• Normalleşiyor muyuz (!) ne?!!

    Gündem değişiyor. Her şey eski moduna dönüyor, döndürülüyor. Ekonomi düşünülüyor. Mağazalar, cafe'ler, bar'lar açılıyor. Sanki çok lazımmış ya da insan hayatından değerliymiş gibi. Vak'a sayısı azalmıyor. İnsanlar ölmeye devam ediyor. Ben şahsen daha da artacağını düşünüyorum. Kendi muhitimde yürüyüşe çıktığımda (ki iyi eğitimli tiplerin oturduğu, sosyo-kültürel olarak da iyi diyebileceğimiz bir ...

BF’nin Günlüğünden

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

BF'nin Günlüğünden

Saat 21:38 carsamba 10 dakika sonra sampiyonlar ligi finali oynanacak. Esasinda pek ilgilenmiyorum. Ama yinede bos bos seyretmek isterdim(ÇS)

21:47 yahu ÇSde 3 kisiyiz. Elektrik kasiyorum. 21:50 Hmm. bisiler oldu. Insanlar tam uzerimde futbol seyrettikleri icin, gol olunca anlayabiliyorum. 21:58 son zamanlarda hep ezan okuyan bir imam sesi duyuyorum. sesi daha cok cikiyor sanki 22:12 Kuzenimle konustum. Basim "O"nunla dertte…

00:30 Macin 2. yarisina bi takildim. Kac saattir izliyorum. 6dkda 3 gol gordum. Ama aklimi sikeyim. Suphesiz ki bunun acisi cikacak! 02:30 Maci seyrettim ama yapmam gereken dersleri de yaptim sayilir. Olan uyku saatine olacak, sabah 9:40.

saat 20:00 persembe son 4 ders saati… fizikten, konulari iyi oturtursam finalde çakarim. cok yoruldum ayrica bugun. 4-5kez ringe bindim. git gel git gel. bir kere gelirken, 3. yurdun arkasinda kazi mi ne yapiyorlar, demiride yolun uzerine oyle bir koymuslar ki, yarim metre falan havada. tabii ben kim bilir neye takildim zihinde, gormedim, carptim."ananizi sikeyim" de dedim tabii. pantolon pas oldu. kolum acidi simdi.

23:34cuma ablam,annem ve ahmetle gorustum. epey sikildim mi desem, artik bilemiyorum. calculustan konularin bitmesine cok az kaldi. tek istegim finallerin iyi gecmesi.

17:24 pazar biktim

15:54 pazartesi fizik bitti. no more 106… durmak bilmiyorum. 120ye basladim. ama bu sefer not alacak bile zamanim yok. bakalim nasil yetistirecegiz.

bilmedigim bir saat: pink floyd yazsam… her sey pink floyd ile daha guzel. echoes…

23:14 bjk maglup oldu efes karsisinda. bu konular yetismeli. offf. buraya kadar getirdim., birakmamaliyim ama yeter ulan. amina korum odtununde zodtununde. belki simdi terbiyesizlik yapiyorum. hos bir sey olmayabilir. ama herkesin direncinin kirildigi bir nokta vardir. sikerim ya. cocuk oyuncagi mi lan bu. amina koduklarim. siktir la, hassan, la hakki, cikar bunlari disari. ne alaksi var?

09:55 sali ÇS semalarindayim yine. bugun gercekten siki calismam gerek. yoksa penisi tutacagim.

7ye git sor oradan soylerler pHi.

10:50 aslanim. kaplanim. hadi. 17:40 son 6 konu.daha sinav sorulari var. tekrar var. anlamadigim yerler var.  Susuyorum.

persembe gece 02:00 hmm. %80 bitti sayilir.

07.06.2005/sali/11:20 oglen uzun sure oldu bir seyler yazmayali. son finalime 2 gun kaldi. tempomu koruyabilirsem iyi gececektir. gecen zaman araliginda ilginc gelismeler oldu.

bolumde bir kizla konusurken, daha dogrusu tam bir seyler soyleyecekken,  gozlerinin icinde kayboldum adeta. konusamadim. acaba kizardim mi diye dusunuyorum. kizi pek tanimiyorum. merhaba,merhaba gibi. yalnizca bir kere kutuphanenin onunde sinavinin nasil gectigini sormustum. konusmustu. guler yuzlu.

duygularim karman corman sanirim. daha da ilginci var. dun gece internete girdigimde "O" mesaj atti. 2 saat falan konustuk ne konustuk? ne konustuk? tam hatirlayamiyorum. tek gordugum, anladigim, aslinda onu ne kadar cok ozlemis oldugum. ayrilali fazla olmamisti. 19mayis(ayrilik gunumuz sanirim)tan sonra cok kotu oldugunu, kendini kotu hissettigini soyluyor. o ayrildi benden. bir sabahki kizginligimla bir suru kirici sey soyledim. daha sonra hep bilindik hikaye. genc hatasinin farkina varir… daha dogrusu onu ne kadar uzdugunun… hem de "O", "bak seni ne kadar cok seviyorum" derken yaptim bunlari… cok ozur diledim. ama istemedi. inancinin gittigini soyledi. dun gece bir farkliydi. anlam veremedigim cok sey soyledi. sanirim anlam vermek istemedim. " bir zamanlar evrenin ortasinda sen ve ben vardik. simdi bana niye boyle davraniyorsun? tum gun bilgisayar acikti, belki gelirsin diye bekledim" dedi bunu cok sevdim. evrenin ortasinda ben ve onu. eger pismansa bile bunu soylemeyecektir. Sebebi cok. gurur yapacak. hayir bitmesi gerek deyip, cekip gidecek. ben de arkami donecegim. belki farkinda bu ayriligin su anda olmamasi gerektiginin, soyledigim gibi… ama bunu benimle paylasacagini sanmiyorum. . . . bu eng102 hocalari tam birer orospu cocugu. millet odevleri baskasina  yaptiriyor. bizim anamiz aglasin. O.Y. tam bu tanima uyan biridir. duyurulur.

bolumdeki kiz calculusten kalmis. finali yuzunden sanirim. daha once soyledim mi hatirlamiyorum. bir erkek arkadasi var. aslinda o kadar sorun degil. zaten aramizda pek bir sey olmasini istemiyorum. iliskimiz bir yonde gelirisirse, buyu bozulacaktir. gozlerine baktigimda, vucudum kilitleniyorsa, bunu bozmak istemiyorum acikcasi.

