• Kurt Cobain Doğum Günü Kutlaması: Nirvana Tribute Band

    Dünyanın en başarılı Nirvana tribute grubu olarak kabul edilen Nirvana Tribute Band, Kurt Cobain’i ve Nirvana’yı anmak için bu sene de 20 Şubat’ta %100 Studio’da buluşuyoruz! Alternatif müzik efsanesi Nirvana’yı yaşatmak için kurulan Nirvana Tribute Band, bugün Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarını gezerek Kurt Cobain ve Nirvana’nın hikayesini anlatıyor. Birçok eleştirmen ...

  • %100 Metal İftiharla Sunar; Thrash metalin dev ismi OVERKILL 26 Eylül 2019 Perşembe akşamı KüçükÇiftlikPark’ta!

    Temelleri 1980 yılına dayanan ve isimlerini Motörhead’in “OverKill“ parçasından alan New Jersey’li grup 1985 yılında yayınladıkları “Feel The Fire” ve  sonrasında peş peşe çıkardıkları “Taking Over” ve “Under The Influence” albümleri ile kısa sürede tüm dünyaya OVERKILL ismini öğrettiler. more_link_text

  • 30 Kasım-> Yıllardır yaratacılığından ve enerjisinden ödün vermeyen dev isim New Model Army, 30 Kasım’da %100 Studio’da!

    1980'de Bradford'da kurulan New Model Army; punk rock, kuzey ruhu ve zamanın atmosferinden ilham aldı. Günümüze kadar uzun, yaratıcı ve netice dolu bir yolculuk geçiren grup; post-punk, folk-rock, politik-rock, goth ve metal gibi farklı alt kültürlerinden etkilense de bir etikete ait olmayı her zaman reddetti. more_link_text

  • 6-7 Aralık-> The Aristocrats 6 ve 7 Aralık’ta, iki gece üst üste %100 Studio’da!

    Dirty rock, folk ve cazı harmanlayarak, tek bir albümde en iyi şekilde özetleyen grup kimdir? Tabii ki The Aristocrats! Rock virtüöz üçlüsü The Aristocrats unutulmayacak performanslarıya 6 ve 7 Aralık’ta, iki gece üst üste %100 Studio’da! more_link_text

  • Mor ve Ötesi senfonik, Yoğun istek üzerine 7 Ekim’de yeniden sizlerle…

    Ülkemizin en önemli müzik gruplarından mor ve ötesi geçtiğimiz sonbaharda ilk defa seyirci ile buluşturdukları “senfonik” projesi ile sahne alıyor! Şef Orçun Orçunsel yönetimindeki Avrasya Filarmoni Orkestrasıve Şef Masis Aram Gözbek yönetimindeki Magma Filarmoni Korosunun eşlik edecek. mor ve ötesi Kerki|Solfej konserleri ile Harbiye Açıkhava'da sizlerle! more_link_text

  • 13 Eylül-> İstanbul Blue Night Sunar: Evanescence

    Müziğinde rock, metal ve senfonik öğeleri birleştiren Evanescence, “Synthesis Live” turu ile şehrin olmazları olduran festival markası İstanbul Blue Night sponsorluğunda 13 Eylül’de Volkswagen Arena’ya konuk oluyor! Evanescence öncesinde, alternatif rock’ı ve pop’u kendine özgü stiliyle bir araya getiren VERIDIA’yla buluşuyoruz. more_link_text

  • Yunan senfonik death metal grubu Septicflesh, 21 Eylül’de Zorlu PSM – STUDIO’da!

    Yunan senfonik death metal grubu Septicflesh, gitarda Sortiris Vayenas, basta ve vokalde Spiros Antoniou ve gitarda Christos Antoniou ile 1990 yılında kuruldu. 1991 yılında yayınladıkları uzunçalar Temple of the Lost Race ile tam anlamıyla kurulan grup, 1994’te ilk albümleri Mystic Places of Dawn’ı yayınladılar. Peşpeşe bir çok albüm yayınlayan grup, ...

  • 15 Kasım 2019-> Moonspell – Rotting Christ

    Gotik metalin en büyük isimlerinden olan MOONSPELL ve çok yönlü kariyerinin son dönemlerinde melodik black metale yakın duran ROTTING CHRIST, %100 Metal kapsamında ve Vera Müzik organizasyonuyla 15 Kasım’da IF Performance Hall’da hayranlarını unutulmaz bir geceye davet ediyorlar. Portekiz’in en büyük grubu MOONSPELL ve Yunanistan’ın en büyük grubu ROTTING CHRIST güçlerini ...

Evren Özer’den Film Kritiği: Mad Max (FURY ROAD)

Bayan Arıza tarafından 15 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Einstein ‘3. Dünya Savaşı'nı bilmem ama insanoğlu 4.Dünya Savaşı'nda taşlar ve sopalarla savaşır’ demiş…

Sanırım yönetmen George Miller 1979 Mad Max / 1981 Mad Max 2 / 1985 Mad Max 3 filmleri ile 3.dünya savaşı sonrası hakkında akıl yürütmesi yaparak su ve benzin doğal kaynakları üzerinde insanoğlunun birbirleriyle olan amansız savaşı nasıl olur sorusuna cevap bulmaya çalıştığı kanaatindeyim ki bilgisayar oyunları oynayanlar bilir ‘Fallout’ oyunu sanki bu film serisinin başka bir tezahürü…

Konu olarak şöyle ;

Ailesi öldükten sonra post-apokaliptik Avustralya’da safi hayatta kalmak için çabalayan Max (Tom Hardy),şiddet ve acımasızlık dolu bu dünyada masum bir gruba yardım etmek zorunda kalır.İlk başta Max’in motivasyonu kendini koruyabilmektir,fakat zaman içinde Max’in içinde tekrar bir yaşam sebebi ve ümit oluşur…

Filmi izledikten sonra kendinizi yorgun hissedebilirsiniz (orijinal sesinden ve yanınızda oksijen tüpü bulundurun,nefesiniz kesilebilir) çünkü Miller kendi fütüristik dünyasının ve hayalgücününün sınırlarını zorlamış,kendi kafasında tüm kareleri saniye saniye çekmiş,bizim filmi nasıl göreceğimizi bile düşünmüş ve tüm detay çalışmaları hala kafamızda oynatacak kadar kaliteli bir yapım çekmiş.Özellikle belirli sahneleri X2 forward tarzında hızlandırması çok etkileyici muhteşem düşünülmüş bir ayrıntı ve geçmişteki Mad Max filmlerinde de aynı tarzı görüyoruz.Miller bu filmin bir saniyesine bile heba etmek istememiş ve bu yönüyle bence başarmış.Renk ve ışık seçimleri, araba tasarımları, kaotik atmosferi, kostümleri, kamera açıları vs.her yönüyle komple bir film üstelik filmin sadece %20’si digital efekt %80’i dublörler ve maketler yardımıyla çekildiğini düşünürsek Miller’ın nasıl bu filme özendiğini kanıtlayabiliriz.Film 6 ay ve 450 saatlik çalışmanın ürünü,hatırlatayım…

Bu noktada tek eleştirim senaryonun derinliğine dair.Sanki hikayede eksik olan unsur felsefi altyapısının olmaması.Altmetinlerdeki didaktik mesajlara aksiyondan kaçmayalım diye sanki biraz özen gösterilmemiş gibi…

Oyunculara ve karakterlere bakarsak ;

