• 7 Mart->Stage Box – Duman & Therapy & Dolu Kadehi Ters Tut & Emir Can İğrek & Al York & Sülfür Ensemble

    "Stage Box" Epifoni Organizasyonuyla İlk Kez 7 Mart'ta Volkswagen Arena'da. Kurulduğu günden bu yana yerli-yabancı sanatçılar ile ses getiren festival ve konserlere imza atan Epifoni, 2020'nin ilk festivali "Stage Box"da rock müziğin efsaneleri ile son dönemin ilgi çeken genç müzisyenlerini aynı sahnede buluşturuyor. Dünya'nın Efsane Gruplarından Therapy? "Stage Box" İçin İstanbul'a Geliyor. Türk ...

  • 12 Nisan-> Birlikte Guzel Sunar: Archon Angel feat. Zak Stevens (Savatage)

    Savatage, Trans-Siberian Orchestra ve Circle II Circle’dan tanıdığımız efsane vokal Zak Stevens, yeni projesi Archon Angel ile, Birlikte Güzel Sunar: Rock Off Event Series kapsamında 12 Nisan'da IF Performance Hall Beşiktaş’da! Progresif metalin en önemli gruplarından sayılan SAVATAGE’ın en önemli albümlerinde vocal yapmış olan Zak Stevens, yeni projesi olan Archon Angel’dan ...

  • 5 Nisan-> Birlikte Güzel Sunar: Haggard 30. Yıl Konseri

    Dünyanın en kalabalık ve kapsamlı senfonik rock/metal grubu Haggard, 30. Yılını Birlikte Güzel Sunar: Rock Off Event Series kapsamında Türk hayranlarıyla kutluyor! Birlikte Güzel Sunar: Haggard 30. Yıl Konseri Dünyanın en kalabalık ve kapsamlı senfonik rock/metal grubu Haggard 1991 yılında Almanya'da kuruldu. 16 kişilik bir kadroyla çıkarttıkları ve kendilerini dünyaya tanıttıkları 1997 ...

  • 12 Mart-> Progresif ve Melankolik muzigin ingiliz temsilcilerinden Antimatter, 12 Mart’ta Dorock XL Kadıköy’de sizlerle

    Fighting for a lost cause, Paranova, Stillborn Empires gibi hitlere sahip Antimatter, 20. yil turneleri kapsaminda uzun bir aradan sonra İstanbul'da. 2. İndirimli Dönem Bilet Fiyatları: Ayakta - 65.00 TL

  • Montreal çıkışlı indie rock grubu The Dears, “Garanti BBVA Konserleri” kapsamında 11 Nisan’da Babylon’a konuk oluyor!

    1995’te bir araya gelen Kanadalı grup The Dears, “orkestral pop-noire” olarak tanımladıkları sound’larıyla çıkış albümleri “End of Hollywood Bedtime Story”i 2000’de yayımladı. 2000’lerin başında Kanada’nın indie rock rönesansı olarak bilinen sahnenin önemli temsilcileri arasında yer alan The Dears, 2001’de “Orchestral Pop Noir Romantique” ve 2002’de “Protest” kısaçalarlarını paylaştı. Serge Gainsbourg’u ...

  • Günümüzün en iyi progresif post-rock temsilcilerinden Russian Circles, 18 Nisan’da Türkiye’deki ilk konserleriyle %100 Studio’da fırtınalı iki geceye imza atacak!

    İlk albümleri “Enter”ı 2006 yılında yayınlayan ve isminin aksine Şikago’da kurulan grup Russian Circles, 2019 yılında post rock’ı arşa taşıyan isimlerden biri olmayı başarıyor. 2019 Ağustos’unda piyasaya sürülen, müziğin en güzel köşelerine dokunan albümleri Blood Years ile yaratıcı süreçlerini sorgulamamıza sebep olan topluluk; oldukça aktif bir müzik kariyerine sahiptir. Kapı Açılış 20:00 Etkinlik ...

  • 15 Şubat-> Tindersticks

    Kendine özgü tarzı, orkestralı müziği ve harika şarkı sözleri ile yıllardır türün öncüsü Tindersticks, Fransız yönetmen Claire Denisortaklığında çıkardığı “Trouble Every Day” ve “Nénette Et Boni” ile hem müzik hem de sinema dünyasına damga vurdu. Yönetmenin son filmi “High Life”ın soundtrackini besteleyen Tindersticks, Nottingham’ın dokusundan çıkan şarkılarıyla İş Kuleleri Salonu’nda.

  • 20 Şubat->Kurt Cobain Doğum Günü Kutlaması: Nirvana Tribute Band

    Dünyanın en başarılı Nirvana tribute grubu olarak kabul edilen Nirvana Tribute Band, Kurt Cobain’i ve Nirvana’yı anmak için bu sene de 20 Şubat’ta %100 Studio’da buluşuyoruz! Alternatif müzik efsanesi Nirvana’yı yaşatmak için kurulan Nirvana Tribute Band, bugün Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarını gezerek Kurt Cobain ve Nirvana’nın hikayesini anlatıyor. Birçok eleştirmen ...

13 Ağustos güncesi, örümcekleri, ruhaniliği için.

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

13 Ağustos güncesi, örümcekleri, ruhaniliği için.

MOR'a…

kahve dolu bi küvette yasamak ve ardına zoraki sevişmeleri yığmak.. küçücük vakitlerde mutlu olmak denen manik depresif olguları yasamayı başlattım içimde.

reçel dolu gözyaşlarım var. ve iğrenç derecede kokan, hattan boktan bile beter kokan şarap peyniri kokularına sahip Bir mutfakta Buzlu camın önündeki mavi şişeleri kırmadan pencereyi acıyorum. Nefes almak için… Yerlerde yapış yapış sekerli tuzlu reçel damlaları. Ve inanılmaz derecede çok DVD. üstünden hoplaya hoplaya geçiyorum salona. 4 gündür giydiğim çoraplarımı yerden alıp iz bırakmamak için çabuk olma gayretindeyim. Ve mor telaşlandığı için. Ve "i don't think so" adlı tişörtü istediğim için. Bir gün benim olması için. Bedenim ıslak saclarım kuru, karolar ıslak. "çabuk , çabuk, çoraplarını al"….. Derken dökülen bir gökyüzü rengi duvarlar arasında Kapıyı açmak zorunda kalıyorum. Özüm onda, -dışım kabuk- gidiyorum. Metal dış kapı aralanmadan, beynim bomboş, ruhum kırışık, sarılıyorum ona. öpüşüyoruz. Kuru. Sonra kapıyı açıyorum. manik depresifliğimi keşfetmemden fiiii tarihi öncesinde kesinleşen obsesifliğim tutuyo. Ve ana dış kapıyı örtüp tekrar öpüyorum. çok ince maddesel bi yığın iniyor merdivenlerden salakça bi muhabbetle fizikisel bir ayrılığı bitirirken. Camekanlı kapıyı kapadım. devam ediyorum. Hava kızıldan bile koyu. Pek bi hissim yok ağırlasan duygularım arasında. Ayaklarım Nişantaşı ‘nda dolanıyo. Aklıma dokunan son piyano sesleri geliyo. Arayamıyorum. ……

HIRKA MOR obsesifi manik depresif obsesif kompulsif…

ve daha pek çok bok!!!

