bir tavırla sergiledi vücudunu, iyi bir şeyi sergiler gibi. Yatağa girdi.

"Hadi gel, sevgilim."

Yanına uzandım.

Kendini vererek ama telaşsız öpüşüyordu. Ellerimi teninde, saçlarında gezdirdim. Birleştik. Sıcak ve dardı. Sevişmeyi uzatmak için ağır bir tempo tutturdum. Gözlerimin içine bakıyordu.

"Adın ne?" diye sordum.

"Ne fark eder?" dedi.

Güldüm ve devam ettim. Giyindikten sonra onu arabamla barın kapısına bıraktım, ama zordu onu unutmak. işsizdim o sıralar, öğlen ikide uyandım, sonra kalkıp gazeteyi okudum. Elinde kocaman bir incir yaprağı ile geldiğinde küvete gömülmüştüm.

"Biliyordum küvette olacağını," dedi, "bu yüzden şeyini örtmen için incir yaprağı getirdim sana."

Yaprağı suyun üstüne bıraktı.

"Nereden bildin küvette olacağımı?"

"Ben bilirim."

Her gün ben küvetteyken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişiyorduk.

Birkaç kez telefon etti. Bir gece sarhoşluktan ve çevreye rahatsızlık vermekten tutuklandı, kefaletini ödeyip onu çıkarmak zorunda kaldım.

"Orospu çocukları," dedi "birkaç içki ısmarladıkları için donuna girebileceklerini sanıyorlar."

"Sana içki ısmarlamalarına izin verdiğin an başına belayı sarıyorsun."

"Sadece vücudumla değil, benimle de ilgilendiklerini sanıyorum.

"Ben seninle ve vücudunla ilgileniyorum. Vücudunu aşıp seni keşfedecek erkeklerin sayısının çok olduğunu sanmıyorum ama."

Altı ay uzak kaldım kentten, eyalet eyalet dolaşıp aylaklık ettikten sonra döndüm. Gitmeden önce Cass'la tartışmıştık gerçi, ama ayaklarım karıncalanmaya başlamıştı zaten, hem döndüğümde onu bulamayacağımdan emindim. Batı Yakası'na girip bir içki söyledim, yarım saat sonra içeri girip yanıma oturdu.

"Döndün demek, it?"

Bir içki söyledim ona. Boynuna kadar kapalı bir elbise vardı üstünde. Böyle giyindiğine tanık olmamıştım daha önce. Gözlerinin altına başları camdan iki toplu iğne saplamıştı. Sadece başları görünüyordu toplu iğnelerin.

"Allah seni kahretsin!" dedim, "Hala güzelliğine zarar vermeye çalışıyorsun."

"Yok canım, moda bu," dedi.

"Delisin."

"Özledim seni," dedi.

"Başkası var mı?"

"Hayır, sadece sen. Çalışıyorum ama. Ücretim on dolar. Sana bedava."

"Çıkar şu toplu iğneleri."

"Hayır, çok moda."

"Üzüyorsun beni."

"Emin misin?"

"Lanet olsun, eminim."

Toplu iğneleri gözlerinin altından yavaşça çekip çantasına soktu.

"Güzelliğinle neden uğraşıyorsun? Kabullensene?"

"Başka bir şey gördükleri yok da ondan. Bir bok değil güzellik. Uçar gider. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri seninle ilgilendiğinde başka bir şey için olmadığını biliyorsun."

"Pekala," dedim. "Talihliyim."

"Çirkin olduğunu ima etmek istemedim. Başkaları için çirkin olabilirsin. Harikulade bir yüzün var aslında."

"Teşekkür ederim."

Birer içki daha içtik.

"Neler yapıyorsun?" diye sordu.

"Hiç. Bir bok yapmak gelmiyor içimden. İstek duymuyorum."

"Ben de. Kadın olsaydın kendini satardın."

"Bir sürü yabancı ile o denli yakın ilişki içinde olmak istemezdim. Yılardım."

"Haklısın. Yıldırıcı, her şey çok yıldırıcı."

Birlikte çıktık bardan. Sokakta yanımızdan geçenler Cass'a bakıyorlardı. Hala çok güzeldi, her zamankinden daha güzel belki de.

Evime gittik. Bir şişe şarap açıp sohbet ettik. O anlattı ben dinledim, sonra ben anlattım. Akıcı ve rahat bir sohbet. Kendi sırlarımızı yaratıyorduk. İyi bir sır yakaladığımızda o eşsiz gülümseme beliriyordu yüzünde. Sadece o gülebilirdi öyle. Alev coşkusu. Konuşurken zaman zaman birbirimize sokulup gülüşüyorduk. O gece arzulanıp yatağa girdik. Elbisesini çıkardığında boynundaki o korkunç yarayı gördüm. Geniş ve uzundu.

"Allah senin belanı versin kadın!" diye bağırdım yataktan. "Allah canını alsın, ne yaptın?"

"Bir gece kırık şişe ile denedim. Beni beğenmiyor musun artık? Beni güzel bulmuyor musun?"

