• 7 Mart->Stage Box – Duman & Therapy & Dolu Kadehi Ters Tut & Emir Can İğrek & Al York & Sülfür Ensemble

    "Stage Box" Epifoni Organizasyonuyla İlk Kez 7 Mart'ta Volkswagen Arena'da. Kurulduğu günden bu yana yerli-yabancı sanatçılar ile ses getiren festival ve konserlere imza atan Epifoni, 2020'nin ilk festivali "Stage Box"da rock müziğin efsaneleri ile son dönemin ilgi çeken genç müzisyenlerini aynı sahnede buluşturuyor. Dünya'nın Efsane Gruplarından Therapy? "Stage Box" İçin İstanbul'a Geliyor. Türk ...

  • 12 Nisan-> Birlikte Guzel Sunar: Archon Angel feat. Zak Stevens (Savatage)

    Savatage, Trans-Siberian Orchestra ve Circle II Circle’dan tanıdığımız efsane vokal Zak Stevens, yeni projesi Archon Angel ile, Birlikte Güzel Sunar: Rock Off Event Series kapsamında 12 Nisan'da IF Performance Hall Beşiktaş’da! Progresif metalin en önemli gruplarından sayılan SAVATAGE’ın en önemli albümlerinde vocal yapmış olan Zak Stevens, yeni projesi olan Archon Angel’dan ...

  • 5 Nisan-> Birlikte Güzel Sunar: Haggard 30. Yıl Konseri

    Dünyanın en kalabalık ve kapsamlı senfonik rock/metal grubu Haggard, 30. Yılını Birlikte Güzel Sunar: Rock Off Event Series kapsamında Türk hayranlarıyla kutluyor! Birlikte Güzel Sunar: Haggard 30. Yıl Konseri Dünyanın en kalabalık ve kapsamlı senfonik rock/metal grubu Haggard 1991 yılında Almanya'da kuruldu. 16 kişilik bir kadroyla çıkarttıkları ve kendilerini dünyaya tanıttıkları 1997 ...

  • 12 Mart-> Progresif ve Melankolik muzigin ingiliz temsilcilerinden Antimatter, 12 Mart’ta Dorock XL Kadıköy’de sizlerle

    Fighting for a lost cause, Paranova, Stillborn Empires gibi hitlere sahip Antimatter, 20. yil turneleri kapsaminda uzun bir aradan sonra İstanbul'da. 2. İndirimli Dönem Bilet Fiyatları: Ayakta - 65.00 TL

  • Montreal çıkışlı indie rock grubu The Dears, “Garanti BBVA Konserleri” kapsamında 11 Nisan’da Babylon’a konuk oluyor!

    1995’te bir araya gelen Kanadalı grup The Dears, “orkestral pop-noire” olarak tanımladıkları sound’larıyla çıkış albümleri “End of Hollywood Bedtime Story”i 2000’de yayımladı. 2000’lerin başında Kanada’nın indie rock rönesansı olarak bilinen sahnenin önemli temsilcileri arasında yer alan The Dears, 2001’de “Orchestral Pop Noir Romantique” ve 2002’de “Protest” kısaçalarlarını paylaştı. Serge Gainsbourg’u ...

  • Günümüzün en iyi progresif post-rock temsilcilerinden Russian Circles, 18 Nisan’da Türkiye’deki ilk konserleriyle %100 Studio’da fırtınalı iki geceye imza atacak!

    İlk albümleri “Enter”ı 2006 yılında yayınlayan ve isminin aksine Şikago’da kurulan grup Russian Circles, 2019 yılında post rock’ı arşa taşıyan isimlerden biri olmayı başarıyor. 2019 Ağustos’unda piyasaya sürülen, müziğin en güzel köşelerine dokunan albümleri Blood Years ile yaratıcı süreçlerini sorgulamamıza sebep olan topluluk; oldukça aktif bir müzik kariyerine sahiptir. Kapı Açılış 20:00 Etkinlik ...

  • 15 Şubat-> Tindersticks

    Kendine özgü tarzı, orkestralı müziği ve harika şarkı sözleri ile yıllardır türün öncüsü Tindersticks, Fransız yönetmen Claire Denisortaklığında çıkardığı “Trouble Every Day” ve “Nénette Et Boni” ile hem müzik hem de sinema dünyasına damga vurdu. Yönetmenin son filmi “High Life”ın soundtrackini besteleyen Tindersticks, Nottingham’ın dokusundan çıkan şarkılarıyla İş Kuleleri Salonu’nda.

