• Normalleşiyor muyuz (!) ne?!!

    Gündem değişiyor. Her şey eski moduna dönüyor, döndürülüyor. Ekonomi düşünülüyor. Mağazalar, cafe'ler, bar'lar açılıyor. Sanki çok lazımmış ya da insan hayatından değerliymiş gibi. Vak'a sayısı azalmıyor. İnsanlar ölmeye devam ediyor. Ben şahsen daha da artacağını düşünüyorum. Kendi muhitimde yürüyüşe çıktığımda (ki iyi eğitimli tiplerin oturduğu, sosyo-kültürel olarak da iyi diyebileceğimiz bir ...

Adam Driver, Spike Lee filminde

Bayan Arıza tarafından 30 Ekim 2017 tarihinde yazıldı.

ABD sinemasının muhalif isimlerinden Spike Lee, 'Black Klansman' adını taşıyan yeni filminde Ku Klux Klan’a karşı 1978 yılında operasyon düzenleyen bir polisin gerçek hikayesinden yola çıkıyor. Ron Stallworth’un otobiyografik kitabından uyarlanacak filmin oyuncu kadrosuna bu dönem yükselişteki aktörlerden Adam Driver da katıldı. Driver, filmde bir polis memurunu canlandıracak. Filmde başrolü üstlenecek ismin Denzel Washington'ın oğlu John David Washington olacağı önceden açıklanmıştı.

Kaynak: Milliyet Sanat

Mannheim’in en iyisi ‘Tereddüt’

Bayan Arıza tarafından 30 Ekim 2017 tarihinde yazıldı.

25. Mannheim Türk Filmleri Festivali’nde En İyi Film Ödülü'nü Yeşim Ustaoğlu'nun yönettiği 'Tereddüt' kazandı. Jüri kararın gerekçesinde "İç çatısmaları baskılamanın ne kadar ağır sonuçları olduğunu etkileyici bir şekilde sergiliyor ve aynı zamanda da kadınları daha güçlü yapan çözümler bulmaya cesaretlendiriyor" dedi. 'Tereddüt', kasım ayınında sonunda Almanya'da gösterime girecek. Ödül töreninde, Seyirci Özel Ödülü'nü ise Türkan Derya’nın yaptığı 'Çok Uzak Fazla Yakın' kazandı. Festivalde Türkiye yapımı 20 film izleyiciyle buluştu.

Kaynak: Milliyet Sanat

Mindhunter

Bayan Arıza tarafından 17 Ekim 2017 tarihinde yazıldı.

Yeni bir Netflix dizisi daha. Suç, polisiye ve gerilim severler hemen izlemeye başlasın. Yetmişli yıllarda FBI'ın cinayet psikolojisini başlatan John Douglas'ın "Mindhunter" isimli kitabından uyarlanmış müthiş dizi. Yaratıcı Joe Penhall. Oyunculardan bazıları: Jonathan Groff ki kendisini esas oğlan "Holden Ford" rolünde izliyoruz, Holt McCallany var ki O da "Holden Ford" ile beraber davranış biliminin kurucusu "Bill Tench"i canlandırıyor. Holden'ın sevgilisi "Debbie Mitford" rolünde ise Hannah Gross oynuyor.

ve yönetmen koltuğunda çok sevdiğimiz David Fincher var. Mevzular 1977 yılında geçiyor. O dönemin kılık-kıyafet, ortam vb. her detayı mükemmel kurgulanmış. Teknik açıdan çok başarılı buldum. Ağırdan, inceden işlenmiş konular. Henüz 2 bölüm izlemiş biri olarak fena halde sardığı için hemen size de tavsiye etmeyi kendime borç bildim.

Farklı bir konu, üzerinde çok emek edilmiş bir dizi, David Fincher işe dahil olunca ortaya çıkan ürün mükemmel oluyor. Atmosferi harika yaratmış. Psikoloji, Sosyoloji, suç, suçlu, suça iten sebepler derken üzerinizde bir soğuk hava esiyor ki sormayın. Bir solukta izlenebilecek bir dizi.

