• Normalleşiyor muyuz (!) ne?!!

    Gündem değişiyor. Her şey eski moduna dönüyor, döndürülüyor. Ekonomi düşünülüyor. Mağazalar, cafe'ler, bar'lar açılıyor. Sanki çok lazımmış ya da insan hayatından değerliymiş gibi. Vak'a sayısı azalmıyor. İnsanlar ölmeye devam ediyor. Ben şahsen daha da artacağını düşünüyorum. Kendi muhitimde yürüyüşe çıktığımda (ki iyi eğitimli tiplerin oturduğu, sosyo-kültürel olarak da iyi diyebileceğimiz bir ...

The Sea Inside

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

 

Kübra Yücel'den "The Sea Inside – Mar Adentroo"

Filmin konusu: Ramon'un geçirdiği talihsiz bir deniz kazası sonucu belden aşası felç olur. Yatağa bağlı kalmaya mahkum olan Ramon kendi hayatına son vermek için yasal izni almak ister.

Not- Film sarsıcı diyaloglar içeriyo özellikle Ramon'un yatağa bağlı kalışı ve bunun onda yarattığı acıyı anlatan cümlelere kayıtsız kalamıyorsunuz.

Umarım izlersiniz ve izlettirirsiniz. Saygılar…    

The Lost Boys

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray'den "The Lost Boys"

Sinema tarihinde kaç filmde Aerosmith & RunDMC düeti "Walk This Way" eşliğinde vampirlerin bir grup genci katlettiğini görebilirsiniz? Ya da içine kutsal su doldurulmuş su tabancaları? Ya da karakterlerin odasının duvarlarında "The Breakfast Club" ve Echo and the Bunnymen posterleri? Ya da müzik setine saplanarak ölen vampirler? Ya da bu sahneye eşlik eden diyalog gibi ("Stereo ölüm!) inanılmaz diyaloglar? Bu sorular çoğaltılabilir ama hepsinin yanıtı aynı: Tüm bunları bir tek filmde görebilirsiniz ve o film de "The Lost Boys" oluyor.

Son derece yavan ve gevşek bir senaryoya sahip olmasına karşın bunu hiç takmayan, tüm amacı eğlenmek ve seyircisini eğlendirmek olan, kendini asla ciddiye almayan, popüler kültüre ilişkin sayısız gönderme ve görsel malzemeyle dolu, kötü adamlarına başrol verip onları neredeyse seyircinin özdeşleşeceği bir şekilde sunan, nefis bir 80'ler soundtrack'ine sahip olan ve "Bütün gün uyuyorsun. Bütün gece parti yapıyorsun. Hiç yaşlanmıyorsun. Vampir olmak çok eğlenceli!" gibi (çevrilmesi gerektiğini düşündüğüm) inanılmaz bir tanıtım cümlesiyle afişe edilen müthiş keyifli bir film.

Zaten sinema tarihinde baş tacı bir kült olarak kendisine çok özel bir yer edinmiş durumda ve senede bir gün kalabalık bir arkadaş grubuyla tüketmek boyun borcu.

Filmin Notu: 6 Gönül Notu: 10 Arıza Notu: 8

1987 ABD yapımı, 97 dakika   

The Hunger

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray'den "The Hunger"

Yönetmen: Tony Scott Oyuncular: Catherine Deneuve (Miriam), David Bowie (John),  Susan Sarandon (Sarah Roberts) 1983 ABD yapımı, 97 dakika

Sadece oyuncu kadrosuyla bile gönül Grand Prix'mizde "Jackpot" yaptırabilecek bir film "The Hunger". Ama bundan çok daha fazlasına sahip. Bir kere, genelde niteliksiz ama seyirci etkisinden fazlasıyla nasiplenen "cool" filmlerin yönetmeni Tony Scott'ın debut filmi. Ayrıca bir vampir hikayesi anlatıyor, ki bu bile tek başına çok çekici taktir edersiniz.