Hardy ‘Bane’ karakterine adeta can vermiş.Miller’ın Mel Gibson’dan yarattığı Max karakterinden daha ‘Cool’ olduğu aşikar ki ciddi,sert ve zeki üstelik Miller aslında Bane karakterine değil kıyamet sonrası hayatı anlatmaya çalıştığından Max karakterinden ayrı bir kişilik tanımlaması yapmış.Hardy aslında bence çift bir kişiliğe sahip.Konuşkan değil,dövüş konusunda yetenekli,silahlarla arası çok iyi,vurdumduymaz ama inanılmaz derecede duygusal.Onun duygusal yönlerini ortaya çıkaran kişi ise tabii ki de Furiosa. “Max’in tek derdi eve dönmek ama bir ev yok.Sessizlikten,acıdan ve yıkımdan başka bir şey yok.İnsanlığın kalmadığı bir yerde yaşıyor ama onu yine de istiyor.Ancak,bu dünyada ilişkilerin bir bedeli var.” diyor Hardy…

Hugh Keays-Byrne ‘İmmortan Joe’ şimdiye kadar gördüğüm en iyi kötü karakterlerden biri.O tok sesi dağların ve kayaların aralıklarından yankılandıkça ürkmemek elde değil. (Nolan’ın Batman serisindeki Hardy’nin canlandırdığı ‘Bane’ karakterine aşırı benzettim) Arızalı davransa da zeki,pratik ve tam bir Hasan Sabbah! Kendi yuvası da adeta Alamut Kalesi…

Theron ‘Furiosa’ karakterine cuk oturmuş.Saçları kazıtmış,donuk bakışları ve atik davranışları,soğukkanlılığı,sorunlara olan pratik çözümleri ile harika bir oyunculuk çıkarmış.

Filmin müziklerini yapan Junkie XL'den bahsetmeden olmaz.Filmi rahatlıkla başka bir levele atlatmış diyebiliriz.Özellikle kovalamaca sahnelerindeki alev çalan gitarist ve davul ordusu çok yaratıcı aslında film kendi müziğini üretiyor desek bence doğru bir tespit olur o kadar içine sinmiş…

Filmin ‘Tema’larında bakacak olursak ;

Bence temel tema hayatta kalmak ve Max içinde aynı şekilde.Bu tema serinin ilk 3 filminin de ana teması.Çevresel çöküş ve ahlaki gerileme bu ana temanın etrafına serpiştirilen yan elementler.Miller bir açıklamasında ‘hayatta kalmak kilit noktadır.Bence bunun nedeni amerikan western'inin amerikan sinema tarihinde temel olarak daha iyi bir parça olmasıdır’ demiştir.

Buna ek olarak yan temalar intikam,dayanışma,yurt ve kefaret kavramları.Bunların merkezinde de yurt var bence.Max’ın evi yok edilmiş,Furiosa diğerleri tarafından evde tutulmuş  ve diğer beş kadın çocuklarını büyütmek için yeni bir yurt arayışına girmişler.Tüm bu karakterlerin arasındaki dayanışma ile intikam duyguları kabarmış ve yol boyunca kefaret ödemek zorunda kalmışlardır.

İlginç ayrıntılar ise ;

* Hardy Mel Gibson’la bir öğle yemeğinde bir araya gelmiş ve Max rolü ile ilgili tüyolar almış.Mel Hardy’ye bu rolün onun için biçilmiş kaftan olduğunu söylemiş ve başarılar dilemiş.

* Hardy’nin giydiği ceket orijinal üçlemedenin son 2 filminde Max’ın giydiği ceketin birebir kopyasıdır.

* Hugh Keays-Byrne (İmmortan Joe) 1979 yapımı Mad Max filminde de oynamıştır.

* Theron saçlarını kazıtınca ‘Yeni Başlayanlar İçin Vahşi Batı’ filminde peruk takmak zorunda kalmıştır.

* Miller devam filmi yapılacağını belirtti öyle ki Hardy ile 3 tane daha Max filmi yapacağını söyledi ve ilk devam filminin adının da ‘Mad Max : The Wasteland’ olacağı söyleniyor.

* Miller filmi 3D IMAX bir uçak yolculuğu esnasında sessiz bir ortamda izlemiş.

* Film için devasa bütçesi nedeniyle 3.500 hikaye tahtası yaratıllmış,binlerce aksesuar ve kostüm tasarlanmış.Daha önce görülmemiş çapta lojistik bir operasyonla,oyuncu kadrosu, yapım ekibi ve 150 adet el yapımı taşıt 120 gün boyunca çok sayıda birimle birlikte gerçek bir Yol Savaşı sahnelemek için Namibya çöllerinde gezmiş…

Son Söz ; Witness Me,What A Lovely Day,I Live I Die I Live Again…

Herkese İyi Seyirler…

Tony sunucusu Kevin Spacey kılıktan kılığa girdi (2017 Tony Ödüllerini kazananlar)

Bayan Arıza tarafından 12 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.
2017 Tony Ödüllülerini kazananlar, dün gece New York’ta düzenlenen törenle sahiplerine verildi. Gecenin sunuculuğunu ünlü aktör Kevin Spacey üstlendi. Kevin Spacey’nin sahne şovu görülmeye değerdi.  

‘Tiyatronun Oscar’ları’ olarak kabul edilen Tony Ödülleri dün gece New York’taki Radio City Music Hall'da düzenlenen törenle sahiplerini buldu.

2017 Tony Ödülleri kazananları şöyle:

En iyi müzikal: Dear Evan Hansen

En iyi oyun: Oslo

Yeniden sahneye konan müzikal ödülü: Hello, Dolly!

Yeniden sahneye konan oyun ödülü: Jitney

En iyi erkek oyuncu: Kevin Kline, Present Laughter

En iyi kadın oyuncu: Laurie Metcalf, A Doll’s House, Part 2

En iyi müzikal erkek oyuncu: Ben Platt, Dear Evan Hansen

En iyi müzikal kadın oyuncu: Bette Midler, Hello, Dolly!

Öne çıkan erkek oyuncu: Michael Aronov, Oslo

Öne çıkan kadın oyuncu: Cynthia Nixon, The Little Foxes

Öne çıkan erkek oyuncu (Müzikal): Gavin Creel, Hello, Dolly!

Öne çıkan kadın oyuncu (Müzikal): Rachel Bay Jones, Dear Evan Hansen

 

 

 

Amerika’nın en prestijli tiyatro ödülleri Tony’nin sunuculuğunu son zamanlarda ‘House of Cards’ dizisiyle seyircinin beğenisini toplayan Kevin Spacey üstlendi.

 

 

 

57 yaşındaki ABD'li aktör, kılıktan kılığa girerek izleyenleri güldürdü.

 

 

 

Bir ara sahneye Tony’nin önceki sunucusu Whoopi Goldberg çıkarak Spacey’e skecinde eşlik etti.