Plak satışları artıyor

Bayan Arıza tarafından 9 Ekim 2017 tarihinde yazıldı.

Plak satışlarının yüzde 3.1 artış gösterdiği açıklandı.

Nielsen Music, ABD'yi kapsayan ve yılın ilk üç çeyreğini içeren yeni raporunda plak satışlarının bir önceki yıla göre yüzde 3.1 artış göstererek 9.35 milyon dolara yükseldiğini açıkladı.

Son üç yıldır ivme kazanan ve müzik piyasasına fiziksel satışlarda can simidi olan plak dışında, fiziksel müzik satışları yüzde 13.3, dijital albüm satışları ise yüzde 19.5 düştü. 

Raporda, çevrimiçi müzik dinleme ve video izleme oranının yüzde 40.5 artış gösterdiği bilgisi paylaşıldı.

 

Kaynak: ntvmsnbc

Evren Özer’den Film Kritiği: SE7EN (YEDİ)

Bayan Arıza tarafından 9 Ekim 2017 tarihinde yazıldı.

Yıl 1995…Star Tv’de pazar geceleri Parliament Sinema Kulübü var her hafta sonunu iple çekiyorum çünkü kaliteli filmler oynuyor…

Yine böyle bir pazar akşamı saat 22:00 itibari ile film başladı,film seni sürüklüyor,içine çekiyor,bırakmıyor…Film bittiğinde ise ruhumda ve bedenimde bir yumruk hissettim ki Kevin Spacey bu durumu şöyle özetliyordu; ''İnsanların dikkatini çekmek için onların omuzlarına dokunmanız artık yeterli değil,onlara bir balyozla vurmanız gerekiyor.’’

Film karanlık bir atmosferde ve devamlı yağan bir yağmur eşliğinde devam ediyor,film size olayların geçtiği şehrin adını vermiyor çünkü hangi şehir ismi geçse lanet okunacak o isme…

Brad Pitt ve Morgan Freeman öyle doyurucu bir oyunculuk çıkarmışlar ki Fincher onları ayrı bir yerde tutuyor ve kendi yönetmenlik hünerlerini onların üzerinden değil de geçiş sahnelerindeki ustalık,ince detayları çok iyi vurgulayıp yansıtan kamera açıları ve katili son 15 dakikaya kadar büyük bir hünerle saklayan kurgusu ile seyirciye aktarıyor…

Konu olarak ;

Hristiyanlığın yedi ölümcül günahını  (kibir,açgözlülük,şehvet düşkünlüğü,kıskançlık, oburluk,yıkıcılık ve tembellik) işleyenleri kendi vahşi yöntemleriyle öldüren bir seri katil ve onun peşindeki iki dedektifin çabalarını diye özetleyebiliriz…

Fincher’ın yedi ölümcül günahı Hristiyan doktorininden çıkarıp günümüz tüketim toplumunun bir parçası şeklinde tasvir eden üstelik bu tasvirde işlenen günahları kabullenme ve bu günahtan kurtulunabileceğini de üstüne basa basa Spacey üzerinden vurgulaması ayrı bir inceleme konusu olur kanımca…

Spacey’in final kesitinde ‘’sanırım benim günahımda kıskançlık’’ diyip alttan üste doğru Pitt’e bakış atması ve Pitt’in o esnada ki ruh hali,bakışlarındaki masumane açmaz,dolu gözler,karar verme arefesindeki boşluk hissi efsane ötesiydi,çok çarpıcı bir oyunculukların gösterildiği aşikar…

Spacey’in filmin açılış sahnelerinde isminin geçmemesi ve filmin son jeneriğinde Kevin Spacey as John Doe diye yazılması ince ama mükemmel bir ayrıntı çalışma… 

Ayrıca Saw serisindeki Jig Saw karakterinin de John Doe karakterinden esinlenme olduğunu da düşünmekteyim çünkü öldürme amaçları aynı güdü üzerinden yürüyor,günahlar üzerinden…Buna ilaveten john Doe’nun yaptıkları bir cezalandırma değil bence Se7en günah hakkında vaaz vermek…'Günah işlerseniz mutlaka karşılığını alırsınız…’

