• Montreal çıkışlı indie rock grubu The Dears, “Garanti BBVA Konserleri” kapsamında 11 Nisan’da Babylon’a konuk oluyor!

    1995’te bir araya gelen Kanadalı grup The Dears, “orkestral pop-noire” olarak tanımladıkları sound’larıyla çıkış albümleri “End of Hollywood Bedtime Story”i 2000’de yayımladı. 2000’lerin başında Kanada’nın indie rock rönesansı olarak bilinen sahnenin önemli temsilcileri arasında yer alan The Dears, 2001’de “Orchestral Pop Noir Romantique” ve 2002’de “Protest” kısaçalarlarını paylaştı. Serge Gainsbourg’u ...

  • 31 Ocak: Dorock XL Kadıköy Konserleri >Noah Gundersen

    Amerika’lı şarkıcı ve söz yazarı Noah Gundersen, ilk kez İstanbul seyircisiyle buluşuyor. ‘First Defeat’, 'Family', ‘Bad Desire’ gibi hitlerinin yanı sıra Sons of Anarchy dizisine hazırladığı şarkılarla bilinen sanatçı 31 Ocak akşamı Dorock XL sahnesinde. Kaynak: Biletix

  • Günümüzün en iyi progresif post-rock temsilcilerinden Russian Circles, 18 Nisan’da Türkiye’deki ilk konserleriyle %100 Studio’da fırtınalı iki geceye imza atacak!

    İlk albümleri “Enter”ı 2006 yılında yayınlayan ve isminin aksine Şikago’da kurulan grup Russian Circles, 2019 yılında post rock’ı arşa taşıyan isimlerden biri olmayı başarıyor. 2019 Ağustos’unda piyasaya sürülen, müziğin en güzel köşelerine dokunan albümleri Blood Years ile yaratıcı süreçlerini sorgulamamıza sebep olan topluluk; oldukça aktif bir müzik kariyerine sahiptir. Kapı Açılış 20:00 Etkinlik ...

  • 10-15 Aralık: Efsane müzikal Fame, 75. Yılını Kutlayan Yapı Kredi Ana Sponsorluğunda ilk defa Türkiye’de…

    Popüler kültür tarihinin efsaneleri arasında yer alan Fame Müzikali, 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda hayallerinin peşinden koşan herkese ilham vermek için orijinal kadrosuyla Londra’nın dünyaca ünlü müzikal sahnesi West End’den İstanbul’a geliyor! 30. yıl turnesinde, dansın tüm coşkusunu yaşatacak 80’lerin unutulmaz ikonu müzikal, 10-15 Aralık 2019 tarihleri arasında ...

  • 15 Şubat-> Tindersticks

    Kendine özgü tarzı, orkestralı müziği ve harika şarkı sözleri ile yıllardır türün öncüsü Tindersticks, Fransız yönetmen Claire Denisortaklığında çıkardığı “Trouble Every Day” ve “Nénette Et Boni” ile hem müzik hem de sinema dünyasına damga vurdu. Yönetmenin son filmi “High Life”ın soundtrackini besteleyen Tindersticks, Nottingham’ın dokusundan çıkan şarkılarıyla İş Kuleleri Salonu’nda.

  • Kurt Cobain Doğum Günü Kutlaması: Nirvana Tribute Band

    Dünyanın en başarılı Nirvana tribute grubu olarak kabul edilen Nirvana Tribute Band, Kurt Cobain’i ve Nirvana’yı anmak için bu sene de 20 Şubat’ta %100 Studio’da buluşuyoruz! Alternatif müzik efsanesi Nirvana’yı yaşatmak için kurulan Nirvana Tribute Band, bugün Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarını gezerek Kurt Cobain ve Nirvana’nın hikayesini anlatıyor. Birçok eleştirmen ...

  • 6-7 Aralık-> The Aristocrats 6 ve 7 Aralık’ta, iki gece üst üste %100 Studio’da!

    Dirty rock, folk ve cazı harmanlayarak, tek bir albümde en iyi şekilde özetleyen grup kimdir? Tabii ki The Aristocrats! Rock virtüöz üçlüsü The Aristocrats unutulmayacak performanslarıya 6 ve 7 Aralık’ta, iki gece üst üste %100 Studio’da! more_link_text

Evren Özer’den şiir paylaşımı

Bayan Arıza tarafından 7 Ağustos 2017 tarihinde yazıldı.

ŞU DÜNYANIN EVHAMINA ŞAHİTTİR PARMAKLARIM…   Şahittir parmaklarım Olana bitene Olanca gücümle Yokolmaya hazırlanırken Yazılan kaderime Boynuma vurulmuş kederli kelimelere Şahittir parmaklarım Tutulan dileğime Yakılan mumlara İçi izmarit dolu kül tablalarına Elimin izi kalmış kadehlere Şahittir parmaklarım Yüzüme sürdüğümde Gezindikçe Gelip gitmelerin Benim gel-gitlerime Şahittir parmaklarım Tutamayınca verdiğim sözlere İhanetim İhya ederken kendimi Kalakalmışlığın koynunda Ben kehanetim Sana ait Şahittir parmaklarım Yanlış kalplere girilen Yanlış yollara Çıkmaz sokaklara İçinden çıkamadığım şu dünyanın Evhamına Yazdığım parmaklarım şahittir…                                 

The Handmaid’s Tale

Bayan Arıza tarafından 31 Temmuz 2017 tarihinde yazıldı.