– evet bu kokuyu hatirliyorum. icime cekmeye doyamadigim koku bu. – ya off. benim hayatim neden boyle gidiyor?

oglen, yarin bana zaman ayirmasini istedigim biri( bkz: "O"), bir suru sey ima edip "hayir" diyor. simdi kalkip beni ariyor. "nerdesin, kizilaydayim bulusalim…" off yazamayacagim. sikicem. hayir dedim en sonunda. "gorusmeyelim" dedim. sikicem kizinida dostunuda sevgilisinide, okulunda amina koyim. yeter be!. nedir bu stres.

11:20 gene "O" aradi. ba$i agriyormu$. banane amina koyim… sustum zaten telefonda. o da kapatmasi gerektigini anladi.

vurgulayarak "kendine dikkat et" dedi. tesekkurler. epey dusundun/uyorsun  beni… — BF…  

Takım Elbise Suratlı Adamlar

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Er Yiğit'den "Takım Elbise Suratlı Adamlar"

Sana gönderdiğim havalenin 5ni banka masraf olarak kesmiş…

İçerde beklerken kızın biri üzerime kustu üzerimi temizlemeye çalışırken…

Cep telefonumu çaldılar… Karakola gittim dünyayı gördüm içeri girdim kendime geldim

Ezber yaptım tek tek anlattım… Pek ciddiye alınmadım…

Kendime yeni cep telefonu aldım.

Zaten fazlasını da beklemiyordum ayağım kaydı düştüm yere kalktım kimse gülüyor mu diye bakmadım.

Bir albüm aldım köşedeki cd ciden… Türkçenin için ettim kirayı ödememiştim müziğin sesini açamadım sessizce dinleyince albümü beğenmedim saç sakal traşı olmadım yiyecek bir şey yoktu eve son param sana havale… Dün geceden kalan bozulmuş biraları aç karna içtim kafam pek güzel olmadı sarhoş olmaya çalışmıştım oysa yarın önemsiz bir gündü diğer günde öyle…

Gece pencereden sokağa baktım köşede uyuşturucu satan çocuğu aldılar… Üst kattaki çift yine kavga ediyorlardı birkaç piç parka oturmuş bally çekiyorlardı. Son sigaramda kül olup bitiyordu evi bok götürüyordu…

Derken kapı çaldı az çok tahmin ederek kapının deliğinden baktım karşımda meymenetsiz ev sahibim kirayı istemeye gelmişti değil kiraya bir paket sigaraya param yoktu boğulmaya başladım açmak istemiyordum.

– İçerde olduğunu biliyorum aç şu lanet kapıyı kirayı ver!

– ???

– Sana diyorum lanet olası evden bok kokusu geliyor kirayı ver ya da defol git evimden…

– ???

sessizlik devam eder..

Sonra söylene söylene o defolup gitti ama nereye kadar gidebilirdim ki kapının altından içeri atılan kredi kartı ekstrelerini aldım limit aşımına uğramıştım. Telefon borçtan kesilmişti bilgisayar bozuktu ışıkları açmıyordum.

Aynen ilk şarkı da kafa sallamaya başladım şimdi sarhoş oluyor ve her şeyi unutuyordum bu sefer ses açıktı kapı çalsa bile duymamalıydım.

Takım Elbise Suratlı Adamlar (kreş)

Sağım solum önüm arkam hepsi palavra Sendemi brütüs onlara uydun sonunda  

Ne oldu bak…

Sana bana benzemez ki onlar Takım elbise suratlı adamlar Kapıdan kovsan bacadan damlar Takım elbise suratlı adamlar

Kendi dilimde duyduklarımdan utandım Bu mu benim bu mu benim geleceğim?

Ne oldu bak…

Sana bana benzemez ki onlar Takım elbise suratlı adamlar

Kapıdan kovsan bacadan damlar Takım elbise suratlı adamlar

Geliyorlar üstüme üstüme Biliyorlar yerimi yerimi Duyuyorlar sesimi sesimi Okuyorlar fikrimi fikrimi

Sana bana benzemez ki onlar Takım elbise suratlı adamlar Kapıdan kovsan bacadan damlar Takım elbise suratlı adamlar

Sana bana benzemez ki onlar Takım elbise suratlı adamlar Toprağı kurutan yabani otlar Sonunda onları ben sökücem

Aslında derin bir telaş hakimdi içimde, gelenin bir dost bir kurtarıcı bir umut ışığı olmasını istiyordum o lanet olası kulaklarım bu sebeple zilin sesini bekliyordu sanırım. Gece yarısına kadar bekledim kimse gelmedi.

Geç olunca ışığı yaktım kanepeye uzandım orada öylece ve anlamsızca düşünürken sen geldin aklıma… ve ben uyuya kaldım…

Sabah uyandığımda yine işe geç kaldım yine lanet ettim içkiye hızlıca merdivenlerden inerken bir kadına çarptım. Kadın ağlıyordu o an anladım ki dün gece uyuşturucu satan çocuk öldürülmüştü ve bu kadın onun annesi idi. Ben hala hayattaydım bunun bir anlamı yoktu.