 

 

 

İşte Kevin Spacey’nin sahne şovundan yansıyanlar…

 

 

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

  Kaynak: ntvmsnbc  

Evren Özer’den Film Kritiği: The Revenant

Bayan Arıza tarafından 12 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Eğer ben bir yönetmen olsaydım bu filmi çekmek isterdim…

Ortada bir intikam teması var ama İnaritu bu temaya öyle bir ruh katıyor ki canlı bir organizmayı izliyoruz hissiyati veriyor…

Bu hissiyat bence şudur ki ; hiçbir sahnede dışarıdan izleyen bir seyirci değilsiniz.Sanki olayın içindeki galip de,mağlup da,kurban da,katil de sizsiniz…ve öyle bir yoğunluk ki de bu çıkmak ne mümkün,büyüsüne kapılıyorsunuz bu auranın…

İnaritu’nın Birdman’daki performansı için de şunları yazmıştım ;

‘’bir hollywood eleştirisi…yitirilen popülerlik yeniden kendini kabul ettirme çabası…ağır bir dram…mahvolan bir hayat…hayal ve gerçekle karıştırılmış bir yaşam…biraz şizofrenik biraz alaycı biraz vurdumduymaz biraz da inat…keaten ve nortan'dan üst seviye oyunculuk…yönetmen olarak sıradışı bir performans…ilgi çekici değişik sıradışı bir film…ama meraklısına…kamera kullanımı çok beğendim…içsel ve dışsal açılar çok iyi ayarlanmış…konu olarak pek bana hitap etmedi ama sanatsal olarak kendini aşmış…oscar alması bence sanatsal olarak değerlendirilmiş…biraz da oscar eleştirmenleri bu filme oy verirken içinde hollywood dünyasının içinde bulunduğu kısırdöngüye bir selam yollamışlar…herkese hitap etmeyen çoğu izleyicinin yarısında çıkacağı ama izlemek isteyenleri sanatsal olarak tatmin edecek bir film…’’

Ne kadar da haklıymışım,İnaritu hep tarz filmlerin adamı…bir derdi var ve hep bu derdini anlatmayı herkesin izleyeceği bir tarz da değil de sinemasal kültüre sahip insanların anlamasına yönelik çabalıyor,belki de hep başarılı olmasının sebebi de budur ki bu yönüyle de Zeki Demirkubuz’a benzetiyorum.Zeki usta da Masumiyet ve Kader filmlerinden sonra ki tüm filmlerinde hep bir şeyler dert anlatma çabasına girdi…

Filmimiz gerçek bir hikayeden uyarlama (Michael Punke'ın kaleme aldığı The Revenant: A Novel Of Revenge kitabından) konusu ise şöyle ;

Hugh Glass kürkleri için hayvanları avlayan bir kuruluş için çalışan deneyimli bir tuzakçıdır. Fakat avlandıkları bölgelerde kendilerinden başka hem yerli Kızılderililer hem de Fransız birlikleri kol gezmektedir.Bir av ertesinde bir boz ayı tarafından ölümcül bir biçimde yaralanan Glass'ı, yavaşlamamak adına ekibi ölüme terk eder.Fakat bölgeyi herkesten iyi bilen avcı Glass hayata tutunur ve yavaş da olsa yaraları iyileşir.Zira yaşama tutunması için oldukça geçerli bir sebebi vardır… 

Film 9 ay süren bir çalışma ve hiçbir bilgisayar efekti yok.2 defa yapımcı ve yönetmen değişmiş,yapım ekibinin bir kısmı zorlu doğa koşulları nedeni ile filmi bırakmış,doğa ile inanılmaz mücadele edilmiş,kamera lensleri soğuktan çatlamış (ki karakterlerin nefes alıp verirken kameranın buğulanması, olan boz ayının kameraya nefes alışı görsel olarak bir ince detay) ve neticesinde kartpostallık görüntüler elde edilmiş yani ortaya basit bir intikam filmi çıkacakken epik bir başyapıt çıkmış…

Film bize 1823 Amerika’sının benzersiz güzelliğini,gizemini ve tehlikesini yansıtıyor ayrıca sadece hayatın değil, onurun,adaletin,inancın,yuvanın ve ailenin içgüdüsünü keşfetmemizi sağlıyor.Film bizi yaşama içgüdüsünün ne kadar güçlü ve terk edilemez olduğu fikriyle donatıyor bence…

Enteresan bir detay ; filmin ortalarında konuya dahil olan kızılderili vardı işte o kızıldereli aslında kamyoncuymuş.Konuştuğu dil ise kendi diliymiş.Çiğ çiğ bufaloyu yediği sahne gerçekmiş ve o ölü bufaloyu tek başına bitirmiş.Leonardo da gerçekten o ciğeri zor da olsa yemiş ama ‘uzun süre tadını ve yaptığımı unutamadım’ demiş.

Gerçekte ise de Hugh Glass ayı tarafından saldırıya uğradıktan sonra sağ kalmayı başarmış. Arazide bırakıldıktan sonra geri dönmesi 6 hafta sürmüş ama filmin aksine,döndüğünde yine çok ağır yaralıymış ve uzun bir süre ayağa kalkamamış.Yol boyunca çok sayıda kurt, böcek,çiğ balık vs.yemiş.Geri döndüğünde kendisini bırakan Fitzgerald ve Hawk'ı affetmiş, sonrasında Fitzgerald'ın peşine düşmüş ancak o daha bulamadan Kızılderililerle olan bir çatışmada ölmüş… 

Yani kısaca "beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir." temalı film diyebiliriz..,

Herkese İyi Seyirler…

Game of Thrones’un 7. sezonuna dair ipuçları

Bayan Arıza tarafından 9 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisinin dikkatli hayranları, kostüm tasarımlarıyla ilgili yayınlanan sahne arkası görüntülerinden yola çıkarak 7. sezona dair ipuçları yakaladı.

 

 

16 Temmuz’da seyirciyle buluşacak olan dizinin kostüm tasarımcısı Michele Clapton’ın, dizi kostümlerini nasıl hazırladığını anlatan kısa videosunda sahne arkası görüntülere yer verildi.

 

 

 

Reddit adlı sosyal haber sitesinde yapılan dikkatli analize göre, bir sahnede Sansa Stark (Sophie Turner) Kış Tepesi’nin mahzeninde görülüyor.

 

 

 

Sansa Stark’ın, kız kardeşi Arya Stark’a (Maise Williams) ait olan kılıcı taşıması dikkat çekiyor.

 

 

 

Game of Thrones hayranları bu sahneden yola çıkarak iki kardeşin yeni sezonda kavuştukları sonucunu çıkardı.

 

 

 

Dizinin meraklıları, Jon Snow ile halası olduğu tahmin edilen Daenerys Targaryen’in (Emilia Clarke) buluşmasını da dört gözle bekliyor.

 

 

 

Kuzeyin Kralı Jon Snow, fragmanda hiç karlı kuzeyde görünmemişti. Bu yeni videoda Ejderha Taşı’nda görünmesi, Daenerys Targaryen’in bu sezon Ejderha Kayası'nı yeniden alacağını gösteren fragmanı doğruladı.

GAME OF THRONES 7. SEZON FRAGMANI

Kaynak: ntvmsnbc

 

Evren Özer’den Film Kritiği: İyi, Kötü ve Çirkin

Bayan Arıza tarafından 9 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

İyi, Kötü ve Çirkin… 

Biz insanlar ‘’İyi’’ miyiz?  Biz insanlar ‘’Kötü’’ müyüz?  Biz insanlar ‘’Çirkin’’ miyiz? 