Beni benden alan, son zamanlarda izlediğim çok etkileyici bir dizi. 9. bölümü izlemiş ve sarsılıp kendime gelmiş durumdayım. Hemen birkaç satır yazıp, izlemeniz yönünde tavsiye bulunmak istedim.

1939 doğumlu Kanada'lı yazar Margaret Atwood’un aynı isimli romanından uyarlanan dizi, "Gilead" isimli bir toplumda geçiyor. Doğal sebepler nedeniyle nüfus düşüşü yaşayan bu toplumda kadınlar devletin malı olarak kabul ediliyor. Toplumun yeniden çoğalması için üreme hizmetine zorlanan kadınları anlatıyor. Başroldeki esas kız "Offred" daha önce Mad Men'den tanıdığımız Elisabeth Moss ve muhteşem bir oyunculuk sergiliyor.

Ayrıca Chuck'ta izlediğim ve beğendiğim bir aktris var ki Yvonne Strahovski; yine Fiennes kardeşlerden biri olan Joseph Fiennes "Komutan" rolünde. Bir de Orange is the New Black'ten pek sevdiğimiz Samira Denise Wiley'i de "Moira" rolüyle izliyoruz.

Dizi, Amerika'nın "Hulu" isimli kanalında yayınlanıyor, IMDB puanı oldukça yüksek. Dizinin bazı yerleri, Amish'ler ya da Mormon'ların kurallarına benziyor diye düşünmeme neden oluyor.

Türü bilim kurgu/drama olarak nitelendirilebilir. Yaratılan distopik evren çok ilginç, resmen o atmosferi size hissettiriyor. Sizi içine sürüklüyor. Dizideki oyunculuk, kostümler, görüntüler, o depresif hal, her şey yaratılan dünyayı anlamamıza yardımcı oluyor. Kitabını da okumak için sabırsızlanıyorum. 

Evren Özer’den Film Kritiği: Event Horizon (UFUK FACİASI)

Bayan Arıza tarafından 26 Temmuz 2017 tarihinde yazıldı.

90’lı yıllar…

Türkiye’ye teknolojinin yavaş yavaş uğradığı,toplumun internetle tanışmasına vesile olan yıllar…

Aynı zamanda bilgisayar kullanımın dünya üzerinde yaygınlaştığı ve film endüstrisinin görsel efekt kullanımına başladığı yıllar…

(Bu mevzuda aklıma takılan sorular var aslında…Takvimin başlangıcını ele alırsak 1400 sene düşünce ve felsefe üretmekten başka bir yapamayan insanoğlu nasıl oldu da 19.yy dan sonra inanılmaz bir teknolojik eşik atladı? Bu eşiği atlayan insanoğlunun beyni 1400 sene neden tekerlekten başka bir şey üretemedi? 100 yılda değişen insanoğlu mu yoksa evrenden bir katkı almış olabilir mi? Dünya dışı varlıklar var mı? Şahsen ben evren denen sonsuzlukta yalnız olduğumuza inanmayanlardanım…)

90’lı yıllarda bende teenage zamanlardayım,bilim kurgu filmi duyduğumda hemen kulak kabartanlardanım.Hele 1997 yılının Ekim ayında vizyona giren Contact filmini izleyince bir dumur olduğumu hatırlıyorum çünkü o  filmle başlar bence benim bilim kurgu hikayem.Çünkü o film bir başkaydı,elle tutulur gözle görülür bir uzay bilim açıklamasıydı,evrenle ilgili bilimsel sorular sorup cevap arıyordu hele Foster’ın o muazzam makineden düşüş sahnesi bana Nolan’ın İnterstellar’larındaki Cooper’ın kara delik sahnesinden düşüşünü hatırlatır hala…

Event Horizon Contact filminden sadece bir ay sonra 1997 yılının Kasım ayında vizyona girdi.Konu olarak ise,bilim adamı Dr.W.Weir(Sam Neill) tarafından icat edilen araştırma gemisi Event Horizon 1940 yılında mürettebatı ile kaybolmuştur ve tam 7 yıl sonra sinyal alınmıştır.Lewis and Clark adlı kurtarma gemisi ile Kaptan Miller(Laurence Fishburne -ki 2 sene sonra Matrix filminde de gemi kaptanı rolünde) komutasındaki ekip Event Horizonu bulabilmek için yollara düşer.Fakat bulduklarında ise kendilerini büyük bir süpriz bekler.Gemi bilindiği gibi değildir ve artık bir kalbi vardır.İnsanların aklını okuyup onları karanlık duyguları ile yüzleştiren birşey olmuştur…

Yapım yılı itibari ile zamanının ötesinde bir kurgusu var,senaryo bilimsellikle örtüşüyor özellikle uzay bükülmesi bahsi gayet anlaşılır biçimde tasvir edilmiş.Solucan deliği ifadesi yine Nolan’ın İnterstellar’ında da geçmişti.Makyaj konusunda zamanının ötesinde,gerçekten ürkütücü yüz ifadeleri uygulanmış,sesler ve müzikler (by Micahel Kamen) hususunda da gayet doyurucu bir çalışma yapılmış,irkitici…