Yatağa çekip öptüm onu. Beni ittikten sonra güldü. "Bazı müşteriler on doları verdikten sonra yarayı görüp vazgeçiyorlar. Onluk ben de kalıyor. Matrak değil mi?"

"Evet,çok matrak," dedim, "gülmekten kırılacağım… Cass, deli kancık, seviyorum seni…kendine zarar vermekten vazgeç; hayatımda senin kadar hayat dolu bir kadın tanımadım."

Yine öpüştük. Sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarını duydum. Siyah saçları ölüm bayrağı gibi yayılmıştı yatağa. Ağır, duygulu, güzel bir sevişme tutturduk.

Sabah Cass kalkıp kahvaltı hazırladı. Huzurlu, mutlu görünüyordu. Bir şarkı mırıldandı. Yatakta kalıp onu seyrettim. Sonra gelip beni sarstı. "Kalk artık, domuz! Yüzüne ve çüküne soğuk su serp, sonra da kahvaltıya gel."

Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz yeni başlamıştı, hafta sonuydu, tenhaydı sahil. Harikuladeydi. Berduşlar paçavraları ile kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş şişeyi paylaşıyorlardı. Martılar telaşsız ve aptal uçuşlarındaydılar. Yetmişlik-seksenlik karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen huzur vardı havada. Denize doğru yürüdük. Çok az konuşarak. Mutluyduk birlikte. İki sandviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım. Kuma uzanıp atıştırdık. Birbirimize sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi sanki. Gerilimsiz bir birlikte akış. Uyandıktan bir süre sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra birlikte oturmayı teklif ettim. Bir şey söylemeden uzun uzun baktı bana. Sonra yumuşak bir sesle "Olmaz," dedi. Onu bara bıraktım, çıkmadan önce eline bir içki tutuşturdum. Bir ambalaj fabrikasında iş buldum.Hafta öyle geçti. Dışarı çıkamayacak kadar yorgun oluyordum, ama Cuma gecesi Batı Yakası'na gittim. Oturup Cass'ı bekledim. saatler geçti. Barmen yanıma geldiğinde sarhoş olmak üzereydim. "Kız arkadaşın için üzüldüm," dedi.

"Neden?"

"Özür dilerim. Haberin yok mu?"

"İntihar. Dün gömdüler."

"Gömdüler mi?" Her an kapıdan girecekmiş gibi bir his vardı içimde. İnanamıyordum.

"Kızkardeşleri kaldırdı cenazesini."

"Nasıl?"

"Gırtlağını kesmiş."

"Anlıyorum. İçkimi tazele."

Kapanış saatine kadar içtim. Cass. Beş kızkardeşinin en güzeli. Kasabanın en güzel kızı. Arabayı eve sürerken düşünüyordum. "Hayır," dediğinde üstelemeliydim. istemişti beni, şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencilce davranmıştım. İkimizin de ölümünü haketmiştim. Köpeğin tekiydim. Hayır, köpeklerin ne günahı vardı? Evde bir şişe şarap buldum, içtim. Cass, kasaanın en güzel kızı yirmisinde öldü.

Dışarda götün teki klaksonuna basıp duruyordu. Israrla. Şişeyi fırlatıp avazım çıktığı kadar bağırdım. "ALLAHIN CEZASI OROSPU ÇOCUĞU! KES ARTIK!"

Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu.

Charles Bukowski (Kasabanın En Güzel Kızı&Sevimli Bir Aşk Hikayesi)

Anne Sexton

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Tori Amos mail grubu sayesinde tanıştığım sevgili Zeynep Özdeş'ten "Anne Sexton" Anne Sexton 1928 senesinde Weston/ Massachusetts’de dunyaya geldi. Genç yaşında şiirle tanışan Sexton evlilik ve annelik sonrasi oluşan depresyonundan kurtulabilmek için de tüm gücüyle şiirlerine sarıldı. 1967 senesinde edebiyat dünyasının en itibarli ödüllerden biri sayılan Pullitzer Ödülüne’de sahip olan Sexton 1974 senesinde hayatına kendi elleriyle son verdi.Sylvia Plath ile yakın arkadaş olan Sexton “itirafçı” şiir geleneğinin de en önemli kadın temsilcilerinden birisidir. Benim için ise yeri apayrıdır… THE STARRY NIGHT The town does not exist except where one black-haired tree slips up like a drowned woman into the hot sky. The town is silent. The night boils with eleven stars. Oh starry starry night! This is how I want to die.

It moves. They are all alive. Even the moon bulges in its orange irons to push children, like a god, from its eye. The old unseen serpent swallows up the stars. Oh starry starry night! This is how I want to die:

into that rushing beast of the night, sucked up by that great dragon, to split from my life with no flag, no belly, no cry.

THE BLACK ART A woman who writes feels too much, those trances and portents! As if cycles and children and islands weren't enough; as if mourners and gossips and vegetables were never enough. She thinks she can warn the stars. A writer is essentially a spy. Dear love, I am that girl.

A man who writes knows too much, such spells and fetiches! As if erections and congresses and products weren't enough; as if machines and galleons and wars were never enough. With used furniture he makes a tree. A writer is essentially a crook. Dear love, you are that man.