Pitt ve Freeman karakterleri üzerinden yürürsek iki karakterin dünyaya ve hayata bakış açılarındaki tezatlık bence asıl vurgulanması gereken nokta…bir tarafta dünyayı bir çocuk sahibi olmak istemeyecek kadar yaşanmaz bire yer olarak algılayan karakter (örnek sahne : Freeman gittiği ilk cinayet mahalinde oradaki polis memuruna “çocuk görmüş mü”diye sorar,bu soru adeta ‘senaryodaki bir karakter nasıl inşa edilmelidir’ ders konusu için var,bu soru ileride,neden sevgilisinden çocuğu olduğunda onu terk ettiğinin zemini aslında) diğer tarafta ise bir hayatta bir fark yaratacağına doğru bir hayat yaşayıp hayatta karşılaştığı çarpıklıkların giderilmesinde aktif bir rolü olacağına inanan başka bir karakter…

Freeman film boyunca üstüne basa basa katilin kaçık yada anormal biri olmadığını tersine katilin boktan hayat şartlarının bu hale getirdiğini anlatmaya çalışır Pitt’e, Pitt ise bunu asla kabul etmez zira evliliğinin ve kariyerine başındadır işine olan sevgisi, gururu Freeman’in katil ile olan açıklamasını kendine yediremez çünkü mesleği dedektiflik olan biri için böyle bir katil profili dedektiflik mesleğini anlamsızlaştırır.İçeri tıktığınız her suçlunun aslında çok basit bir suç işleme güdüsü olduğu gerçeği Pitt’e hayatta hiçbirşeyi kolay kolay değiştiremeyeceği gerçeğini hatırlatması bence içindeki açmazı tetikler…

Bu filmin bence en güçlü yanlarından biri de kurbanların hepsinin acımasız bir şekilde katledilmesine rağmen hiçbir kurbanı bariz bir şekliyle göremememiz.Kurbanlara ne olduğunu ve nasıl öldürüldüklerini bilmemize rağmen ekranda yaşanmış bir sahne göremiyoruz bütün o katledilme sahnelerini ancak kendi hayal gücümüzle beynimizde canlandırıyoruz ve adeta biz yaşıyoruz.Kendi zihnimizde katil ve maktüle 3.göz olarak şahitlik ediyoruz adeta bir suç ortağı gibi ki filmin temel mesajı da bu,herkes suçlu…

Tam burada açıklamak istediğim bir konum var şöyle ki;

Önce kısa bir hikaye anlatayım.Hz.Hızır Keyf suresinde kendi ve Hz.Musa ile birlikte çıktıkları yolculukta bir anlaşma yaparlar.Hz.Hızır Hz.Musa’ya;

-Ben ne yaparsam yapayım yaptıklarım asla bana nedenini sormayacaksın der.

Hz.Musa’da kabul eder.Ancak yolculuk sırasında Hz.Hızır küçük bir çocuk görür gidip onu yakalar ve boğazını keser.Hz.Musa bu olayı görünce öfkelenir ve sözünden döner ve isyan eder.Hz.Hızır önce ses çıkarmaz ama yolculuğun sonunda Hz.Musa’ya ;

-Öldürdüğüm çocuk büyüdüğünde zalim bir kral olacaktı ve binlerce insanı katledecekti der ve Hz.Musa kalakalır…

Şimdi soru şu ; Hz.Hızır bu durumda katil midir? Teori de evet çünkü bir çocuğu hiçbir sebep olmadan durup dururken öldürüyor ama gelecekte olanı bildiğinden binlerce çocuğu ölümden kurtardığına göre hala Hz.Hızır’a katil diyebilir miyiz?

İşte Se7en bize bu soruyu soruyor aslında…Gerçekten kötülük dolu olduğunu düşündüğümüz şeyler yada masum görünen ve iyi olan şeyler gerçekten göründükleri gibi midir?