Filmin korkutmak için güvendiği şey,senaryodaki karmaşa,çok yönlülük,akıl karıştırmalar ve sayesinde gelen gerilim.Başka bir başarısı ise görüntü kalitesi ve çekim teknikleri.Özellikle  kişilerin başına gelen hayaletlerle karşılaşma sahneleri gerçekten izlenilesi.Sam Neill’e ayrı bir paragraf ayırmak lazım.Üstad öyle bir oynamış ki sanki o cehennemi yaşamış,gözleri ve yüzü ayrı ayrı takılıyordu.Boyut değiştirip geri geldikten sonra ki halet-i ruhiyesi de dönüştüğü canavarı gözümüzün içine sokarcasına betimledi,çok iyi oyunculuk…

Aslında film bize bilim kurgu vaad etse de içeridiği aşk,gerilim,aksiyon temalarına ilaveten insan psikolojisinin en zayıf yerleri olan  din,günah,cehennem gibi spiritual konuları da işleyince çok yönlülüğü artıyor,haliyle odaklanacak birden çok konumuz oluyor ki bence senaryo bu açıdan çok derinlikli…

Bu filmle aynı dönemde vizyona giren başka bir bilim kurgu filmi olan Sphere ile benzerliği var gibi görünse de Sphere’ın Michael Crichton’un 1987 yılında yazdığı romandan uyarlama olduğu düşünülürse bir esinlenme olduğu düşünülebilir…

Cehennem tasviri konusunda bir açıklamaya ihtiyaç var.Filmde anlatılan cehennem kutsal kitaplarda yazan cehennem değildir şüphesiz.Zaten filmdeki bir replikte "cehennem sadece bir kelime" der.Cehennem tasvir için kullanılan bir kelime sadece.Gemimiz uzay zamanı büküp kara delikten geçtikten sonra şu andaki evrene kıyasla çok daha acı dolu,tasvir edilemez kötülükte bir paralel evrene gitmiş -ki bu cehennem kelimesi ile belirtilmiş- ve sonra neptün yakınlarında geri gelmiştir…

Özellikle iki sahne çok etkileyici ;

1.Kayıt cihazıyla evde dolaşan kurbanın,ameliyat masasında hayaletleri birini ameliyat (parçalama) ederken görmesi ve bunu sadece kamerada görmesi.Hayaletlerin kurbanı fark edip birden bire dönmesi ve kadının yok olana kadar acı çekip evin içerisine sindirilmesi…

2.Sam Neill'in mürettebattan birinin sırtına kanca bağladıktan sonra karnını yarıp içindekileri boşaltması,tabi biz boşalırken görmüyoruz ama boşaldıktan sonrasını görmek bile oldukça iç gıcıklayıcı…   Son Sözü Kaptan Miller ve mürettebatından  D.J.'ye bırakalım;

D.J.: Şu yardım sinyalini dinliyordum ve ben bir tercüme hatası yaptım galiba.

Miller: Devam et

D.J.: "Liberate me" dediğini sanıyordum "beni kurtarın". Fakat "beni" demiyor."Liberate tu-temet" "Kendinizi kurtarın." ve dahada kötüleşiyor.İşte galiba burada "ex inferis" diyor.

"Kendinizi kurtarın…Cehennemden."

Herkese İyi Seyirler…

Foo Fighters, Concrete and Gold isimli yeni albümünü duyurdu

Bayan Arıza tarafından 21 Temmuz 2017 tarihinde yazıldı.

En son 2014 yılında 'Sonic Highways' albümünü yayınlayan Foo Fighters, 'Concrete and Gold' isimini taşıyan dokuzuncu stüdyo çalışmasını duyurdu. 15 Eylül’de RCA Records tarafından satışa sunulacak albümün prodüktörlüğünü Greg Kurstin üstlendi.

Yeni Foof Fighters albümünden paylaşılan ilk single: 'Run'

Kaynak: Radyo Eksen

Linkin Park vokalisti Chester Bennington intihar etti

Bayan Arıza tarafından 21 Temmuz 2017 tarihinde yazıldı.

Linkin Park solisti Chester Bennington, Los Angeles’taki evinde kendini asarak intihar etti. 20 Mart 1976'da Phoenix'te doğan müzisyen, altı çocuk babasıydı.

1993 senesinde Grey Daze isimli bir grunge grubu kuran Bennington, 1998’de bu gruptan ayrılıp, 1999’da Linkin Park’a dâhil oldu. Linkin Park’ın 2000 senesinde yayınlanan ilk albümü 'Hybrid Theory'den, bu sene Mayıs ayında piyasaya sürülen 'One More Light' albümüne dek grubun üyesiydi. Ayrıca, Bennington, Scott Weiland’ın (1967 – 2015) ayrılığı sonrasında Stone Temple Pilots'ın vokalistliğini üstlenip, grupla 'High Rise' isimli bir EP kaydetti.

Bu sene 18 Mayıs’ta kendini asarak intihar eden Chris Cornell ile yakın arkadaş olan Chester Bennington, Cornell’in doğum günü olan 20 Temmuz’da aynı yolla intihar etti. Bennington, Cornell’in cenazesinde Leonard Cohen klasiği Hallelujah’yı yorumlamıştı.