İçimdeki adam düzene isyan eden bir serseri, dışımdaki adam sisteme boyun eğen bir beyefendi olmuştu. Kirayı banka hesabına yatırdım kartların borçlarını ödedim evi temizlettim. Telefon faturalarını ödedim.

Pislik pisliktir kısa bir süre sonra işten kovuldum geç kaldığım için ve anladım ki beyefendi olan her zaman kaybedecek dünyayı takmayanlar ise bir gün elbet kafaya takılacak kişilerdi.

Evden taşındım. Telefon bağlatmadım kredi kartlarını iptal ettirdim. İçimdeki sese kulak verdim ben bir serseri olmak her şeyden daha önemli idi. Ve bazen hiç bir şey olmasa bile bir çözüm yolu mutlaka çıkıyordu. Örneğin bir bankayı soyma planı yapmak. Marketten bir şeyler araklamak… Önüne çıkan ayyaşları tartaklamak bunlar suç değil gerçeğin ta kendisi idi bunları severek değil ama sevmeyerek hiç değil yapıyordum mutlu değildim ama mutsuz da sayılmazdım.

Kimseye benzememek ve kimse gibi olmamak dünya içinde kaldığı sürece insanı mutlu eder. Bunların bir rüya olması ve hiç bir şeyin bu kadar derinden rahatlık veriyor olmaması gerçekten üzücü sayılabilir ve herkes ancak kendi beyninin kapasitesi kadar düşleyebilir hayal edebilir veya yanılabilirdi. Eminim ki yanılmak güzel bir şey ama yanılmaya çalışmaktan ve yukarıda olanların olmamasını sağlamaktan vakit kalmıyor. Sabah 5.45 sularında uyandım. Sıcak suyun altında derin bir duş aldım. 6.30’da evden çıktım 7.00’da ofisi açtım çay ocağının fişini taktım. Gerekli belgeleri masamın üzerine yerleştirdim. 7.30’da çaycı geldi çayı demledi ve ilk çayı bana getirdi her zaman ki gibi çay ve sigara keyfimi yaptım elemanlar geliyordu.

Hiçbir şey değişmemişti lanet olası hayatımda ve ben bundan bu günde rahatsızlık duyuyordum.

Takım elbise suratlı adam 16/03/2009 saat 10.54  

Çıkış (tüm bunların olmasını hiç istememiştik)

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Çıkış (tüm bunların olmasını hiç istememiştik)

*bir Radiohead yazısı*

3 temmuzun erken saatlerinde gezegenimiz bir grup beyaz saçlı adamın yorgun gözlerle,yazılmış en güzel şarkılarından birkaçını canlı olarak sergilemesine tanık oldu.bu eşsiz 20 dakikanın sonunda aklımda tek bir soru vardı.pink floyd dışında başka hangi grubu 15-20 yıl sonra tekrar sahnede gördüğümde gözlerim dolacak,kalbim sıkışacak o kısacık sürede an be an biraz daha farkına varacağım yaşlandığımın ve dolup taşan hüznün ardında soğuk gölgede bir gülümseme yer bulacak kendisine? ben ve benim kuşağımdaki pek çokları için bu sorunu tek bir cevabı var;radiohead.işte bu yazı neden cevabın onlar olduğu hakkında.

Kariyerlerine bilmem kaç yılında….ardından creep bilmemnesi….ok computer hadisesi…..kid a ile yerinden oynayan taşlar..sonrasında gitgide keskinleşen politik söylemler…vs…vs…tüm bunların çok ötesinde bir şey,hatta bunların arkasına saklanıp kendisine yaşam alanı sağlayabilmiş bir şey radioheadi eşsiz kılan.daha çok birkaç solgun yüzlü,çelimsiz adamın gözlerimize nasıl baktıkları,kulağımıza neler fısıldadıklarıyla ilgili…