  • 20 Şubat->Kurt Cobain Doğum Günü Kutlaması: Nirvana Tribute Band

    Dünyanın en başarılı Nirvana tribute grubu olarak kabul edilen Nirvana Tribute Band, Kurt Cobain’i ve Nirvana’yı anmak için bu sene de 20 Şubat’ta %100 Studio’da buluşuyoruz! Alternatif müzik efsanesi Nirvana’yı yaşatmak için kurulan Nirvana Tribute Band, bugün Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarını gezerek Kurt Cobain ve Nirvana’nın hikayesini anlatıyor. Birçok eleştirmen ...

This is England

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

This is England

Yönetmen: Shane Meadows Yapım : 2006 Ülke : İngiltere Tür : Drama Süre : 100 dakika IMDB Puan : 8.3/10 IMDB ID: tt0480025  Oyuncular Thomas Turgoose, Shaun Stephen Graham, Combo Jo Hartley, Cynthia Fields Andrew Shim, Milky Vicky McClure, Lol Joseph Gilgun, Woody Perry Benson, Meggy George Newton, Banjo Frank Harper, Lenny Jack O\'Connell, Pukey Nicholls   Film 1983 İngiltere’sinde geçiyor. Film içerisinde, o dönemin sosyo politik ortamıyla ilgili radyo ve televizyon haberleri sık sık karşımıza çıkıyor. Film, babasını kaybetmiş bir çocuğun yaşadığı iç çatışmaları son derece dramatik ve yeri geldiğinde sert ifadelerle işliyor. Bununla birlikte o dönem gençliğinin içinde bulunduğu fiziki ve ruhsal duruma “Punk” akımının bir türevi olan “Skinhead” başlığı altında yaklaşıyor.

Skinhead (dazlak) gençler filmde bir arada takılan politikadan uzak eğlenceli bir grup olarak tanıtılıyor. Filmin ilerleyen sahnelerinde bu bir grup skinhead tayfa karşılarına çıkan politik bir tercih dolayısıyla kişisel görüş ayrılığına düşüyor. Burada yapılan tercih sonucu gençlerin şiddet yanlısı ırkçı bir kimliğe bürünmeleri etkileyici sahnelerle bizlere anlatılıyor.

Özellikle belli kavramların amaçlı olarak içinin boşatılıp yozlaştırılıp, insanlar arası önyargıların giderek keskinleştiği böyle bir ortamda “This is England” bu ön yargılara sert bir darbe niteliği taşıyor.

Hazırlayan: tuncbilek  

Whisky

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Gül Göze'den Whisky * Uruguay 2005 yapımı bir film

Yönetmen: Juan Pablo Rebella, Pablo Stall Oyuncular: Andres Pazos, Mirella Pascual, Jorge Bolani

Filmi izledikten sonra dunya haritasinda Uruguay'in nerede olduguna baktim, acikcasi Guney Amerika'da oldugunu biliyordum nerede oldugunu tam olarak bilimiyordum, Arjantin'in dogusunda, Brezilya'nin guneyinde, Atlas Okyanusu'na kiyisi olan bir Güney Amerika ülkesi. Türkiye -Uruguay arasında 1 kıta 1 okyanus var ve iki ülkede ayri yarim kürelerde, din, dil farkı da var fakat film baslayinca hersey o kadar tanidik geldi ki olaylar ve mekanlar yasadiklarima cok benziyordu, sanki anilarim canlanmis gibi hissettim kendimi.