Never loving ourselves, hating even our shoes and our hats, we love each other, precious, precious. Our hands are light blue and gentle. Our eyes are full of terrible confessions. But when we marry, the children leave in disgust. There is too much food and no one left over to eat up all the weird abundance.  

Tupac

Bayan Arıza tarafından 1 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

THUG LIFE !

İnsanlar ölüme bencilce yaklaşır. "Adam öldü. Ah, çok yazık." Bunda üzülecek ne var? Adam dünyadaki bütün kötülüklerden uzaklaşmış durumda. Yani en kötü ihtimalle, sessiz ve hiçbir şeyin olmadığı bir yerde. En iyi ihtimalle ise… bir yerlerde melek ya da ruh olarak dolaşıyor. Bunun neresi kötü?

Ömrüm boyunca Tanrı'nın melekleri gibi olmak istedim. Birilerine yardım edebileceğim bir şey yapmak. Ve bunu yapabilirim. Yani ben bir sanatçıyım. Hakikati söylemek zorunda değilim. Tek yapmam gereken, bir öykü anlatıp size ulaşmak ve sizde bazı duygular uyandırmak.

Bazıları gangster olduğumu söyler. Bazıları ise beni şair ve doğuştan lider olarak hatırlar. Ama bence bir insanı, hayatı boyunca yaptığı bütün eylemlere bakarak değerlendirmek lazım.

Herkesin geleceğini yaratan şey, geçmişidir.

Yoksulluk… Bu bir şaka değil. Dünyada para mefhumu olmasaydı ve her şey ahlaki değerlerinizle insanlara karşı tutumunuza bağlı olsaydı biz milyoner olurduk. Zengin olurduk.

"Dünyanın gerçekleriyle başa çıkmayı öğrenmiyoruz" diye düşünüyordum. Zenginler, fakirler gibi yaşamalı. Fakirler de zenginler gibi. Her hafta yer değiştirmeliler.

Bence uyuşturucu dersi olmalı. Adam akıllı bir cinsel eğitim dersi olmalı. Polis vahşeti konusunda bir ders olmalı. Irkçılık konusunda bir ders olmalı. İnsanların niye aç kaldığı konusunda ders olmalı. Ama yok. Jimnastik dersi var. Beden eğitimi. Hadi voleybol oynamayı öğrenelim.

Ot içtim. Uyuşturucu satıcıları, pezevenkler ve suçlularla dolaştım. Beni sadece onlar umursuyordu.

İki hafta kadar uyuştucu sattım. Adam sonunda "Uyuşturucumu geri ver, bu işten anlamıyorsun" dedi. Uyuşturucu satıcıları beni kollardı. Bana para verirler ve "Bu işlere bulaşma. Git ve hayalini gerçekleştir" derlerdi. Yani onlar ilk sponsorlarım oldu. Hayalim, rap yaparak hayatımı kazanmaktı. Sadece yüreğimden gelen müziği yapmak.

Klibim MTV'de çıkmaya başladığında parmaklıklar arkasında polisler tarafından dövülüyordum.

Herkes bana karşı? Neden? Neden ben? Başınıza şiddeti ben sarmadım. Amerika'ya Eşkiye Hayatı'nı ben getirmedim. Eşkiye Hayatı'nı ben yaratmadım. Sadece onu teşhis ettim.

Profesyonel değildim. Sanırım yetenekliydim.

Çok hassasım, ama çok hassas olduğum için de bu kadar haşinim.

Mike Tyson'la çok gezerdik. Gerçek bir ağabey gibidir. Aramızdaki tek far, onun iriyarı, benimse ufak tefek oluşum. Ama onun kadar yürekliyim ben de. Herkesi nakavt etmek istiyorum.

Değişmek istemedim. Janet Jackson'la falan en büyük filmlerde oynarken bile, gettodaki en pis ev partilerine gitmeyi severdim.

Onların benden korktuğundan daha çok ben insanlardan korkarım. Herkes çığlık atmaya başlayınca ben çok rahatsız olurum. Farların ışığına yakalanmış bir ceylan gibi olurum.

Çok seviliyordum. Yadsınamaz bir sevgiydi. Ve bu beni korkuttu. Çok korkmuştum, ama Amerika da korktu, başkaları da korktu.

"Eşkiya" derken, suçluları, sizi döven insanları kastetmiyorum. Mazlumlardan bahsediyorum. Hiçbir şeyi olmadığı halde başaran kişi "eşkiya"dır. Çünkü bütün engelleri aşmıştır. Kelimenin sözlük anlamıyla bir ilgisi yok bunun. Bana göre "eşkiya" benim gururumdur. Yasaya karşı gelen biri değildir. Çalan çırpan biri değil, hiçbir şeyi olmayan biridir. Hiçbir şeyim, gidecek bir evim olmasa da başımı öne eğmem. Alnım açık. Başım dik. Dobra dobra konuşuyorum. Güçlüyüm.