Manhattan şehrinin en kusursuz şekilde kullanıldığı, ayrıca büyüleyici müziklere sahip bir film (hele de unutulmaz açılış sahnesinde Bauhaus grubunun söylediği "Bela Lugosi's Dead"). Ve son olarak gücünü, uyarlandığı romanın yazarı Whitley Streiber'dan alan inanılmaz sağlam temaları var. Bir insan evladı, cool ya da arıza bir filmden daha fazlasını bekleyebilir mi? Beklerse, ona insan evladı diyebilir miyiz hâlâ?

"Açlık", metropol insanlarının hayvani güdülerle kendinden geçtiği tipik bir gece kulübündeki açılış sahnesinden, ucunu açık bırakarak seyirciyi kişisel bir tercihe davet ettiği finaline kadar insanın aklını başından alan katıksız bir başyapıt. Deneuve ile Sarandon'ın seviştikleri ya da Deneuve'ün yoldan "kaldırdığı" bir delikanlıyı parçalayıp yediği ve akan kanı Sarandon'a içirdiği sahne gibi sayısız unutulmaz anla dolu, insanın bilinçaltındaki dehlizlerde ilerleyen bir kâbus.

Filmin notu: 10 Gönül notu:10 Arıza notu: 10  

The good the bad and the ugly

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Drool'dan kısa ve öz bir kritik "The good the bad and the ugly"

Sergio leone nin cektiği en arıza western.

Film, İspanya ve Portekiz'de çekilmiş. üstelik italyan yapımı. başrollerde lee van cleef eli wallach ve clint eastwood. müzikler ennio morricone.

konu ise 2 adet kafa avcısı ve 1 bandido iç savaş sırasında bir hazinenin peşine düşerler ve istemeyerk de olsa ortaklık kurmak zorunda kalırlar.

Bir alıntı:

the good : there are 2 kinds of people in this world my friend . those who have loaded guns..those who dig. you dig…  

(bu dünyada 2 çeşit insan vardır dostum. dolu silahı olanlar ve kazanlar.. sen kazıyosun)    

The Evil Dead

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray'den "The Evil Dead" İki çift sevgili ve bir tane de bakire single olmak üzere beş enerjik kolej çocuğu tatile çıkar. Seçtikleri yer ise ıssız bir ormandaki terkedilmiş bir kulübedir (insan başka nerde tatil yapmak ister ki?). Burada (bir kitap ve kaset başta olmak üzere) birtakım gizemli şeyleri kurcalayıp ormandaki kötü ruhları canlandırır ve şu özlü vecizenin doğumuna tanıklık ederler:  "İnsanın  başına ya."

Öyküsü böyle olan bir filmin kendini ciddiye alan, ciddi olmaya çalıştıkça daha da zavallılaşan, yenilikten yoksun can sıkıcı bir "trash" olmasını bekleriz, değil mi? Heyhat! Usta yönetmen Raimi bu klişe öyküyü öyle bir mizah anlayışıyla ele alıyor, klasik korku türünün kodlarını öyle bir altüst  ediyor ki, çocukluğunu 80'lerdeki video furyası döneminde yaşayan ve bu filmi hemen her hafta en az bir kez kiralayıp seyreden bizlerin hayatları boyu unutamayacakları bir "mucize" çıkıyor ortaya (Raimi'nin filmi 16mm olarak, 350 bin dolar gibi mini bir bütçeyle kotardığını hatırlatmak gerek).

Sinema tarihinin kült korku başyapıtlarına yapılan sayısız gönderme, Bruce Campbell gibi bir B-filmleri yıldızı, ağaç tarafından tecavüze uğrayan (!) bir kız, finaldeki efektler, dinamik kelimesiyle anlatılamayacak bir kurgu çalışması ve kamera kullanımı gibi sayısız unsuruyla hafızalara kazınmış eşsiz bir film.