Kaynak: Radyo Eksen

En popüler yabancı diziler (Haziran 2017)

Bayan Arıza tarafından 28 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.
Yeni yabancı dizi izlemek isteyenler ve yabancı dizi arayanlar için IMDb'nin haziran ayı verilerine göre en popüler yapımlar sıralandı. İşte; Michael Dobbs'un aynı adlı romanından uyarlanan ve Demokratik Partili bir kongre üyesinin kendisine vadedilen ABD Dışişleri Bakanlığı pozisyonuna başkasının atanmasından sonra uygulamaya koyduğu planınını konu alan 5. sezonundaki House of Cards ile George R. R. Martin'in epik fantezi serisi Buz ve Ateşin Şarkısı'ndan uyarlanan ve 7. sezonunun başlamasına sayılı günler kalan Game of Thrones'un zirve yarışı yaptığı haziran ayının en popüler yabancı dizileri…  

50- Modern Family (2009) 8,5  

49- Bir Varmış Bir Yokmuş 7,9  

48- Sherlock (2010) 9,2  

47- Suits (2011) 8,7  

46- Designated Survivor (2016) 7,9  

45- Kara Ayna (2011) 8,9  

44- The Americans (2013) 8,3  

43- The Originals (2013) 8,3  

42- Brooklyn Nine-Nine (2013) 8,3  

41- Stranger Things (2016) 8,9  

40- The Last Kingdom (2015) 8,3  

39- The Blacklist (2013) 8,1  

38- Yalanlar Büyücüsü (2017) 7,1  

37- Breaking Bad (2008) 9,5  

36- Supergirl (2015) 6,6  

35- Animal Kingdom (2016) 8,1  

34- Doctor Who (2005) 8,8  

33- Sıkı Dostlar (1994) 9,0  

32- Orange Is the New Black (2013) 8,3  

31- Master of None (2015) 8,3  

30- Silikon Vadisi (2014) 8,6  

29- Yürüyen Ölüler (2010) 8,5  

28- Vikingler (2013) 8,7  

27- Sevimli Küçük Yalancılar (2010) 7,6  

26- Unbreakable Kimmy Schmidt (2015) 7,9  

25- Grey's Anatomy (2005) 7,7  

24- The Big Bang Theory (2007) 8,3  

23- Utanmaz (2011) 8,7  

22- The Leftovers (2014) 8,1  

21- Gotham (2014) 7,9  

20- Büyük Kaçış (2005) 8,5  

19- Sense8 (2015) 8,4  

18- Doğaüstü (2005) 8,6  

17- Dirty Dancing (2017) 3,2  

16- Better Call Saul (2015) 8,7  

15- The 100 (2014) 7,8  

14- Arrow (2012) 7,8  

13- Lucifer (2015) 8,3  

12- The Flash (2014) 8,1  

11- Fargo (2014) 9,0  

10- Bloodline (2015) 8,2  

9- Prison Break: 5.Sezon (2017) 8,5  

8- İkiz Tepeler (1990) 8,9  

7- 13 Reasons Why (2017) 8,6  

6- Riverdale (2017) 7,9  

5- The Handmaid's Tale (2017) 8,7  

4- American Gods (2017) 8,5  

3- Twin Peaks (2017) 9,3  

2- Taht Oyunları (2011) 9,5  

1- House of Cards (2013) 9,0 Kaynak: ntvmsnbc

Evren Özer’den Film Kritiği: Inception

Bayan Arıza tarafından 28 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Rüyalar…

Beynimizin bize oynadığı bir oyun mu?

Yoksa bilinçaltımızın gözlerimiz kapalı iken üçüncü bir göz vasıtası ile başka bir evrene kapı açması mı?…

İnsanlık tarihinin belki de en anlaşılmaz kavramı,üzerinde çokça kafa yorulan ama bir türlü gerçek gerçekliğine ulaşılamayan bir vaka…

Bazı insanlar –ki bende bu grubun içine girenlerdenim– rüya içerisinde rüyada olduğumuzu anlarız.Çoğu zaman da rüyanın sonunu merak eder ve rüya görmeye devam ederiz.Rüya da gerçek hayatta(!) yapamadıklarımızı çok rahat bir şekilde yaparız yani rüya alemi enteresan bir alem…

Aslında rüyalarımızı uyanmadan son 5 dakika içerisinde –ki bu evreye uykunun ram hali adı verilir- görürüz yani ne oluyorsa o son 5 dakika da oluyor.Ama bize o kadar uzun gelir ki bu süre,şehirden şehire göç ederiz,doğal afetlere maruz kalırız,uzaya bile çıkabiliriz bir nevi astral seyahat yani rüya görme hadisesi…

Nolan, The Prestige filmi ile sinema dünyasına öyle bir adım attı ki resmen zerk etti kendini o damara ve arkasından İnception gibi şaheser çekti.İnterstellar’la da resmen beynimizi kazıttı ismini…