Olası Fonlar:

Polly Jean Harvey – Small Drug Tamburada – Mavi Cocorosie – Good Friday Blonde Redhead – Falling Man  

Kızıl Kanatlar

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Raskolnikov'dan "KIZIL KANATLAR"

Üstünde milyarlarca insanın yaşadığı bu dünyada, belki de çok daha fazlasının yaşadığı kainatta bir bireydi. İçine kapanık, kalın kalın tuğlalarla ördüğü çin seddi kıvamında savunma mekanizmalarıyla çevrili, hayata izole, yadırganan, acı çeken biriydi. Hayatına dair bir karar vermesinin zamanı geldiğini düşünüyordu. Hayatını düzene sokup bir işe girmek, saçını sakalını kesip, sürüye katılmayı düşündü önce. Hayır bu olmazdı daha doğrusu olamazdı. Ne bunu yapacak gücü hissedebiliyordu kendisinde ne de bu derece alçalmayı kabul edebiliyordu ruhu. Yaşadığı sefil hayatı kabullenip bu şekilde bir yaşamı devam ettirmeyi düşündü sonra. Hayır hayır bu da çok mantıksız bir seçenekti. Zaten bu dünyevi sefaletten uzaklaşmak için bazı karalar almayı düşünmemiş miydi? Peki ne yapmalıydı? Aklını daha iyi çalıştırır ya da cesaret verir diye birasından sağlam bir yudum aldı. Zaten yara aldığı zaman yaptığı şey hep aynıydı. Bol miktarda alkol, birkaç paket sigara, yüksek seli müzik ve yalnızlık. Tek nefes alabildiği ortam buydu. Bunları düşünmek hayli yordu azaptaki benliğini. Nasıl olduysa birden Dostoyevski düştü aklına. 40 yaşından sonra yaşamanın utanç verici, ayıplanması gereken bir şey olduğunu söylüyordu "yeraltından notlar" isimli muhteşem eserinde. Henüz 29 yaşındaydı. Dostoyevski'ye göre daha 11 senesi vardı. Ama bu şekilde yaşanacak 11 sene gözünde çok büyüyordu. Dışarıda harika bir yağmur yağıyordu, sonbaharın tüm güzelliği dumanlı odasının penceresinden içeriye doluyordu. Esrar torbasını açtı, fazla özenmeden otlu sigarasını sardı. Başı dönmeye başlamış, sarhoşluğuna bir de halüsinasyonlar eklenmişti. Penceresinin pervazına daha önce görmediği cinste bir kuş kondu. O kadar güzel, isyankar bir görünüşü vardı ki kuşun, hayran hayran bakıyordu. Simsiyah tüylerle bezeli bedeni, esen rüzgara, yağan yağmura aldırmadan vakur bir şekilde dimdik duruyordu. Cigarasından bir nefes daha aldı. Kuşun gözleri bir şeyler anlatıyordu.

Pencere dibindeki bu iki canlının bakışları kilitlendi ve konuşmaya başladılar:

-Hadi tak kanatlarını gidiyoruz. -Gidiyor muyuz? İyi ama nereye. -Korkularından çok uzaklara gidiyoruz. Bunu istemiyor muydun zaten? -Evet ama beni korkularımdan koruyan bir yerin var olduğunu bilmiyordum. Sen gerçekten ciddi misin var mı böyle bir yer? -Bana güven, benim görevim seni acılarından kurtarmak ve eğer beni takip edersen sonsuza kadar sana yaklaşamayacak kabusların. -Tamam geliyorum ama kanatlarımı takmamı söyledin, bunu nasıl yapabilirim? Senin gibi kanatlara sahip değilim ben. -Hayır sahipsin sadece görmeyi bilmiyorsun. Bana gerçekten inanıyor musun? -Evet inanıyorum. -Tamam o zaman şimdi yanına bak.

Gerçekten de yanında bir çift kanat gördü. Bembeyaz bir çift kanat. Üzerinden koyu kırmızı kanlar oluk oluk akıyordu. Soran gözlerle kurtarıcısı olduğunu iddia eden kuşa baktı

-Gerçekten bu kanatlar benim mi? -Evet senin. -Peki bu kan neden akıyor? -Çünkü şimdiden acılarından uzaklaşmaya başladın. Vaad ettiğim umut bile içindeki azabı biraz olsun azalttı. İşte bu kan da senin azabın, çilen yani kaçtığın her şey. Tamamen kurtulduğunda yani az sonra seni götüreceğim yere vardın mı bu kan oluk oluk akacak şimdikinden kat be kat daha fazla kan çıkacak.

Yüzü aydınlanmış, karalar bağlamış ruhu huzurla dolmuştu. Gözlerini kurtarıcısından ayırmadan kanatlarını taktı ve pencereye biraz daha yaklaştı.

-Hazırım ben. İşte kanatlarımı da taktım. Son kez soruyorum gideceğim yerde gerçekten daha çok kan akacak mı? yani acılarım uzaklaşacak mı bedenimden. -Ben de son kez söylüyorum ki güven bana.

Kolunda kanatları yanında da kurtarıcısıyla pervaza çıktı. Son bir kez bakıştılar, ikisi de birbirine gülümsedi ve ikisi birden kendilerini boşluğa bıraktılar. Kuş yukarılara doğru çıkıyordu, o ise kanatlarını çırpmasına rağmen uçamıyor, yere düşüyordu. Kafasını yukarı kaldırdığında kuşun pervaza geri dönmüş olduğunu ve kendisine gülümsediğini gördü. Sonra kanatlarına baktı, artık kanatların rengi tamamen kırmızı olmuş beyazdan eser kalmamıştı. Litrelerce kan boşanıyordu kanatlardan Gerçekten arınıyordu acılarından. Kan boşaldıkça daha da hafifliyor mutlu hissediyordu kendini. Ve sonra, önce dizleri sonra başı buz gibi kaldırıma çarptı. Bedeni paramparça olmuştu. Parçalanmış vücudunun etrafı kan gölüyle çevriliydi. Bütün acıları aforoz edilmişti bedeninden. Kanlı dudaklarında bir tebessüm vardı. Mutlu olduğu cansız bedeninin her halinden belliydi. Kurtulmuştu, vaad edildiği gibi kabusları beynini kemirmiyordu. Kuş pervazdan uçup kurtardığı kanlı yani acı çekmeyen bedenin yanına kondu. Gagasıyla, üzerindeki bütün kanın yok olduğu kanatları alıp, gri göğe doğru telaşlı telaşlı uçmaya koyuldu, çünkü kurtarılmayı bekleyen sayısız kayıp ruh ve onlardan akıtılacak oluk oluk kan vardı.

-SON-  

Kaybettik biz, mutsuzuz!!

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Uyumsuz Penguen'den "Kaybettik biz, mutsuzuz!!"