Yaklaşık 10 sene önce başlayan bir hikayedir bu.birinin bize “buraya ait değilim” demesiyle tanıştık onlarla ve sadece bu söz ile bile akşama misafirliğe gelmelerini ve biraz dertleşmeyi ister olduk.gençliğin asiliğini daha bir barındıran ilk albümde thom pek çok şarkıda tüm gücüyle bağırıyor,nakaratların arasına koydukları sert gitar rifleriyle o yaşların heyecanını,isyanını içimize taşımayı başarıyordu."kader..elimi tut ve beni dünyadan koru;ben seni düşünüyorum..nasıl uyuyabiliyorsun;sen varken ..neden kendime inanayım; dokunduğum herşey taşa dönüşüyor" diyorlardı ve "ben bir sürüngenim".ardından engeller çıktı karşımıza. her şeyin ve herkesin kırıldığı haykırılmış,gezegenin korku denizinde bir silah gemisi olduğu fark edilmiş, kurşun geçirmez olmak hayal edilmiş ve birşeyler cehennem gibi acıtmıştı. siyah yıldızları suçlayarak pansuman yaptığımız kayıp aşkımıza son bir kez baktık,neye dönüştüğümüzü fark etmeden. peter pan yaşlanmaya başlamıştı ve karar verildi”bu makine artık iletişim kurmayacak”……ve durmadan bir şeyler değişti ,değişti..sora o şeyler bambaşka şeyler oldular sonra bir anda hiçbir şey kalmadı. gökdelenlerin altında kendini küçücük hisseden ,ertesi gün patronu kendisini azarlayacağı için uyuyamayan, anlayamadığı sayılar tarafından yaşamı kontrol edilen,terkedilmiş ama ağlayamayan, gördüklerine inanabilmek için seferber ettiği algılarının malubiyetinde felç olan uzaylılar oluverdik.. kızgın,yorgun ve çaresizdik..sonunda pes ettik:ok computer.artık radiohead in sözleri ve müziği kalp atışlarımızdaydı.her şarkıda ayrı bir vokal vardı,thom daha önce duymadığımız seslerle konuşuyordu.bazen sakin ,bazen öfkeli yada herkesin çıldırdığı bir dünyada uykusuzluğa mahkum edilmiş ve 24 saat kırılmaya hazır birinin sesine ,kimi zaman bir radyo cızırtısı,kimi zaman bir bilgisayar sesi katılıyordu.bir kez daha fark ediyorduk rüzgarın arkamızdan esmediğini.albümü dinleyip sokağa çıkanlar daha yabancı adımlar atıyorlar kimileri sürekli arkalarına bakıyorlardı..thom ve biz daha önce dünyada kimsenin durmadığını bir yerde durduk ve daha önce geldiği hiç görülmemiş bir otobüsü beklemeye koyulduk beraber.herbirimiz alarmlarımızı parçalamak istedik,hatırlanmadığımıza ağladık,büyüdük bizimle uğraşmayın dedik,artık biraz yavaşlayın aptallar diye bağırdık kocaman bir dünyaya.şansımızın dönebileceğine son kez onlarla inandık,kanatlar büyüteceğimize ve bu filmden bir çıkış olduğuna…bir barda otururken kulak misafiri olduğumuz yan masadaki sohpetten, aldatıldığımızı öğrenir gibi..bir ayağımızda en sevdiğmiz ayakkabı,bir ayağımız çıplak ,yağmurda yürür gibi…ev özlemi,bırakıp gitmek. ve……… ilk çocuk aramıza katıldı büyük yangının ortasında..dünden kalan limon tadı daha geçmemişken.duvarlarda gölgeler,bitmeyen sarmal düşüşler, tanıyamadığımız kendi sesimiz,çiftliğe bir bakış,gemiyi terk etme zamanı…son çığlıklar..bu sefer başka çaremiz yoktu ve elveda dedik bir şeye:”ben burada değilim ve bütün bunlar olmuyor” sizinle sonraki yaşamda karşılaşacağız……buzul çağı.artık thom sahnede sara nöbeti geçirir gibi dansediyor,titrek solgözünde kızgın bir bakışla bunları haketmiş olamayacağımızı söylüyordu…. ……derken bir rüzgar daha esti ve alevler bir kez daha çıldırdı.buralarda yanacak bir şey kalmadı artık diyenlerimiz yanıldılar.yangın bu kez geçmişimize göz dikmişti.bir kez daha başladı..tekrar ve tekrar…..bir zamanlar el sıkıştığımız aslanlara yem olduk,çamurlu nehirlerde çırpındık..aldatılıp bekletilmiştik. gördüğüze yemin ettiğimiz ışık aslında orada değilmiş…hatıralara da bakamayacağımız zaman gelip çatmıştı işte.yeraltı yuvalarımızın kapısı bir kez bile tıklatılmadan kırıldı ve yakalandık….. devam etti.çizgiler,rakamlar ekledik kendimize.ruhlarında barkot barındıranlara karşı ,güçsüzlükte gülme yeteneği ……….ve sonunda çöküşün müzikal manifestosu gökyüzünü titretti. bu sefer”artık çok geç” diyordu komşumuz.bizim sonlandığımız yerde başkalarının ayak izleri var !ikiyüzlü oportunistler,hırsızlar,bizi yöneten ahmaklar,görebildiklerini sananlar,elektrik kesintileri, dünün başlıkları ve niceleri bu sirkte kollarımıza düştü.denedik ama artık yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu.belki sadece tüm bunların çocuklarımıza olmasına izin vermemek..thom un follow me around da babasına küsen bir çocuk gibi:”did you lie o us tony?we thought you were different”demesinin üzerinden çok zaman geçmişti.yeni günde her yeri “x” kapladı…daha büyük şeyler olmak üzereydi…daha yırtıcıydık..sonsuza kadar, evimizde….ve hayat buruştukça buruştu.herhangi bir hikaye buradan çok önce biterdi.ama bizimki böyle hikayelerden değil.ve işte o yüzden seneler sonra radiohead ile gözlerimiz dolacak ve yine bir an için kendimizden kurtulacağız… ..kafamızda iki renkle….

Muratski  

7, 17, 27, 37…

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

7, 17, 27, 37…

oturmusuz 27 yasindaki ben, 17 yasindaki ben 7 yasimdaki benle sabah kahvalti yapiyoruz. 7 yasindaki ben ekmekten araba yapmiş masanin uzerinde bardaklarin arasinda suruyor. az kalsin cayi dokecekken ustune son anda catala ani bir fren yaparak carpiyor ve ekmek arabasi ters donuyor. 17 yasindaki ben uzanıp catali cekiyor onunden. yardimsever besbelli. cocuklarida seviyor gibi davraniyor. ama corabinin icine sikistirdigi sigar apaketi rahatsiz etmis olacakki surekli bacagini kasiyip duruyor. gozu disarda. giyinmis okul ceketini ama gitmeye niyeti yok. ama 7 yasindaki beni kime birakacak onu bilmiyor muhtemelen. yoksa simdiye coktan giderdi. bense kahvalti masasinda oturuyorum uzun zamandir. bikac bardak cay ictim. cay tabaginda dondurdugun 4 sigara izmaritini sayiyorum. bir parca peynir atiyorum agzima.