Bu üç tanımlama da aynı Einstein’in uzay,zaman,mekan izafi teorisi gibi…  Kime göre ‘’iyi’  Kime göre ‘’kötü’’  Kime göre ‘’çirkin’’… 

Bakış açılarının hayatımıza yön verdikleri apaçık bir gerçek.İyiliğimizde, kötülüğümüzde, çirkinliğimizde bakan gözlere göre değişiklik gösterir ve kıyaslanma mecburiyeti hissedilir.İnsan, hayatı boyunca hep birileriyle karşılaştırılır tüm erdemleri de bu karşılaştırmaya tabi tutulur… 

Yönetmen Sergio Leone’de tüm bu erdemler üzerine çok kült bir western çekmiş ki izlemeye değer.Western'in barut ve tütün kokulu o atmosferine ilk defa bu filmle şahit olacağınızı söylersek yanılmış olmayız bence.Üstelik yönetmenin kamera açıları,sahnelerdeki özenli anlatım,detaylı çalışma,uzun ve efsane müzikler normal bir western filminden uzak bir İtalyan işi ki tüm bu western furyasının sadece 3 sene sürdüğünü düşünürsek çok başarılı bir filme imza atmış Sergio Leone…  Konuya dönecek olursak ;  Tuco (çirkin),üzerine ödül konulmuş bir kanun kaçağıdır.Keskin nişancı Blondie (iyi) adlı kovboyla işbirliği yaparak kasabaları dolaşmaktadırlar.Tuco'yu kanun adamlarına teslim eden Blondie,ödülü alıp Tuco'yu asılmaktan son anda kurtarmaktadır.Bir kasabada işlerin ters gitmesi üzerine ortaklıkları bozulur.  Melekgöz (kötü) lakaplı Sentenza ise Bill Carson adında büyük miktarda altını ele geçirmiş eski bir askerin izini sürmektedir.Tuco'nun çölde Blondie'yi öldürmek üzere olduğu bir anda Bill Carson'la karşılaşmaları tüm planları değiştirir.Carson, altınları İç Savaş'ın hareketli olduğu bir cephede mezarlığa saklamıştır.Ancak Tuco mezarlığın yerini,Blondie ise mezarın adını öğrenebilmiştir.Mecburen işbirliğine tekrar dönen ikili altınları aramaya koyulur.Sonunda üçünün yolu altınların olduğu yerde birleşir. 

1964 – Bir Avuç Dolar  1965 – Birkaç Dolar için  Ve 1966 – İyi,Kötü,Çirkin 

Aslında çok güzel bir üçleme,ilk 2 filmde çok güzel antrenman yapan Sergio Leone çıktığı maçın finalinde kupayı kaldırmıştır kanımca,seri halde izlenmesi halinde bir spagetti western tarzında nirvanaya ulaşmış gibi hissedebilirsiniz.Bu filmi vahşi batının kurak ve ıssız çöllerinde susuz geçen uzun bir yolculuktan sonra Amerikan iç savaşının kanlı ve dehşet dolu atmosferinde yol almaya ve sinemanın büyüsüyle uzun bir astral seyahate çıkmak gibi düşünün derim… 

Akılda kalanlar ; 

Filmin başındaki on dakikalık yürüme sahnesi ve finalde genç Clint'i görmek… 

Filmin başındaki düello sahnesinde Eastwood’u rakibinin bacak arasından gösteren kamera açısı… 

Mezardaki efsane düello sahnesi… 

Leone bu filmde çoğu western filminde yer alan modernize olma,toprak düşmanlığı,intikam,kan davası,çetenin kasabayı istilası veya adalet kavramlarının hiçbirine yer vermemiştir,çok daha temel bir konu olan ‘paraya’ odaklanmıştır ki serinin 2 önceki filmi ile kendi epiğini yaratmıştır. 

Filmdeki üç karakter için analiz yapacak olursak ;  İyi (Clint) : kendini toplumdan soyutlamış,yalnızlığı seven,hiçbir ahlaki ya da siyasi bir inancı olmayan,ama kendine göre bir adalet duygusuyla hareket eden karakter…  Kötü (Lee Van Cleef) : toplumsal yaşantıya adapte olmuş,iş hayatında (adam öldürme) kibar,nazik,görgü ve ahlak kurallarına uyum gösteren,zamana göre hareket etmesini,güçlü tarafın yanında olmasını bilen ve para için herşeyi yapabilecek karakter…  Çirkin (Eli Wallach) : köylülüğü ve fakirliği yüzünden toplumdan dışlanmış ve hor görülmüş, kaba saba,bencil,haydutluğu benimsemiş,kişisel zevk ve ihtirasları peşinde koşan,toplum ve ahlak değerlerini hiçe sayan ve bunlarla dalga geçen karakter…  İlginç ayrıntılara gelince ;  *Sergio Leone ve Eli Wallach çekimde fransızca konuşarak anlaşabilmiş.  *Ecstasy Of Gold (ki bu müziği Metallica konser girişi olarak kullanıyor) sahnesindeki köpek,Eli Wallach'tan habersiz salınmış,tepkisi zaten görülebiliyor.  *Clint Eastwood Blondie'yi oynadığı tüm rollerde giydiği poncho'sunu ne temizlemiş ne de yıkamış.Ayrıca filmde giydiği kostümlerin yedekleri olmadığı için Eastwood çekimden otele döndüğünde ilk iş kıyafetlerini gardroba kaldırırmış.  *Tuco'nun silahçıya girdiği sahne tamamen doğaçlama,Eli Wallach silahlarla haşır neşir birisi olduğu için o sahnede senaryoya bağlı kalınmamış. 

*Eli Wallach filmin çekimlerinde, altınların çantadan kürekle vurulunca kolayca açılması için kullanılan bir şişe asidi kafaya dikerek içmiş ve zehirlenmiş farkında olmadan. 

*Filmin ilk 10 dakika 30 saniye'si diyalogsuz.  *Köprüyü havaya uçurma sahnesinde Sergio Leone köprünün havaya uçurulma işinin başlaması için "tamam" emrini veriyor walkie talkie'yle ekibe,ama diğer ekipten biri de telsiz kanalına girip ‘tamam,devam’ diyince, yüzbaşı yanlış sinyali alıyor ve köprüyü havaya uçuruyor orada ne kamera var ne de başka bir şey.Buna sebep olan ekip amiri,hemen arabaya atlayıp kaçıyor,Leone'nin moral yerlerde,adamı kovuyor.Yüzbaşı gelip askerler köprüyü tekrar tamir etsin,tekrar uçururuz diyor Leone'ye ama bir şartla kovduğu adamı geri aldırttırıyor.  *Clint Eastwood ve Eli Wallach arasında boy farkı uçurumu yüzünden ikisini aynı karede çekmekte zorlanılmış.  *Mezarlıkta,Tuco'nun yanlış mezardan çıkardığı iskelet, aslında vasiyetine öldükten sonra bir filmde rol almak istiyorum diyen bir ispanyol aktrise ait ve bu mezarlık İspanya Burgos'ta. 

*Haftada 6 gün 12-14 saat çalışılmış.Oyuncuların herbiri replikleri kendi anadillerinde kayıt altına alınmış daha sonra dublörler ingilizce metni okumuşlar görüntünün üzerine.Bazı sözcüklerin italyanca yada almancada daha uzun olması yüzünden ingilizce repliklere eklemeler yapılmış.  * Filmdeki bütün askeri ekipman, bilhassa top ve döner canonlar gibi demirbas ispanya askeri müzesinden ödünç alınmış.  Son Söz ;  Mezarı açıp altın çıkarma sahnesinde Clint’den efsane replik; 

"Dünyada 2 çeşit insan vardır dostum,elinde dolu bir silah olanlar ve mezar kazanlar,sen kazıyorsun" 

Herkese İyi Seyirler…

Roger Waters’ın yeni albümü çıktı

Bayan Arıza tarafından 5 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Pink Floyd grubunun üyelerinden Roger Waters, 25 yıl aradan sonra yeni albümüyle dinleyicileri karşısında.

Efsanevi rock grubu Pink Floyd’un arkasındaki yaratıcı güçolarak bilinen İngiliz müzisyen Roger Waters, 25 yıl aradan sonra yeni bir albüm çıkardı. Sony Müzik etiketiyle yayınlanan rock albümünün adı, ‘Is This The Life We Really Want?’

Prodüktörlüğünü Nigel Godrich’in üstlendiği albümde, ‘Smell the Roses’, ‘Deja Vu’, ‘The Last Refugee’, ‘When We Were Young’, ‘Broken Bones’ gibi toplam 12 şarkı yer alıyor.