Kurallar koydular ve daha biz doğmadan hayatımız üzerinde söz sahibi oldular. Onların kurallarına göre yaşayacaktık. Onların dersanelerine gidip, onların sınavlarına girecektik.onların okullarında okuyup, onların mesleklerini seçecektik. Onların mesaî saatlerinde çalışıp, onların dizilerini seyredecektik. Bu tekdüze parodi bittiğinde de sevenlerimiz bizi ‘rahmetle’ anacaklardı.  Onların o sıkıcı hayatlarına mahkumduk. Düşünme yetimizi kullanamayacağımız bir hayat tasarlamışlardı. Onların sınırlarının dışına çıkarsak düşünce suçlusu olacaktık, kurallarına uymazsak kaybeden…

Peki biz ne yapacaktık? Düşüncelerimizden emin olmak için bizi destekleyen birilerine veya bir topluluğun korumasına ihtiyacımız olmadığı için ‘azınlık’ bile olamadık. Bunaltıcı yalnızlığımız içinde hayallerimiz tek dostumuz kalmıştı.

Örümcek beyinlilerin düzeninin saçmalığını anladık. Ne bu dünya düzenini ne de mutsuz hayatlarımızı değiştirmeye gücümüz yok. Geriye çözümünü bulmamız gereken bir ikilem kaldı : En acısız yoldan biyolojik varlığımıza son vermek en iyi çözüm olabilir mi?

Ne olduk biz? ya da neydik ki zaten…

Güneşin yeniden doğacak olması bizim için bir mutluluk değil, sıkıntı kaynağı olmuştu. Çünkü her yeni gün rutin döngünün sürekliliği demekti. Yani bu korkunç dünyaya katlanmak zorunda kalacağımız bir gün daha. Bizi anlamayacakları, umursamayacakları 24 saat daha.. Bu döngüden her kurtulmak istediğimizde bir şekilde ikna edilip yaşantılarımıza geri döndürülüyorduk. Hayata karşı tahammülümüzü kaybedip krizler geçirdiğimizde, anlık korkaklığımız bitirmemize engel oluyordu. Dünyalıların zayıflık olarak adlandırdığı farklılığımız ve farkındalığımız onların yarışında hep geride kalmamıza neden oluyordu. Onların düşünme sistemlerini reddettiğimiz için aptal oluyorduk. Özgür olmak istediğimiz için haindik.

Bizden nefret etmelerine rağmen başlangıçta sevmiştik onları. Bize bu kadar işkence çektirmeselerdi hala da sevebilirdik. Eğer dünya yüzyıllar önce sandıkları gibi tepsi şeklinde olsaydı; kenarından aşağı, sonsuz boşluğa atlardık. Böylece bizi görmek zorunda kalmazlardı. Ama hala burdayız ve onlarla yaşamak zorundayız. Ya da onlar bizler…  

Çarpışma

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Raskolnikov'dan "ÇARPIŞMA"

-Berbat görünüyorsun. -Hayır çok mutluyum -Mutlu musun? Neden? -Mutluyum işte. Hem neden böyle garipsiyorsun ki mutluluğumu? -Önce bana mutluluğunun nedenini söylemelisin. -Harika bir işim var, üstelik terfi de ettim, iyi para kazanıyorum, deniz manzaralı da bir ev aldım. -Peki kim olduğunu biliyor musun? -Anlamadım. Ne demek istiyorsun? -Kimsin sen? -Hala anlayamıyorum, adımı mı soruyorsun? -Hayır umrumda değil adın? -……. -Cevap ver kimsin sen? -Cevap vermek istemiyorum. -Neden korktun? -Çünkü beni rahatsız ediyorsun. -Eğer gerçekten mutluysan seni nasıl rahatsız edebilirim ki? -Mutlu olduğumu hissediyorum. Daha doğrusu senin gibi bir uğursuz karşıma çıkana dek böyle hissediyordum. -Peki şimdi ne değişti? -Bilmiyorum. Beni rahatsız ettin defol yanımdan. -Benim kim olduğumu biliyor musun? Çok sarhoşsun. Evinde otururken birden karşına çıktım ve benim kim olduğumu bilmeden, benimle konuşuyorsun. -Sahi sen kimsin. -Sence kimim? -Bilmiyorum ama iğrenç birisin. Yüzün çok tanıdık geliyor. -Beni çok iyi tanıyorsun. -Tanıyor muyum? Hayır seni tanımıyorum. -Az önce yüzümün çok tanıdık geldiğini söylemiştin. -Hayır söylemedim -Söylediğini sen de biliyorsun. Benden kaçamayacağını biliyorsun değil mi? -Neden beni rahat bırakmıyorsun. Hayatımda ilk defa mutluyum ve sen yine geldin ve buldun beni. -Tekrar ediyorum, eğer mutluysan ben seni nasıl rahatsız edebilirim ki? Hem senden bağımsızmışım gibi konuşmayı kes artık. -İstediğim tek şey bu şu anda benden kopman, uzaklaşman ve bir daha hiç karşıma çıkmaman. -Bunun olanaksız olduğunu biliyorsun değil mi? Şu durumda senin benden kopman en mantıklısı değil mi? -Lütfen bırak peşimi sana yalvarıyorum, mutlu olmak istiyorum. -Zaten mutlu değil miydin? -Değilim allahın belası sürekli karşıma çıktın ve beni hep mutsuz ettin. İşte yine buldun beni. -Şu anda karşımda durup mutlu insanı oynayan zavallı bulmuş olmasın beni? İyi dinle beni. Ben hep buradaydım ve sen her çıkmazında beni buldun. Çünkü sen diye bir şey yok. Biz diye bir şey var. Biz bir bütünüz. Bir kişiliğin iki yarısıyız. Ben gerçeğim, varolanım. Sense bu bedenin düşüncelerisin. Bu beden yaşadığı müddetçe ben yani gerçek var olacak. Sen yine kandırıp kısa süreliğine kaçıracaksın bu bedeni benden. Ama şimdi olduğu gibi onun döneceği tek yer ben olacağım yani gerçek. Şimdi kabullen gerçeğin karşısındaki mağlubiyetini ve yeni bir kandırma senaryosu buluncaya dek de uğrama bu bedene. Ve şunu da unutma ki senaryolar azalıyor ve bu beden yani bedenimiz sona hızla yaklaşıyor. Artık sana inanmamayı öğreniyor. -Gidiyorum. Artık yeni senaryolar bulma gücüm kalmadı. Mağlubiyeti de kabul ediyorum. Bir kez daha sen kazandın. -Git ve gelme bir daha. Artık daha fazla acı çektirme bedenimize. -Acı çektiren ben değilim sensin. -Hayır ben gerçeğim, yani ızdırap. Ama sen her geldiğinde ızdırap unutuluyor. Yalandan mutluluk iksirleri enjekte ediyorsun. Ve senin sahte olduğun anlaşıldığında beni daha da güçlendiriyorsun. -Yeter artık ne soracak sorum, ne de verebilecek bir cevabım var. Hele seni duymak hiç istemiyorum. Artık yok oluyorum. İşte bedenin bir yarısı gidiyor. -Hayır gitmiyor. Bu bedenin asıl sahibi benim zaten. Sen hiç olmadın. Sen hep bir sanrıydın. -………. -İşte bu kadar kolay yok olman. Artık görev bende. İşte sanrılarda yok oldu. Şimdi beni iyi dinle hükmettiğim beden. Ben acıyım, ben gözyaşıyım, mutluluğunun en büyük düşmanıyım, eğer beni daha da güçlendirmek istemiyorsan böyle ucuz kahramanlar gönderme üstüme, işte gördün yendim onu, daha önce olduğu gibi ve bundan sonra yollarsan yine yeneceğim onu. Ne işin, ne evin, ne de bol kazancın mutlu etmiyor seni. Çünkü sen her şeyin farkındasın aslında. Senin ruhun can çekişiyor ve sen böyle gereksiz ayrıntılarla kapamaya çalışıyorsun kanayan yaralarını. Öğren artık hep ben var olacağım, sadece ben var olacağım. Gör artık gücümü. İşte böyle, demek içki şişelerinin arasında göz yaşlarınla tuzlayarak yanaklarını kabul ettin gücümü. O zaman sefil bir biçimde uyu bakalım ve kabuslarına girmemem için sarsılmış inancınla dua etmeye devam et.

