• Normalleşiyor muyuz (!) ne?!!

    Gündem değişiyor. Her şey eski moduna dönüyor, döndürülüyor. Ekonomi düşünülüyor. Mağazalar, cafe'ler, bar'lar açılıyor. Sanki çok lazımmış ya da insan hayatından değerliymiş gibi. Vak'a sayısı azalmıyor. İnsanlar ölmeye devam ediyor. Ben şahsen daha da artacağını düşünüyorum. Kendi muhitimde yürüyüşe çıktığımda (ki iyi eğitimli tiplerin oturduğu, sosyo-kültürel olarak da iyi diyebileceğimiz bir ...

Deftones

Bayan Arıza tarafından 8 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Berivan'dan Deftones

ben bu konsere kritik yapamam heralde. pek objektif olmaz. konser hatiralari diyebilirim en fazla (:  

katatonia basladiginda girdik konser alanina, vip bolumunde demirlerle cevrilmis alanda beklemeye basladik. ister katatonia caldi etti, seyirciler delirdi, cok eglendiler. ben fazla bilmedigim icin kendilerini bi kenarda onleri fanlara birakarak dinledim.

saat 10 gibi sahnede hazirliklar basladi. vip bolumu de sikis tepis olmaya basladi bu arada. onde az kisiyiz diye uzuluyordum meger herkes deftones baslayinca alickmis ondeki yerini. neyse efendim arada calinan shakiralar j.lo'lar lambadalar sayesinde gobek atarak bekledik.

saat oldu 1o kusur. isiklar sondu. herkes bagiriyor, gergin, bayilmaya an kaldi. o sirada sagdan cikan chi'yi gorup ben "allah noluyo" derken chino kosarak geldi, ortadaki monitorun ustune cikti ve saaak diye passengarla konser acildi. ben tam arkadaslarima donup "aaabi noluyoo" diye bakarken herkesin ayri bi dunyaya gittigini gordum. sonra tam olarak ne oldu ne ben, ne diger izleyiciler hatirliyor galiba. ilk 3 sarkida falan "oha aklimda tutayim setlisti hmhm" derken sonrasinda tek hatirlayabildigim demirlerin onunde chino'yu ellemeye calismamiz, en onnndeeen ama gercekten ennn onden deftones izlemis olmak, chi'nin bize bakip bakip gulmeleri, chino'nun super hareketleri, sarki soylemek ve bagirmaktan kisilan ses, yenilen tekmeler dirsekler oldu. benimle konsere giden insanlarin en yakindigi sey fazla hareket etmeden, minimum dansla muzik dinlemem oldu surekli burda beni gorseler gozlerinden bir yas suzulurdu heralde. mosh pit'in gobeginde kocaman abilerle ziplayip carpisirken buldum bi ara kendimi.

my own summer, around the fur, feiticeira, change, passenger, 7 words, bored, hexagram, head up, if only tonight we could sleep, be quiet & drive simdi aklima gelenler. heralde bi yerden bi setlist bulurum da ne calmislar goruruz. benim icin 90 dakikalik hic birini ayird edemeden dinledigim biseydi. sey diyorum, sarki degil, konser degil, neydi ya of.

konser arasinda bi arkadasim sayesinde chi, stephen ve abe'nin imzaladigi adrenaline kapagim sayesinde zaten elim ayagim dolanikti. bi de boyle super caldilar, super diyalog kurdular. iyice ne oldugumuzu sasirdik. bu arada diyalog derken, oturup konusmak degilmis seyirciyle olan iliski, bakisin durusun jestlerin ve mimiklerinmis esas olay. tek tek hepsi canavar gibiydi, allah razi olsun tum organizatorlerden ve sahne onunde arkasinda azan seyircilerden.

bundan sonra benim dogumgunum 24 haziran olsun.

 

Candlemass

Bayan Arıza tarafından 8 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

İstanbul'dan Candlemass geçti

Ortaokul zamanlarimdan (yani Epicus albumunden beri) araliksiz dinledigim isvecli Doom metal grubu Candlemass gectigimiz Pazar gunu Istanbul Yeni Melek'te bir konser verdi. Zamaninda (internet vs. yokken) resimlerini bile goremeden dinledigimiz bu muthis grubu canli dinlemek (ve hatta birsuru fotograflarini cekmek) cok cok buyuk bir zevkti benim icin. Konsere gidemeyenler icin konserden kisa kisa notlar:

-Salon kapisinda birkac saat bekletildik. Bekleme sirasinda icilen biralarin etkisi ile ahali, kapinin acilis saatine yakin saatlerde yerlere oturma-yatma egilimindeydi

-Calacak gruplar Candlemass, Destruction gibi bir miktar eskinin gruplari oldugu icin izleyici kitlesinin yas ortalamasi yaz ortasinda duzenlenen festivallere oranla cok daha yuksekti.

-Genel olarak katilim cok dusuktu. Toplam birkac yuz kisi ancak vardi. Gerci ben bu duruma cok sevindim cunku Candlemass'i en onden rahatca izleyebildim.

-Saat 20:30 gibi kapilar acildi. Sahne Candlemass icin hazirlanmisti. Ilk olarak on gruplarin cikmasini beklerken Candlemass'in sahne duzeni ile karsilasinca ilk onlarin cikacagini anlayarak daha da bir sevindik.

-Soundcheck sirasinda Lars ortalarda dolasip elindeki SG ile takiliyordu.

-Saat 21:00 gibi isiklar karardi ve Leif, Lars, Mats ve Jan sahnedeki yerlerini aldilar.

-Grup sahne alirken arka planda banttan Marche Funebre caliyordu.

-Hemen ardindan Messiah sahneye geldi ve grup konsere Mirror Mirror ile basladi.