Zor bir iş senaryo yazmak,film çekmek…Hele konu olarak daha önce pek de aklımızın yetmediği,hiçkimsenin görmediği bir hayal dünyası seçince iş acayip zorlaşıyor ama Nolan rüya ile ilgili öyle bir senaryo yazıp öyle bir film çekmiş ki bir kez izlemek anlamak için yeterli değil,1,2,3,4,5 kere izlemek gerekiyor çünkü bu film çok katmanlı ve çok ince detay bir çalışma,anlamayanlar bence bir kez daha izlemeli…

Filmin ismi İnception yani Başlangıç ve film öyle bir başlıyor ki bir fırtına kopuyor,sarıyor sonra bizi,sarmalıyor,içine çekiyor,bırakmıyor…

Olayların kurgusunu anlayana kadar zaten filmin ortasına geliyoruz –ki ilk kez izleyenler bence kafa karışıklığı yaşayacak- zaten final desen efsane ötesi,kafalar çok çok uzaklara gidiyor,sanki beynimize yumruk yemiş gibi oluyoruz…

Görsel efekt olarak üstdüzey filmleri elimden geldiğince sinema da izlemeye gayret ederim.İnception’da tersyüz olan şehir sahnesinde nefesimin kesildiğini farkettim,soluksuz bir sahne idi…(daha beterini de İnterstellar’ın kara delik sahnesinde yaşadım) Kırılan cam sahnesi,aracın köprüden senkronize halde düşme sahnesi,otel içindeki dövüş sahnesi,rüya katmanları arasındaki düşüş sekanslarının süper ötesi kurgusu ve temposu ile film başka bir seviyede…

Filmimizin konusu kısaca şöyle ;

Leonardo çok yetenekli bir hırsız olan "Dom Cobb" ile karşımızda.Uzmanlık alanı,zihnin en karanlık ve savunmasız olduğu rüya görme anında,bilinçaltının derinliklerindeki değerli sırları çekip çıkarmak ve onları çalmaktır.Cobb'un bu nadir insanlarda görülebilecek yeteneği,bu ender rast gelinebilecek mahareti,onu kurumsal casusluğun tehlikeli yeni dünyasında aranan bir oyuncu yapmıştır.Aynı zamanda bu durum onu uluslararası bir kaçak yapmış ve sevdiği herşeye malolmuştur.Cobb'a içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını sağlayacak bir fırsat sunulur.Ona hayatını geri verebilecek son bir iş,tabi eğer imkansız…

Mükemmel soygun yerine,Cobb ve takımındaki profesyoneller bu sefer tam tersini yapmak zorundadır,görevleri bir fikri çalmak değil onu yerleştirmektir.

Christopher Nolan'ın Başlangıç'ın senaryosunu yazması on yılını almış.İnception bize sinema denen sanatın ne kadar sınırsız,ne kadar yaratıcı,ne kadar özgün,ne kadar evrensel,ne kadar hayret uyandırıcı,ne kadar fikir dolu ve ne kadar eğlenceli olduğunun apaçık kanıtı bence.Ayrıca film bize bundan yıllar sonra halen hakkında tartışılacak muazzam bir düşünsel labirent yaratıyor ki Nolan'ın prodüksiyon şirketi Syncopy'nin logosunun bir labirent olduğuna şaşmamak lazım…

Bir eleştirmen olan Roger Ebert'in film hakkında yazdığı "Önemli olan hikayenin ne olduğu değil,o noktaya nasıl geldiğimiz"  sözü bence film için kısa bir açıklama,size filmin başını, ortasını ve sonunu tasvir edebilirim ama işin asıl püf noktası bu noktaların hiçbiri bütününün nasıl oluşturulduğuna dair size bir ipucu vermemesi ne yazık ki…

Başlangıç diğer filmlere nazaran iki katı kadar özel efekte sahip fakat bu efektler hikayeye hizmet ediyor,hikaye efektlere değil! işte tam bu noktada oyuncu seçimleri devreye giriyor ve Nolan bence burda da turnayı gözünden vuruyor nitekim;

Leonardo DiCaprio,şiddetli suç duygularından yakınan,gittikçe gerçekliğin gerçekliği üzerine olan kontrolünü kaybeden Cobb rolünün iç karmaşasının hakkını veriyor.Joseph Gordon-Levitt,araştırmacı Arthur rolünde Leo ile atışmakla kalmıyor,son yılların en heyecan verici ve yaratıcı kavga sahnesini sunuyor.Oscar'lı Fransız aktris Marion Cotillard,Cobb'un esrarengiz ve haklı olarak öfke dolu eşi Mal rolü ile filmin duygusal yapısını oluşturuyor.Burada bir parantez açmak istiyorum filmdeki aşk fenomeni üzerine şöyle ki;

Aslında film aşk fenomenine özgün bir bakış getirmese de ,aşk ve rüya benzerliğini muhteşem bir anlatımla vurguluyor.Romantik bir ilişkiyi ‘iki kişinin kendilerine ait bir dünya kurması’ olarak tanımlamak ta mümkün aslında ama bu kendine ait bir dünya yaratıp,orda yaşamak fikri filmde gerçekten apartmanlardan,köprülerden,denizlerden ve yollardan oluşan,fiziksel anlamda gerçeğe yakın bir alan yaratmak olarak gösterilmesi Nolan’ın muhteşem hayalgücünün eseri…

Karakterlerin isim seçimleri de akrostiş;

D ominic Cobb

R obert Fischer

E ames

A rthur

M al

S aito

Yani DREAMS…(Rüyalar)

Finali konusunda birkaç kelam edeyim…

Cobb 4.katmanda Mal ile yüzleşip vicdanını temizlemiş bir şekilde uçakta uyanıyor yani 0.katmanda,evine gidiyor ve totemini son bir kez döndürüyor.