Balyoz sahneleri ;

Spacey abimizin polis merkezinde eli kanlı bir şekilde gelip 2 defa dedektif diye bağırmasına rağmen sesini duyuramayıp 3 defa adeta kükremesi ile karakolun dona kalması,

Film başlarken ki çalan parça (Nine İnch Nails / You make me closer to god)

Yatağa bağlı kurbanın aniden hareketlendiği muazzam gerilimli an…

Ve Son Söz : “Ernest Hemingway, ‘Dünya güzel bir yer ve de uğruna savaşmaya değer’ demiş.Ben cümlenin ikinci yarısına katılıyorum.” (William Sommerset)

Herkese İyi Seyirler…

Umuda Yolculuk

Bayan Arıza tarafından 19 Eylül 2017 tarihinde yazıldı.

Almancası “Reise der Hoffnung”; İngilizce adı “Journey of Hope”. 

Film, Türkiye'de yaşayan Maraşlı bir Alevi ailesinin yasadışı yollarla sadece kartpostallarda gördükleri İsviçre'ye mülteci olarak gitmeye çalışmasını konu alıyor.

Baştan sona sürükleyici. Yolculuk, yurtdışına çıkış, hepsini güzel anlatmışlar. İzleyip de ağlamayan bir insan olamaz gibi geliyor. Tam bir insanlık dramı. İşin acı tarafı, yaşananlar da gerçekmiş.

Rahmetli Necmettin Çobanoglu ve Nur sürer çok başarılar. Filme ayrıca renk katmışlar bence. Mutlaka izlenmesi gerekenler listenizde olmalı.

İngiltere, İsviçre ve Türkiye ortak prodüksiyonu olan film, 1990 yılında “Yabancı Dilde En İyi Film Oscar Ödülü”nü de kazandı.

Yönetmen: Xavier Koller Film müziğinin bestecisi: Jan Garbarek Ödüller: Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ı Senaryo: Xavier Koller, Feride Çiçekoğlu Oyuncular: Nur Sürer, Yaman Okay, Dietmar Schönherr, Isa Danieli, Enzo Cannavale, Yasar Güner, Emin Sivas, Erdal Merdan, Necmettin Çobanoğlu

Ödüller: • Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı – 1990 • Nürnberg Film Festivali – 1991 • Bronz Leopard (Xavier Koller) – 1990

Midnight, Texas

Bayan Arıza tarafından 13 Eylül 2017 tarihinde yazıldı.

Çıtır çerez dizilerden biri daha. Neden böyle bir isim verdim? Gerçekten de öyle çünkü. Kitaptan uyarlama,  iz bırakmayan ve sadece vakit geçirmek için izleyebileceğiniz, cennet-cehennem, doğa üstü varlıklar, vampirler, medyumlar, kurt adamlar vb. konuların bolca işlendiği bir dizi. Zaten diziye adını veren "Midnight, Texas" bu varlıkların yaşadığı bir kasaba ver her şey burada geçiyor.

Biraz True Blood, biraz Supernatural, biraz Grimm. Ama kötü hali…

Dizide tanıdık yüzler de var. Esas oğlan psişik "Manfred Bernardo"yu Kanada asıllı oyuncu Francois Arnaud canlandırıyor ki evlere şenlik:) "Bobo Winthrop" rolünde Orphan Black'ten hatırladığım Dylan Bruce var. Tatlı cadımız  "Fiji Cavanaugh" rolünde Küba asıllı aktris Parisa Fitz-Henley var. The Vampire Diaries'ten hatırladığım Arielle Kebbel, kiralık katil "Olivia Charity"yi canlandırıyor. Bir de meleğimiz var ki (Jason Lewis) O'nu da yıllardan beri hep görmüşsünüzdür birçok dizi ve filmde ve fakat rol kabiliyeti yok, güzel saçlarını ve melek kanatlarını gösteriyor sadece:) Kasabamızın vampiri mavi lenslerle biraz komik biraz korkutucu olsa da nedense iyi kalpli ve ehlileşmiş durumda. Gana'lı oyuncu Peter Mensah "Lemuel Bridger"i canlandırıyor.