Protest şarkıların yer aldığı albümde ABD Başkanı Donald Trump, mülteci sorununa kayıtsız kalanlar, iklim değişikliği ve şiddet sempatizanlarına eleştiriler var.

Kaynak: ntvmsnbc

Evren Özer’den Film Kritiği: 12 Angry Man

Bayan Arıza tarafından 5 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

12 Öfkeli Adam

Önyargı ve Objektiflik…

Birbirleriyle tamamen zıt kavramlar…

İlki nesnel bir duyumsadan uzak,bireysel düşüncelere hapsolmuş bir beynin ürünü…

İkincisi ise toplumsal değerleri içselleştirmiş,özgür düşüncenin dışa vurum tezahürü…

İşte bu kavramlara istinaden 1957 yapımı sadece $ 340.000 bütçeyle çekilen harika bir şaheser 12 Angry Men…

Kısaca konu şöyle ;

Latin Amerikalı bir genç adam,babasını öldürdüğü gerekçesiyle cinayetle suçlanır.Sanığın kaybettiğini söylediği bir bıçak ise cinayetin işlendiği odada bulunmuştur,gencin mahkemeye sunduğu savunma zayıftır ve olan biteni duyduklarını söyleyen pek çok tanık vardır.Sanık suçlu bulunduğu taktirde idama mahkum edilecektir.Jüri sonuçları pek de şaşırtıcı değildir.12 jüri üyesinden sadece sekiz numaralı jüri üyesi Davis 'suçsuz' hükmü yönünde oy vermiştir.Davis’in jüri üyelerini ikna etmeye çalışması esnasında her jüri üyesinin 'suçlu' kararı vermesinin arkasında ise,aralarında yabancı düşmanlığı,kanuna aşırı güven, çoğunluğa uyma,geçmişle hesaplaşma gibi farklı kişisel sebepler olduğu ortaya çıkacaktır.

Sadece 3 oda içerisinde çekilen 12 jüri üyesinin beyin fırtınasına şahitlik ediyoruz.Film mahkeme salonunda başlıyor,gecekondu da vaki olan bir cinayet var ve katil olarak maktülün oğlu…oğlun babası ile ilişkisi fena halde kötü,yaşadığı yer bir kenar mahalle ve tanıkların hepsi aleyhinde ifade veriyor dolayısıyla oklar hep onun üzerinde.Mahkeme karar için 12 ‘seçkin’ insanı 3 odalı bir yerleşkeye gönderiyor.Bir oylama yapılacak ya herkes ‘suçlu’ yada herkes ‘suçsuz’ diyecek yani ya idam ya beraat…

Ve oylama yapılır 11 kişi suçlu derken (kendi bildiklerini okumak bkz. dunning kruger sendrom) sadece Davis suçsuz der.Davis aslında filmde bir aydını temsil ediyor.’Suçlu’ diyenlerdeki dogmatizm ve önyargıyı gören Davis ‘suçsuz’ diyerek oğlun bir gecekondu da yaşamasının (ki insan suçlu veya katil olarak doğmaz onu suçlu veya katil yapan çevresidir,yetiştiği ortamdır) cinayet işlemesi için yeterli olmadığını,tanıkların vermiş oldukları ifadelerinin de cinayet işlemek için yeterli olmadığını düşünüyordu.Aslında Davis ‘suçlu’ diyenlerin çok keskin ve kesin yargılarından (insanların çoğunluğa göre hareket etmesi,bir nevi sürü psikolojisi) rahatsız olmuştu çünkü "birini ölümle cezalandırmak için suçlu olduğunu kesinlikle bilmek gerekir" diye bence içinden geçirdi.Davis böyle bir tavır içine girince ‘suçlu’ diyenlerden sert bir geri dönüş aldı çünkü onlara verdikleri kesin yargıdan ‘şüphe’ duymak gerektiğini hatırlattı…

Şüphe : Dogmatik düşünenlerin nefret ettiği adeta kapana kısıldıkları bir açmaz.Dogmatikler verdikleri kararlara umursamadan körü körüne inanıp üstünde fazla durmayan insanlardır.

Önyargı ; Devamlı yapılan yanlış davranış tipi,zenginler yoksullara,patronlar işçilere,sağcılar solculara vs…ki bence olayları nereye çekerseniz çekin,önyargı gerçeği hep saklar…

Zaman içinde şüpheci düşünen kesim önyargılı düşüncelere rastladığı zaman bunu düzeltmek ister.İşte filmde Davis gecekondulular hakkında söylenen önyargısal sözlere tepkisini objektifliği ile bertaraf etmeye çabalıyordu.Bu gerçekliği onların suratlarına tokat gibi çarpan soruları ile yanıldıklarını gösterdi adeta onların kişiliklerini sarstı üstelik bu 12 kişinin de katil dedikleri oğlan ile ilgili şahsi düşünceleri vardı ve özel olarak seçilmişlerdi.Film bize önyargı ve dogmatizmin cehaletin bir ürünü olduğunu gösterip her zaman şüpheci olmamız gerektiği mesajını fevkalade güzel bir şekilde aktarıyor…

Davis’in mottosu bence : En büyük güç düşüncedir ve bir düşünceyi asla zor kullanarak yok edemezsiniz.Yapabileceğiniz tek şey karşıt bir düşünce ile onu ortadan kaldırmaktır diyebiliriz.

Filmdeki 12 ‘seçkin’ insan ile ilgili birkaç cümle söylemek gerekirse;

1.Numara       : Toplantıyı yöneten ve grubun aklı başında elemanlarından biri.

2.Numara       : Gıcık ses tonuyla sürekli pastil yiyen,sert çocuk diye dalga geçilen biri.

3.Numara       : Grubun kötü adamı,kendi oğluna olan öfkesini başkasının oğlunu öldürerek dindirebileceğini sanıyor,bu da yetmezmiş gibi kaba saba biri.

4. Numara      : Terlemeyen adam ( ama ne hikmetse Henry Fonda'nın arka arkaya sıraladığı sorular karşısında terleyip mendiliyle alnını silmek zorunda kaldı) ve çocuğun suçsuz olabileceğine en son ikna olanlardan ama 3. ve 10. numara gibi kötü niyetli değil,şahitlerine inanan biri.

5.Numara       : Grubun en kibarı,sinirlenmek hiç yakışmıyor.Varoşlarda büyümüş ve sustalı bıçağın nasıl kullanıldığını iyi bilen biri.

6.Numara       : Kendisi bir işçi ve işte olmadığı her saniyeyi kar olarak görüyor.Büyüklerine saygılı ve bağırarak konuşulmasını sevmeyen biri.3 numaralı jüri üyesini bu sebeple dövüyordu az daha,

7.Numara       : Grubun en lakayıt karakteri.Maça yetişmek için toplantının bir an önce bitmesini istiyor ve çoğunluk yönünde karar veriyor.Ayrıca sürekli havanın sıcak olduğunu

vurgulayan biri.

8.Numara       : Esas adam,delil yetersizliği olan bir dava sonucu genç bir çocuğun idam edilmesini engelliyor.Davanın devam etmesini sağlayan biri.

9.Numara       : Grubun en yaşlısı,8 numaralı üyeye ilk desteği kendisi veriyor ve sonuca direkt etki eden biri.

10.Numara     : Ön yargılı,kenar mahallede yaşayanların alayı suçludur diyerek hakkında yeterli delil olmayan bir çocuğu gözünü kırpmadan ölüme gönderen biri.