-Daha cok eskilerden caldilar. Siralamasi tam olarak aklimda degil ama setlist asagi yukari soyleydi: Mirror Mirror, Solitude, The Well of Souls, Demon's Gate, Black Dwarf, The Man who fell from the sky, Copernicus, Ancient Dreams, Crystal Ball

-Izleyici kitlesinin bircogu Candlemass'i Epicus, Doomicus albumu ile tanidigi icin bu albumden calinan parcalarda kitle halinde gaza gelindi.

-Cok beklememe ragmen Edge of Heaven'i dinleyememek kotu oldu.

-Messiah'in bu hareketlilik ile nasil bu kadar kilolu oldugu da ayrica bir panel konusu tabii.. Adam seyirci ile surekli kontakt halindeydi. Surekli elini bizlere uzatti. Biz de geri cevirmeyip kendi elimizi ona uzattik abi :))

– Mats ve Leif hallerinden memnun gorunuyorlardi. Izleyici sayisi cok dusuk olsa da ilgi onlari memnun etmis gibi gorunuyordu.

– Grup yaklasik 1.5 saat kadar caldiktan sonra sahneden ayrildi.

-Ben konserin hemen hemen yarisini yanimdaki iki tane dijital fotograf makinesinin vizoru ve LCD ekranindan bakarak gecirdim.

-Konser bittikten sonra Destruction ve diger gruplarin konserini izemeye kalmadim. Candlemass'tan sonra ne dinlesem bos gelecekti cunku. Umarim bu adamlar bir daha gelebilirler Turkiye'ye.

Melih Sancar  

Barışa Rock (Sakin)

Bayan Arıza tarafından 8 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

BarışaRock (9 Ağustos'08)

Caner Aydın'dan Sakin'le dolu bir kritik…

Evet, biraz kişisel ama içinde çok done var, buyrun buradan yakın….

Aslında festival ve konserler hakkında pek anlatılacak birşey yoktu barışarock'ta..İlk defa gittiğim festival'i açıkçası beğenmedim..Hatta 2. gün benim için artık bir bunalma ve eve kaçış macerasına dönüştü..

Neyse gelelim ilk güne..Kamil ve Behlül'le planladığımız gibi Akm önünde 17:00'de buluşalım demiştik.Behlül 16:00'da gitmiş garibim bizi bekliyomuş..Ben plana uyarak tam 17:00'da (evet tam 00'da bende şaşırdım normalde randevulara 5 dk da olsa geç kalırdım ama sözkonusu bir sakinfan buluşması olunca =P) ordaydım..Sonra biraz oturduk canca007 ve sari_ yani Can ve Çağrı geldi..Ve Kamil beyi beklemeye başladık…10 dk 20 dk falan derken saat oldu 17:50 falan Kamil beyimiz (: ancak teşrif edebildiler..Neymiş ? Komşusu buna taze fasülye yapmışta bu da çok severmişmişte..dayanamamış yemiş..falan filan..Bunu bir de geldi bize rahatça anlattı herif.Neyse Kamil'i sevdiğimizden pek hasar vermedik otobüslere doğru yöneldik.. (: Bi ara servisle mi gitsek otobüsle mi karmaşasından sonra bir de baktık daha önce bizi görüpte yanımıza gelmeye çekinen sitede eski ama aramızda yepyeni bir sakinfan..Nirvanaer Erman..Tanışma faslını geçtikten sonra ki zaten hepimizi tanıyormuş otobüse bindik..Binerken gördüğümüz acayip ve festivalle hatta barışla falan alakası olmayan tipleri görünce orada neler görebileceğimizi tahmin ettik zaten..Otobüste hepimiz ayaktaydık ve uzun yok güzel muhabbetimiz eşliğinde hiç sıkmadan geçti bitti..Kamil'i beklerkende Can ve Çağrı önderliğinde baya güldük eğlendik..Ben ilk kez buluşmada bulunan Behlül'ü de araya karıştırdım kaynadı direk..Gerçi kendisinin çok kolay kaynaşabilme özelliği var ama onları şimdi karıştırmayım..Hikayenin sonunda geri döneceğim bu konuya Behlül'cüm merak etme (: Yol bitti alana geldik rozetlerimizi aldık derken grup halinde içeri girdik..İçeride demirbaş kadrodan Gülru ve İnanç her zamanki gibi oradaydı.. (: Onları bulduk..Daha doğrusu yaptıkları güzel Sakin köyünü bulduk..İlk defa buluşmalara gelen Yuki'yle de tanıştık bu arada..Anlatıldığı kadar da usluymuş valla hiç havladığını falanda görmedim.. (: Biraz oturduk köyümüzde..Bu arada yepyeni bir sakinfanımız olan Gülru'nun babasıda oradaydı onu da es geçmeyelim burdan selamımızı saygılarımızı gönderelim..Can ve Çağrı bu arada kendi arkadaşlarını aramaya gitmişlerdi..Ki Çağrı yani sari_ burdan herkese yayıyorum..Bir hain sakinfan olarak Sakin konseri sırasında ben Gevende'yi izleyeceğim banane diye tutturdu..Tüm uyarılarıma rağmen Gevende'yi izledi (: Neyse Allah'tan neşe kaynaklarımızdan biri oldun da seni sakinfan adına affediyorum (: Ufak bir hatırlatma yapıyım..Aynı saatte denk gelmeselerdi bende Gevende'yi çok izlemek isterdim..Gerçekten kaliteli bir grup ve canlı performanslarını çok merak ediyorum..ki 2 saat 20 dk'lık bir performans sergilemişler…Daha sonra karınlar acıktı bi an toplu bi şekilde yemek yemeye gidiliyordu ki…dedik bir elemanların yanına uğrayalım yahu gözükelim bir..Sahne arkadasında kısa bir bekleyişten sonra Cenker ve Özdemir'i içeri girerlerken yakaladık..Onlarla kısa bir selamlaşmadan sonra içeriden Onur ve Soner'i çağırdılar..Onlar geldi ve ikisiyle ayaküstü topluca baya koyu bir muhabbet başladı..Hatta bir ara cevval sakinfanımız imge (: bile yine telefonla Onur'a bağlantı yaptı..Artık ne konuştuysa adamı 5 dk falan alıkoydu (: Onur'un Zeytinli'ye kimler geliyor sorusu üzerine neşeli çocuklar gibi ben! ben! ben! diye parmak kaldırdım (: Sonra ondan Pazar günü hepberaber bir kahvaltı yapalım orda lafını duyunca bir sevindim tabi.."Vaay güzel olur tamam ayarlarız abi ben orda da örgütlerim toplarım herkesi" dedim (: Soner'de orda güzel gözleme yapan bir yer vardı falan dedi hatta bir ara (: Tabi ben hemen Lütfi'ye bir mesaj attım. "Bak böyle böyle git araştır olum hemen" diye (: Benim "yaa acaba caddebostan konserini izlesemde öyle mi gitsek acaba" dememe karşılık "yaa boşver sakin'i ya gidin yüzün ya eğlenin manyakmısınız" diye espriyle karşılık vermesi..Sonra yandığım için karanlıkta beni görememesi falan güzel enstantenelerdi..(yahu yaz yaz bitmiyor daha konser faslına gelemedim) Muhabbet sohbet fotoğraflar derken gittik konser alanına..Hee fotoğraf demişken Behlül'e teşekkür ederiz katkıları için..o da aradan çıksın (:

Konserler…

İlk başta Gren'i izleyelim de en azından Sakin'de öne geçelim diye grup halinde gittik..Arada yemek faslı falan derken ben kocaman bir eşşeklik yaparak yerleşme telaşıyla Yasemin'i (Bayanariza) aramayı unuttum.Daha önceden içeride buluşuruz diye haberleşmiştik üstelik..Neyse alabildiğim kadar aldım gönlünü ve hemen o da çığ gibi büyüyen sakinfan grubumuza dahil oldu..Gren'i ilk defa baştan sonra kadar izledim ama konserden çok arkamızda pogo yapan ilginç tipler ve kendi çapında deli danalar gibi kopan kel herifi dikkatlerimizi çekti..Genel aksamadan dolayı sahneye çıkış saati 23:00 olan Sakin 23:30 gibi sahneye çıktı..Onur'un günün anlam ve önemini belirten sloganıyla ve değişik bi şekilde Sentetik Sezar'la başlayan konser yine beklenmedik bir şekilde Bizim Değil isimli yeni şarkılarıyla devam etti..Sırasını karıştırıp eksik yazabilirim ama çalınan şarkılar Denek Hayatım,Küçük Prens,Edepsiz Komedya,Laleler Beyaz,Kırmızı Oda,İkarus Başarsa ve Kor Bir Ay idi.. Tabi ki bizi doyurmadı bu..Behlül'ün "abii Yağmur Güncesi'ni söylemediler yaa" feryadı… Benim "ulan tamam Küçük Prens'i söylemeleri güzel oldu ama keşke Bu Defa'yı es geçmeselerdi" yakarışım..Kamil'in "abi çok kısaydı ya" sızlanışı havada kaldı..Sanırım en önde olduğumuz için ses düzeni bize çok kötü geliyordu..Çünkü arkadan izleyenler sesin gayet güzel geldiğini söylediler..Bu arada konser sırasında yanımızda Cem ve hemen arkamızda olan ama bizim sonradan farkettiğimiz tsigani'de vardı..Sonuç olarak doyurmasada aç bırakmadı ama eğlenceli bir sakin konseri oldu..Tabi bu birazda 26 Temmuz konserini izleyenler için geçerli sanırım..Daha sonra mor ve ötesi sahneye çıktı..önceden çok izlememe rağmen baya bir zaman olmuştu mor ve ötesini doya doya izlemeyeli..derken yine doya doya izleyemedik..Harun oldukça neşeli gözüktü ama çalınan parçalar son iki albümden ve yine kısa süresinden dolayı o da pek tatmin etmedi..ve bitti konserler herkes dağıldı o ara bizde birbirmizi kaybettik..