7 yasimdaki benin kaza yapan ekmeginden bir parca kopartiyorum. bu yeterli bir kahvalti icin diyorum. 17 yasindaki ben kalkip mutfaga zeytin kasesini goturuyor sonra hemen aynanin karsisinda haziarlanmaya basliyor. 7 yasindaki ben bunu gorunce birden bire yerinden sicrayip onu seyretmeye yanina gidiyor. kalkarken sandalyeyi dusuruyor, geri donuup kaldirmay abile vakit kaybetmek istemiyor. biyiklarinin yeni cikmasi ve incecik tuylerin dudaklarinin uzarinde olmasi 17 yasindaki beni rahatsiz ediyor. jilet vurma gec ciksin diyenlerin laflarini hatirliyor ve "18 yasimda hala bu sekild eolursa tam bu sabah kesecem" diyor. gulumsuyorum. bir ay sonra o kizla bulusmaya giderken kesecegini ve dudagini ustunde iki jilet cizgisiyle dolasacagini ona soylemiyorum. 7 yesimdaki ben "buyuyunce bende sakallarim olacak, bende tras olcam" diyor. 17 yasimdaki ben "daha cok zamanin var" diyor. elimi ceneme ve yanaklarima goturup birbirine girmis sakallarimi kasiyip gulumsuyorum.17 yasimdaki ben gelip masadan son bir zeytin tanesi atiyor azina, ve ona bikaçlira verip veremiyecegimi soruyor. elimi cebime atiyorum ve son parami ona uzatiyorum. anca bir hamburger yiyebilir, "sigaran var mi?" diye soruyorum. "icmiyorumki sigara" diyor. ayakkabilarini baglarken corabinin yanindaki kabarikliga bakip guluyor ve bir igara yakiyorum. 7 yasimdaki ben onlugunu giymis, yakasini takmamis karsimda dikiliyor. "yakani neden takmadin?" diyorum. "dugmesini kapatamiyorum. ogretmenim kapatacak" diyor. uzanip yakasini ilikliyorum. beslenme canstasini veirip yolluyorum okula.masaya ilisiyor gosum, 4 sigara izmaritine ve yanan bir yenisine. caydan bir yudum aliyorum. buz gibi soguk. ısıtmak icin tam kalkacakken kapi caliyor. aciyorum. karsimda 37 yasinda birisi duruyor. saclarinin cogu dokulmus, ustune bol gelen bir gomlek ve pantolon, sakallarini kesmis, devlet memuru yorgunluguyla karsimda dikiliyor. hic bisey demeden iceri girmesine izin veriyorum. sandalyeyi yerden kaldirip karsima oturuyor. "cay icermisin?" diye soruyorum. "kahvalti yaptim" diyor. bir sigara uzatiyorum. yakiyor. dumanini uflerken sigaranin ucuna bakiyor. susuyoruz karsilikli. uzun sire susyoruz. bir dilim ekmek aliyor eline. peynir kabini uzatiyorum kolay alabilsin diye. bardaklari kenara cekiyor, ve ekmegi masanin uzerine koyup bana bakiyor. "yarisalimmi? " diye soruyor. sigarami sondurup cay tabagini aliyorum elime. "yarisalim hadi" diyorum. yarisiyoruz. o kazaniyor.

wen thatsall  

This is England

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

This is England

Yönetmen: Shane Meadows Yapım : 2006 Ülke : İngiltere Tür : Drama Süre : 100 dakika IMDB Puan : 8.3/10 IMDB ID: tt0480025  Oyuncular Thomas Turgoose, Shaun Stephen Graham, Combo Jo Hartley, Cynthia Fields Andrew Shim, Milky Vicky McClure, Lol Joseph Gilgun, Woody Perry Benson, Meggy George Newton, Banjo Frank Harper, Lenny Jack O\'Connell, Pukey Nicholls   Film 1983 İngiltere’sinde geçiyor. Film içerisinde, o dönemin sosyo politik ortamıyla ilgili radyo ve televizyon haberleri sık sık karşımıza çıkıyor. Film, babasını kaybetmiş bir çocuğun yaşadığı iç çatışmaları son derece dramatik ve yeri geldiğinde sert ifadelerle işliyor. Bununla birlikte o dönem gençliğinin içinde bulunduğu fiziki ve ruhsal duruma “Punk” akımının bir türevi olan “Skinhead” başlığı altında yaklaşıyor.

Skinhead (dazlak) gençler filmde bir arada takılan politikadan uzak eğlenceli bir grup olarak tanıtılıyor. Filmin ilerleyen sahnelerinde bu bir grup skinhead tayfa karşılarına çıkan politik bir tercih dolayısıyla kişisel görüş ayrılığına düşüyor. Burada yapılan tercih sonucu gençlerin şiddet yanlısı ırkçı bir kimliğe bürünmeleri etkileyici sahnelerle bizlere anlatılıyor.

Özellikle belli kavramların amaçlı olarak içinin boşatılıp yozlaştırılıp, insanlar arası önyargıların giderek keskinleştiği böyle bir ortamda “This is England” bu ön yargılara sert bir darbe niteliği taşıyor.