11.Numara     : Saatçi abimiz,kibarlığı ve düzgün telaffuzu ile dikkat çekiyor.kibarlığı ailesinden aldığını belirten biri.

12.Numara     : Genelde geyik yapıyor.Doğru düzgün karar da veremiyor.3 numaralı jüri üyesi bunu sürekli karar değiştirdiği için tenis topuna benzeten biri.

İlginç bir detay vereyim çoğu insan karakterlere odaklanmış ancak hava durumu,odanın koşulları,oturma düzeni,çalışmayan vantilatör…amerika en sıcak ve bunaltıcı günlerinden birini yaşıyor ve filmin ortalarına doğru bir oylama daha yapılıyor ve 6 suçlu 6 da suçsuz sonucu çıkıyor.Oylamadan sonra kısa süreli bir sessizlik oluyor bir anda hava değişiyor ve yağmur başlıyor.Boğucu sıcak yerini serinletici yağmura veriyor.Işıkların açılmasıyla da filmin başından beri en az 3-4 kez çalışmadığı gösterilen vantilatör çalışmaya başlıyor.Sidney Lumet 6-6 eşitliğinde işlerin değiştiğini,adaletin ya da vicdanın çalışmaya başlamasını mizansende ki bu değişikliklerle çok güzel veriyor ki Sidney Lumet bu film çekerken yaşı sadece 33… 

Akılda kalan sahneler ;

*Henry Fonda’nın cinayet bıçağının aynısını masaya saplaması ve jüri üyelerinin şaşkınlığı…

* 3. jüri üyesinin laf olsun diye seni öldüreceğim diyerek kendi tezini çürütmesi…

* Don't / Doesn't düzeltmesi…

* Filmin başında 11 suçlu 1 suçsuz oyuyla tek başına olan Davis’ken neredeyse bir buçuk saat sonra jüri üyelerinin masadan birer birer kalkmasıyla suçlu oyu kullanan jürinin masada tek başına kaldığını görmemiz…

Kısaca adalet sisteminin mekanizmalarının nasıl berbat bir biçimde işlediğinin,jüri sisteminin ne denli adaletsiz olduğunun,kolaycılığın,umursamazlığın,ezberciliğin, ön yargının ne denli berbat sonuçlara gebe olabileceğini çok güzel bir şekilde yansıtan filmi izleminizi tavsiye ederim.

Son Söz : ''Önyargıları kırmak kolay değildir o yüzden adalet ayrıntıda gizlidir."

Evren Özer’den Kadın Kokusu (1992) / Scent of a Woman

Bayan Arıza tarafından 2 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Aslında uzun süredir indirdiğim filmler arasında idi.Çoğu zaman yüzüne bile bakmadım.Belki de ismine takıldım.Aynı yıllar evvel Dövüş Kulübü filmine verdiğim önyargılı karar gibi.O filme de aynı defansı koymuştum ama bir arkadaş ‘oğlum filmin dövüşle bir alakası yok,izleyince anlayacaksın’ demişti ve haklıydı,David Fincher önderliğinde,Pitt ve Norton eşliğinde bir sinema şaheseri izledim.Aynı duygu içime hasıl olmuş gibi sanki bana hitap etmeyecek gibi geliyordu üstelik film hakkında ne bir yorum ne de bir fragman izlemiştim.Yapım yılı da 1992 olunca çoğu kere es geçiyordum.Afişinden de pek bir hazzetmedim.Tüm bu olumsuz bakış açılarımdan dolayı artık bu incelemeyi yazmak bana farz olmuştu,hakkını verme zamanı… Al Pacino’nun unutulmaz bir karakter çizdiği film,aslında 1974 yapımı İtalyan Profumo di Donna’nın yeniden çekimi…

Filmimizin konusu ise şu şekilde ;