Bir süre sonra çadır alanına döndüğümde herkes ayrı bir alemdeydi..Bi kısım sahne çıkışındayken Kamil ve Behlül sanrım bizi arıyorlarmış..Erman'da eve dönmüş bu arada..Bu arada sonradan duyduk ki Kulise benzeyen o yerde bizim elemanlardan yanlış bilmiyorsam eğer Özdemir ve Cenker'in çantaları çalınmış..ve onlarda haliyle sinirli bir şekilde alanı terk etmişler..Bunu da Barışarock gibi bir organizasyonda olabilecek doğal birşey olarak gördüğüm için pek şaşırmadım açıkçası..Saat 3 olmuştu ve üşüme zamanları yaklaşmıştı..Ben yine yanımda hiçbirşey götürmediğimden üşüdüğümü kimseye belli etmemeye çalışıyordum.. (: Neyse kendime Can'ın bir arkadaşından bir üst bulduktan sonra alan içinde takılmaya devam ettik..Neden ? Çünkü Kamil-Caner-Behlül sap üçlüsünün bir çadırı ve kalacak herhangi bir yeri yoktu.. (: Uykular gelmişti ancak belli edilmiyordu..Hadi çay içmeye gidelim!..Hadi kahve içelim!..Hadi fotoğraf çekelim! derken saati 4-5 ettik (: neyse ki yine benim çevrem sayesinde =P bizim veletlere kalacak yer buldum (: yanlız sağolsun cem'in uyarılarına rağmen iki kişilik çadıra sabah 6 gibi üç kişi girdik..ilk başta dümdüz mumyalanmış bi şekilde yatabildiğimiz için yana falan dönmemiz bi 5 dakikamızı alıyordu..tek ve sadece benim kafama yetebilecek yastığı Behlül'ün kafasının altından el çabukluğuyla çaldım (: bir ara artık niyetimi bozdu nedir Kamil ortada yatareken bana doğru dönerek yatmaya çalıştı..Sonra kaşık maşık diyince tırstım bir ara dedim "noluyo lan" (: "Kamil sana güveniyorum bak bende yan döneceğim" diyince Behlül gülme krizine girdi ardından hepimiz topluca ufacık çadırın içinde sabahın köründe bir gülme komasına girdik (: Arkadaş! O neydi yaa..sağa dön yok..sola dön yok..ya abi uyunmuyo! deli olduk..neyse 2-3 saat karambole uyumuşum sanırım..aslında keşke uyumaz olaydım bi kaltım ki heryerim ağrıyo..üstüne üstlük başağrım dahada depreşmiş..Heeee bi de sabah Cem bizim yatcağımızı tahmin edememiş veya beni ciddi zannetmemiş heralde ki bir ara çadırı açtı "aa bu ne lan bunlar uyumuş lan burda" dedi. (: bende uyandım ama hiç bozuntuya vermedim uyandırılıp ayılmayalım diye (: Sonra o an yanıma bir baktım ki maşallah Kamil banamısın demiyor dana gibi yatıyor afedersin (: Kalktık..ve içmeden sarhoş gibiydim..Bir an evvel oradan kurtulmalıydım..Behlül'de gitmek için sızlanmaya başlamıştı zaten (: Ama caddebostan konseri el ilanlarını dağıtma işine adadı kendini sonra..Tabi %90'ını kızlara veriyordu ilanların veee sonra bir hatunu gözüne kestirdi..Ama helal olsun gitti konuştu hatta hatun ondan büyük olmamış olsaydı belki tavlardı da ama hiç değilse msn adresini aldı (bak olum yazarım açıklarım demiştim benden günah gitti =p) (((: belki de şu an onunla konuştuğu için bizi hiç sallamıyordur (: Kamil ben ille de Mahşer'i Cümbüş'ü izleyeceğim..izlemeden gitmem diyince dayanamadık Behlül'le geri dönelim dedik..Milletle vedalaştık ve çile dolu geri dönüş yoluna koyulduk..Sağolsun İnanç'cığım bizi taaa çıkışa kadar yolculadı..Eve döndüm ve bir uyumuşum o yorgunluklaa…oof of..bir uyandım nerdeyse mevsim değişmiş (: o kadar değil tabi de =p 15 saat falan uyumuşum.. (:

Sonuç olarak ilk defa gittiğim Barışarock'u organizasyon olarak beğenmesemde eğlendik güldük Sakin'in dinledik onlarla muhabbet ettik..Peki bunlar için değermiydi ? Değerdi beee! değerdi anasını satıyım! sakinfan için canım feda! çocuğumu keserim be! ((:

Son bir not : Bu yazı her ne kadar yazılışı uzun sürmüş olsa da oldukça aceleye gelmiş ve içerisinde bir çok imla hatası kelime tekrarları barındırmaktadır..benden söylemesi..mod arkadaşlarımız bir ara darbe yaparlarsa sevinirim (:

Zeytinli SakinFan Kahvaltısı ve tüm ayrıntıları bu sefer daha özenli ve düzenli bir şekilde çok yakında sadece burada!!

(bilmiyorum okuyanlar ne der ama aceleye geldi pek içime sinmedi..ama olsun:)  

Barışa Rock

Bayan Arıza tarafından 8 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Barisa Rock, 24 Ağustos 2007, Arzu'dan 1.Güne dair izlenimler

Ben gittim bir arkadasimla. Gecen yila oranla epey guzel geldi. Hatta organizasyondan Hasan Tahsin ile gorusmustuk. Beklenenin ustunde bir program olmasini dilemistim. O da " Beklenenin altina dusmeyelim, baska bir sey istemem." demisti. Cuma aksamina boyle guzel bir katilim beklemiyordum dogrusu. Yas siniri gecen yillar gibi 18 ve alti degildi. Aksine kelli felli insanlar, oturmasini, kalkmasini, dinlemesini bilen insanlar vardi. Gevende ve Nev'i kacirdim ama Bulent Ortacgil ve Aylin Aslim-Yakup'u dinledim. Aylin gecen seneki gibi tozu dumana katmaktansa, slow 3 sarki soylemeyi tercih etti.

Yiyecek ve icecekler icin bilet sirasina girmek sacma geldi ve yorucu. Bunun sebebide sponsorlugu ustlenen firmanin parayi tek elde toplama istegi olabilir. Tuborg gecen sene festivalden istedigi geliri elde edemedigi icin bu yil ana destekci olmamis. Onun yerine Tunceli'den bir firma ustlenmis giderleri. Bu nedenle olsa gerek, Munzur sulari ve bilmem ne ayranlarini icme sansim oldu.

Gecen senelerde farketmemistim ama alanda disko daha once var miydi? Cadirlarin biraz ilerisinde, bir sahnede castir castir club muzigi caliyordu ve t-shirtlerini cikarip danseden tipler vardi.

Misirli grubu da begendim ayrica. Bir de gecen senelerde pek rastlamamistim ama bu yil turist katilimcilar da az degil. Hele upuzun rastali saclari ve tuhaf basliklariyla dunyalar guzeli iki adamla karsilasmak iyi oldu. Israil'den gelmisler.

Yarin aksam Iranli ve Irlandali gruplar icin de gitmek planim var. Gidersem yazarim.

 

Afrirampo

Bayan Arıza tarafından 8 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Ağzım açık kaldı!!!