Jacobo bir corap imalathanesi olan orta yasli hic evlenmemis birdir. Annesinin olum yildonumu icin akrabalarini davet eder. Brezilya'da yasayan yillardir gormedigi erkek kardesini Hermann da gelecekler arasindadir. Iki erkek kardes arasinda gizli rekabet vardir; Hermann evlenmistir, yetiskin kizlari olan mutlu bir aile babasidir ve kardesiyle ayni isi yapar. Jacobo, imalathanede calisan emektar Marta'dan Hermann'in misafirligi suresince karisi gibi davranmasini ister. Marta, Hermann gelmeden bir kac gun once Jacobo'nun evine tasinir. Jacobo'nun bekar evine ceki duzen verir. Bir de aile fotograflari olmasi gerekmektedir. Birlikte fotografciya gidip fotograf cektiririler fotografci gulumsemeleri icin Whisky (ispanyolca okunusu wiki) demelerini ister, Marta fotografi cevceveler ve Jacobo'nun sunnetinde ve Bar-Mitzvah'in (Musevi erkek cocuklarin artik erkek sayildigi 13 yasinda yapilan dini toren) cekilmis fotograflarin yanina koyar. Uc yabanci insanin birbirleri arasindaki iliskiyi ara sira huzunlu ara sira mizahi bir dille anlatan aslinda insanin yalnizligina parmak basan bir film.

Jacobo'nun kendisi de evi de annemin patronu Bay Leon'a ve evine benziyordu. Mobilyalar, yataklar, cercevelerdeki eski resimler, duvardaki süslü porselen tabaklar ve yemek odası takimi beni 15 sene evveline goturdu. Bay Leon'un agabeyi Julio'nun olumuyle bassagligi icin gitmistim salonda siyah yas giysileri giyinmis topluluktan uzaklasmak icin arka odalara kacmisti. Gitmek icin annemi beklerken, can sikintisindan elimdeki bez ciltli kitabin tozlu kapagini lavanta kolonyasiyla temizlemeye baslamistim. Filmde evin neredeyse aynisini gordum..

Jacobo'nun corap imalathanesi hic yabanci degildi barkod etiketlerini yaptigim corap fabrikalarinda daha yeni imalat makineleri gorsem de teknik ayni idi, uretilen coraplarin kalite kontrolleri icin gecirdikleri kaliplar, calisan genc kizlar cok tanidikti. Misirli corap fabrikasina ilk gittigimde corap makinelerini uzun sure seyretmistim, isci kizlarin kendi calisma alanlarinda kendilerinden bir seyler katarak calismalarini izlemistim, cok hosuma gitmisti.

Insan nerede olursa olsun yabanci bir yerde, bir filmde kendinden birseyler bulunca cok seviniyor ne bileyim garip bir duygu iste..   

Things to Do in Denver When You’re Dead

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray yazdı…

Things to Do in Denver When You're Dead"

Yönetmen: Gary Fleder Oyuncular: Andy Garcia (Jimmy the Saint), Christopher Lloyd (Pieces), William Forsythe (Franchise), Bill Nunn (Easy Wind), Treat Williams (Critical Bill Dooley), Gabrielle Anwar (Dagney), Don Cheadle (Rooster), Steve Buscemi (Bay Shhh), Christopher Walken (Man With The Plan) 1995 ABD yapımı, 114 dakika

90'lı yılların yenilediği kara film janrının ışıltılı bir nüvesi bu film. Bütün oyuncuları alabildiğine karizmatik ama filmin kendisi ısrarla alçakgönüllü olmaya çalışan bir tavır içinde. Hikâyenin gidişatını belirleyen dönüm noktaları son derece saçma olaylarla şekilleniyor ve kanımca gayet bilinçli bir tercih bu. Tıpkı Coen Kardeşlerin "Fargo" isimli emsalsiz başyapıtları gibi bu film de; tek istedikleri biraz daha fazla para, rahat ve huzur olan 10'dan fazla karakterin, hayatın yeknesaklığı ve sıradanlığı arasına sıkışmış ve tamamen ?insanî? merkezli hatalardan kaynaklanan kaçınılmaz sona ilerleyişini anlatıyor.

Şu öyküye bakınız: Patronun oğlu, Meg isimli kıza aşık ama onu bir başkasına kaptırmış. Ve öyle sapıtmış ki, gündüz gözüyle çoluk çocuğa sarkıntılık ediyor, o derece. Patron ise oğlunun kurtuluşunun tek yolu olarak kızın geri dönmesini görüyor. Meg'in yeni sevgilisini (ki evlenmek üzereler) tehdit ederek kızdan vazgeçirmeye çalışıyor. Ve sonuç: 20'ye yakın kişi bu abuk durum ve fikirlerin sonucunda telef oluyor ya da tarifsiz acılar çekiyor. Trajik değil mi?