Amerika'nın niye Eşkiya Hayatı;'nı kavrayamadığını anlayamıyorum. Amerika demek Eşkiya Hayatı demek. Benim "hiç takmıyorum" demem Patrick Henry'nin "Ya özgürlük, ya ölüm" demesinden nasıl farklı olabilir? Benim özgürlüğüm, neden Bosnalıların veya savaşan diğer halkların özgürlüğü kadar uğrunda savaşmaya değecek birşey olmasın?

Mantıklı olmalısınız. Biliyor musunuz? Eğer bu otel odasında her gün yemek olduğunu biliyorsam ve her gün yemek için kapıyı çalıyorsam ve bana kapıyı açıp içerdeki ziyafeti gösteriyorlarsa, etrafa salam saçışlarını gösteriyorlarsa, yani yiyecekleri ziyan ediyorlar, ama bana yiyecek yok diyorlarsa… Her gün kapının önünde durup şarkı söyleyerek içeri girmeye çalışıyorum.

Söylediklerim için endişelenirsem tıkanırım, yazamam. Şöyle demeye başlarım: "Bunu söyleyemem. Bu çok sert. Şunu söyleyemem" Bu tıkanıklığı aşıp doğruyu yaptığıma dair yüreğime güvenmeliyim.

Örnek insan olmak zorunda değilim. Elinizi sıkmak zorunda değilim. Hiçbir şey yapmak zorunda değilim.

Kadınlar, kaltakların olduğunu biliyor. Niye şaşırıyorlar, anlamıyorum. Biliyorlar, bunu bağırarak söylüyorlar. Hepsine kaltak dediğimizi sanıyorlar. Biz öyle demiyoruz.

– Uçkuruna düşkün erkekleri öyle olan kadınlar kadar aşağılar mısın? Tupac: Uçkuruna düşkün olan kimseyi aşağılamam. Sadece durumu kontrol edemeyen insanları aşağılarım. Bir kız birçok erkekle yatsa bile yine de benim kankamdır. Birçok erkekle yatınca değil, onlarla para için yatınca kaltak olursun ancak. Yani kendine fiyat biçiyorsun. Önüne gelenle yatan erkeklerse bunu bedava yapar.

Beni sahiden vurdular. Ölmediğimi anlayınca hemen "Vay canına" dedim. Ölünce nasıl olacağını biliyorum. Hiç gürültü olmayacak. Kimsenin çığlığını duymayacağım. Silinip gideceğim. Silinip gitmedim… Hiçbiri olmadı. "Beş kurşun yedim. Ölmedim. Iskaladılar. Geri döndüm" diyordum.

"Zenciler" boyunlarında iple darağacında sallananlardır. "Zenco"lar ise boyunlarında altın zincirle kulüplere takılırlar.

Herkes "Şimdi kodeste. Müthiş bir albüm çıkaracak" diyordu. Ama tam tersi oldu. Hapishane ruhunuzu öldürüyor, gerçekten. Ruhunuzu öldürüyor. Yazamadım. İlham gelmiyordu, çünkü kafeslenmiş bir hayvandım.

Gerçekten neler olduğunu görmek bana beş kurşuna mal oldu. Kodeste bir perspektif ediniyorsun, herşeye farklı bakıyorsun. Hiçbir şey fazla önemli görünmüyor. Çünkü katillerle konuşuyorsun. Hoşuna gitmeyen bir şey söylediklerinde "Ne?" diyemezsin. "Bak dostum, benimle böyle konuşmamanda bir sakınca var mı?" demen lazım. Gerçek bir öfke kontrolü eğitimi.

Korku, sevgiden güçlüdür. Unutmayın. Korku, sevgiden daha güçlüdür. Verdiğim sevginin, korkunun yanında hiçbir anlamı yoktu.

Söyleyecek çok şeyim vardı. Psikoloğa 50 milyon dolar vermektense şarkı yapmanın en iyi rahatlama yolu olduğunu anladım. Kendimi stüdyoya attım. Çok daha ucuzdu.

Snoop Dogg ve ben bütün gettonun özünü temsil ediyoruz. Snoop Dogg daha sakin, kanunlara uyup etliye sütlüye karışmayan, kendi işine bakan kesimi temsil ediyor. Bense sert, sınır tanımayan, zapt edilemeyen, amansız eşkiyayı.

Ahlaki değerleri ben de bilirim, ama çılgın ve kötü bir dünyada yaşarken ahlaki değerleri boşlamanız gerekir. Cehennemde nasıl melek gibi yaşayabilirsiniz? Şeytanlarla çevriliyken melek kalabilir misiniz? Bu intihar olur.

Ölümle ilgili bir önsezim vardı. O yüzden, stüdyoya gidip günde üç şarkı tamamlıyor, albümü bitirmeye çalışıyorum. Ölürsem, bu olabilir. Bana bir şey olursa albüm çıkmaya hazır. Yani herşey yolunda.

Beni yok edebilecek tek şeyin ölüm olduğunu düşündüm. Ama o zaman bile müziğim sonsuza kadar yaşayacaktı.