Bir kolej öğrencisi olan Charlie,paraya ihtiyacı olduğundan kör bir adama,bir nevi 'bebek bakıcılığı' yapmaya razı olur ama iş,umduğu kadar basit olmayacaktır.Çünkü Emekli Albay Frank Slate’in haftasonu için çok özel bir planı vardır. Bu plana yolculuk,kadınlar,iyi bir yemek,birinci kalite şarap,tango,limuzin ve ne yazık ki bir de 45’lik dahildir.İşin kötüsü,bunları yaparken Charlie’yi yanından ayırmaya da hiç niyeti yoktur… Bazı filmler vardır usta,sanki önce adamı bulmuşsundur sonra senaryoyu yazıp filmi çekmişsindir.Bence önce Al Pacino diye bir adam bulmuşlar,üstüne bundan bir kör yaratalım üstelik asker olsun yanında da gazi,sonra da intihar eşiğine getirip bir film çekelim demişler… Bazı filmler insana sözler bırakmıyor.Sadece hissediyorsunuz o film bittikten sonra içinizdeki o boşluğu.Sizi alıp başka yerlere götüren ve geri getirirken bir parçanızı orda bıraktıran bir film bu.Küllerinden yeniden doğmak gibi.Neden mi? Şöyle ki ; Albayımız en başta demir gibi sert,kuralcı,dediğim dedik çaldığım düdük bir tip üstelik kör olması hasebiyle eski hayatını özlediğinden – ki sonradan kör oluyor- o birine dokunmadıkça başkalarının ona dokunmasına istemiyor.Ama Charlie ile zaman geçirmeye başlayıp ona alıştıkça yönetmen bize ince bir ayrıntıya dikkat çekiyor.Albay tam intihar edeceği sırada Charlie’ye kendine dokunulmasına izin veriyordu.Yani Charlie albayımızı kendiyle geçirdiği süre zarfında yumuşatmış ve yönetmen bize albayın kalbinde kötülük olmadığını bize göstermeye çalışmıştı.Bir diğer dikkatimi çeken husus albayımızın ‘Ha-Ha’ gülüşü,ancak bu gülüşün ne anlama geldiğini intihar etme teşebbüsü sırasında anladım.O ana kadar albayımız her dalga geçtiği hatta kendini aşağılayan sözlere karşı ‘Ha-Ha’ derken veya en azından ‘Ha’ derken intihar teşebbüsünde bulunduğu gün öyle bir gülüş göremedik çünkü albay aslında o gün üzgün ve bu dünyadan gitme ihtiyacı içinde idi.Charlie albayı o çok iyi repliği ile hayata döndürdüğü anda o meşhur gülüş yine ekrandaydı.İşte o an o gülüş bizi yeniden albaya bağladı…  Buna ilaveten evine iş görüşmesi için gelen öğrencisiyle ta filmin başında ilk karşılaşmalarındaki konuşmalarından başlayan mutlak hakimiyeti ve istisnasız,kararlı bir şekilde koruduğu mesafesi,ona yardım ederken,ona bir şeyler öğretirken,ona öğütler verirken,ona veda ederken,ona kızarken de aynı istikrarla devam eder ve biz bu karaktere aynı anda hem nefret dolduk,hem acıdık,hem merhamet ettik,hem "vay be, helal olsun" da dedik.Al Pacino karakteri öyle güzel doldurmuş,öyle güzel yüklemiştir ki yeri gelir de o kadar diktatör tavırlarına rağmen,değneğiyle sağda solda duran sandalyelere çarpa çarpa yürürken veya hayatının belki de en keyifli zamanını geçirip tango yaptığı bayanın ardından gözleri dolu,o anları beyninde düşünceli şekilde yeniden yaşarken ya da gittiği şükran yemeğinde ailesi sayılan yakınları tarafından istenmeyen,iğneli bakışlara maruz kaldığında ona için için ağladık… Al Pacino’nun koca film boyunca bir an olsun kör olmadığını ele verecek şekilde bakmıyor.Özellikle "elindeki silahı ver" kavgasının yapıldığı sahne ve sondaki disiplin kurulu konuşması sahnesinde çok uzun süre kamera suratına odaklandığı halde hata yapmıyor.Kör ve yaşlı bir adamın genç ve güzel bir kadınla tango yapması nasıl bir histir acaba? Filmin bir yerinde başını bir kadının saçlarının arasına sokup o kokuda boğulmaktan bahseder albayımız ve o tango sahnesinde dans ettiği kadın yalnızca kokusuyla fark ettiği bir kadındır.Bütün dans boyunca o sabun kokusu ( tedavülden kalkmış "ogilvie sisters" markalı bir sabundur bu.Filmin bütün büyüsü de zaten burada saklıdır.Artık üretimden kalkmış bir koku,gerçek bir kadın kokusudur şimdiki kadınlarda bu koku olamayacağına göre şimdiki kadınlar,elbette ki filme göre,beş para etmez.) burnuna dolmaktadır,saçlarından gelen koku da.Hatta kız duyduğu heyecandan hafif terlemiştir de mutlaka ve albayımız bunun kokusunu da duymaktadır.Tüm bu kokular albayımızın çok sevdiği o güzel kadınlardan biriyle hem de kendi cennetinde tango yaptığını bence yönetmen tarafından betimlenmiştir. Özellikle o otel odasında yaşananlar hayat kadar gerçekti.Albay bir kadını tarif ederken üstelik sadece kokusundan yola çıkarak bunu yapması gören bir insandan çok daha iyi hissedebildiğini aslında görmek eyleminin izafi bir kavram olduğunu bize hatırlattı.Albayın görmeyen gözlerindeki derinlik ve o derinliğin içerisinde hissettikleri gerçekten umutlarımızı kovalarken yorulduğumuzda veya hayatı sorgulamaya başladığımızda albayın o görmeyen gözlerini çıkarmalı ve o gözlerle bakmalıyız dünyaya.Aslında bu film insanın her zaman zorluklarla  karşılaşacağını ama bunları aşmaktan başka seçeneğimiz olmadığını gösteriyor… akılda kalıcı sahneleri ; Ferrari deneme süreci sahnesi Tango sahnesi – çalan şarkı Por Una Cabeza- Finaldeki muhteşem disiplin kurulu konuşma sahnesi replikleri ise ; Hiç kapıldın mı o hisse, gitmek istersin hani, Ama aynı zamanda da kalmak gelir içinden. Bana bir John Daniels söyle, Sanırım Jack olacaktı, Kaç senelik arkadaşımın ismini bana mı öğretiyorsun? Hayatımda pek çok dönüm noktasında karar vermek zorunda kaldım.Doğru yolun hangisi olduğunu her zaman biliyordum…Ama hep diğer yolu seçtim.Neden mi? Çünkü çok zorlu bir yoldu. Hayatım boyunca bacakları değil de, elleri boynuma dolanan bir kadın aradım… (ki filmin son sahnesinde ortaya çıkan tarih öğretmeni de o kadın…Al Pacino"nun tasvirini en iyi yaptığı,yalnızca kullandığı kokuyu değil,boyunu,posunu ve saçının rengini de doğru bildiği bu kadının Al Pacino"ya aşk dolu bakışları da bu düşüncemi pekiştirmiştir.Zira ilk kez karşılaştığı bu kadının 1.70 boyunda ve kızıl saçlı olduğunu görmeden ve dokunmadan doğru bilen albayımız kadının da kendisinden çok hoşlandığını hissetmiş olmalı bence.Ayrıca eve döndüğünde -her zaman kavga ettiği- küçük kıza sevecen yaklaşımı da, bu yeni filizlenen aşkın etkisiyle olsa gerek.) Biraz da çuvaldızı kendimize batıralım. Biz erkekler duygusallıklarımızı,hislerimizi olduğu gibi ortaya koyarız kanımca erkek mantığı şövalyelik yapma ihtiyacı,erdemlerinden vazgeçmediği zaman çok daha delikanlı hissettikleri üzerine kurulu ve nitekim zayıf olduğumuz durumlarda bunu saklamak adına ağlamak yerine kendilerini öfkeli ya da kızgınmış gibi gösterme çabalarımız,işte albayımızın finale kadar ki durumu da bu tespit üzerine inşa edilmiş gibime geliyor… Müzikler Thomas Newman'a ait ve bu filmi izlerken Esaretin Bedeli filminin müzikleri kulaklarınıza benzer gelebilir çünkü o filminde müzikleri aynı adama ait.İki filmin arası sadece 2 yıl bu filmde Newman sanki ısınma turu atmış… Al Pacino'nun o kadar harika bir ses tonu var ki,dublajlı izlemek ona hakaret olur.Hele finaldeki konuşma sahnesinde,öyle bir konuşuyor ki tüyleriniz diken diken oluyor.O ses tonundaki eminliği ve kendine olan güveni fazlasıyla hissediyorsunuz.İlave olarak Al Pacino bu film için 4 ay körler okulunda kalmış ve role o kadar çok çalışmış ki bir noktaya sürekli baktığı için gözleri bozulmuş ve filmden sonra gözlük kullanmaya başlamıştır. Ayrıca Al Pacino canlandırdığı kör rolü ile En İyi Erkek Oyuncu heykelciğini sonuna kadar hak ederek kazanmıştır… Herkese İyi Seyirler Dilerim…

Evren Özer’den Film Kritiği: Doktor Jivago (1965)

Bayan Arıza tarafından 2 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Devrim…

Cümle anlamı ‘’bir toplumun yaşamında önemli işlevi olan kurumların hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde kökten değiştirilmesi ya da yenileştirilmesi, yeniden biçimlendirilmesi ya da belli bir alanda birdenbire gerçekleşen kökten değişiklik’’ olsa da Bolşevik İhtilali Çarlık Rusya’sının sonu yeni bir dünya düzeni demekti ki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) dağılana kadar da bu yeni dünya şekli hüküm sürdü.İşte tam bu noktada Çarlık Rusya’sından sosyalist Rusya’ya geçiş dönemini bir aşk hikayesi üzerinden okuyan bir film bu… Konu olarak özeti; Bolşevik Devrimi döneminde yaşayan bir doktor ve de şair olan Yury Zhivago,devrim atmosferinde büyük bunalımlar yaşamaktadır.İdeallerini ve doğru bildiği şeyleri kaybeden Zhivago'nun evliliği de bir hayli sıkıntıdadır.Karısının kendisine duyduğu aşka karşılık veremeyen çaresiz adam devrim liderlerinden birinin karısına aşıktır.Bu aşk ve evliliği arasında sıkışıp kalan Zhivago sadakat ve tutkuları arasında kalmaktadır. Bol Oscarlı uyarlama uzun filmleriyle ünlü David Lean'in,Boris Pasternak'ın Nobel ödüllü romanından uyarlayarak çektiği film devrim sonrasında küçük burjuva sınıfının burjuva ilişkilerinin bireylerde yarattığı buhranı,Doktor Zhivago’nun kadınlarla yaşadığı aşk ilişkileri ve bireyci romantizminin ortaya çıkardığı sanatının çerçevesinde ele alıyor…

David Lean'in filminde bol bol Sovyet eleştirisi görüyoruz.Devrimin yarattığı bürokrat sınıfın gücü devrimden önce var olan burjuvazinin gücünden daha az değildi.Yaratılan yeni sınıfın otokratik tavrı, o dönemin şartlarında pek çok haksızlığa yol açmış,yüz binlerce insanın yok yere idamına,sürgün edilmesine,işkencelere uğramasına yol açmıştır.Sosyalizm’in yarattığı yeni sorunlar da cabası idi.Fakirlik,yoksulluk,barınma,sağlık vs.problemler de filmde bolca eleştirilmiştir…