Esas oğlanımızın aşık olduğu kız olan Creek Lovell'ı da "Sarah Ramos" oynuyor. Kasabanın kurt adam rahibi Emilio Sheehan rolünde de "Yul Vazquez" var.

Bu arada bir bölümünde Breeda Wool oynamıştı ki şu anda Mr. Mercedes'te de oynuyor. Bayılıyorum o kadına.

Biraz teenage dizisi, toplama bir dizi olmuş adeta. Ama eleştire eleştire 7. bölüme kadar geldim. Klişelere rağmen kendini izlettiriyor. Yukarıda saydığım dizileri seviyorsanız bunu da seversiniz. Oyunculuklar da kötü ama e geriye ne kaldı ki diyeceksiniz? Francois Arnaud hatırına izlemek lazım!:)

The Sinner

Bayan Arıza tarafından 25 Ağustos 2017 tarihinde yazıldı.

Alman yazar Petra Hammesfahr'ın aynı isimli romanından uyarlanan "The Sinner", şu ana kadar yayınlanan altı bölümüyle beni benden aldı.

Jessica Biel ablamız başrolde. Kendisi esas kız "Cora Tannetti"yi pek güzel şekilde canlandırıyor.

Her şey Cora'nın bir yaz günü öğleden sonrası herifin birini sebepsiz bir öfke ile bıçaklaması ile başlıyor. Spoiler vermedim aslında çünkü bundan sonra yaşananlar bizi bambaşka yerlere ve olaylara götürüyor, olay dallanıp budaklanıyor.

Cora'nın kocası "Mason Tannetti" rolünde Christopher Abbott, her şeyi arayan meraklı polis "Harry Ambrose" rolünde de yine pek sevdiğim Bill Pullman var. Dizinin yönetmeni Antonio Campos.

Kesinlikle yayınlanan dört bölüme bakarak çok başarılı bir dizi olduğunu söylemeliyim. Heyecan tavan yapıyor, merak uyandırıyor, kendisini izlettiriyor. Bir sonraki bölümü merakla bekliyor, adeta gün sayıyorsunuz.

          

Bozcaada’da müzikseverler buluşuyor

Bayan Arıza tarafından 22 Ağustos 2017 tarihinde yazıldı.
“Tamirane On An Island”, bu sene de Kuzey Ege’nin en güzeli Bozcaada’da, Indie müziğin en iyi isimleriyle, eşsiz bir doğada, müzik tutkunlarını bir araya getiriyor.

Bozcaada’nın Ayazma Koyu’ndaki Tarihi Manastır’ın bahçesine yerleşecek olan Tamirane, 3-4-5 Eylül 2017 tarihlerinde müzik ve doğaseverleri önemli müzisyenler ve lezzetleriyleBozcaada’nın benzersiz atmosferinde bir araya getiriyor.

Ayazma Koyu’ndaki Tarihi Manastır’ın bahçesinde asırlık ağaçlar altında, ada kokuları içinde ve epik bir manzaraya karşı kurulacak olan sahnede; Büyük Ev Ablukada, Lara Di Lara, Ceylan Ertem feat. Cenk Erdoğan, Gaye Su Akyol, Peyk ve Lahza, dinlemeye doyamacağınız müzikleriyle sahne alıyor. Konserler öncesi ve sonrasında ise müzikler, DJ setleriyle müzikolog Murat Meriç, Alican Tezer, Muhsin Akgün ve Özerbey’e emanet.

Kaynak: ntv

Evren Özer’den Film Kritiği: En Kongelig Affaere (Yasak Aşk)

Bayan Arıza tarafından 18 Ağustos 2017 tarihinde yazıldı.