Beni kim vurdu? Hay allah, bilmiyorum. Kusura bakmayın. Sanırım ölümüm, Shakespeare vari bir trajediydi. Ama kimseye kırgın değilim, herkese karşı sevgi besliyorum.

Dünyayı değiştireceğimi söylemiyorum, ama sizi temin ederim ki dünyayı değiştirecek kişilere ilham kaynağı olacağım. O yüzden başınızı dik tutun. Yapmanız gerekeni yapın. O zaman sizin gönlünüzde yeniden doğacağım.TUPAC AMARU SHAKUR.

Hakan Karasu  

Konser Kritikleri

Bayan Arıza tarafından 1 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

lorem ipsum dolor

Son Mektup

Bayan Arıza tarafından 1 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Kurt COBAIN 1967 – 1994 Son Mektup

“Daha çocukca şikayetleri olan, tükenmiş, deneyimli bir ahmağın ağzından konuşuyor olmak….

Bu, bayağı kolay anlaşılabilir bir not olmalı. Yıllar boyunca, diyelim ki, cemiyetimizin serbestliği ve benimsemesi ile ilgili ahlak,punk rock derslerinden alınan öğütlerin ne kadar doğru olduğunu kanıtlamıştır.

Çok uzun yıllardır okuyup yazmakla birlikte dinlemekten, yaratmaktan da aldığım kadar heyecan alamadım. Bunlar için kelimelerle anlatılamayacak bir suçluluk duyuyorum. Mesela, sahne arkasındayken ve ışıklar sönüp kalabalığın çılgın tezahüratı başladığında, beni hayran olduğum ve kıskandığım Freddy Mercury’ye olduğu gibi etkilemedi. Gerçek şu ki, sizi aptal yerine koyamam, hiçbirinizi. Bu basitçe, ne sizin ne de benim için adil değil. Aklıma gelen en kötü suç, insanlara karşı sahtekarlık yapıp %100 eğleniyormuşum gibi görünerek dolap çevirmek. Bazen sahneden çıkmadan önce, mesai makinesine kart zımbalayacak gibi oluyorum. Gücümün yettiğince buna değer vermek için herşeyi denedim ve deniyorum. Tanrım, inan bana deniyorum, ama bu yeterli olmuyor.Benim ve bizim birçok insanı etkilediğimiz ve eğlendirdiğimiz gerçeğine saygı duyuyorum. Elden kaybolduktan sonra kıymet veren biri, o narsistlerden biri olur. Ben çok hassasım.Bir zamanlar bir çocukken sahip olduğum hevesi yeniden kazanmak için biraz uyuşmaya ihtiyacım var. Son üç turumuzda şahsen tanıdıklarıma ve müziğimizin hayranı olan tüm insanlara daha çok değer verdim ama hala herkes için beslediğim asabiyet, suçluluk ve anlayışı aşamadım.

Hepimizin içinde iyilik var ve sanırım insanları çok fazla seviyorum. Öyle çok ki bu beni çok mutsuz hissettiriyor. Üzgün, küçük, hassas, değer vermeyen balık burcu, İsa oğlum! Neden tadını çıkarmıyorsunuz? Bilmiyorum! İhtiras ve anlayış yemini eden cazibeli bir karım var. Ve bana eski halimi çok fazla hatırlatan bir kızım…Sevgi ve neşe dolu, her gördüğü insanı öpüyor. Çünkü herkes çok iyidir ve ona kimse zarar vermez. Frances’in üzgün, kendine zarar veren, ölü bir ROCK’çı olduğumu düşünecek olmasına dayanamıyorum.

İyi yapıyorum, çok iyi. Ve minnetarım, ama yedi yaşından beri insanlara karşı genel bir nefret duydum….sırf insanlarla iyi geçinmek ve anlayış sahibi olmak çok kolay görünüyor diye….Anlayış! Sanırım sadece insanları çok sevdiğim ve onlara üzüldüğüm için. Geçen yıllar boyunca mektuplarınız ve ilginiz için alevler içindeki mide ağrısı cehenneminden hepinize teşekkür ediyorum. Ben çok kararsız, ümitsizim! Artık eski tutkum yok ve şunu hatırla, sönüp gitmektense yanmak daha iyidir. Barış, sevgi, anlayış…”

“Frances ve Courtney, sunağınızda olacağım.”

“Lütfen devam et Courtney.”

“Frances için”

“Hayatı çok daha mutlu olacağından.”

“Bensiz”

“SİZİ SEVİYORUM” “SİZİ SEVİYORUM”  

Radiohead

Bayan Arıza tarafından 1 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

RADIOHEAD "Uyan uykundan ve gözyaşlarını kurula. Bugün kaçıcaz, bugün kaçıcaz"

Radiohead, temelleri Oxford'da atılmış bir İngiliz grubu. Legal olan yedi albümleri var.

Radiohead'i bence diğer gruplardan ayıran en büyük özelliği, müziklerindeki samimiyet. Hiçbir şekilde beğenilme kaygısı taşımadan, ticari olmaya pek uğraşmadan çabalıyorlar. Ancak tüm bu çaba onları dünyanın bir numaralı grubu haline getirmiş durumda. Aslında OK. Computer'la beraber çok popüler olduklarını da söyleyebilirim -ki bu çok canımı sıkıyor. Sözde piyasa olmayan müzik yapan gruplar bile mainstream'in dışında bi yerlerde daha underground bir piyasanın gözbebeği oluyor.