Filmin Notu: 6 Gönül Notu: 10 Arıza Notu: 10

1983 ABD yapımı, 85 dakika

The Cook, The Thief, His Wife and Her Lover

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray'den "The Cook, The Thief, His Wife and Her Lover"

Yönetmen: Peter Greenaway Oyuncular: Richard Bohringer (Richard Borst, Aşçı), Michael Gambon (Albert Spica, Hırsız), Helen Mirren (Georgina Spica, Hırsızın karısı), Alan Howard (Michael, Aşık), Tim Roth (Mitchel) 1989 Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda yapımı, 123 dakika

Albert, insana ansiklopedide "maganda" kelimesinin karşısında onun resminin bulunduğunu düşündürtecek kadar kaba, itici bir gangster. Georgina, onun iğrençliklerine artık katlanamayan, bugüne kadar da nasıl katlandığı meçhul, ıstırap içindeki karısı. Richard, Albert'ın sponsorluğunda işlettiği restoranda her akşam onu ve yalaka tebaasını ağırlayan, bu süreçte evliya sabrı ile "ayıya dayı diyen" aşçı. Ve "adam", aynı restoranda tek başına bir masada efendi efendi yemeğini yiyip kitabını okuyan Yahudi bir centilmen.

Georgina ve söz konusu adam, bir gece aralarındaki çekimle birbirleriyle hiç konuşmadan restoranın tuvaletinde sevişir. Hatta olay, bir süre sonra restoranın mutfağında, pişmekte olan yemeklerin arasında ve Richard'ın "yardım ve yataklığında" devam eder. Ve fakat, her ne kadar burnunun dibinde cereyan eden hadiseyi uzun süre göremeyecek kadar kör ve aptal olsa da, önünde sonunda olayı öğrendiğinde Albert'ın intikamı acı olacaktır.

Sinema tarihinin en özel, egosu en şişkin ama en entelektüel yönetmenlerinden biri olan Greenaway'in bu en iyi filmi, analistler tarafından Thatcher dönemi İngiltere'sinin bir alegorisi olarak okunuyor. Bu tip yorumlara ve her türlü fikre açık hikayesi bir yana, filmin görselliği insanın aklını durduracak kadar güzel. Her karenin yönetmen tarafından tek tek tablo intizamı ile tasarlandığı çok açık. Renkler ve ışığın kullanımı bir süre sonra seyirciyi bir meditasyon seansındaymışçasına kendi ruh hali içine çekiyor. Öyle ki, seyretmeden tam olarak "ne olduğunu" asla anlayamayacağınız bir film bu. Sinema tarihinin en yi filmlerinden biri.

Filmin Notu: 10 Gönül Notu: 9 Arıza Notu: 10

 

The Conversation

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray'den "The Conversation" kritiği

Yönetmen: Francis Ford Coppola Oyuncular: Gene Hackman (Harry Caul), John Cazale (Stanley), Allen Garfield (William P. "Bernie" Moran), Frederic Forrest (Mark), Cindy Williams (Ann) 1974 ABD yapımı, 113 dakika

Watergate skandalının dumanının tüttüğü, tüm dünyada insanların daha şüpheci olmaya başladığı bir dönemde çekilen "The Conversation", belki de Coppola'nın en iyi filmi.

İşinin ehli, dinleme konularında uzman bir istihbaratçı olan Harry, aldığı gizemli bir görev doğrultusunda bir çiftin konuşmalarını kaydeder. Sonucunda 3 kişinin ölmesiyle sonuçlanan bir önceki işinden dolayı zaten ağır bir vicdan azabıyla yaşayan Harry, bu çiftin de sonunun pek hayırlı olmadığını fark eder ve olayı kurcalamaya başlar.

Teknolojinin gelişmesiyle özel hayatın mahremiyetini didik didik eden istihbarat servislerinin etik bir sorgulaması, baş döndüren bir ses kurgusu, özenli ve incelikli bir senaryo, başta Hackman olmak üzere Harrison Ford ve jenerikte adı yer almayan Robert Duvall'ın göz kamaştıran performansları, röntgencilik üzerine söyledikleri vb. pek çok artıya sahip film, aynı zamanda sinema tarihinin de en iyilerinden..

Gene Hackman'ın inanılmaz bir paranoya duygusu içinde kendi evinde dinleme cihazı aradığı ve evin altını üstüne getirip her şeyi söktükten sonra oturup saksofon çaldığı sahne, arıza notuna tavan yaptırıyor.