Soru şu; 0.katmanda acaba gerçekte midir yoksa başka bir rüyada mı?

Cobb döndürdüğü totemine bir daha bakmadan çocuklarına koşuyor yani o saniyeden sonra Cobb için bu katmanın 0 veya 4 olmasının bir önemi yok.O karısının vicdan azabından kendini kurtarıp çocuklarına kavuşmayı istiyor ve bunu başarıyor.Başka birşeyi umursamıyor artık.O yüzden totemine bir daha dönüp bakma gereği duymuyor.Totemin devrilip devrilmemesi de kameraya yansımıyor ama son kertede totemin hızlı ve durmaksızın deviniminde ufacık da olsa bir sendelediği beliriyor ki bence Cobb gerçeklikte tabi Nolan burda kararı bize bırakıyor…

Bu filmden çıkardığım rüya tezlerime gelince ;

Rüyalar;

*Katmanlardan oluşuyor

*Bu katmanlar iç içe geçmiş durumda ve en son girilen katman rüyanın ram hali

*Rüyada zaman kavramı izafi ve en dış katmandan başlayarak üstel bir artım söz konusu örneğin 1.katmanda saniye 2.katmanda saat 3.katmanda gün 4.katmanda ay veya yıl gibi

*Rüyada bir ‘duran’ımız var ve bu ‘duran’ımız sürekli hareket halinde

*Rüyada herkesin ‘duran’ı kendine özgü ve özel,başkası kullanamıyor

*Rüyada ‘duran’ımız hareketini ve devinim halini bırakırsa biz de aslında ölmüşüzdür.

Bu filme bir de tasavvufi yönden bakacak olursak ta enteresan şöyle ki ;

Hz.Mevlana ‘Rüyadaki suretleri gerçek bil,hayal sanma bedensiz bedene sahipsin,tenden çıkmaktan korkma!’ diyor…

Ayrıca tasavvufa göre ; ‘madde misaldir,misalin misali olmaz,eşya son surettir.Kopyanın kopyası ilim olmaz,onlar Hz.Adem’in ruhuna değil,çamuruna; kopyasına bakarlar.’ der…

Hz.Mevlana bu konuya şöyle bir açıklama getiriyor ;

‘’Dünya oyundur yani gölge oyunu,gönlümüzdeki varlıklar dışımızda bir aynaya yansıyor.Biz bunun seyrine dalıyoruz,esasında gölgelerdir nitekim gönlü sıkıntıda iken en güzel gölge bizi avutmuyor,demek işin aslı bizde imiş.Bizdekinin aslı da erenin gönlünde bu oyun bozulacak.Hiçkimse hangimizin gölgesi daha güzel diye yarış yapmıyor.Bu gölge oyununda kim birinci olur ki? Gölgeleri oynatandan başka…’’

Araf konusu da işleniyor filmde…

Araf filmde şöyle tanımlanıyor ; rüya içinde rüya kademeleri ilerledikçe geri dönememe tehlikesi beliriyor ve buna ‘Araf’ta kalmak’ deniyor…

İşin ilginci bu konu Kur’an da geçiyor.Kur’an da A’raf arfın çoğulu ve yüksek bir yer demek.A’raf Kur’an tefsirlerinde Cennet ve Cehennem arasında kurulu olan sur olrak zikredilmekte.Zaten bu kelime bir sureye de adını vermiş.Bir ayeti de şöyle ;

46.Ayet ‘’İkisi (cennet ve cehennem) arasında bir sur A’raf üzerinde de bir takım adamlar vardır.Cennet ve Cehennemliklerin hepsini simalarından tanımaktadırlar.Cennetliklere ‘’Selam olsun size!’’ diye seslenirler.Onlar henüz cennete girmemişlerdir ama bunu ummaktadırlar’’…

Buna ilaveten Hz.Muhammed (S.A.V.) bir hadisinde ‘’İnsanlar uykudadır,ölünce gözleri açılacak’’ demiştir…

Nolan senaryoyu yazarken acaba hiç İslam dini ile ilgili bir kişiye veya bir kaynağa başvurmuş mu? Meraktayım…

Herkese İyi Seyirler…

Interstellar

Bayan Arıza tarafından 21 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Interstellar (Yıldızlararası), Christopher Nolan tarafından yönetilen epik bilim kurgu türündeki 2014 yapımı bir film.

Başrollerinde Matthew McConaughey, Anne Hathaway, Jessica Chastain ve Michael Caine yer alıyor.

Adeta sizi koltuğa mıhlayan 2 saat 49 dakikalık bir sinema şöleni.

Yönetmen, Kara Şövalye'leri ve kafamızı karıştıran Memento'yu yöneten parlak zekâlı İngiliz Christopher Nolan. Ben kendisine "Insomnia" filmiyle vurulmuştum. Bu filmde hem senarist hem de yapımcı koltuğuna başarıyla oturuyor.