Afrirampo adları. İki tane Osakalı Japon kız ve yaşları henüz 20. Zaten kendilerine göz benzerliğimizden dolayı baya bir -dinlemeden bile- sempati kurmuştum:) Konser Roxy' deydi ve 22.00 gibi başlayacaktı. Neyse bu iki Japon kızımız fazla abartmadan 23.00 'e yakın çıktılar sahneye. Tabi ne çıkış!!! Zaten biz Japon bir garage&punk grubu dinleyecek olmanın heyecanını ve şaşkınlığını taşırken, bu yaşıtım olan 2 hatun dakika bir gol bir dedirten bir şekilde sahneye dekoltesi bol giysileriyle çıktılar (ayrıntıya girmiyorum:p).hatunlar bizi kırmızılar içinde karşıladılar.

Ve konserleri:

Allah' ım!!! Japonca gibi rock müziğe bu kadar uymayan bir dili bile "cuk" diye oturttular.

İkinci şarkılarında zaten roxy ahalisi olarak hatunların sadece gürültü olmadıklarını destekler nitelikte baya bir coştuk. Ayrıca bu şarkıda sadece "do… do do do..do … do..do….." diye devam edip giden bir melodi vardı. Kudurttular. Bir ara, ortalara doğru, iyice uçtular!!! Gitarı ahaliye verdiler, dokunan dokundu, sonra aldılar, telleri öperek şarkı söyledi vokalist kızımız ve bizi bitirdi, gerçi zaten bitmiştik ama olsun, bir yaşa daha girdik açıkçası. Ve sona sakladığım davulcusu grubun:) Böyle davul çalan bir insan daha görmedim; çatır çatır o şarkıları nasıl çaldı, nasıl garip sesler çıkarıp tepindi, inanamazsınız. Bence o gece davul eğitimi alanların hepsi eve gidince kesin kendi çaplarında çalıştılar. Ve acayip bir enerjileri vardı ikisinin bunun sonucu bu bize de geçti. İlk çalmaya başladıklarında hepimizin ağzı açık kaldı. Konser bitti halen şoktaydık. Asla önceden tahmin edemeyeceğimiz, taa niye Japonya' dan geldiklerini idrak ettiğimiz baya hoş bir konser verdiler. Çok hoş oldu, kaçıranlar hayal bile edemedi, girenlerse çarpılıp çıktı!

Ozan

Golddust86@gmail.com

   

RocknCoke 2007

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

RocknCoke 2007 izlenimlerim…

Grunge kuşağı bunu kaçırmamalıydı!

Chris sanki aileden biri gibiydi. Biz grunge kuşağı elemanları için ulaşılamaz bir şeydi. Ama o gün sahnede sanki bizden birinden daha fazla bizimleydi. Ailemizin son bireyi gibi. O kadar sıcak ve içtendi ki. Hikayelerini anlattı. Eşi Vicky'i tanıştırdı. Söylediği şarkıyı ona yazdığını söyledi, yanına gitti. O kadar samimi, yapmacıksız, insan gibi insandı.

Ağırlığı solo albümlere verse de. O kadar bilinen şarkıların arasına güzel yedirdi bence..ve sanki…aile içinde olduğu için kişisel takılmak hoşuna gitti..ve solo albümlerinin hepsini şarkı şarkı bilmesemde…deli gibi alkışladığımı ve eşlik etmeye çalıştığımı hatırlıorum..ve buradan hoşnut olarak ayrıldığını düşünüyorum..

(Arkadaşlar, dream tv de sahne almadan önceki bir röportajına denk gelmişler…chris "her zaman değişik yerlere gitmek istediğini fakat gerek soundgarden gerekse audioslave döneminde grup arkadaşlarının evlerinden fazla uzaklaşmak istemediğinden" dem vuruyormuş.. ve en son küba konserinde değişik yerlere gitmesi gerektiğini hissetmiş..)

Smashing Pumpkins bence masturbasyon yaptı…zero, today, tonight tonight vee bullet with butterfly wings (bu şarkıda öyle bir zıplayıp "spine on my rage, I'm still rat in a cage" die bağırdım ki..yanımda konser izleyen ufak kızlar -herhal- üzerimize düşer filan diye öyle beni izlediler…eee olduk yine 105..:) haricinde adam fazla kişisel takıldı…yaa ilk kez geldiğin bir yere ..biraz aralara tıkıştır dimi ..(türkiye forması giyse de ..pek bişi ifade etmedi..yapmacık kaldı..) Ama o aralara iyilerden bikaç tıkıştırdı..:) Ama yine de kalan Smashing elemanlarını görmek güzeldi..Darcy ve James Iha olmasa da.. olsa herhal biz ölürdük..ve billy böyle çalmayabilirdi…(ama çalabilirdi de..siamese dream albümüydü galiba..her şeyin kaydı bitio..adam dio ki..benim içime sinmedi tümünü ben çalcam..al işte billy corgan modülü..:) James Iha artık prodüksiyon şirketi sahibi..ve Darcy den hiçbir haber yok…

Manic Street Preachers ise tam beklediğim gibiydi..beklediğim hemen hemen herşeyi çaldılar..basçıları nicky wire konser videolarında izlediğim gibi, sempatikti..önümdeki bir kız durmadan onu çekti ve o da bunu fark etti ve ona özel hareketler yaptı zıpladı bacaklarını açtı filan…James Dean konser videolarındaki kadar soğuk değildi…hatta neden siyah t-shirt giymesi konusunda bir espri yaptı ama…ben tam olarak anlamadım..:) (muhtemelen soğuk espri olabilir 🙂 seyircide pek bi tepki vermedi..en azından ben duymadım… ve izlediğim hiçbir konserde izleyiciyi alkışladığını görmediğim James Dean…kulise girmeden önce (ben öyle bir alkışladım ki) tekrar döndü ve alkışladı…onlar da böyle birşey beklemiyorlardı kanımca..onlarında hoşuna gittiğini düşünüyorum…

