• Bob Geldof İstanbul’a geliyor

    14 Temmuz’da İstanbul’un en gözde organizasyonlarına ev sahipliği yapan Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek FESTTOGETHER dünyaca ünlü yıldız Bob Geldof’u ağırlayacak. İstanbulluları coşkulu bir festival havası ve sosyal fayda odaklı bir gün bekliyor. Festivale destek veren diğer STK’lar ise şöyle: TOG, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ve Çaba Derneği. Katılımcılar biletlerini aldıklarında otomatikman TİDER, ...

  • Birlikte Güzel Sunar: Rock Off 2019, 1 senelik aranın ardından 6 Temmuz Cumartesi günü Parkorman’da!!!

    2014 yılında ilki gerçekleşen ve aralarında Megadeth, Korn, Amon Amarth, Apocalyptica gibi gruplarında bulunduğu onlarca yabancı ve yerli gruba ev sahipliği yapan Birlikte Güzel Sunar: Rock Off 2019’un ilk konuğu ülkemizde oldukça geniş bir hayran kitlesi bulunduran, İsveç’in progresif metal türündeki en büyük gruplarından OPETH. İmza ve söyleşi seansları, akustik performansların da gerçekleşeceği ...

  • 20 Temmuz-> One Love Festival 15 – Day & Night

    One Love Festival, arkasında günlük güneşlik anılar, önünde umut dolu bi' yazla 20 Temmuz'da Parkorman ve Volkswagen Arena'da... Parkorman - Kapı Açılış: 12:00 Kapanış: 23:59 Volkswagen Arena - Kapı Açılış: 23:30 Kapanış: 06:00 "Güzel şeylerin, geleceğini hissedersin. Tanıdık bir şarkı duyarsın, özlediğin birisi arar, güneş çıkar bir anda, bilirsin. Bu yaz, özlediğin ya da ilk kez ...

  • Yunan senfonik death metal grubu Septicflesh, 21 Eylül’de Zorlu PSM – STUDIO’da!

    Yunan senfonik death metal grubu Septicflesh, gitarda Sortiris Vayenas, basta ve vokalde Spiros Antoniou ve gitarda Christos Antoniou ile 1990 yılında kuruldu. 1991 yılında yayınladıkları uzunçalar Temple of the Lost Race ile tam anlamıyla kurulan grup, 1994’te ilk albümleri Mystic Places of Dawn’ı yayınladılar. Peşpeşe bir çok albüm yayınlayan grup, ...

  • 15 Kasım 2019-> Moonspell – Rotting Christ

    Gotik metalin en büyük isimlerinden olan MOONSPELL ve çok yönlü kariyerinin son dönemlerinde melodik black metale yakın duran ROTTING CHRIST, %100 Metal kapsamında ve Vera Müzik organizasyonuyla 15 Kasım’da IF Performance Hall’da hayranlarını unutulmaz bir geceye davet ediyorlar. Portekiz’in en büyük grubu MOONSPELL ve Yunanistan’ın en büyük grubu ROTTING CHRIST güçlerini ...

  • 11 Temmuz-> Glenn Hughes performs Deep Purple Classics Live

    Milyonların “Rock’ın sesi” olarak tanıdığı Rock and Roll Hall of Fame üyesi ve eski süper rock grubu Black Country Communion'un solisti olan Deep Purple'ın eski basçısı ve solisti Glenn Hughes, “Glenn Hughes performs Deep Purple Classics Live” projesiyle Deep Purple efsanesini günümüze taşıyor! 15 Mart 1976’da Liverpool Empire’da Purple ile son ...

  • %100 Metal iftiharla sunar! Manowar Final Battle Istanbul

    Metal tarihinin en büyük gruplarından MANOWAR, The Final Battle turnesi kapsamında unutulmayacak bir konser için ülkemize geliyor! Heavy metal bayrağını neredeyse 40 yıldır en tepelerde taşıyan efsane grup MANOWAR, 20 Temmuz gecesi KüçükÇiftlik Park’ı dolduracak binlerce insana %100 Metal bir gece yaşatmak üzere, bugüne kadarki en büyük sahne prodüksiyonuyla karşımızda ...

Evren Özer’den Film Kritiği: İyi, Kötü ve Çirkin

Bayan Arıza tarafından 9 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

İyi, Kötü ve Çirkin… 

Biz insanlar ‘’İyi’’ miyiz?  Biz insanlar ‘’Kötü’’ müyüz?  Biz insanlar ‘’Çirkin’’ miyiz? 