Boris Pasternak Sovyetler döneminin en büyük şairlerinden kabul edilir.Doctor Zhivago tek romanıdır,şairliğiyle üst üste 5 yıl Nobel'e aday olsa da kazanamamış,ancak ilk ve tek romanı olan Doctor Zhivago ile apar topar Nobel'e layık görülmüştür.Bunda en büyük pay "sosyalist" Albert Camus’dur.Pasternak Nobel'i,siyasi gerekçelerle verildiğini düşünerek reddetmiştir…

Karakterlerdeki mesajlar da çok dikkat çekici ayrıca ki sanki hepsinin bir yaratılış amacı var gibi,mesela ;

Yuri Zhivago : Zengince bir aileden gelen,başka bir zengin ailenin yanında yetişen bir doktor,(küçük burjuva) entelektüel ilgileri olan,Kolya dayısı sayesinde insanın ruhani tarafına da eğilmeyi alışkanlık edinmiş bir adam…

Amacı : Olaylar üzerine ruhani ve entelektüel yorumlar yapacak karakter!

Tonya : Yuri Zhivago’nun zengin bir aileden gelen karısı…

Amacı : Devrimin zenginlere çektirdiklerini anlatmak!

Paşa (Strelnikov) : Lara’nın kocası,bir işçi ailesinden gelen sonrasında devrimci birliklerin başına geçen bir kişi…

Amacı : Devrime inanan,onun için mücadele eden,sonra da yok edilmeden kendini öldüren kişi!

Markel : Yuri Zhivago ve Tonya’nın eski uşağı, Yuri Zhivago son karısının babası…

Amacı : Devrimden sonra bir şey oldum havalarına giren,işe yaramaz proleter modeli! 

gibi…

Devrimi anlatan romanda aslında bu ihtilal kurgusuna sığmayan bir karakter daha var;

Yuri Zhivago’nun Lara’sı,

Yuri Zhivago ne kadar yaşadığı herşeyi bir kavramsal anlam içinde düşünmek zorundaysa,Lara o kadar doğallıkla kabul eder.Yuri Zhivago yaşadığı ve gördüğü her şeyi kendi düşünce evreninin kalıpları içine sokmaya çalışmaktadır.Bu zaman zaman olayların gerçek manasına nüfuz etmesini de engellemektedir oysa Lara hayatı olduğu gibi kabul etmeyi,ona tabi olmayı,olayların şekillerini değiştirmeye uğraşmadan,oldukları gibi anlamayı becerebilen bir insandır.Aralarındaki aşkın ikisine yansıması da böyledir.Yuri Zhivago bu aşkı düşünürken zaman zaman sinir buhranları,karmaşalar,isyanlar içinde bulurken kendini Lara tam tersine yeri geldiğinde bu aşktan vazgeçmeyi bile kabullenebilir,hem de en sakin haliyle,bu aşkın adeta bir leyla ile mecnun, Ferhat ile şirin misali "aşk masalı" olarak anlatılması da kitabın temelindeki politik kaygının tamamen dışında kalmaktadır.bu aşk kitapta bana Pasternak'ın bir propaganda (ya da anti-propaganda) makinesi değil de insan olduğunu gösteren tek göstergedir.Entellektüel Pasternak bu ilişkiden ve Yuri Zhivago’nun Lara'ya karşı hislerinden bahsederken herhangi bir erkeğe dönüşür ve hayallerinin kadınını,aşkını,ilişkisini anlatmaya başlar…

Zamanın su gibi aktığı,mekanların,kostümlerin,sahnelerin on numara olduğu,senaryonun kendini aştığı sinema tarihinin en kült filmlerinden biri.Film gösterime girdiği yılda en iyi film müziği Oscar ödülünü almıştı.Çekim yılının çok çok ötesinde…

Görsel olarak bir şölen izliyorsunuz.Özellikle mevsim geçişlerindeki muhteşem doğa resimleri,karlı ve buzlu sahnelerdeki usta çekim teknikleri ve bu sahnelerdeki muhteşem oyunculuklar filmi çok çok üste taşıyor ki herşeyin manuel olduğunu unutmayalım…

Bazı ilginç ayrıntılar vereyim;

Filmin başında Omar Sharif'in oynadığı karakterin 8 yaşındaki halini oynayan çocuk için siz de benim gibi "amma iyi bulmuşlar,hakikaten benziyo adama,hatta sanki gerçekten adamın küçüklüğünü çekmişler." diye düşünürseniz şaşırmayın,çünkü o çocuğu oynayan kişi Omar Sharif'în oğlu Tarek Sharif imiş…

Ayrıca Yuri Zhivago rolü başta Ayhan Işık'a teklif edilmiştir.Ayhan Işık ise bu rolü reddetmiştir ki tahminim rolü reddetmemesinin nedeni dil bilmemesi olabilir.

Aslında film şunu soruyor bize;

Toplum mu önce gelir Birey mi?

İdealizim mi önce gelir Pragmatizm mi?

Teori mi önce gelir Gerçekler mi?…

Who Killed Sister Cathy?

Bayan Arıza tarafından 1 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

The Keepers; The Case Against 8, Good Ol' Freda'nın yönetmeni Ryan White'in çektiği ve Netflix'te yayınlanan 7 bölümlük gerçekten yaşanmış bir olayı anlatan belgesel.

Her bir bölüm insanı liğme liğme ediyor. Kızgınlıkla, üzüntüyle, acıyla, şaşkınlıkla, o insanların neler yaşadıklarını anlamaya çalışarak bir solukta izledim. Beni çok etkiledi. Çoğu yerinde ben de kurbanlarla beraber ağladım.

Belgeselin konusu ise acıdır ki bir grup rahip tarafından, Baltimore'da bir katolik kız lisesi olan Keough Lisesi'ndeki öğrencilere yapılan cinsel istismarı anlatmakta. Özellikle kötü bir karakter olan Rahip Joseph Maskell var ki şeytanın bu dünyaya inmiş hali. İşlediği suçlara doktorları, polisleri, başka rahipleri de dahil ediyor. Kızlara yaşattığı acımasız şeyler o dönemde kızların edebiyat öğretmenleri olan ve çok sevdikleri rahibe Cathy Cesnik tarafından farkediliyor. Çok sevilen Cathy Cesnik, olayları örtbas etmek isteyenler tarafından 1959 yılında cinayete kurban gidiyor.

Polisler delilleri yok ediyor, Katolik kilisesini koruyorlar. O sırada öğrencileri olan ve bu olayı bizzat yaşamış olan insanlar bu olayı içlerinden atamadıkları ve Rahibe Catherine Cesnik'i çok sevdikleri için bir şekilde birbirleriyle bağlantı kuruyor ve olayı tüm ayrıntılarıyla araştırıyorlar. Maalesef bu araştırmaların altından çok fena şeyler çıkıyor. Ve bunu da Netflix 7 bölümlük bir belgesele dönüştürerek her şeyden bihaber olan bizlere ulaştırıyor.

The Keepers, Baltimorelu bir rahibenin çözülmemiş cinayetini, bu cinayetin ardında yatan korkunç sırları anlatmakta. Ölümünün üzerinden 50 yıl geçmiş ve öğrencileri (hayatta kalanlar) 60'lı yaşları sürüyor. Maalesef acıları dinmediği için bu olayı hayatlarından çıkaramıyorlar ve tüm engellemelere rağmen çözmek için uğraşıyorlar.