Ve naçizane bir görüş..bu ilk defa gelen gruplar (ve bir genellemeyle, türkiye'ye ilk gelen insanlar) nasıl bir potansyiel barındırdığımızı bilmiyorlar..çok şaşırıyorlar..ve bunun beni çok eğlendirdiğini söyleyebilirim :=)

Özgür "Beer_dir_bear" Zorlu

 

Uyku

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Raskolnikov'dan "UYKU"

Uyuyamıyorum. Halbuki uyumam lazım. Sonuçta 42 saattir uykusuzum. Uyanık kalmayı gerektirmeyecek kadar da berbat bir hayatı devam ettirmekle meşgulüm. Düşler görmek istiyorum, iyimser, umursamaz, unutkan.. Ama olmuyor işte. Vücudum buz gibi. Hiçbir yaşam belirtisi yok. Bir an için öldüm mü diye düşünüyorum. Ama sigara almak için, buz gibi bedenimi, soğumuş yataktan ayırdığımda anlıyorum ki yaşıyorum. Yaptığım en mantıklı iş, galiba sigaraları bilgisayar masamın çekmecesinde stoklamak. Kısa süreli bir mutluluk.

Ne zaman bitti bu sigara? Kültablasından zayıf dumanlar yükseliyor. Anlıyorum ki söndürmeye çalıştığım sigara can çekişiyor, yuvarlak, seramik mezarında. Mücadele etmekten vazgeçtiğim kısa ömrümün en buhranlı saatini yaşadığımı hissediyorum bir an. Bu hissi daha önce yaşadım. Hem de defalarca.

Uzun süreli bir hüzün.

Ruhumu dizginleyemeyecek kadar küçük bir odada yaşıyorum galiba. Acılarım daha büyük bir odayı hak ediyor. Her taraf duman altı. Sokağa atmalıyım kendimi.

Sokaklar ıslak. Sokaklar çok ıslak. Hapşırmak için türlü şaklabanlıklar yapan bir fani gibi, gökyüzü de tereddütte, yağsam mı, yağmasam mı? Şimdilik hapşırmıyor, yağmıyor, her neyse işte.

Gece. Sahildeyim. Dünyanın en arınmış yerinde. Kıyısında en çok ağlanmış yerde. En çok aşık olunmuş yerde. En sade, en gerçek yerde. Gelgitler, dalgalar, yakamozlar… Bir köpürüp bir yok olan karanlık sular, sönen hayatların aynası gibi, kendini bilmezce çırpınıyor. Buraya ait değilim.

Gitmeliyim buradan.

Sahilden uzaklaştım. Sokaklar, pusudaki bir düşmanmışçasına üzerime koca koca apartmanları salıyor. Sokak lambalarından ve apartmanlardan kaçarken, az önce sahilden de kaçtığımı hatırlıyorum. Olduğum yerde kalakalıyorum. Ardıma bakıyorum. Kaçtığım sahil yerli yerinde duruyor. Artık ne apartmanlar ne de sokak lambaları kovalıyor beni. Peki kimden bu, kovalayanı meçhul kaçış?

Nefes alıyorum.

Görüyorum.

Sokaklar, lambalar, apartmanlar, uçsuz bucaksız sahiller, her fırsatta kaçtığım evim.

İşte şimdi her şeyi daha iyi anlıyorum, ben galiba yaşıyorum. . . . . . Peki ya uyku?……………………….. Elbet bir gün o da olacak.  

Şükür

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

ŞÜKÜR Soğuk bir gün. Kış. Normal. Evimdeyim. Sessiz ve huzurlu. Cam kenarı. Sıcak bir petek. Çay. Sıcacık. İçimi ısıtıyor. Ruhumu ısıtıyor. Yalnız değilim ve bu huzur verici. Esas yalnızlığı yaşamadım henüz. Şanslıyım. Çok sevdiğim insanları kaybettiğim nadir oldu. Şimdiyse buna hüzünlenecek zamanım yok. Boşa geçecek zaman. Sıcak bir zaman. Bana ait. Huzur verici bir boşluk. Camın kenarındayım. Beşinci kattayım. Kaygısız. İntihar. Hayır. İntihar etmek için değil. Seyretmek için. Karşımda kocaman beş tane bina. Dışardan bakınca çok boş. Ruhsuz. Oysa onlarca – belki de yüzlerce – insan farklı amaçlar için sığınmışlar binalara. Harıl, harıl çalışıyorlar. Soğuktan korunuyorlar. Hissetmiyorlar. İçerdeler. Binadan çıkanların şükrettiğini görmedim. Bende etmiyorum.

Delilik olurdu. Sıcaktan soğuğa çıkan kaç kişi şükreder ki. Sarı paltolu bir adam. Şahsen tanımıyorum. O da diğerleri gibi. Benim gibi. Şükretmeyecek. Kaldırıp kafasını bakmayacak bana. Hiç tanışmayacağız. Sıcak bir paltosu var. Sarı. Hardal sarısı. Kenarları tüylü. İnsanı üşütmeyecek bir palto. Yaşlı. Adam da yaşlı. Köşeyi döndü. Fotoğrafçının önünden geçti ve yerler de kar var, bazı yerlerde var. Yol tamamen kar kaplı değil. Boş beyazlığı anımsatıyor o kadar. Hayatımızı dolduran renkler iki gün önce geri geldi. Normal. Ve adam düştü. Bu düşen yedinci adam sabahtan beri saydığım. Daha da sayacağım bu gidişle. Bu da bir yerini kırmadı. Toparlanmaya çalışıyor. Zordur düştükten sonra toparlanmak. Şaşkınlık. Utanç. Bir patron. Ve utanıyor. Ama üşümüyor. Pantolonu ıslandı. Biraz. Siyah pantolon bunu pek açığa vermiyor. Toparlandı adam. Sövüyor hayata. Kara.  Soğuğa. Ailesine. Yanında çalışanlara. Etraftan bakanlara. Yoldan geçenlere. Geçmeyenlere. Kimin umurunda. Haklı. Hayata sövmek için bir sebebe sahip olmalı insan. Ve yaşlı adamın bir sebebi var. Düştü. Ve paltosunun yakası yırtıldı. Bu gün o da diğer yedi kişinin gazabına uğradı. Belki daha fazlası. Zira ben hep seyretmedim. Ara sıra çişe gittim. Su içmeye gittim. İşetecek bir su var evde. İçtim. Ve seyrettim. Düşenleri. Sonra işedim. Bütün gün. Kimsenin haberi yok benden. Ve bu gün yedi kez şükrettim. Şanslıydım. Evdeydim. Ve düşenleri seyrettim. Gülmedim. Komik değildi. Ve hava kararıyor. Birazdan. Düşenleri görmem zorlaşacak. Sıkılmaya başladım zaten. Belki dışarı çıkmalıyım. Dikkat etmeliyim. Bastığım yere. Bakmalıyım ara sıra. Yukardan beni seyreden. Çay içen. Zaman geçiren. Şükreden var mı diye.