Filmin notu: 10 Gönül notu: 10 Arıza notu: 10  

The Blackout

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray'den bir film kritiği daha "The Blackout"

Yönetmen: Abel Ferrara Oyuncular: Matthew Modine (Matty), Beatrice Dalle (Annie 1), Dennis Hopper (Micky), Claudia Schiffer (Susan), Sarah Lassez (Annie 2) 1997 ABD yapımı, 94 dakika

Matty, sevdiği kadının (Annie) kendisinden hamile kaldığını öğrenir. Çocuğu kabullenip kadına evlenme teklif etmekte gecikince (ilk öğrendiği andaki şaşkınlığı [doğal olarak] büyük bir kavgaya yol açmıştır) bebek bir kürtaja kurban gider ve Matty tam anlamıyla "zıvanadan çıkar". Onu 1.5 yıl sonra Susan adında bir başka güzel ile kurduğu sakin evliliğinde ve huzur dolu yeni hayatında görürüz. Ve fakat bu sükunet çok uzun sürmez ve vicdanı onu 1.5 yıllık o "kararma" ile yüz yüze getirir.

Aslında böyle özetleyince berrak gibi görünen bir hikaye ama yönetmenin anlatımı hiç de öyle değil. Kahramanımızın yeniden alkol ve uyuşturucuya döndüğü için allak bullak olmuş zihninin resimlerini arayan yönetmen, kim olduğunu bilmediğimiz ama elindeki video kamerayla durmadan çıplak kadınları çeken ve sürekli konuşan acayip adamın videosundaki karmaşık görüntülerde buluyor bu resimleri. Ortaya çıkan sonuç seyirci için son derece yorucu, içine girilmesi zor bir deneyim ama Ferrara'nın kurduğu görsel yapı, söylemek istedikleri ile o kadar güzel uyuşuyor ki; yönetmenin niyetini anlayan ve zaman geçtikçe daha da olgunlaşıp yerine oturan bu anlatımın tadına varabilen seyirciler için de tarifi zor bir görsel ziyafete dönüşüyor.

Tüm dünyada ne seyircinin ne de eleştirmenlerin tuttuğu bu sahipsiz başyapıt, naçiz kanaatimce 90'lı yılların en iyi 15 filminden biri.

Filmin notu: 10 Gönül notu: 10 Arıza notu: 10  

The Big Lebowski

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray'den benim de çok sevdiğim bir film: The Big Lebowski

Jeffrey Lebowski (nam-ı diğer "Ahbap") işsiz, tembel, gamsız; hayatta beyaz rus isimli içki ve bowling dışında hiçbir şeyi iplemeyen bir tiptir. Bir gün iki adam evine girer, Ahbap'ı biraz hırpalar ve onun karısının, patronlarından aldığı borcu geri ödemesini isterler. Ama Ahbap'ın bi karısı yoktur, parmağında bir nikah yüzüğü de; hatta evindeki klozet oturağı da yukarıdadır. Dolayısıyla iki salak gangster yanlış adamı yakalamıştır. Bunu kendileri de anlar ve çekip giderler ama gerçeği öğrenmeden hemen önce içlerinden biri (Woo) Ahbap'a gözdağı vermek amacıyla onun oturma odasındaki halıya işemiştir. Ve o halı odayı gerçekten dolu göstermektedir.

Öte yandan gangsterlerin asıl aradığı adam Kore gazisi, tekerlekli sandalyeye mahkum, koca bir malikanede yaşayan ve hoppa bir genç karısı olan diğer Jeffrey Lebowski'dir. Ahbap, bu durumdan hareket ederek sidik lekeleriyle telef olmuş halısını, adamların halısına işemek istedikleri asıl adam olan Büyük Lebowski'den tahsil etmeye karar verir. Karar verme aşamasında, Vietnam gazisi Polonyalı lanet bir Katolik olduğu halde, eski karısı Cynthia yüzünden din değiştirip Yahudi olmuş arkadaşı Walter'ın,  Ahbap'a verdiği gazlar da etkiliı olur bu arada:

-Neden gidip karısı bütün kasabaya borçlansın? Ve neden gelip senin kahrolası halına işesinler? Yanılıyor muyum ha, yanılıyor muyum?! -Hayır yanılmıyorsun dostum. -O halı odayı gerçekten dolu gösteriyordu, di mi Ahbap? -İyi bildin dostum.