Müzikleri insanın ruhuna işliyor ve içinde binlerce duyguyu barındırıyorlar. "Exit Music" i dinlerken defalarca ölüp diriliyorsunuz. Orgazmın doruklarında dolaşıp, birdenbire dipsiz bir kuyuda düşerken buluyorsunuz kendinizi. Bazen de gökyüzüne çıkıp, yıldızları tutuyorsunuz.

Bence yüzyılın albümü OK. Computer'dir. Bu benim fikrim tabii. Ok.Computer'i kaç kez dinlediğimi hatırlamıyorum bile. Kid A ile farklı bir yöne savruldular e tabii ki bizleri de sürüklediler.  Amnesiac ise -Kid A ile aynı zamanda kayıt edilmiş olmasının da etkisi vardır elbet- aynı atmosferi yansıtıyor..

Radiohead, buralarda değil. Onların müziği dünyada yapılmıyor. Bu adamların nereye ait olduklarını bilmiyorum, kendimin de…

Gerçek olan şu ki, bu dünyanın dışındalar ve en sevdiğim grupların başındalar.

Radiohead kimlerden oluşur?

Thom(as) Edward Yorke: Gitar, vokal, piyano ve bilumum elektronil alet edavat Jonny Greenwood: Gitarcımız ve bir çok enstrümanı da çalıyor. Nitekim konserde de gördük kendisini. Ed O'Brien: Gitar ve geri vokal Colin Greenwood: Bas Phil Selway: Davul

Bana göre Radiohead albümleri şöyle sıralanır, tüm şarkılarını sevmeme rağmen her bir albüm için bir number one seçtim:

1. Ok. Computer 'Let Down' 2. The Bends 'Just' 3. Kid A 'How to disappear completely' 4. Pablo Honey 'Anyone can play guitar' 5. Amnesiac 'Life in a glass house' 6. I might be Wrong Live Recordings 'True Love Waits' 7. Hail to the Thief 'The Gloaming' Albümleri 1993: Pablo Honey 1995: The Bends 1997: OK Computer 2000: Kid A 2001: Amnesiac 2003: Hail to the Thief 2007: In Rainbows

Single'larından Bazıları: Anyone Can Play Guitar Creep Stop Whispering Fake Plastic Trees High And Dry Just My Iron Lung Planet Telex Street Spirit The Bends Airbag Karma Police Let Down Lucky No Surprises Paranoid Android Diğer Single'larından Örnekler: Drill Pop Is Dead Itch Live At The Astoria Live Au Forum Pinkpop Help EP ON A FRIDAY

Not: "Radiohead Türk Hayranları" mail grubuna katılmak için radiohead_turkish-subscribe@yahoogroups.com adresine boş bir e-mail atmanız ve size gelen e-maili reply etmeniz yeterli olacaktır.  

Nirvana

Bayan Arıza tarafından 1 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

NIRVANA 'Grunge is not dead'

Nirvana, ABD'li rock grubu. Gitar ve vokalde Kurt Cobain, bas gitarda Krist Novoselic ve bateride Dave Grohl bulunmaktadır. 1989 yılında çıkardığı ilk albümle Bleach sesini pek duyurmayan grup, 1991 yılında çıkardığı Nevermind albümü ile müzik dünyasında tam anlamıyla bir çığır açtı. Billboard 200 number-one album listesinde Micheal jackson'ın milyon dolarlık albümünü tahtından indirdi. Albümün ilk single'ı Smells Like Teen Spirit ilk çıktığı yıllarda dev bir hayranlık kitlesi oluşturdu ve kısa zamanlarda dünyanın en iyi şarkılarından biri haline geldi. 4/4'lük ritm kalıplarıyla, yalın fakat akılda yer tutan melodileriyle ve vurucu sözleriyle kendine özgün bir tarz oluşturan solist Kurt Cobain, aynı zamanda çalkantılı yaşamı ve uyuşturucu bağımlılığı ile de gündeme gelmiştir. 1993 yılında In Utero albümünü çıkaran grup başarısını sürdürmüştür. 1994 yılında Kurt Cobain'in ölümüyle grup dağılmıştır.

Nirvana 1990'ların başında Nevermind albümüyle alternatif rock tarzında yeni bir müzik çağı başlatmıştır. Grunge adı verilen bu müzik tarzında hızlı bir tempo ve defalarca tekrarlanan nakarat bölümü en belirgin özellikler olarak karşımıza çıkmaktadır. Grunge bu yönüyle Punk müziği de andırır fakat Grunge ile Punk akımları temsil ettikleri kuşaklar ile birbirlerinden ayrılır. Tarihçe Grunge akımının, aynı zamanda Seattle’ın ana damarlarından Pearl Jam, Alice in Chains ve Soundgarden ile belli bir dönemin müziğine ve halen yapılan müziğe şekil veren en önemli gruplardan biri Nirvana, Kurt Cobain (vokal, gitar) ve Krist Novoselic (bas) tarafından 1985 yılında Washington’da kuruldu. Birçok grupta çalarak müzik kariyerlerini devam ettiren ikili, 1988 yılında aralarına Chad Channing’in (davul) gelmesiyle albüm çalışmalarına başladı.