Hazırlayan: tuncbilek  

Whisky

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Gül Göze'den Whisky * Uruguay 2005 yapımı bir film

Yönetmen: Juan Pablo Rebella, Pablo Stall Oyuncular: Andres Pazos, Mirella Pascual, Jorge Bolani

Filmi izledikten sonra dunya haritasinda Uruguay'in nerede olduguna baktim, acikcasi Guney Amerika'da oldugunu biliyordum nerede oldugunu tam olarak bilimiyordum, Arjantin'in dogusunda, Brezilya'nin guneyinde, Atlas Okyanusu'na kiyisi olan bir Güney Amerika ülkesi. Türkiye -Uruguay arasında 1 kıta 1 okyanus var ve iki ülkede ayri yarim kürelerde, din, dil farkı da var fakat film baslayinca hersey o kadar tanidik geldi ki olaylar ve mekanlar yasadiklarima cok benziyordu, sanki anilarim canlanmis gibi hissettim kendimi.

Jacobo bir corap imalathanesi olan orta yasli hic evlenmemis birdir. Annesinin olum yildonumu icin akrabalarini davet eder. Brezilya'da yasayan yillardir gormedigi erkek kardesini Hermann da gelecekler arasindadir. Iki erkek kardes arasinda gizli rekabet vardir; Hermann evlenmistir, yetiskin kizlari olan mutlu bir aile babasidir ve kardesiyle ayni isi yapar. Jacobo, imalathanede calisan emektar Marta'dan Hermann'in misafirligi suresince karisi gibi davranmasini ister. Marta, Hermann gelmeden bir kac gun once Jacobo'nun evine tasinir. Jacobo'nun bekar evine ceki duzen verir. Bir de aile fotograflari olmasi gerekmektedir. Birlikte fotografciya gidip fotograf cektiririler fotografci gulumsemeleri icin Whisky (ispanyolca okunusu wiki) demelerini ister, Marta fotografi cevceveler ve Jacobo'nun sunnetinde ve Bar-Mitzvah'in (Musevi erkek cocuklarin artik erkek sayildigi 13 yasinda yapilan dini toren) cekilmis fotograflarin yanina koyar. Uc yabanci insanin birbirleri arasindaki iliskiyi ara sira huzunlu ara sira mizahi bir dille anlatan aslinda insanin yalnizligina parmak basan bir film.

Jacobo'nun kendisi de evi de annemin patronu Bay Leon'a ve evine benziyordu. Mobilyalar, yataklar, cercevelerdeki eski resimler, duvardaki süslü porselen tabaklar ve yemek odası takimi beni 15 sene evveline goturdu. Bay Leon'un agabeyi Julio'nun olumuyle bassagligi icin gitmistim salonda siyah yas giysileri giyinmis topluluktan uzaklasmak icin arka odalara kacmisti. Gitmek icin annemi beklerken, can sikintisindan elimdeki bez ciltli kitabin tozlu kapagini lavanta kolonyasiyla temizlemeye baslamistim. Filmde evin neredeyse aynisini gordum..

Jacobo'nun corap imalathanesi hic yabanci degildi barkod etiketlerini yaptigim corap fabrikalarinda daha yeni imalat makineleri gorsem de teknik ayni idi, uretilen coraplarin kalite kontrolleri icin gecirdikleri kaliplar, calisan genc kizlar cok tanidikti. Misirli corap fabrikasina ilk gittigimde corap makinelerini uzun sure seyretmistim, isci kizlarin kendi calisma alanlarinda kendilerinden bir seyler katarak calismalarini izlemistim, cok hosuma gitmisti.

Insan nerede olursa olsun yabanci bir yerde, bir filmde kendinden birseyler bulunca cok seviniyor ne bileyim garip bir duygu iste..   

Things to Do in Denver When You’re Dead

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray yazdı…

Things to Do in Denver When You're Dead"

Yönetmen: Gary Fleder Oyuncular: Andy Garcia (Jimmy the Saint), Christopher Lloyd (Pieces), William Forsythe (Franchise), Bill Nunn (Easy Wind), Treat Williams (Critical Bill Dooley), Gabrielle Anwar (Dagney), Don Cheadle (Rooster), Steve Buscemi (Bay Shhh), Christopher Walken (Man With The Plan) 1995 ABD yapımı, 114 dakika

90'lı yılların yenilediği kara film janrının ışıltılı bir nüvesi bu film. Bütün oyuncuları alabildiğine karizmatik ama filmin kendisi ısrarla alçakgönüllü olmaya çalışan bir tavır içinde. Hikâyenin gidişatını belirleyen dönüm noktaları son derece saçma olaylarla şekilleniyor ve kanımca gayet bilinçli bir tercih bu. Tıpkı Coen Kardeşlerin "Fargo" isimli emsalsiz başyapıtları gibi bu film de; tek istedikleri biraz daha fazla para, rahat ve huzur olan 10'dan fazla karakterin, hayatın yeknesaklığı ve sıradanlığı arasına sıkışmış ve tamamen ?insanî? merkezli hatalardan kaynaklanan kaçınılmaz sona ilerleyişini anlatıyor.

Şu öyküye bakınız: Patronun oğlu, Meg isimli kıza aşık ama onu bir başkasına kaptırmış. Ve öyle sapıtmış ki, gündüz gözüyle çoluk çocuğa sarkıntılık ediyor, o derece. Patron ise oğlunun kurtuluşunun tek yolu olarak kızın geri dönmesini görüyor. Meg'in yeni sevgilisini (ki evlenmek üzereler) tehdit ederek kızdan vazgeçirmeye çalışıyor. Ve sonuç: 20'ye yakın kişi bu abuk durum ve fikirlerin sonucunda telef oluyor ya da tarifsiz acılar çekiyor. Trajik değil mi?

Yönetmen Gary Fleder son derece dingin bir anlatımla her kareyi ve planı "sindirerek" çekmeye çalışmış. Bonus olarak ise birkaç müthiş fikir serpiştirmiş filme. Bunlardan en önemlisi, filmde sürekli araya giren ve ölümü yaklaşan insanların yakın çevrelerine son kelamlarını iletmesini sağlayan "ölüm sonrası servisi" isimli video görüntüleri. Bunlardan birinde Aziz, Jimmy'nin de olduğunu görünce (Jimmy?nin kim olduğunu filme bırakalım) seyircinin içinin cız etmemesi çok zor.