Kıta Avrupası’nın tarihi hep ilgi çekmiştir ki sebebi Kavimler Göçü ile başlayan demografik değişimlerdir.Özellikle Avrupa’nın sarı saçlı mavi gözlü nesilleri bu Kavimler Göçü’nün neticesidir.Tarih özelinde bakacak olursak Aydınlanma Çağı denilen toplumsal olarak kendini yenileme,Hristiyan otoritenin sorgulandığı bir nevi geriye itildiği bu süreç kıta Avrupa’sının çehresini değiştirmiştir… 

İşte tam bu noktada karşımıza Danimarka tarihi odağından kıta Avrupa’sının aynasına bakıyoruz.A Royal Affair dönem filmi olarak gayet başarılı bir yapım,kostümler olsun mekanlar olsun gayet doyurucu.senaryo tekniği (senaryo aşamasında Bodil Steensen-Leth’in yazdığı Prinsesse af Blodet adlı kitaptan yararlanılmış) ve kurgusu ile akıcılığı sağlıyor.Oyunculular göz doldurucu,yasak bir aşk hikayesi üzerinden Danimarka tarihinin bir kesitine şahit olmaktayız… 

Konu olarak ise; 

İngiliz Prensesi Caroline,1776 yılında Danimarka Kralı 7.Christian ile evlendirilir.Birbirlerini hiç görmeden evlendirildikleri için,Caroline eşinin akli dengesinin bozuk olduğunu ancak Danimarka’ya gittiğinde öğrenir.İkisi de çok gençtir.Ülkeyi yönetmek kralın görevidir ama genç kral çocuksu ve dengesiz hareketleriyle güven vermediği için tüm kararları kabinedeki bakanlar alır.  Christian’ın akıl sağlığı iyice bozulmaya başladığında saraya Almanya’dan özel bir doktor getirilir.Doktor Struensee,kralın güvenini kazanmakla beraber genç kraliçenin de aşkını kazanır.İkisi de özgürlükçü akımdan etkilendiğinden kralı yönlendirerek işkenceyi ve köleliği kaldırırlar.Halkın refahı için büyük atılımlar yapmaya çalışırlar.Bu durum kralın annesini, eski kabine üyelerini ile din adamlarını rahatsız eder.Doktor ve Kraliçe arasındaki gizli ilişkinin sarayda fark edilmesi an meselesidir ve dedikodular çıkmaya başlamıştır ve olaylar gelişir… 

A Royal Affair, Berlin Film Festivalinde Gümüş Ayı ödülüne layık görülmüş ve Danimarka’nın yabancı dilde Oscar adayı olarak Akademi’ye gönderilmiş. 

A Royal Affair kendi dönemindeki Rönesans akımının yazarlarından da ve şairlerinden de söz ediyor.Rönesans dönemindeki yazar ve şairlerin hem isimleri hem de yapıtlarından alıntılar yapıyor,dikkat çekiyor bir nevi kitap okuyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz ki bu çerçeve de film bize güzel bir panoramik ayna tutuyor dönemin içinde bulunduğu değişim rüzgarına… 

Mads Mikkelsen’den bahsedecek olursak Casino Royale ile tanıdım ki filmdeki kötü karakteri gayet başarılı bir şekilde canlandırmıştı.Daha sonra Die Tür ile değişik bir senaryo da kendini kanıtladı bence ki arkasına izlediğim Clash Of Titan,The Three Musketeers yardımcı rollerde muntazam bir oyunculuk çıkarmıştı.A Royal Affair’den sonra Jagten’i ben şahsen konu olarak beğenmedim ama oyunculuğu yine göz doldurucuydu.Doctor Strange ve Rogue One ile de yardımcı rollerine devam etti… 

Alicia Vikander kadın başrolde pek başarılıydı,önü açık gibi görünüyor.Bu filmden sonraki izlediğim filmleri Ex Machina (ben pek beğenmedim filmi ama kendi adına değişik bir deneyimdi) The Man From U.N.C.L.E (eğlenceli bir rolde başarılıydı) Jason Bourne (eh işte idare etti) şeklindeydi… 

Ve deli kral rolünde Mikkel Boe Følsgaard…daha önce onu Kvinden i buret (Kafesteki Kadın) da izlemiştim.Kendisinin rolü çok yoktu ama öyle bir büyüttü ki rolünü kısacık zaman diliminde filmin can alıcı sahnesinde damgasını vurdu.(ki o seri (3 film) ayrı bir inceleme konusu olur,tavsiye ederim.) Bu filmde de 2 başrolün yanında hiç de sönük kalmadı,kendi oyunculuğunu ve rolünü en az onlar kadar zirvede oynamış… 