Yönetmen Gary Fleder son derece dingin bir anlatımla her kareyi ve planı "sindirerek" çekmeye çalışmış. Bonus olarak ise birkaç müthiş fikir serpiştirmiş filme. Bunlardan en önemlisi, filmde sürekli araya giren ve ölümü yaklaşan insanların yakın çevrelerine son kelamlarını iletmesini sağlayan "ölüm sonrası servisi" isimli video görüntüleri. Bunlardan birinde Aziz, Jimmy'nin de olduğunu görünce (Jimmy?nin kim olduğunu filme bırakalım) seyircinin içinin cız etmemesi çok zor.

Bunun yanında barda oturan bilge bir şahsiyetin sürekli filmin karakterlerini tanıtıp, arada yaşamla ilgili olarak döktürdüğü inciler.. çok etkileyici. Ayrıca filmin üç parçalı ilgi çekici bir öyküleme tekniği var. Beslendiği asırlık kara film türüne kendi meşrebince getirmeye çalıştığı bir yenileme çabası.. takdire şayan.

Sonuçta özellikle kara film türünü sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye edilebilecek bir film bu. Sadece oyuncu kadrosu için bile görülebilir.

Filmin notu: 7 Gönül notu: 9 Arıza notu: 8  

The Thin Red Line

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

EsKaTaLoGyA'dan "The Thin Red Line"

Aslında savaş filmleri çok itibar ettiğim film türlerinden biri değildir ancak hakkını vererek yapılması halinde izlenmeye değer bir başyapıt ise hiç vakit kaybetmeden izlerim.The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat) hakkını vererek yapılmış bir savaş filmi başyapıtı.Gerçi Saving Private Ryan (Er Ryan'ı Kurtarmak) filmi ile aynı dönemde vizyona girmesi bu film için gerçekten şanssızlık.Ancak filmi merak edip izleyenler için bulunmaz bir şaheser.Dikkat edilirse çoğu savaş filminde bol aksiyon bol çatışma bolca kan gövdeyi götürür vaziyeti revaçta.İşin felsefik yönünün çokça ihmal edildiği bir gerçek.İzleyicilerin derin düşüncelere hasıl olmasından çok görüntü kirliliği içerisindeki bolca hareket olayın özü konusunda bizleri yanlış mecralara götürmekte.Oysaki orada yer alan insanların halet-i ruhiyesini merak etmek bu konu hakkında kafa patlatmak hangimize hangi filmde rast gelmiştir acaba? Bence bu konuya hitap eden pek fazla film yok.Saving Private Ryan 'de Tom Hanks biraz bu kılığa girer gibi olsada savaşın o dayanılmaz hareketliliği bu özelliğini kapatıyor ve ruh hallerini pek yansıtamıyor.Tamam Steven Spielberg olayın aksiyon boyutuna önem vermiş olabilir ancak filmi daha yayarak bu konuları da derinlemesine işleseydi herhalde sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi SAVAŞ KARŞITI filmi olarak dünyanın hafızasına çivi gibi çakılırdı.İşte The Thin Red Line savaş içerisindeki insanların ruh hallerinin,açmazlarının,özlemlerinin, cennetten çıkıp cehenmeme girmenin ne olduğunu tam manasıyla işleyen yer yer savaşın dinamikleri olan sahnelere yer veren izlenmesini şiddetle tavsiye ettiğim bir filmdir.Film 1998 Yapımı.En iyi film müzikleri hususunda OSCAR almış.Hans Zimmer bu konunun üstadı anlayacağınız.Bu şahsın hangi film müziklerini yaptığını soracak olursanız önünüze uzun bir liste çıkarırım.ancak birkaçını saymak gerekirse; Batman Begins,The Ring 2,Collateral,Tears of The Sun,Last Samurai,Hannibal,Black Hawk Down,Pearl Harbor vs.Adam film müzikleri konusunda kompedan.Filmin soundtrackini bulursanız hiç çekinmeden arşivinize ilave edin.Yönetmen Terrence Malick.Pek adı sanı duyulmamış ancak Hollywood civarında saygı duyulan bir şahsiyet.Henüz yapı aşamasında olan başrolünü Colin Farrel in oynadığı The New World adlı filmin yönetmenliğini de üstlenmiş durumda. The Thin Red Line ın başrolünde Dead Man Walking (Ölüm Yolunda) ile tanıdığım bu filmle kendini herkese hayran bırakan Sean Penn,The Passion ile Hz.İsanın son gününü anlatan filmde başrolü oynayan Jim Cavaziel,bana göre önemli pek fazla filmi olmadığını düşündüğüm Nick Nolte,ara sıra bazı mizansenlere beliren John Travolta ve George Clooney…