-SON-  

Bırak Beni, İçine Gireyim

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Can Tokuri'den "Bırak Beni, İçine Gireyim"

Gözlerim kapalı, nefesimi tutuyorum olabildiğince; kalbimin sesini azaltmak için, en ufak sesi bile duyabilmek ve neler olduğunu anlamak için. Kapılar açılıyor, kapılar kapanıyor, ayak sesleri ve sessizlik. Yatağımdan kalkmama neden olacak kadar tedirgin edici bir sessizlik, kalbimin sarsıntıyla çarpmasına neden olacak ve kulaklarımı uğuldatacak bir sessizlik, uzadıkça uzuyor, gözlerim açılıyor. “Biraz daha uyusaydım, ufak bir rüya daha, biraz daha karanlık, biraz daha gece” diye yalvarır gibi tavana bakıyorum. Aslında beyaz olması gerekirken, isten kararmış olan tavana… Ve tekrar kapatıyorum gözlerimi, umutla kapatıyorum. Uykuya dalmak için unutuyorum her şeyi, nerede olduğumu, zamanı, sesleri ve sessizliği unutuyorum. Geçmişe gidiyorum, mutlu, huzurlu görüntüler çekip çıkarıyorum, yeniden yaşamak için uyumaya muhtacım. Ama olmuyor, rüya yataklarına inatla sokuşturduğum çiğ hayaller, isli sessizlikte boğulup gidiyor.

Korkuyla kalkıyorum, neler olacağını bilememenin ve yalnız olmadığım halde devam edeceğini bildiğim sessizliğin korkusu bu. Bütün varlığımı kaplıyor ve başka her şey yitiriyor önemini. İçimde giderek yükselen nefret, heyecan, acı birbirine karışıyor ve daha büyük bir suskunlukla patlıyor duvarlarda. Çünkü biliyorum, başka seçeneğim yok, mecburum hayatımı öldüresiye kaplayan isin kaynağına. Vazgeçip sonumu beklemeye başlamışım gibi çekiyor beni kendisine, gidip önüne diz çöküyorum, yalvarıyorum:

– Bırak beni…

– Ama… Güneş henüz doğmadı, hava soğuk, rutubetli; yerler ıslak ve ayakların çıplak, nasıl bırakırım seni? Nasıl bırakırsın beni?

– Lanet olsun biliyorum, yine de bırak beni n’olur. Bırak ıslanayım, bırak üşüyeyim ama hissedeyim yaşadığımı n’olur.

– İlk kez bana karşı böyle kibarsın, benim için değil kendi kurtuluşun için sanırım. Hala bencilsin, hala beceriksiz, hala iradesiz, hala bağımlısın benim gibi.

– Beni bağlayan sensin, beni bu hale getiren sensin, kendi eserine bağlanıp kalan ve sana bağlı kalmasını isteyen yine sensin… Bencil olan kim peki?

İkimiz de biliyoruz, defalarca girişilen ama hiç sonu gelmeyen mücadele tekrar ediyor kendisini. Sırayla yenik düşüyor, sırayla zafer kazanıyor, sırayla sonu gelmez bir öykü yazmaya devam ediyoruz. Yine de bırakamıyoruz savaşmayı, yine de vazgeçip dönemiyoruz kendi hayatlarımıza. Kim cesaret edecek ve kim yüklenecek bunca mücadelenin sorumluluğunu? Kim suçu üzerine alacak ve cezasını çekecek yıllarca? Kim yaşamaya hasret ölümü göze alacak kadar?

Susmaya devam ediyorum, suskunluğumuz bile bir savaş gibi, sırayla ve giderek güçlenerek yaralıyor bizi. Çekip gidesim geliyor ama nereye? “Neresi olduğu önemli değil yeter ki git” diyorum kendime. Bütün acılarına rağmen başka bir hayat olmalı başka gezegenlerde. Olanca yükünü, olanca suçunu, hatalarını, yenilgilerini, uykularını, rüyalarını ve hatta kapkara tavanını da al defol git! Tek bir soru, bağlayıp elimi kolumu koca bir çivi gibi çakıyor bedenimi olduğum yere; “Arkama dönüp bakmamayı becerebilecek miyim?” Cevabı biliyorum: Hayır. Biliyorum ki her gidişimin yarası hala yüreğimde, biliyorum ki bu en büyük gidiş yaradan daha öte; sürekli irin toplayacak nefes aldıkça ve sonunda ancak bütün organlarımı parçalayarak çıkacak dışarı, içimde ne varsa boşaltıp gidecek, kuru bir deri bırakacak arkasında, biliyorum.

Tek yapabildiğim izlemek hayatımı uzaktan. Kim girecek içeri? Kim çıkacak? Kim çarpacak kapıları? Kimin ayak sesleri sonsuz uykuya yatıracak beni? Kim haykıracak suratıma herkesin bildiği ama benim göremediğim gerçeği? Kim beni içine alacak sonsuza kadar, sıcak ve yumuşak rahminin içinde çırılçıplak saklayacak ve suda nefes almayı öğretecek yeniden? Işığa değil karanlığa ait olduğumu kim fısıldayacak olgunlaşmamış kulaklarıma? Kimin kalp atışları başımı yukarı kaldıracak ve ışıkla gelen hayata tekmeler savuracak cesareti verecek bana? Başlamamış hayatıma kim dur diyecek ve ormanların en ıssız zirvesinden gelen bir nefes gibi çekecek içine, tutacak bedeninde sımsıkı, bırakmayacak? Geri alacak tüm verdiklerini, kanını, canını, hayatını geri alacak benden, bütün borçlarımı silecek ve özgür bırakacak beni… Biliyorum bunu yapacak hiç kimse yok artık ve bunu yapacak bir “ben” de yok.

Geri dönüyorum yatağıma, yorganın altına gizleniyorum, görünmez oluyorum çocukluğumdaki gibi. Tekmeliyorum ışığı, tekmeliyorum hayatı… Uyku, al beni içine n’olur.