 Anıl 2002 Selamiçeşme   (Bu yazıyı 2002 yılı kış aylarından birinde Charles Bukowski okunduktan sonra dingin bir ruh hali ile yazmıştım.)

Sibirya

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Tahsin T'den "Sibirya"

Akşam çökerken İstanbul'un üzerine, İstanbul'un ona ne verdiğini düşünüyordu… O akşam, iplerin koptuğu, buz dağının çözüldüğü ya da binyıllardır bir dağın zirvesinde, neredeyse tarihe tanıklık etmiş en yaşlı kayanın aşağı yuvarlanıp yerlebir olduğu akşamdı… Bir şey olmamıştı aslında, hayatında maddi olarak bir değişiklik olmamıştı… Hatta, vücudunun herhangi bir organı gibi ona bağlı, yanından ayrılmayan bir dostu olsaydı bile, bu dost onun o gün de sıradan bir gün yaşadığını zannederdi. Sağındaki ve solundaki melekler eğer düşünce okuyamıyorlarsa şayet, o anın marazi bir yoğunluk anı olduğunu anlamazlardı…

Tutkuyla sevdiği bu şehir ona bir şey vermemişti. Burda doğmuştu, burda büyümüştü, burda okumuştu… Bunları düşündükten sonra burada öleceğini kestirmesi de, pek zor olmazdı. Ölürken bir evde, bir huzurevinde ya da bir hastanede ölmesi önemliydi çünkü sevdiği bu şehrin göğünü, bulutunu veya yıldızlarını seyrederek ölmek daha güzel bir doğum olurdu öteki dünyaya…

Küçüklüğünde pek farkına varamamıştı aslında yazgısının. Diğerleri gibiydi, onlardan bir farkı yoktu, diğer arkadaşlarıyla oynuyordu, hepbirlikte, beraber… Ne olursa beraber oluyordu… Herkesin şartları aynıydı, ha evsahibinin oğlu ha o, ha iki ev ötedeki Hüseyin amcanın oğlu, mahallenin kızları, alt komşunun sümüklü kızları bile onlarla oynuyordu. Hiçbir fark yoktu… Aşk doğmamışdı henüz, yanlızlık daha ana babası tanışmamış, doğmamış bir cenin gibiydi, gurur da henüz uğramamıştı hiçbirine, kibir ancak bi arkadaş yeni bir oyuncak aldı mı hava atma halinde görülüyordu birbirlerinde, ileride bu içlendirme olayı can yakmaya dönüşecekti ve bu silah çoğu insan tarafından ileride sürekli kullanılacaktı.

Garip olan, neye ihtiyacı olduğunu bilmemesiydi şimdi. Nefes alıp verdiği sürece yaşıyor olduğunu biliyordu. Öyle bir toplumsal statü içerisindeydi ki, kendinden aşağıdakileri görüp şükür, kendinden yukarıdakileri görüp kin sahibi oluyordu. Ancak bu ikisi birlikte yaşayamazdı. Bu durum gibi, sürekli yaşadığı dönemlerde bile bir ayar tutturamamıştı. Bazen en rezil yerlere gidip yaşamak zorunda kalır, bazen de paranın görkemli şatolarına girmek ve orda hatır için saatlerini geçirmek zorunda kalırdı. Sonunda kendi sağlığını kaybetme noktasına geldi. Kararsızlık, iyi mi, kötü mü olmaya hala karar verememişlik yakıyordu canını. Her yerde bu ikisini görüyor, ve çıkarlar doğrultusunda ne gibi olmak istediğine bir türlü karar veremiyordu. Veremedi de.

Kendine ait bir ruh eşi olmadığını biliyordu. Çünkü öyle kişiler olsa bile asla kendileri gibi biriyle bir şeyler paylaşmak istemeyecek, sürekli üstle altta gidip gelirken, kendileri gibilerinin farkına varamayacaktı. İnsanların yaptığı çoğu şey onda bir yüz buruşturma şeklinde sonuca varıyordu. Çoğu masum insanın yaptıklarını rezalet ve utanç verici görüyordu. Belki öyleydi bunlar ancak başkalarına zarar vermedikleri sürece, bu durumu kötü olarak yorumlamak ancak kıskançlıkla açıklanabilirdi. Duyduğu çoğu öfkenin nedeni belki de buydu. Belki değil… belki gerçekten de bunlar doğruydu, ancak ona o yaşına kadar ailesi tarafından öğretilen değerlere aykırı tutum sergiliyordu gördüğü insanlar. Bu durumda bir çıkmazdı.