Çoğu yerinde beyin şeysi yaşıyorsunuz, kafanız allak bullak oluyor, "tipik bir Nolan filmi" diyorsunuz. Buna rağmen çok etkileyici. Kara delikler, uzay, zaman, astronotlar, paradokslar, boyutlar, yerçekimi, solucan delikleri, dalga sahneleri, ışıklar, geçişler, dünya nasıl kurtarılır? Ve de felsefe.

Mutlaka izleyin…

Clique

Bayan Arıza tarafından 19 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Yaratıcısı Jess Brittain, 6 bölümlük BBC dizisi. Bir solukta izledim.

Korku, heyecan ve gerilim yüklü bir üniversite draması.

Dizi, çocukluktan beri birbirlerinin en iyi arkadaşı olan Holly'nin ve Georgia'nın aynı üniversiteye gelmesiyle başlıyor. Başrolde esas kızımız "Holly" rolünde Synnøve Karlsen, "Georgia" rolünde ise İtalyan asıllı İngiliz oyuncu Aisling Franciosi, "Rachel" karakterinde Rachel Hurd-Wood var.

Solasta Women adında bir kuruluş var. Sözde feminist bir yardım kuruluşu. Üniversitede profesör olan hocaları da bu oluşumun bir parçası. Derken Georgia bu oluşumun içine dahil oluyor. ama Holly bir şeylerin tuhaflığından şüpheleniyor. Olaylar bambaşka bir hal alıyor, tacizler, istismarlar, intiharlar…

Sürükleyici bir İngiliz dizisi. Çok spoiler verip tadını kaçırmak istemiyorum. İzleyiniz efenim.

Evren Özer’den Film Kritiği: Taare Zameen Par

Bayan Arıza tarafından 19 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Çocuklarımız,geleceğimiz…

Onlar bizim ışığımız,hayatlarımızın gülü,dikeni…

Onların çocuk olduğunu unutmadan,yaşadıklarının ruh dünyalarına etkileri üzerine düşünmeden yapacağımız her hata kendi dünyalarında onarılması zor tahribatlara yol açacağı muhakkak bu sebeple onlara karşı tüm sözlerimizi ve davranışlarımızı özenle seçmeliyiz.Onların bazı davranışlarının bir hastalıkla bağlantılı olup olmayacağını araştırmakta ailenin görevleri arasında bence örnek olarak Disleksi…

Peki Disleksi nedir?

Disleksi ; Kişinin normal veya üstün zeka düzeyinde olmasına rağmen okuma,yazma ve dil becerilerinde problem yaşamasına sebep olan özel öğrenme bozukluğu diye tanımlayabiliriz.

İşte tam da bu konuya parmak basan bir film bu Yerdeki Yıldızlar…

Amir Khan her zaman ki gibi konuya öyle bir parmak basmış ki efsane bir oyuncu olduğu aşikar üstelik bu hastalıklar ilgili benim hatırladığım başka bir film yok.Hastalığı ve tedavi aşamalarını Khan çok iyi tanımlamış ve öyle güzel dersler ve diyaloglarla anlatmış ki çocukları böyle olan ailelere resmen rehber olmuş…

Khan’ın dediği gibi ‘5 parmağın 5’i de bir değil,birbirlerine benzetmeye çalışırsanız kırılırlar veya balığa ağaca tırmanmayı öğretemezsiniz,o yüzer’…

Nankör insan her şeyin fiyatını bilen,fakat hiçbir şeyin değerini bilmeyen insandır.Değer bilmek eğitimle olur.Eğitim sistemi eğer sistemli,planlı ve programlı olmaz ezberci zihniyete yenik düşerse verilecek eğitim hayalgücü ile büyüyen çocuklara değil robotlaşmış beyinlere hizmet eder.Sorgulamak fiili bence eğitim sisteminin olursa olmazı olmalı çünkü sorgulayan beyin çalışmaya,daha iyisini bulmaya,insanlığa hizmet edecek bir beyne götürür ki Khan bence bu filmde bu noktaya olanca gücüyle eleştirisel olarak yığın yapıyor.Film bize ön yargıların ve ezberci eğitim sisteminin eleştirisini sunuyor.Kahraman çocuğumuzun başarısı filmin sonunda yüreğimizin derinliğine kadar sizi etkileyecek not sistemine mahkum edilmiş ve yeteneklerine göre mesleki eğitimin olmadığı ve çocukların at yarışına dönüştürüldüğü sistemi eleştiriyor…

Film çok güzel ders verici diyalogları,araya serpiştirilen ufak müzikler ve çocuk oyuncusunun hayal dünyasına çok iyi yansıtan sahneleri ile bence bir başyapıt.Ağızda hoş bir tat bıraktığı aşikar.Finali de ağlatan cinsinden…