Bir meyve ağacının gölgesinde inşaat seslerini dinliyorum

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

BİR MEYVE AĞACININ GÖLGESİNDE İNŞAAT SESLERİNİ DİNLİYORUM

Uyanıyorsun birden, yazılan binlerce yazının ve hikayetin ortasında, söyleyecek binlerce cümle olmasına rağmen sessizce bakıyorsun. Biliyorsun aslında tüm bunlar da daha önceden yazılmış. Etkili bir giriş yapmak niyetinde değilsin. Anlamsızlık var sadece, hayatın bir kenarından tutma isteği var. Tutuyorsun işte, bildiğin tüm gerçeklere rağmen, her başarılı insana, kabul etmeyip aşağıladıklarına şaşırıyorsun. Beklenmedik bir durum çünkü. Aslında her insan başarılı olmak için var. Söylenmesi gereken herhangi bir şey, yaşanması gereken aşk değil. Seçimlerin karşısındasın işte. Kısıtlı zaman dilimlerinde, kendi hayal ettiklerinle yapamadıklarına üzülüyorsun. Bırak! Hepsini boşver. Hiç biri yeterli değil. Umursamıyorsun işte. Sadece senin dolaştığın sokaklara siniyor kokun, çok kısa bir süreliğine. Kedin evinde koklarken seni, bir o biliyor geçtiğin yollarda başkası asla takip etmedi seni. Ama hep takip edilmek istedin. Aradaki insansın sen. Zirveyi hayal ettin ve öyle çalıştın, yapmak istediğin herhangi bir şeyi en kolay yoldan en iyi şekilde başarmayı bekledin. Olmadı işte. Kendi mantığınla yürümedi. Ve yolun ortasında durup geriye baktığında varolmanın anlamsızlığını gördün. Tartıştığın onca değer, öğrendiklerin hiç bir şeydi aslında. Çünkü insan olmayı beceremedin. Sen kendi kurallarında direttin sadece. Yaptığın bir seçimse eğer belki de kötüyü seçtin! Kim bilebilir iyiyi seçtiğini? Hitlerin kötülüğü seçtiğini peşine takılanlar ne zaman anladı dersin? Anladıklarında umursadılar mı acaba bunu? Ama sen umursuyorsun başaramadıklarını. Bu yüzden en kötü durumda olan sensin şimdi. Dibe en çok sen vurdun. Kimseye itiraf edemesende, yüzleşemesende böyle bir gerçek var. O yüzden bu kadar kötü yaşıyorsun. O yüzden umudunu yitirdin. Madem ki düşüyorsun en fazla sen düşmelisin. İşte yine kendi seçiminle yüzleşiyorsun. Okuduğun binlerce kitabın, hayran olduklarının, yitirdiklerinin ve inadına tutunmaya çalıştıklarının ardından, kendi kuytu köşende sessizce okuyorsun, inatla, yılmadan, kendi seçimlerin için. Ve hala farkında değilsin arada kaldığının. Sen ortancasın. Kimsenin fark etmediği, önemsemediği, herhangi bir şey beklemediği insansın. Ama hep en üstü hedefledin, başaramadın en altta kök saldın yine olmadı işte. Olmuyor. Diğerleri gibi, normal bir hayatı, yaşamayı seçmedin.

Birden bire için geçiyor. Harikulade bir bahçedesin, bir ağacın tepesindeki meyveler seni cezbediyor, ama öylesine yüksekte ki meyveler. Belki de bu bahçe tanıdıktır. Belki çocukluğundandır. Meyveleri toplaman gerekiyor. Öyle söylendi sana. Bir adam var yanında, çok iyi tanıdığın ama kim olduğunu hatırlayamadığın yüzünü silmişler sanki. Beraber merdiveni taşıyorsunuz, adamın eline kıymık batıyor sırf bu yüzden cebinden çıkarttığı çakı ile elini kesip atıyor. Hiç kan yok. Miden bulanıyor gerçekten. Bir kıymık için değer miydi?

Uyanıyorsun ve gün ışıyor yüzüne hatırlayamadığın bir rüyanın acısı var içinde miden bulanıyor biraz. Ama aklın öylesine berrak ki, sanki saklı vadinin el değmemiş soğuk sularında yıkanmış, gizli bahçendeki günahlarından arınmışsın. Beyin kıvrımlarından insanlık akıyor. Geceden kalma bir belirsizlik. İnsan bazen kendisinden bile ürküyor. Ama hayır! Deminde söylediğim gibi, çok uzun zamandır yapmak istediğin şeyleri yapacaksın. En önemlisi kendi rutininden sıyrılıp hayal ettiğin işlerde en iyi sen olacaksın.

Ve günler geçecek, geçecek, geçecek…

Anil 23,12,04-00:44-Moda  

BF’nin Günlüğünden

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

BF'nin Günlüğünden

Saat 21:38 carsamba 10 dakika sonra sampiyonlar ligi finali oynanacak. Esasinda pek ilgilenmiyorum. Ama yinede bos bos seyretmek isterdim(ÇS)

21:47 yahu ÇSde 3 kisiyiz. Elektrik kasiyorum. 21:50 Hmm. bisiler oldu. Insanlar tam uzerimde futbol seyrettikleri icin, gol olunca anlayabiliyorum. 21:58 son zamanlarda hep ezan okuyan bir imam sesi duyuyorum. sesi daha cok cikiyor sanki 22:12 Kuzenimle konustum. Basim "O"nunla dertte…

00:30 Macin 2. yarisina bi takildim. Kac saattir izliyorum. 6dkda 3 gol gordum. Ama aklimi sikeyim. Suphesiz ki bunun acisi cikacak! 02:30 Maci seyrettim ama yapmam gereken dersleri de yaptim sayilir. Olan uyku saatine olacak, sabah 9:40.

saat 20:00 persembe son 4 ders saati… fizikten, konulari iyi oturtursam finalde çakarim. cok yoruldum ayrica bugun. 4-5kez ringe bindim. git gel git gel. bir kere gelirken, 3. yurdun arkasinda kazi mi ne yapiyorlar, demiride yolun uzerine oyle bir koymuslar ki, yarim metre falan havada. tabii ben kim bilir neye takildim zihinde, gormedim, carptim."ananizi sikeyim" de dedim tabii. pantolon pas oldu. kolum acidi simdi.

23:34cuma ablam,annem ve ahmetle gorustum. epey sikildim mi desem, artik bilemiyorum. calculustan konularin bitmesine cok az kaldi. tek istegim finallerin iyi gecmesi.

17:24 pazar biktim

15:54 pazartesi fizik bitti. no more 106… durmak bilmiyorum. 120ye basladim. ama bu sefer not alacak bile zamanim yok. bakalim nasil yetistirecegiz.

bilmedigim bir saat: pink floyd yazsam… her sey pink floyd ile daha guzel. echoes…

23:14 bjk maglup oldu efes karsisinda. bu konular yetismeli. offf. buraya kadar getirdim., birakmamaliyim ama yeter ulan. amina korum odtununde zodtununde. belki simdi terbiyesizlik yapiyorum. hos bir sey olmayabilir. ama herkesin direncinin kirildigi bir nokta vardir. sikerim ya. cocuk oyuncagi mi lan bu. amina koduklarim. siktir la, hassan, la hakki, cikar bunlari disari. ne alaksi var?

09:55 sali ÇS semalarindayim yine. bugun gercekten siki calismam gerek. yoksa penisi tutacagim.

7ye git sor oradan soylerler pHi.

10:50 aslanim. kaplanim. hadi. 17:40 son 6 konu.daha sinav sorulari var. tekrar var. anlamadigim yerler var.  Susuyorum.

persembe gece 02:00 hmm. %80 bitti sayilir.