İlgimi çeken hususlardan biri de filmin ismi…Orijinal isim En kongelig affære İngilizce çevirimi ‘A’ Royal Affair…’A’ hecesi belirsiz bir ismi nitelerken ‘The’ hecesi belirli bir ismi niteler.Bilinçli bir tercih gibi geliyor bana çünkü seyirciye ‘siz sarayda yaşanan bir yasak aşkı izliyorsunuz ya!(belirli) Derdim o değil anlattığım bambaşka bir şey(belirsiz)’ mesajını veriyor… 

Film bize bir ülkenin tarihini bugün bize anlatmaktan öte,hani toprağa bir tohum ekersin ve meyvesini bir zaman sonra verir ya! işte burada da tüm yaşananlar,bir fark yaratma,bir değişimi gerçekleştirme çabaları,bedeli ağır gibi görünse de ülke için hemen değil bir zaman sonra ve kalıcı olarak meyvesini vermesini anlatıyor.Danimarka tarihini (en azından aydınlanmaya giden sürecini),soylu sınıfı, aydınlanmanın toplumsal/siyasal kodlarını ve nedenini çok iyi aktaran bir döneme ışık tutmuş… 

Film seyirciye aydınlanma sürecinin içine düştüğü akıl tutulmalarını da çok güzel betimliyor.  Örneğin krala eğlensin diye siyahi çocuk vermek,Voltaire'nin siyahiler hakkında yazdıkları ile ayrı bir anlam kazanır.Film bize ayrıca Avrupa'da 1700 ve 1800'lerin hiç de öyle aydınlanmış,temizlenmiş bir çağ olmadığını gözler önüne sererken toplumun genelinin avrupa başkentlerinde dahi insanlık dışı şartlarda yaşamasını,sokakların b*k götürdüğü ve sıçanlardan geçilmediği,hijyen ve temizlik için teknoloji ve bilim gerektirmediği rezilliği gösteriyor.Hatta Alexandre Koyre bilim tarihi yazılarında rönesans ve aydınlanmanın ortaçağ gibi karanlık bir dönem olduğundan bahseder.Reformun yapılması kilisenin ve din adamlarının gücünü avrupa'da hem siyasal hem de toplumsal alanda 19. yüzyıl sonuna kadar kıramadığını söylemiştir. 

Filmde bir aşk üçgeni var.Öncelikle doktorla kraliçe arasındaki ilişki klişelerden çok az beslenerek yansıtılmış ve daha da önemlisi filmi bu aşk üçgeniyle kral-kraliçe-doktor ya da doktor-kraliçe aşkıyla doldurmamışlar.Öte yandan dönemin Danimarkası’nı (halkın b*k kokusuyla yaşamaya mecbur kaldığı, ülkeyi yöneten kabinenin halkın lehine hiçbir yasayı kabul etmediği,çiçek hastalığının önüne geçebileceklerken geçmeyip milletin ölümüne seyirci kalmaları,soysuz soylu ve ruhban sınıflarının ahlaksızlıkları) ayrıntılı olarak işlemeyi başarmışlar.Kralın değişimi de doktorun halkçılığı-devrimciliği de neticede dincileri yönetimden uzaklaştırmış,halkın lehine pek çok yasayı yürürlüğü geçirtmiş ki bu aşk üçgeninden iyi bir sonuç çıkmış diyebiliriz. 

Finalde ele geçirilen otoritenin ve gücün nasıl insanları bir ego havuzuna düşürdüğünü görüyoruz.Halkın için devrimler yapmak,halkın için yasalar yapmak seni bir yere götürse de kibir tuzağına düştüğün an seni halkın nasıl başaşağı edeceği ‘’ben sizden biriyim’’ desen de son pişmanlığın fayda etmeyeceği nasıl da dersvari bir sonla anlatılıyor… 

Son söz filmdeki bir replikten olsun Jean-Jacques Rousseau'un der ki; 

"insan özgür doğar ama artık her yerde prangalarda." 

Herkese İyi Seyirler…