Bunun yanında barda oturan bilge bir şahsiyetin sürekli filmin karakterlerini tanıtıp, arada yaşamla ilgili olarak döktürdüğü inciler.. çok etkileyici. Ayrıca filmin üç parçalı ilgi çekici bir öyküleme tekniği var. Beslendiği asırlık kara film türüne kendi meşrebince getirmeye çalıştığı bir yenileme çabası.. takdire şayan.

Sonuçta özellikle kara film türünü sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye edilebilecek bir film bu. Sadece oyuncu kadrosu için bile görülebilir.

Filmin notu: 7 Gönül notu: 9 Arıza notu: 8  

The Thin Red Line

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

EsKaTaLoGyA'dan "The Thin Red Line"

Aslında savaş filmleri çok itibar ettiğim film türlerinden biri değildir ancak hakkını vererek yapılması halinde izlenmeye değer bir başyapıt ise hiç vakit kaybetmeden izlerim.The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat) hakkını vererek yapılmış bir savaş filmi başyapıtı.Gerçi Saving Private Ryan (Er Ryan'ı Kurtarmak) filmi ile aynı dönemde vizyona girmesi bu film için gerçekten şanssızlık.Ancak filmi merak edip izleyenler için bulunmaz bir şaheser.Dikkat edilirse çoğu savaş filminde bol aksiyon bol çatışma bolca kan gövdeyi götürür vaziyeti revaçta.İşin felsefik yönünün çokça ihmal edildiği bir gerçek.İzleyicilerin derin düşüncelere hasıl olmasından çok görüntü kirliliği içerisindeki bolca hareket olayın özü konusunda bizleri yanlış mecralara götürmekte.Oysaki orada yer alan insanların halet-i ruhiyesini merak etmek bu konu hakkında kafa patlatmak hangimize hangi filmde rast gelmiştir acaba? Bence bu konuya hitap eden pek fazla film yok.Saving Private Ryan 'de Tom Hanks biraz bu kılığa girer gibi olsada savaşın o dayanılmaz hareketliliği bu özelliğini kapatıyor ve ruh hallerini pek yansıtamıyor.Tamam Steven Spielberg olayın aksiyon boyutuna önem vermiş olabilir ancak filmi daha yayarak bu konuları da derinlemesine işleseydi herhalde sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi SAVAŞ KARŞITI filmi olarak dünyanın hafızasına çivi gibi çakılırdı.İşte The Thin Red Line savaş içerisindeki insanların ruh hallerinin,açmazlarının,özlemlerinin, cennetten çıkıp cehenmeme girmenin ne olduğunu tam manasıyla işleyen yer yer savaşın dinamikleri olan sahnelere yer veren izlenmesini şiddetle tavsiye ettiğim bir filmdir.Film 1998 Yapımı.En iyi film müzikleri hususunda OSCAR almış.Hans Zimmer bu konunun üstadı anlayacağınız.Bu şahsın hangi film müziklerini yaptığını soracak olursanız önünüze uzun bir liste çıkarırım.ancak birkaçını saymak gerekirse; Batman Begins,The Ring 2,Collateral,Tears of The Sun,Last Samurai,Hannibal,Black Hawk Down,Pearl Harbor vs.Adam film müzikleri konusunda kompedan.Filmin soundtrackini bulursanız hiç çekinmeden arşivinize ilave edin.Yönetmen Terrence Malick.Pek adı sanı duyulmamış ancak Hollywood civarında saygı duyulan bir şahsiyet.Henüz yapı aşamasında olan başrolünü Colin Farrel in oynadığı The New World adlı filmin yönetmenliğini de üstlenmiş durumda. The Thin Red Line ın başrolünde Dead Man Walking (Ölüm Yolunda) ile tanıdığım bu filmle kendini herkese hayran bırakan Sean Penn,The Passion ile Hz.İsanın son gününü anlatan filmde başrolü oynayan Jim Cavaziel,bana göre önemli pek fazla filmi olmadığını düşündüğüm Nick Nolte,ara sıra bazı mizansenlere beliren John Travolta ve George Clooney…

Bazı kesim arkadaşlarım filmi sıkılarak izlediklerini belittiler (onlarla bir daha aynı filmi konusunda uyuşmuyorsak film izlemem ya) tamam belki ilk yarım saati savaş filmi bekleyen insanlara sıkıcı gelecektir ancak her filmin başlangıcında bir hazırlık aşaması bulunduğu dikkatlerden kaçmasın.Filmi izleyecek arkadaşlara tavsiyem sabırlı olmaları.Bence ilk yarım saat veya kırk dakika çok önemli.Nedeni de gelince. Jim Cavazielin,ordudan kaçarak yerlilerin arasına bir arkadaşı ile karışıp kendini cennet vari bir yerde bulması bir başlangıç…Arafa ulaşmak ikinci aşama…ve savaşa katılmak bir cehennnem.Anlayacağınız ortada felsefik bir duruş var ki aynen Dante'nin İlahiler Komedyası ile birbirini örten bu yaklaşım bu…