07.06.2005/sali/11:20 oglen uzun sure oldu bir seyler yazmayali. son finalime 2 gun kaldi. tempomu koruyabilirsem iyi gececektir. gecen zaman araliginda ilginc gelismeler oldu.

bolumde bir kizla konusurken, daha dogrusu tam bir seyler soyleyecekken,  gozlerinin icinde kayboldum adeta. konusamadim. acaba kizardim mi diye dusunuyorum. kizi pek tanimiyorum. merhaba,merhaba gibi. yalnizca bir kere kutuphanenin onunde sinavinin nasil gectigini sormustum. konusmustu. guler yuzlu.

duygularim karman corman sanirim. daha da ilginci var. dun gece internete girdigimde "O" mesaj atti. 2 saat falan konustuk ne konustuk? ne konustuk? tam hatirlayamiyorum. tek gordugum, anladigim, aslinda onu ne kadar cok ozlemis oldugum. ayrilali fazla olmamisti. 19mayis(ayrilik gunumuz sanirim)tan sonra cok kotu oldugunu, kendini kotu hissettigini soyluyor. o ayrildi benden. bir sabahki kizginligimla bir suru kirici sey soyledim. daha sonra hep bilindik hikaye. genc hatasinin farkina varir… daha dogrusu onu ne kadar uzdugunun… hem de "O", "bak seni ne kadar cok seviyorum" derken yaptim bunlari… cok ozur diledim. ama istemedi. inancinin gittigini soyledi. dun gece bir farkliydi. anlam veremedigim cok sey soyledi. sanirim anlam vermek istemedim. " bir zamanlar evrenin ortasinda sen ve ben vardik. simdi bana niye boyle davraniyorsun? tum gun bilgisayar acikti, belki gelirsin diye bekledim" dedi bunu cok sevdim. evrenin ortasinda ben ve onu. eger pismansa bile bunu soylemeyecektir. Sebebi cok. gurur yapacak. hayir bitmesi gerek deyip, cekip gidecek. ben de arkami donecegim. belki farkinda bu ayriligin su anda olmamasi gerektiginin, soyledigim gibi… ama bunu benimle paylasacagini sanmiyorum. . . . bu eng102 hocalari tam birer orospu cocugu. millet odevleri baskasina  yaptiriyor. bizim anamiz aglasin. O.Y. tam bu tanima uyan biridir. duyurulur.

bolumdeki kiz calculusten kalmis. finali yuzunden sanirim. daha once soyledim mi hatirlamiyorum. bir erkek arkadasi var. aslinda o kadar sorun degil. zaten aramizda pek bir sey olmasini istemiyorum. iliskimiz bir yonde gelirisirse, buyu bozulacaktir. gozlerine baktigimda, vucudum kilitleniyorsa, bunu bozmak istemiyorum acikcasi.

– evet bu kokuyu hatirliyorum. icime cekmeye doyamadigim koku bu. – ya off. benim hayatim neden boyle gidiyor?

oglen, yarin bana zaman ayirmasini istedigim biri( bkz: "O"), bir suru sey ima edip "hayir" diyor. simdi kalkip beni ariyor. "nerdesin, kizilaydayim bulusalim…" off yazamayacagim. sikicem. hayir dedim en sonunda. "gorusmeyelim" dedim. sikicem kizinida dostunuda sevgilisinide, okulunda amina koyim. yeter be!. nedir bu stres.

11:20 gene "O" aradi. ba$i agriyormu$. banane amina koyim… sustum zaten telefonda. o da kapatmasi gerektigini anladi.

vurgulayarak "kendine dikkat et" dedi. tesekkurler. epey dusundun/uyorsun  beni… — BF…  

Takım Elbise Suratlı Adamlar

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Er Yiğit'den "Takım Elbise Suratlı Adamlar"

Sana gönderdiğim havalenin 5ni banka masraf olarak kesmiş…

İçerde beklerken kızın biri üzerime kustu üzerimi temizlemeye çalışırken…

Cep telefonumu çaldılar… Karakola gittim dünyayı gördüm içeri girdim kendime geldim

Ezber yaptım tek tek anlattım… Pek ciddiye alınmadım…

Kendime yeni cep telefonu aldım.

Zaten fazlasını da beklemiyordum ayağım kaydı düştüm yere kalktım kimse gülüyor mu diye bakmadım.

Bir albüm aldım köşedeki cd ciden… Türkçenin için ettim kirayı ödememiştim müziğin sesini açamadım sessizce dinleyince albümü beğenmedim saç sakal traşı olmadım yiyecek bir şey yoktu eve son param sana havale… Dün geceden kalan bozulmuş biraları aç karna içtim kafam pek güzel olmadı sarhoş olmaya çalışmıştım oysa yarın önemsiz bir gündü diğer günde öyle…

Gece pencereden sokağa baktım köşede uyuşturucu satan çocuğu aldılar… Üst kattaki çift yine kavga ediyorlardı birkaç piç parka oturmuş bally çekiyorlardı. Son sigaramda kül olup bitiyordu evi bok götürüyordu…

Derken kapı çaldı az çok tahmin ederek kapının deliğinden baktım karşımda meymenetsiz ev sahibim kirayı istemeye gelmişti değil kiraya bir paket sigaraya param yoktu boğulmaya başladım açmak istemiyordum.

– İçerde olduğunu biliyorum aç şu lanet kapıyı kirayı ver!

– ???

– Sana diyorum lanet olası evden bok kokusu geliyor kirayı ver ya da defol git evimden…

– ???

sessizlik devam eder..

Sonra söylene söylene o defolup gitti ama nereye kadar gidebilirdim ki kapının altından içeri atılan kredi kartı ekstrelerini aldım limit aşımına uğramıştım. Telefon borçtan kesilmişti bilgisayar bozuktu ışıkları açmıyordum.

Aynen ilk şarkı da kafa sallamaya başladım şimdi sarhoş oluyor ve her şeyi unutuyordum bu sefer ses açıktı kapı çalsa bile duymamalıydım.

Takım Elbise Suratlı Adamlar (kreş)

Sağım solum önüm arkam hepsi palavra Sendemi brütüs onlara uydun sonunda  

Ne oldu bak…

Sana bana benzemez ki onlar Takım elbise suratlı adamlar Kapıdan kovsan bacadan damlar Takım elbise suratlı adamlar

Kendi dilimde duyduklarımdan utandım Bu mu benim bu mu benim geleceğim?

Ne oldu bak…

Sana bana benzemez ki onlar Takım elbise suratlı adamlar

Kapıdan kovsan bacadan damlar Takım elbise suratlı adamlar

Geliyorlar üstüme üstüme Biliyorlar yerimi yerimi Duyuyorlar sesimi sesimi Okuyorlar fikrimi fikrimi

Sana bana benzemez ki onlar Takım elbise suratlı adamlar Kapıdan kovsan bacadan damlar Takım elbise suratlı adamlar

Sana bana benzemez ki onlar Takım elbise suratlı adamlar Toprağı kurutan yabani otlar Sonunda onları ben sökücem

Aslında derin bir telaş hakimdi içimde, gelenin bir dost bir kurtarıcı bir umut ışığı olmasını istiyordum o lanet olası kulaklarım bu sebeple zilin sesini bekliyordu sanırım. Gece yarısına kadar bekledim kimse gelmedi.

Geç olunca ışığı yaktım kanepeye uzandım orada öylece ve anlamsızca düşünürken sen geldin aklıma… ve ben uyuya kaldım…

Sabah uyandığımda yine işe geç kaldım yine lanet ettim içkiye hızlıca merdivenlerden inerken bir kadına çarptım. Kadın ağlıyordu o an anladım ki dün gece uyuşturucu satan çocuk öldürülmüştü ve bu kadın onun annesi idi. Ben hala hayattaydım bunun bir anlamı yoktu.