İlk single 'Love Buzz/Big Cheese'i 1988 senesinde yayınlayan Nirvana, 1989 senesinde de 'Bleach' adlı ilk albümünü piyasaya sürdü. Sound olarak Melvins, Mudhoney, Black Sabbath ve Led Zeppelin’den etkilenen grup, albümü oldukça ucuz bir maliyetle kaydetti. Albümün çıkışının sağlanmasında büyük rol oynayan gitarist Jason Everman, albüm sonrasında grubun ikinci gitaristi olarak gruba katıldı. Ancak grubun ilk Amerika turnesi sonrası Everman gruptan atıldı ve kısa süreliğine Soundgarden’a katıldı.

1990 senesinde prodüktör Butch Vig ile birlikte yeni albüm üzerinde çalışmaya başlayan Nirvana, yapılan ilk kayıtlardan sonra davulcu Channing ile de yollarını ayırma kararı aldı. Melvins aracılığıyla tanıştıkları Scream grubunun davulcusu Dave Grohl’u kadrosuna ekleyen grup, aynı sene Sonic Youth aracılığıyla tanıştıkları David Geffen ile anlaşarak DGC Records’tan 2. albümlerini çıkartma kararı aldı.

1991 senesinde Andy Wallace tarafından mixlenerek piyasaya sürülen 2. albüm 'Nevermind' ile müzik dünyasında yeni bir dönemi başlatan Nirvana, özellikle albümün soundundaki distorte gitar riffleri, ağır davulları, gürültülü bassları ve Cobain’in vokalleriyle dönemin birçok grubundan kendisini ayırıyordu. Albüm, Amerika listelerinde 1 numara olurken, albümden çıkan ilk single "Smells Like Teen Spirit", deyim yerindeyse ortalığı kasıp kavurdu. Birçok ülkenin listesinde zirveye yerleşen single, video klibiyle de oldukça beğeni topladı. 1992 senesinde Kurt Cobain, Courtney Love ile evlendi ve Frances Bean adında bir kız çocuğu oldu. Aynı sene 'Nevermind'dan üç single daha yayınlandı; "Come As You Are", "Lithium" ve "In Bloom". Bu single’lar da listelerde önemli başarılar elde ederken, grup aynı sene MTV Video Müzik Ödülleri’nde sahne aldı ve bu performans sonunda grup tüm sahneyi dağıtarak unutulmaz bir şova imza atmış oldu.

1992 senesinde kapak tasarımında Kurt Cobain imzası bulunan 'Incesticide' adlı derleme albümü piyasaya süren Nirvana, bu albümde b-side parçalarına yer verirken, 1993 senesinde 3. albümünü yayınladı.

1993 senesinde Steve Albini prodüktörlüğünde yayınlanan 'In Utero' toplam 14 gün içerisinde kaydedildi ve hazır hale getirildi. Amerika listelerine 1 numaradan giren albüm, sound olarak grubun ilk dönemlerini hatırlatıyordu. Albümden çıkan ilk single "Heart-Shaped Box" olurken, grup albümde yer alan "Rape Me" parçası, bazı çevrelerden tepki topladı. 'In Utero', 'Nevermind' kadar yüksek bir başarı yakalayamasa da, Nirvana albüm sonrası Amerika turnesine çıktı.

Kadrosuna ikinci gitarist olarak The Germs grubundan Pat Smear’ı ekleyen Nirvana, 1993 senesinde MTV Unplugged’a katılarak kendi parçalarının yanı sıra David Bowie, The Vaselines, Leadbelly ve Meat Puppets gibi sanatçıların parçalarını da baştan yorumladı.

Ertesi sene Avrupa turnesine çıkan grup, katıldığı konserlerde oldukça başarılı performanslar sergiledi. Ancak Kurt Cobain, özellikle turnenin İtalya ayağında şovlardan ve konserlerden sıkıldığının izlenimi veriyordu. Nitekim Mart ayında Cobain’in eşi Courtney Love, kocasını baygın olarak buldu ve hastaneye kaldırdı. Doktorlar Cobain’in alkol zehirlenmesi geçirdiğini ifade ederken, Nirvana turnenin bir sonraki bölümünü iptal etmek zorunda kaldı. İlerleyen haftalarda Cobain’in uyuşturucu sorunları boy gösterdi ve sanatçı tedavi görmek üzere hastaneye kaldırıldı. Ancak Cobain, kaldırıldığı tedavi merkezinden kaçarak ilk bulduğu uçakla Seattle’a geçti ve bir hafta sonra, 8 Nisan’da evinde ölü olarak bulundu. Raporlar, sanatçının 5 Nisan'da öldüğünü gösteriyordu.