Bazı kesim arkadaşlarım filmi sıkılarak izlediklerini belittiler (onlarla bir daha aynı filmi konusunda uyuşmuyorsak film izlemem ya) tamam belki ilk yarım saati savaş filmi bekleyen insanlara sıkıcı gelecektir ancak her filmin başlangıcında bir hazırlık aşaması bulunduğu dikkatlerden kaçmasın.Filmi izleyecek arkadaşlara tavsiyem sabırlı olmaları.Bence ilk yarım saat veya kırk dakika çok önemli.Nedeni de gelince. Jim Cavazielin,ordudan kaçarak yerlilerin arasına bir arkadaşı ile karışıp kendini cennet vari bir yerde bulması bir başlangıç…Arafa ulaşmak ikinci aşama…ve savaşa katılmak bir cehennnem.Anlayacağınız ortada felsefik bir duruş var ki aynen Dante'nin İlahiler Komedyası ile birbirini örten bu yaklaşım bu…

Filmi bence her karesi ile ayrı ayrı ele almalıyız.Savaş filmi çeksende ortada duran sanat gerçeğini unutmadan sanatsal bir anlayış ile de film çekilebileceğini iyi bir örnek bu film.Filmi izleyecek olan arkadaşlara bir tavsiyem de savaş sahneleri sırasında insanların yüz ve bedenlerindeki unutulmaz anlamsızlıklara ve yönetmenin bu manasızlıklara nasıl sanatsal bir yorum kattığını görerek ve hissederek seyretmeleri.Bence her yönü ile inanılmaz gerçek,yalın kendi içinde tutarlı,izleyenleri bol bol düşünceye sevk eden,filmin sonunda insan olmanın ne menem bir şey olduğunu kafamıza dank ettiren savaş karşıtı bir savaş filmi.Öyle ki filmin sonlarında amerikan güçlerinin japon köyüne yaptıkları baskın sadece beni değil bence tüm izleyenleri şoka sokmuştur.Bu nasıl bir kargaşa ve kaçıştır dercesine insanı yerinde duygu denizine atması japon köyündeki insanların suratlarındaki yaşam korkuları anlatmakla anlaşılmaz bir fenomen…Jim Cavaziel film boyunca öyle çok sorguluyor ki herşeye sende kendini bu sorgulamanın tam ortasında hissediyorsun ve başlıyorsun sende sorgu suale.Onun için anlatılan tüm diyalogları sindire sindire izlemekte fayda var diye düşünüyorum…

Kısaca bu filmi izleyin haklı olduğumu göreceksiniz.

EsKaTaLoGyA   

The Summer of Love

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Ozan Güler'den "Aşk Yazım" (The Summer of Love)

Merak ederek gittiğim bir filmdi, İngiliz yapımı ve iki genç kızın aşkını anlatmakta… tabiî ki iki genç kız deyince aklımıza direk “iki genç kız” geliyor, maalesef baya bir altında kalıyor bu film ona göre… Ben o filmi seyretmeden, fragmanını ve 10 dk sını seyretmeme rağmen bu filmi daha kötü buluyorum. Anlatım güzel bir parça; ama kurgu, olayların gelişimi..vb. oldukça yavan kalıyor, ve tam anlamıyla olmasa da bir parça hayal kırıklığı getiriyor “aşk yazım”.