Bollywood’un Oscar’ı olarak bilinen Filmfare ödüllerinde En İyi Film dalında ödüle layık görülmüş.İşin ilginç yanı  2 saat 42 dakikalik filmde başrol oyuncusu Amir Khan'in 1 saat 12 dakikadan sonra filme dahil oluyor…  Filmin yapımcılarının verdikleri bir röportajda filmin asıl ilham kaynağının disleksi hastalığı değil de okulda kötü performans gösteren ünlü Japon film yönetmeni Akira Kurosawa'nın çocukluğu olduğunu söylemişler.Yönetmenimizin amacı "okul akışına uymayan bir çocuk" hikayesini anlatmaktı.Kurosawa'nın biyografisinden öğretmenin bir öğrencinin hayatını nasıl değiştirebileceği alıntısı da alınmış senaryoya… 

Filmin çocuk oyuncusu Darsheel Safary,film için seçildiğinde okuduğu okulun yönetiminden okuldan ve derslerinden fazla uzak kalacağından dolayı itiraz gelmiş.Yönetmen Amir Khan Darsheel konusunda ısrar edince,derslerinden geri kalmaması için özel hocalar tutularak kişisel dersler verilmiş.Filmin büyük bir finans kaynağını buna ayırmak zorunda kalmışlar…

Müdürün söylediği, "geçici bir öğretmen, bu çocukta kalıcı bir hasar bırakmaz umarım" sözü önemli şöyle ki ;  

Bazen hayatında kalıcı olduğumuz çocuklarla sağlıklı ilişkiler kuramıyoruz.Onların endişelerini,heyecanlarını bazen de problemlerini anlayamıyoruz.Mesele geçici ya da kalıcı olmakta değil,mesele bir çocuğun ruhuna dokunmakta.O resim yarışması sahnesinde öğretmenine sarılışı ile bir çocuğun bir yetişkine sevgiyle güven duyması önemli olan…

Gerçek hayat acımasız,rekabete dayalı bir dünya.Herkes çocuğu dereceye girsin,birinci olsun istiyor.Doktor,mühendis,yönetici vs.olsun istiyor.Her çocuğun kendine özgü yetenekleri, kapasitesi ve hayalleri vardır ama aileler acaba bunların farkında mı? Her çocuk farklıdır.Er ya da geç hepsi bir şekilde öğrenir.Her birinin kendi öğrenme hızı vardır.Bence bunları unutmadan çocuklarımıza kulak vermeliyiz…

Çocukları ile diyalogları yanlış giden anne babaların sorumluyu bulmaları için aynaya bakmaları gerekir.Artık çocuğunu değil de aldığı notları sevmeye başlayan özellikle anne/babalar var maalesef.Eğer bir çocuğunuz varsa ve çocuğunuz aslında sizin de çok yanlış bulduğunuz ama sosyal dayatmalar sonucunda şeytanın avukatlığını yapmak zorunda kaldığınız sosyal ortama ait beklentilerin altında kalıyorsa ve aranızdaki ilişki sevgiden nefrete doğru yol alırken kendinizden utanmaya başlama sürecindeyseniz bu filme kulak verin derim…

Çocuklarımıza devamlı negatif elektrik vermekle ilgili eski bir teori var ayrıca hikayesi de ;

Güney Pasifik'teki Solomon adalarında yaşayan köylüler eğer baltayla kesmek için fazla büyük bir ağacı kesmek isterlerse özel bir teknik uyguluyorlarmış.Özel güçleri olan ve woodsmen denilen adamlar 30 gün boyunca şafak vaktinden güneş batana dek ağaca bağırıyorlar,çığlık atıyorlarmış.Bu süreç sonunda ağaç ölür,kendiliğinden yere yıkılırmış.Teori,şiddetli şekilde aktarılan tüm olumsuz duyguların,ağacın ruhunu öldürdüğü yönünde.Adalılar bu yöntemin her zaman işe yaradığını söylüyor…İşte o kadar keskin bir ayrıntı  bu negatif bakış açısı.

Filmin finalinde her şey yoluna girer,yaz tatili için ailesi çocuğu almaya geldiğinde arabaya binmeden son bir defa koşar ve sarılır öğretmenine.Öğretmeni de onu havaya fırlatır,yer yüzündeki yıldızlardan biri daha gök yüzüne yükselir film biterken.Çünkü her çocuk ışıl ışıl bir yıldız.Gökyüzünde parlamaları için tek ihtiyaç biraz ilgi biraz sevgi…

Bu esnada bir şarkı çalar,sözlerini de yazayım tam olsun… aç kapıları,çiz perdeleri.rüzgâr bağlanmış.hadi onu salalım. al uçurtmalarını,al boyalarını.hadi baştan yaratalım gök kubbeyi.

neden bu kadar endişelisin?

doğanın emrinde,bir misafirsin sen burada.dünya sadece senin için var. keşfet kendini.öğren kim olduğunu.sen güneşsin. ışık saç.

sen nehirsin,bilmiyor musun? nehir gibi ak, yükseklere uç.mutluluğu bulduğun yerde gayeni de bulacaksın.

neden bu kadar endişelisin?

doğanın emrinde,bir misafirsin sen burada.yorgunluk hüzündür.

tazelik keyif verir.

hayat, pamuk helva gibidir.umut ve hayallerden yapılmış.

tadına bak.avuçlarında topla.

susamışsan eğer köşe başında bir yağmur bulutu bulacaksın.

kimsenin yoluna çıkmasına izin verme.

potansiyelin uçsuz bucaksız,

tıpkı gökyüzü gibi…

 

Herkese İyi Seyirler…