İlk on dakikası bu hikayeyle başlayan film, devamında inanılmaz derecede komik, insanın karnına ağrılar girmesine ve gözlerinden yaşlar gelmesine vesile olan sayısız espri eşliğinde ve iki saatlik bir şölen şeklinde süregidiyor. Coen kardeşlerin kendilerine has mizah anlayışının belki de en yetkin nüvesi olan bu nadide başyapıtı, şimdiye kadar yaklaşık 200 kez seyrettiğim ama hala aynı esprilere gülebildiğim (ve bu durumdaki tek ademoğlu olmadığım) düşünülürse, sinema tarihinde en sevdiğim filmin bu olduğunu söylemekte bir beis görmüyorum. O mizah anlayışını yadırgamayan her sinemasever de filmi gördüğü zaman aynı şeyleri yaşıyor. Ahbap rolündeki Jeff Bridges belki de gelmiş geçmiş en isabetli oyuncu seçimi. Aynı şekilde Walter rolündeki John Goodman da öyle. Tam anlamıyla tadına varabilmek ve tüm ayrıntılara hakim olabilmek için en az on kez seyredilmesi gerektiğini hatırlatmakta fayda var.

Son olarak muhteşem diyaloglardan bir seçki: -"O benim kız arkadaşım değil, lanet olası bayan arkadaşım. Sadece döllenmesine yardım ediyorum." -"Hiçbir şeye aldırmaz, o bir nihilist." "Bu çok yorucu olmalı." -"Sen de kim oluyorsun dostum?" "Maude'un bir arkadaşı." "Ya, öyle mi? Kıçı kırık bir arkadaş mı sadece?" -"Seattle Yedilisi'ni duydun mu? O bendim işte. Ve. diğer altı herif daha." -"Smokey de benim gibi bir barışçı dostum. O da bir askerlik karşıtı, ve o. kırılgan. Ve sorunları var.." "Sorunları mı? Yani barışçılık dışında mı?" -"Vietnamlılar.. Siyah pijamalı adamlar dostum. Çok sıkı düşmanlar…"

Filmin notu: 10 Gönül notu: 10 Arıza notu: 10

1998 ABD yapımı, 127 dakika

Tesis

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

TESIS (TEZ) 1996

İspanyada bir üniversitede sinemada şiddet konulu bir tez hazırlayan Àngela, tezine yardımcı olması için, korku filmlerine ilgi duyan Chema ile iletişim kurar. İkili proje için çalışırlarken ellerine, gerçek cinayet görüntülerinin olduğu bir snuff film geçer.

Filmin kaynağını araştırmaya başladıklarında, okulda kütüphanenin arkasında gizli bir bölme ve farklı filmlere ilgi duyan bir grubun varlığını keşfederler…

Diğerleri ve Aç Gözlerini gibi filmlerle, kısa sürede korku sinemasının hatırı sayılır isimlerinden birine dönüşen Alejandro Amenàbar'ın 24 yaşında çektiği film, 1996 tarihli bir başyapıt.

ONUR KILAVUZ'UN YORUMU:

Alejandro Amenabar'ın dünya çapındaki ilk filmi. Snuff hakkında bir başyapıt. üniversitede şiddet konulu bir tez hazırlayan Angela, bir genç kıza işkence yapıldığını gösteren bir video kaset bulur. İşin ilginci kız daha önce Angela'nın okulunda okumuş ve kaybolmuştur. Amenabar'in gelecekte ne kadar parlayacağını bu filmden de anlayabilirmişiz, o yıllarda seyretseymişiz.

Onur KILAVUZ oklavuz@gmail.com