Bu film hakkında bu kadar yorum yapmam bile belki yanlıştı… Değişik, hafif romantikti ve bana göre sinir bozucu bitti…

Bir “kötü eğitim(la mala edicion)” asla değildi, ama en azından Hollywood filmlerine beş basardı, orası ayrı…

Ozan

gold_dust_86@hotmail.com

   

The Shining

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray'den "The Shining"

Yönetmen: Stanley Kubrick Oyuncular: Jack Nicholson (Jack Torrance), Shelley Duvall (Wendy Torrance), Danny Lloyd (Danny Torrance), Scatman Crothers (Dick Hallorann), Barry Nelson (Ullman), Philip Stone (Grady), Anne Jackson (Doctor), Joe Turkel (Lloyd) 1980 ABD yapımı, 146 dakika

Geçmişi gizemli alkolik bir yazar olan Jack, karısı Wendy ve çocukları Danny ile birlikte, Colorado'nun Rocky Dağları'ndaki görkemli dinlenme yeri Overlook Oteli'nin (ölü sezon olan kış mevsimi için) bakıcılığını üstlenir. Haftalar geçer, çekirdek ailenin her biri tuhaf ve korkutucu halüsinasyonlar görmeye başlar. Filme adını veren "parlama" yeteneği sayesinde, aynı yeteneğe sahip kişilerle (onlar uzakta da olsa) psişik bir bağ kurabilen küçük Danny bu korkunç sahneleri gören ilk kişidir. Daha sonra ise Jack, yavaş yavaş ama tam anlamıyla "sindirerek" zıvanadan çıkmaya başlar. Danny'nin içe kapanıklığı ile kafayı bozmuş olan Wendy ise, Jack'in bir anlam veremediği dengesiz davranışlarının "anlamını" bulmaya başladığı noktada olaylara uyanır ve kendisi de tamamen delirmenin sınırına gelse de, küçük oğlunu ve kendini Jack'in acımasız öfkesinden kurtarmayı başarır.

Stephen King'in "yazar tıkanmışlığı üzerine sıradan bir öykü" olarak tanımladığı romanından yapılan uyarlama, sinemanın en büyük dehalarından Kubrick'in eşsiz dokunuşlarıyla kaynağını fersah fersah aşarak sinema tarihinin en olağanüstü filmlerinden biri haline gelir. Kamerasını her seferinde en doğru yere koyarak yarattığı klostrofobik, karanlık ve korkunç atmosferi, son derece güçlü bir sembolizm ve renk kullanımıyla besleyen yönetmen; bir yandan Jack'in sürüklenmekten kendini alamadığı dehşet verici deliliğini unutulmaz sahnelerle seyircinin içine işlerken, bir yandan da bir insanın perdede gördüğü muhtemelen en gerilimli anlardan pek çoğuna imza atar: Danny'nin halının sessizliği ile parkenin, insanı sinir eden tek düze sesi arasında gidip gelen bisikleti; asansör boşluğundan boşalan tuhaf ve ürpertici kırmızılıktaki kan; Jack'in Wendy'ye öfkesini ilk kez gösterdiği (ve Jack Nicholson'ın sinema tarihinin en çarpıcı oyunculuklarından birini sergilediği) tüyler ürpertici "give me the bag" sahnesi gibi..

Sonunda ortaya çıkan eser (her ne kadar Stephen King hiç beğenmediğini açıkça belirtse de [yazarın notu: siktirsin!]) sadece çağdaş korku sinemasının doruk noktası değil, naçiz kanaatimce tüm sinema tarihinin en iyi 20 filminden biridir.

Filmin Notu: 10 Gönül Notu: 10 Arıza Notu: 10  

The Sea Inside

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

 

Kübra Yücel'den "The Sea Inside – Mar Adentroo"

Filmin konusu: Ramon'un geçirdiği talihsiz bir deniz kazası sonucu belden aşası felç olur. Yatağa bağlı kalmaya mahkum olan Ramon kendi hayatına son vermek için yasal izni almak ister.

Not- Film sarsıcı diyaloglar içeriyo özellikle Ramon'un yatağa bağlı kalışı ve bunun onda yarattığı acıyı anlatan cümlelere kayıtsız kalamıyorsunuz.

Umarım izlersiniz ve izlettirirsiniz. Saygılar…    

The Lost Boys

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray'den "The Lost Boys"

Sinema tarihinde kaç filmde Aerosmith & RunDMC düeti "Walk This Way" eşliğinde vampirlerin bir grup genci katlettiğini görebilirsiniz? Ya da içine kutsal su doldurulmuş su tabancaları? Ya da karakterlerin odasının duvarlarında "The Breakfast Club" ve Echo and the Bunnymen posterleri? Ya da müzik setine saplanarak ölen vampirler? Ya da bu sahneye eşlik eden diyalog gibi ("Stereo ölüm!) inanılmaz diyaloglar? Bu sorular çoğaltılabilir ama hepsinin yanıtı aynı: Tüm bunları bir tek filmde görebilirsiniz ve o film de "The Lost Boys" oluyor.