Zaman ilerledikçe kimsesi kalmayacak noktaya gelmişti. Hala birey olduğunu fark edememiş, ergenlikle birlikte çocukluk rayından kopan lokomotifi bir türlü herhangi bir raya sokamamıştı. Kararsızlıkdı bu genel anlamda. İyiyi mi kötüyümü seçecekti bilmiyordu. Vicdanının sesiyle hayat farklı farklı şeyler söylüyordu ona. Bu ayrımı teorik olarak akılda güzel bir şekilde tetkik etse bile, bunu uygulamaya dökemiyordu. Çünkü yapacağı şeyler o çevrenin insanlarına garip, belki de enayilik olarak görülecekti. “Ne kaparsam kâr” mantığıyla hareket eden çevre, onun yaptıkları işleri muhakkak anlamsız görecekti. Belki de görmezdi. Beklide etkilenirlerdi ama bu işlere cesaret etmek bambaşka bir konuydu.

Geleceğin kapısı puslu bir sisle kaplıydı, sadece bir metre çapındaki alanı görebiliyorldu yaşadığı müddetçe. Gelecekten eğer böyle giderse bir şeyler umacağını zannetmiyordu. Ama hiç belli olmaz kaderin ne getireceği. Yaşadığı döneme bir de kendisine baktığında, tarihte tıpkı kendisi gibi olan insanların ne derece yükseldikleri –akıl almaz bir şeydi ama- ortadaydı. Ya bunlar tüm dünyayı kana boğmuş çıkmıştı, ya da gerçekten güzel eserler bırakmıştı ortaya. Yani bu insanlar ya kötüyü seçip bir Hitler olmuş, ya da iyiyi seçip bir Dostoyevski olmuşdu. Diğerleriyse kendi yaşamına adamıştı kendilerini, kendi yaşam çaplarında yaşamları sona ermişti. Yani hiç olmazsa ilerisi biraz açıkdı; ya kötüyü, ya da iyiyi seçecekti. Ama ne olursa olsun arada kalmayacaktı.

tahsin tepecik.  

Ölümün Metresi

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Ölümün Metresi

Bir bahçe, cennet olmalı, ufuk çizgisine kadar dümdüz, çimen ve papatya dolu…

Güneş, güzel güneş, tenimi ısıtan ama gözlerimi kamaştırmayan… güneşi hiç sevmedim, hep aydınlıkta çatılan kaşlarım güneşin nasıl bu kadar fevkalade olabildiğine şaşırmış, kalkmış. Gülümsüyorum. Bir ağaç, hani insanın beyninin arka kısmında bir takım hormonlar salgılayan şu organa benzeyen, hayat ağacı… Kafamı güneşe merhaba demek için kaldırınca farkediyorum sırtımı ağaca dayamış, bağdaş kurmuş oturduğumu, ama ben ağaçları da sevmem, ne zaman sırtımı yaslasam hep canımı yakar sert gövdeleri, şaşırıyorum, nerdeyim?! Sonra bir irkilişle gözlerimi önüme indiriyorum, bir silüet, bir erkek, yüzü yok, sadece elleri var, ellerimizi birbirine çarparak çocukça bir oyun oynamaya başlıyoruz. Kim olduğunu bilmediğim, bunu umursamadığım o adam, eğilip dudaklarıma bir öpücük konduruyor. Şımarık bir kız çocuğuyum içimi dolduran bu huzur bahçesinde, ellerimi belime koyup onu şakacıktan azarlıyorum : -Mızıkçı şey… Beni kendine çekip sarılıyor, tüm bedenimi çekiyor içine, tek vücut olmak denen duyguyu ilk keztadıyorum… Göğün en yüksek katmanından birden düşmeye başlıyorum işte sonra, ağır çekim bir düşüş bu, korku, adrenalin… Zırrrr! Saat okula gitmek üzere uyanma saati. Bu hediye ya da lanet, siz karar verin bana 9 yaşındayken geldi, huzur duygusunu ilk kez o zaman hissettim, hayatın, daha doğrusu hayatımın amacını da o zaman saptadım. Şimdi 9 yıl sonra tekrar bu rüyayı gördüm, son 9 yıldır her gece bu rüyayı görmeye yatıyordum, her sabah da o huzuru bulmaya uyanıyordum. Çok erkek tanıdım, hepsinde o yüzü aradım, bazılarını "o" sandım, yanıldım. Bazen bir zaferde aradım huzuru, bazen yalnızlıkta, bazen o an sevdiğimi düşündüğüm erkeğin kollarında, bazen gerçekten bulduğumu sandım, ama dün anladım ki, hepsi bir yanılsamaymış. Bir huzur bağımlısıyım ben, hiç almadığım bir uyuşturucuya bağımlıyım. Bu gece o rüyaya yatmıyorum, bu gece umuda yatmıyorum, bu gece acıya yatıyorum, farketmenin acısına. Konforu hayal kırıklıklarında bulmuş bir ruhum ben. Cehaletin mutluluğunu yitirmiş, hep fazla hevesli ve meraklı olmuş bir insan gezginiyim. Umutlarım deneyimlerimden az, şaşırmalarım kayıp. Nerde düşürdüm çocuksu heveslerimi, kimin gözlerinde kaldı masum bakışlarım… İsyanlarım, faturalarımdır. Birgün gelecek o kadar isyan etmiş olacağım ki, isyanlarım da kaçacak benden, elimde yine bir jilet, yalvaracağım tüm tanıdık yüzlere bir parça merhamet için, duvarları yumruklayacağım acılarım evrilsin diye, eve kapanacağım birileri arasın diye. Bu kadar düşmeden acılarımla barışmalı, hep daha çok istemeliyim, "son" a dair "son" umudum için, kendi içimdeki terazinin bir küfesini acıyla doldurmalıyım ki, belki öldüğüm an o huzuru hakedebilirim, ölüm meleği, tutar beni dudaklarımdan öper ve, o huzuru yeniden tadabilirim tüm gerçekliğimle… Ve sona ermeden bitmiş bir hayat olmaz benimkisi…*

*Dancer In The Dark:"… and lives that were over before they were spent"

Selin AŞIROK