İçimdeki adam düzene isyan eden bir serseri, dışımdaki adam sisteme boyun eğen bir beyefendi olmuştu. Kirayı banka hesabına yatırdım kartların borçlarını ödedim evi temizlettim. Telefon faturalarını ödedim.

Pislik pisliktir kısa bir süre sonra işten kovuldum geç kaldığım için ve anladım ki beyefendi olan her zaman kaybedecek dünyayı takmayanlar ise bir gün elbet kafaya takılacak kişilerdi.

Evden taşındım. Telefon bağlatmadım kredi kartlarını iptal ettirdim. İçimdeki sese kulak verdim ben bir serseri olmak her şeyden daha önemli idi. Ve bazen hiç bir şey olmasa bile bir çözüm yolu mutlaka çıkıyordu. Örneğin bir bankayı soyma planı yapmak. Marketten bir şeyler araklamak… Önüne çıkan ayyaşları tartaklamak bunlar suç değil gerçeğin ta kendisi idi bunları severek değil ama sevmeyerek hiç değil yapıyordum mutlu değildim ama mutsuz da sayılmazdım.

Kimseye benzememek ve kimse gibi olmamak dünya içinde kaldığı sürece insanı mutlu eder. Bunların bir rüya olması ve hiç bir şeyin bu kadar derinden rahatlık veriyor olmaması gerçekten üzücü sayılabilir ve herkes ancak kendi beyninin kapasitesi kadar düşleyebilir hayal edebilir veya yanılabilirdi. Eminim ki yanılmak güzel bir şey ama yanılmaya çalışmaktan ve yukarıda olanların olmamasını sağlamaktan vakit kalmıyor. Sabah 5.45 sularında uyandım. Sıcak suyun altında derin bir duş aldım. 6.30’da evden çıktım 7.00’da ofisi açtım çay ocağının fişini taktım. Gerekli belgeleri masamın üzerine yerleştirdim. 7.30’da çaycı geldi çayı demledi ve ilk çayı bana getirdi her zaman ki gibi çay ve sigara keyfimi yaptım elemanlar geliyordu.

Hiçbir şey değişmemişti lanet olası hayatımda ve ben bundan bu günde rahatsızlık duyuyordum.

Takım elbise suratlı adam 16/03/2009 saat 10.54  

Çıkış (tüm bunların olmasını hiç istememiştik)

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

Çıkış (tüm bunların olmasını hiç istememiştik)

*bir Radiohead yazısı*

3 temmuzun erken saatlerinde gezegenimiz bir grup beyaz saçlı adamın yorgun gözlerle,yazılmış en güzel şarkılarından birkaçını canlı olarak sergilemesine tanık oldu.bu eşsiz 20 dakikanın sonunda aklımda tek bir soru vardı.pink floyd dışında başka hangi grubu 15-20 yıl sonra tekrar sahnede gördüğümde gözlerim dolacak,kalbim sıkışacak o kısacık sürede an be an biraz daha farkına varacağım yaşlandığımın ve dolup taşan hüznün ardında soğuk gölgede bir gülümseme yer bulacak kendisine? ben ve benim kuşağımdaki pek çokları için bu sorunu tek bir cevabı var;radiohead.işte bu yazı neden cevabın onlar olduğu hakkında.

Kariyerlerine bilmem kaç yılında….ardından creep bilmemnesi….ok computer hadisesi…..kid a ile yerinden oynayan taşlar..sonrasında gitgide keskinleşen politik söylemler…vs…vs…tüm bunların çok ötesinde bir şey,hatta bunların arkasına saklanıp kendisine yaşam alanı sağlayabilmiş bir şey radioheadi eşsiz kılan.daha çok birkaç solgun yüzlü,çelimsiz adamın gözlerimize nasıl baktıkları,kulağımıza neler fısıldadıklarıyla ilgili…

Yaklaşık 10 sene önce başlayan bir hikayedir bu.birinin bize “buraya ait değilim” demesiyle tanıştık onlarla ve sadece bu söz ile bile akşama misafirliğe gelmelerini ve biraz dertleşmeyi ister olduk.gençliğin asiliğini daha bir barındıran ilk albümde thom pek çok şarkıda tüm gücüyle bağırıyor,nakaratların arasına koydukları sert gitar rifleriyle o yaşların heyecanını,isyanını içimize taşımayı başarıyordu."kader..elimi tut ve beni dünyadan koru;ben seni düşünüyorum..nasıl uyuyabiliyorsun;sen varken ..neden kendime inanayım; dokunduğum herşey taşa dönüşüyor" diyorlardı ve "ben bir sürüngenim".ardından engeller çıktı karşımıza. her şeyin ve herkesin kırıldığı haykırılmış,gezegenin korku denizinde bir silah gemisi olduğu fark edilmiş, kurşun geçirmez olmak hayal edilmiş ve birşeyler cehennem gibi acıtmıştı. siyah yıldızları suçlayarak pansuman yaptığımız kayıp aşkımıza son bir kez baktık,neye dönüştüğümüzü fark etmeden. peter pan yaşlanmaya başlamıştı ve karar verildi”bu makine artık iletişim kurmayacak”……ve durmadan bir şeyler değişti ,değişti..sora o şeyler bambaşka şeyler oldular sonra bir anda hiçbir şey kalmadı. gökdelenlerin altında kendini küçücük hisseden ,ertesi gün patronu kendisini azarlayacağı için uyuyamayan, anlayamadığı sayılar tarafından yaşamı kontrol edilen,terkedilmiş ama ağlayamayan, gördüklerine inanabilmek için seferber ettiği algılarının malubiyetinde felç olan uzaylılar oluverdik.. kızgın,yorgun ve çaresizdik..sonunda pes ettik:ok computer.artık radiohead in sözleri ve müziği kalp atışlarımızdaydı.her şarkıda ayrı bir vokal vardı,thom daha önce duymadığımız seslerle konuşuyordu.bazen sakin ,bazen öfkeli yada herkesin çıldırdığı bir dünyada uykusuzluğa mahkum edilmiş ve 24 saat kırılmaya hazır birinin sesine ,kimi zaman bir radyo cızırtısı,kimi zaman bir bilgisayar sesi katılıyordu.bir kez daha fark ediyorduk rüzgarın arkamızdan esmediğini.albümü dinleyip sokağa çıkanlar daha yabancı adımlar atıyorlar kimileri sürekli arkalarına bakıyorlardı..thom ve biz daha önce dünyada kimsenin durmadığını bir yerde durduk ve daha önce geldiği hiç görülmemiş bir otobüsü beklemeye koyulduk beraber.herbirimiz alarmlarımızı parçalamak istedik,hatırlanmadığımıza ağladık,büyüdük bizimle uğraşmayın dedik,artık biraz yavaşlayın aptallar diye bağırdık kocaman bir dünyaya.şansımızın dönebileceğine son kez onlarla inandık,kanatlar büyüteceğimize ve bu filmden bir çıkış olduğuna…bir barda otururken kulak misafiri olduğumuz yan masadaki sohpetten, aldatıldığımızı öğrenir gibi..bir ayağımızda en sevdiğmiz ayakkabı,bir ayağımız çıplak ,yağmurda yürür gibi…ev özlemi,bırakıp gitmek. ve……… ilk çocuk aramıza katıldı büyük yangının ortasında..dünden kalan limon tadı daha geçmemişken.duvarlarda gölgeler,bitmeyen sarmal düşüşler, tanıyamadığımız kendi sesimiz,çiftliğe bir bakış,gemiyi terk etme zamanı…son çığlıklar..bu sefer başka çaremiz yoktu ve elveda dedik bir şeye:”ben burada değilim ve bütün bunlar olmuyor” sizinle sonraki yaşamda karşılaşacağız……buzul çağı.artık thom sahnede sara nöbeti geçirir gibi dansediyor,titrek solgözünde kızgın bir bakışla bunları haketmiş olamayacağımızı söylüyordu…. ……derken bir rüzgar daha esti ve alevler bir kez daha çıldırdı.buralarda yanacak bir şey kalmadı artık diyenlerimiz yanıldılar.yangın bu kez geçmişimize göz dikmişti.bir kez daha başladı..tekrar ve tekrar…..bir zamanlar el sıkıştığımız aslanlara yem olduk,çamurlu nehirlerde çırpındık..aldatılıp bekletilmiştik. gördüğüze yemin ettiğimiz ışık aslında orada değilmiş…hatıralara da bakamayacağımız zaman gelip çatmıştı işte.yeraltı yuvalarımızın kapısı bir kez bile tıklatılmadan kırıldı ve yakalandık….. devam etti.çizgiler,rakamlar ekledik kendimize.ruhlarında barkot barındıranlara karşı ,güçsüzlükte gülme yeteneği ……….ve sonunda çöküşün müzikal manifestosu gökyüzünü titretti. bu sefer”artık çok geç” diyordu komşumuz.bizim sonlandığımız yerde başkalarının ayak izleri var !ikiyüzlü oportunistler,hırsızlar,bizi yöneten ahmaklar,görebildiklerini sananlar,elektrik kesintileri, dünün başlıkları ve niceleri bu sirkte kollarımıza düştü.denedik ama artık yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu.belki sadece tüm bunların çocuklarımıza olmasına izin vermemek..thom un follow me around da babasına küsen bir çocuk gibi:”did you lie o us tony?we thought you were different”demesinin üzerinden çok zaman geçmişti.yeni günde her yeri “x” kapladı…daha büyük şeyler olmak üzereydi…daha yırtıcıydık..sonsuza kadar, evimizde….ve hayat buruştukça buruştu.herhangi bir hikaye buradan çok önce biterdi.ama bizimki böyle hikayelerden değil.ve işte o yüzden seneler sonra radiohead ile gözlerimiz dolacak ve yine bir an için kendimizden kurtulacağız… ..kafamızda iki renkle….