Son derece yavan ve gevşek bir senaryoya sahip olmasına karşın bunu hiç takmayan, tüm amacı eğlenmek ve seyircisini eğlendirmek olan, kendini asla ciddiye almayan, popüler kültüre ilişkin sayısız gönderme ve görsel malzemeyle dolu, kötü adamlarına başrol verip onları neredeyse seyircinin özdeşleşeceği bir şekilde sunan, nefis bir 80'ler soundtrack'ine sahip olan ve "Bütün gün uyuyorsun. Bütün gece parti yapıyorsun. Hiç yaşlanmıyorsun. Vampir olmak çok eğlenceli!" gibi (çevrilmesi gerektiğini düşündüğüm) inanılmaz bir tanıtım cümlesiyle afişe edilen müthiş keyifli bir film.

Zaten sinema tarihinde baş tacı bir kült olarak kendisine çok özel bir yer edinmiş durumda ve senede bir gün kalabalık bir arkadaş grubuyla tüketmek boyun borcu.

Filmin Notu: 6 Gönül Notu: 10 Arıza Notu: 8

1987 ABD yapımı, 97 dakika   

The Hunger

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Dorian Gray'den "The Hunger"

Yönetmen: Tony Scott Oyuncular: Catherine Deneuve (Miriam), David Bowie (John),  Susan Sarandon (Sarah Roberts) 1983 ABD yapımı, 97 dakika

Sadece oyuncu kadrosuyla bile gönül Grand Prix'mizde "Jackpot" yaptırabilecek bir film "The Hunger". Ama bundan çok daha fazlasına sahip. Bir kere, genelde niteliksiz ama seyirci etkisinden fazlasıyla nasiplenen "cool" filmlerin yönetmeni Tony Scott'ın debut filmi. Ayrıca bir vampir hikayesi anlatıyor, ki bu bile tek başına çok çekici taktir edersiniz.

Manhattan şehrinin en kusursuz şekilde kullanıldığı, ayrıca büyüleyici müziklere sahip bir film (hele de unutulmaz açılış sahnesinde Bauhaus grubunun söylediği "Bela Lugosi's Dead"). Ve son olarak gücünü, uyarlandığı romanın yazarı Whitley Streiber'dan alan inanılmaz sağlam temaları var. Bir insan evladı, cool ya da arıza bir filmden daha fazlasını bekleyebilir mi? Beklerse, ona insan evladı diyebilir miyiz hâlâ?

"Açlık", metropol insanlarının hayvani güdülerle kendinden geçtiği tipik bir gece kulübündeki açılış sahnesinden, ucunu açık bırakarak seyirciyi kişisel bir tercihe davet ettiği finaline kadar insanın aklını başından alan katıksız bir başyapıt. Deneuve ile Sarandon'ın seviştikleri ya da Deneuve'ün yoldan "kaldırdığı" bir delikanlıyı parçalayıp yediği ve akan kanı Sarandon'a içirdiği sahne gibi sayısız unutulmaz anla dolu, insanın bilinçaltındaki dehlizlerde ilerleyen bir kâbus.

Filmin notu: 10 Gönül notu:10 Arıza notu: 10  

The good the bad and the ugly

Bayan Arıza tarafından 6 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Drool'dan kısa ve öz bir kritik "The good the bad and the ugly"

Sergio leone nin cektiği en arıza western.

Film, İspanya ve Portekiz'de çekilmiş. üstelik italyan yapımı. başrollerde lee van cleef eli wallach ve clint eastwood. müzikler ennio morricone.

konu ise 2 adet kafa avcısı ve 1 bandido iç savaş sırasında bir hazinenin peşine düşerler ve istemeyerk de olsa ortaklık kurmak zorunda kalırlar.

Bir alıntı:

the good : there are 2 kinds of people in this world my friend . those who have loaded guns..those who dig. you dig…  

(bu dünyada 2 çeşit insan vardır dostum. dolu silahı olanlar ve kazanlar.. sen kazıyosun)