Filmi bence her karesi ile ayrı ayrı ele almalıyız.Savaş filmi çeksende ortada duran sanat gerçeğini unutmadan sanatsal bir anlayış ile de film çekilebileceğini iyi bir örnek bu film.Filmi izleyecek olan arkadaşlara bir tavsiyem de savaş sahneleri sırasında insanların yüz ve bedenlerindeki unutulmaz anlamsızlıklara ve yönetmenin bu manasızlıklara nasıl sanatsal bir yorum kattığını görerek ve hissederek seyretmeleri.Bence her yönü ile inanılmaz gerçek,yalın kendi içinde tutarlı,izleyenleri bol bol düşünceye sevk eden,filmin sonunda insan olmanın ne menem bir şey olduğunu kafamıza dank ettiren savaş karşıtı bir savaş filmi.Öyle ki filmin sonlarında amerikan güçlerinin japon köyüne yaptıkları baskın sadece beni değil bence tüm izleyenleri şoka sokmuştur.Bu nasıl bir kargaşa ve kaçıştır dercesine insanı yerinde duygu denizine atması japon köyündeki insanların suratlarındaki yaşam korkuları anlatmakla anlaşılmaz bir fenomen…Jim Cavaziel film boyunca öyle çok sorguluyor ki herşeye sende kendini bu sorgulamanın tam ortasında hissediyorsun ve başlıyorsun sende sorgu suale.Onun için anlatılan tüm diyalogları sindire sindire izlemekte fayda var diye düşünüyorum…

Kısaca bu filmi izleyin haklı olduğumu göreceksiniz.

EsKaTaLoGyA   

The Summer of Love

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Ozan Güler'den "Aşk Yazım" (The Summer of Love)

Merak ederek gittiğim bir filmdi, İngiliz yapımı ve iki genç kızın aşkını anlatmakta… tabiî ki iki genç kız deyince aklımıza direk “iki genç kız” geliyor, maalesef baya bir altında kalıyor bu film ona göre… Ben o filmi seyretmeden, fragmanını ve 10 dk sını seyretmeme rağmen bu filmi daha kötü buluyorum. Anlatım güzel bir parça; ama kurgu, olayların gelişimi..vb. oldukça yavan kalıyor, ve tam anlamıyla olmasa da bir parça hayal kırıklığı getiriyor “aşk yazım”.

Bu film hakkında bu kadar yorum yapmam bile belki yanlıştı… Değişik, hafif romantikti ve bana göre sinir bozucu bitti…

Bir “kötü eğitim(la mala edicion)” asla değildi, ama en azından Hollywood filmlerine beş basardı, orası ayrı…

Ozan

gold_dust_86@hotmail.com

   

The Shining

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray'den "The Shining"

Yönetmen: Stanley Kubrick Oyuncular: Jack Nicholson (Jack Torrance), Shelley Duvall (Wendy Torrance), Danny Lloyd (Danny Torrance), Scatman Crothers (Dick Hallorann), Barry Nelson (Ullman), Philip Stone (Grady), Anne Jackson (Doctor), Joe Turkel (Lloyd) 1980 ABD yapımı, 146 dakika

Geçmişi gizemli alkolik bir yazar olan Jack, karısı Wendy ve çocukları Danny ile birlikte, Colorado'nun Rocky Dağları'ndaki görkemli dinlenme yeri Overlook Oteli'nin (ölü sezon olan kış mevsimi için) bakıcılığını üstlenir. Haftalar geçer, çekirdek ailenin her biri tuhaf ve korkutucu halüsinasyonlar görmeye başlar. Filme adını veren "parlama" yeteneği sayesinde, aynı yeteneğe sahip kişilerle (onlar uzakta da olsa) psişik bir bağ kurabilen küçük Danny bu korkunç sahneleri gören ilk kişidir. Daha sonra ise Jack, yavaş yavaş ama tam anlamıyla "sindirerek" zıvanadan çıkmaya başlar. Danny'nin içe kapanıklığı ile kafayı bozmuş olan Wendy ise, Jack'in bir anlam veremediği dengesiz davranışlarının "anlamını" bulmaya başladığı noktada olaylara uyanır ve kendisi de tamamen delirmenin sınırına gelse de, küçük oğlunu ve kendini Jack'in acımasız öfkesinden kurtarmayı başarır.

Stephen King'in "yazar tıkanmışlığı üzerine sıradan bir öykü" olarak tanımladığı romanından yapılan uyarlama, sinemanın en büyük dehalarından Kubrick'in eşsiz dokunuşlarıyla kaynağını fersah fersah aşarak sinema tarihinin en olağanüstü filmlerinden biri haline gelir. Kamerasını her seferinde en doğru yere koyarak yarattığı klostrofobik, karanlık ve korkunç atmosferi, son derece güçlü bir sembolizm ve renk kullanımıyla besleyen yönetmen; bir yandan Jack'in sürüklenmekten kendini alamadığı dehşet verici deliliğini unutulmaz sahnelerle seyircinin içine işlerken, bir yandan da bir insanın perdede gördüğü muhtemelen en gerilimli anlardan pek çoğuna imza atar: Danny'nin halının sessizliği ile parkenin, insanı sinir eden tek düze sesi arasında gidip gelen bisikleti; asansör boşluğundan boşalan tuhaf ve ürpertici kırmızılıktaki kan; Jack'in Wendy'ye öfkesini ilk kez gösterdiği (ve Jack Nicholson'ın sinema tarihinin en çarpıcı oyunculuklarından birini sergilediği) tüyler ürpertici "give me the bag" sahnesi gibi..

Sonunda ortaya çıkan eser (her ne kadar Stephen King hiç beğenmediğini açıkça belirtse de [yazarın notu: siktirsin!]) sadece çağdaş korku sinemasının doruk noktası değil, naçiz kanaatimce tüm sinema tarihinin en iyi 20 filminden biridir.

Filmin Notu: 10 Gönül Notu: 10 Arıza Notu: 10