Muratski  

7, 17, 27, 37…

Bayan Arıza tarafından 7 Ekim 2010 tarihinde yazıldı.

7, 17, 27, 37…

oturmusuz 27 yasindaki ben, 17 yasindaki ben 7 yasimdaki benle sabah kahvalti yapiyoruz. 7 yasindaki ben ekmekten araba yapmiş masanin uzerinde bardaklarin arasinda suruyor. az kalsin cayi dokecekken ustune son anda catala ani bir fren yaparak carpiyor ve ekmek arabasi ters donuyor. 17 yasindaki ben uzanıp catali cekiyor onunden. yardimsever besbelli. cocuklarida seviyor gibi davraniyor. ama corabinin icine sikistirdigi sigar apaketi rahatsiz etmis olacakki surekli bacagini kasiyip duruyor. gozu disarda. giyinmis okul ceketini ama gitmeye niyeti yok. ama 7 yasindaki beni kime birakacak onu bilmiyor muhtemelen. yoksa simdiye coktan giderdi. bense kahvalti masasinda oturuyorum uzun zamandir. bikac bardak cay ictim. cay tabaginda dondurdugun 4 sigara izmaritini sayiyorum. bir parca peynir atiyorum agzima.

7 yasimdaki benin kaza yapan ekmeginden bir parca kopartiyorum. bu yeterli bir kahvalti icin diyorum. 17 yasindaki ben kalkip mutfaga zeytin kasesini goturuyor sonra hemen aynanin karsisinda haziarlanmaya basliyor. 7 yasindaki ben bunu gorunce birden bire yerinden sicrayip onu seyretmeye yanina gidiyor. kalkarken sandalyeyi dusuruyor, geri donuup kaldirmay abile vakit kaybetmek istemiyor. biyiklarinin yeni cikmasi ve incecik tuylerin dudaklarinin uzarinde olmasi 17 yasindaki beni rahatsiz ediyor. jilet vurma gec ciksin diyenlerin laflarini hatirliyor ve "18 yasimda hala bu sekild eolursa tam bu sabah kesecem" diyor. gulumsuyorum. bir ay sonra o kizla bulusmaya giderken kesecegini ve dudagini ustunde iki jilet cizgisiyle dolasacagini ona soylemiyorum. 7 yesimdaki ben "buyuyunce bende sakallarim olacak, bende tras olcam" diyor. 17 yasimdaki ben "daha cok zamanin var" diyor. elimi ceneme ve yanaklarima goturup birbirine girmis sakallarimi kasiyip gulumsuyorum.17 yasimdaki ben gelip masadan son bir zeytin tanesi atiyor azina, ve ona bikaçlira verip veremiyecegimi soruyor. elimi cebime atiyorum ve son parami ona uzatiyorum. anca bir hamburger yiyebilir, "sigaran var mi?" diye soruyorum. "icmiyorumki sigara" diyor. ayakkabilarini baglarken corabinin yanindaki kabarikliga bakip guluyor ve bir igara yakiyorum. 7 yasimdaki ben onlugunu giymis, yakasini takmamis karsimda dikiliyor. "yakani neden takmadin?" diyorum. "dugmesini kapatamiyorum. ogretmenim kapatacak" diyor. uzanip yakasini ilikliyorum. beslenme canstasini veirip yolluyorum okula.masaya ilisiyor gosum, 4 sigara izmaritine ve yanan bir yenisine. caydan bir yudum aliyorum. buz gibi soguk. ısıtmak icin tam kalkacakken kapi caliyor. aciyorum. karsimda 37 yasinda birisi duruyor. saclarinin cogu dokulmus, ustune bol gelen bir gomlek ve pantolon, sakallarini kesmis, devlet memuru yorgunluguyla karsimda dikiliyor. hic bisey demeden iceri girmesine izin veriyorum. sandalyeyi yerden kaldirip karsima oturuyor. "cay icermisin?" diye soruyorum. "kahvalti yaptim" diyor. bir sigara uzatiyorum. yakiyor. dumanini uflerken sigaranin ucuna bakiyor. susuyoruz karsilikli. uzun sire susyoruz. bir dilim ekmek aliyor eline. peynir kabini uzatiyorum kolay alabilsin diye. bardaklari kenara cekiyor, ve ekmegi masanin uzerine koyup bana bakiyor. "yarisalimmi? " diye soruyor. sigarami sondurup cay tabagini aliyorum elime. "yarisalim hadi" diyorum. yarisiyoruz. o kazaniyor.

wen thatsall