Kurt Cobain’in ölümü sonrası tüm müzik dünyası şok yaşarken, Nirvana’nın geri kalan elemanları Cobain’siz yola devam etmeme kararı aldı. Sanatçının ölümünden sonra aynı senenin Kasım ayında "MTV Unplugged in New York" konser albümü piyasaya sürüldü. Albüm, Amerika ve İngiltere listelerinde zirveye yerleşti ve aynı zamanda birçok ülkenin listesinde de en tepedeydi. Bu albümden iki hafta sonra yayınlanan "Live! Tonight! Sold Out!" adlı DVD’yi piyasaya süren Nirvana’nın geri kalan üyeleri, 1995 senesinde de "Singles" adlı box seti hayranlara ulaştırdı.

1996 senesinde "From the Muddy Banks of Wishkah" adlı derleme konser albümünü yayınlayan Dave Grohl ve Krist Novoselic, bu albüm sonrasında bir box set çıkartmayı planladı. Ne var ki, Kurt Cobain’in eşi Courtney Love, box setin basımı öncesi Nirvana’nın geri kalan üyelerini kendi çıkarlarını korudukları gerekçesiyle mahkemeye verdi. Uzun süren tartışmalar neticesinde 2002 senesinde grubun en son kaydettiği parça "You Know You’re Right" single olarak piyasaya sürüldü ve ertesinde aynı sene 'Nirvana' adlı derleme albüm hayranlara ulaştırıldı.

2004 senesinde 'With The Lights Out' adlı box set yayınlanırken, setin içerisinde "Ain’t It A Shame", "Verse Chorus Verse", "Old Age", "Do Re Mi", "Mrs. Butterworth" ve "They Hung Him On A Cross" adlı yeni parçalar da yer aldı.

2005 senesinde 'Slilver: the Best Of Box' adlı bir box set daha yayınlandı ve bu box set içerisinde de "Spank Thru", "Sappy" ve "Come As You Are"ın demo versiyonu yer aldı.

Son olarak geçtiğimiz sene grubun efsanevi Reading Konseri, DVD ve CD formatında 'Live at Reading' adı altında piyasaya sürüldü ve ilk albümleri 'Bleach'in yirminci yılı şerefine 9 Şubat 1990'da Oregon'da verdikleri konserle beraber albümdeki şarkılar piyasaya sürüldü.

Kurt Cobain’in ölümünden sonra Dave Grohl, Foo Fighters adlı grubu oluştururken, Krist Novoselic Sweet 75 adlı projesini hayata geçirdi.

Stüdyo albümler: 1989: Bleach 1991: Nevermind 1993: In Utero  Konser albümler [değiştir] 1994: MTV Unplugged in New York 1996: From the Muddy Banks of the Wishkah 2009 (live at reading)

Toplamalar: 1992: Incesticide 2002: Nirvana 2004: With the Lights Out 2005: Sliver: The Best of the Box

EP'ler: 1989: Blew 1992: Hormoaning

Single'lar: 1988: "Love Buzz" 1990: "Sliver" 1991: "Smells Like Teen Spirit" 1992: "Come as You Are" 1992: "Lithium" 1992: "In Bloom" 1993: "Heart-Shaped Box" 1993: "All Apologies/Rape Me" 1994: "Pennyroyal Tea" 1994: "About a Girl" 2002: "You Know You're Right"

Kaynak: wikipedia

Son Mektup

Kurt Cobain hakkında bilinmeyenler

Nirvana İngiltere Single

Nirvana Lirikleri

Nirvana Üyelerinin Bireysel Kayıtları

Nirvana’nın Katıldığı Toplama Albümler

Nirvana Single  

Müzikal Enfeksiyon

Bayan Arıza tarafından 1 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Grunge is not dead!

Alice in Chains Bush Candle Box Creed Deli Gömleği Hole Live Mudhoney Nirvana Pagoda Pearl Jam Silverchair Sonic Youth Soundgarden Stone Temple Pilots The Breeders The Pixies The Smashing Pumpkins The Vines

Ve diğerleri…

A Journey Down The Well Air Anathema Baxter Beck Belle and Sebastian Björk Blind Melon Bloc Party Blonde Redhead Breakbeat Era Broken Social Scene Clinic Coldplay Colourless Death in Vegas Emiliana Torrini Fiona Apple Fujiya&Miyagi Gevende Göksel H.I.M Hayko Cepkin Incubus Interpol James Jay Jay Johanson Jeff Buckley Joy Division  kafabindünya Keane Kesmeşeker (Röportaj) Kultur Shock Le Tigre Liz Phair Lou Reed Massive Attack Modest Mouse Mor ve Ötesi Morcheeba Muse Nazan Öncel New Model Army Pavement PJ Harvey Placebo Portishead Radiohead Rage Against the Machine Replikas Richard Ashcroft Rufus Wainwright Sakin Sigur Rós Starsailor Stereophonics Suede The Bravery The Charlatans The Doors The Hives The Notwist The Presets The Strokes The Walkmen The White Stripes Travis Yavuz Çetin Yeah Yeah Yeahs