Bu üç tanımlama da aynı Einstein’in uzay,zaman,mekan izafi teorisi gibi…  Kime göre ‘’iyi’  Kime göre ‘’kötü’’  Kime göre ‘’çirkin’’… 

Bakış açılarının hayatımıza yön verdikleri apaçık bir gerçek.İyiliğimizde, kötülüğümüzde, çirkinliğimizde bakan gözlere göre değişiklik gösterir ve kıyaslanma mecburiyeti hissedilir.İnsan, hayatı boyunca hep birileriyle karşılaştırılır tüm erdemleri de bu karşılaştırmaya tabi tutulur… 

Yönetmen Sergio Leone’de tüm bu erdemler üzerine çok kült bir western çekmiş ki izlemeye değer.Western'in barut ve tütün kokulu o atmosferine ilk defa bu filmle şahit olacağınızı söylersek yanılmış olmayız bence.Üstelik yönetmenin kamera açıları,sahnelerdeki özenli anlatım,detaylı çalışma,uzun ve efsane müzikler normal bir western filminden uzak bir İtalyan işi ki tüm bu western furyasının sadece 3 sene sürdüğünü düşünürsek çok başarılı bir filme imza atmış Sergio Leone…  Konuya dönecek olursak ;  Tuco (çirkin),üzerine ödül konulmuş bir kanun kaçağıdır.Keskin nişancı Blondie (iyi) adlı kovboyla işbirliği yaparak kasabaları dolaşmaktadırlar.Tuco'yu kanun adamlarına teslim eden Blondie,ödülü alıp Tuco'yu asılmaktan son anda kurtarmaktadır.Bir kasabada işlerin ters gitmesi üzerine ortaklıkları bozulur.  Melekgöz (kötü) lakaplı Sentenza ise Bill Carson adında büyük miktarda altını ele geçirmiş eski bir askerin izini sürmektedir.Tuco'nun çölde Blondie'yi öldürmek üzere olduğu bir anda Bill Carson'la karşılaşmaları tüm planları değiştirir.Carson, altınları İç Savaş'ın hareketli olduğu bir cephede mezarlığa saklamıştır.Ancak Tuco mezarlığın yerini,Blondie ise mezarın adını öğrenebilmiştir.Mecburen işbirliğine tekrar dönen ikili altınları aramaya koyulur.Sonunda üçünün yolu altınların olduğu yerde birleşir. 

1964 – Bir Avuç Dolar  1965 – Birkaç Dolar için  Ve 1966 – İyi,Kötü,Çirkin 

Aslında çok güzel bir üçleme,ilk 2 filmde çok güzel antrenman yapan Sergio Leone çıktığı maçın finalinde kupayı kaldırmıştır kanımca,seri halde izlenmesi halinde bir spagetti western tarzında nirvanaya ulaşmış gibi hissedebilirsiniz.Bu filmi vahşi batının kurak ve ıssız çöllerinde susuz geçen uzun bir yolculuktan sonra Amerikan iç savaşının kanlı ve dehşet dolu atmosferinde yol almaya ve sinemanın büyüsüyle uzun bir astral seyahate çıkmak gibi düşünün derim… 

Akılda kalanlar ; 

Filmin başındaki on dakikalık yürüme sahnesi ve finalde genç Clint'i görmek… 

Filmin başındaki düello sahnesinde Eastwood’u rakibinin bacak arasından gösteren kamera açısı… 

Mezardaki efsane düello sahnesi… 

Leone bu filmde çoğu western filminde yer alan modernize olma,toprak düşmanlığı,intikam,kan davası,çetenin kasabayı istilası veya adalet kavramlarının hiçbirine yer vermemiştir,çok daha temel bir konu olan ‘paraya’ odaklanmıştır ki serinin 2 önceki filmi ile kendi epiğini yaratmıştır. 

Filmdeki üç karakter için analiz yapacak olursak ;  İyi (Clint) : kendini toplumdan soyutlamış,yalnızlığı seven,hiçbir ahlaki ya da siyasi bir inancı olmayan,ama kendine göre bir adalet duygusuyla hareket eden karakter…  Kötü (Lee Van Cleef) : toplumsal yaşantıya adapte olmuş,iş hayatında (adam öldürme) kibar,nazik,görgü ve ahlak kurallarına uyum gösteren,zamana göre hareket etmesini,güçlü tarafın yanında olmasını bilen ve para için herşeyi yapabilecek karakter…  Çirkin (Eli Wallach) : köylülüğü ve fakirliği yüzünden toplumdan dışlanmış ve hor görülmüş, kaba saba,bencil,haydutluğu benimsemiş,kişisel zevk ve ihtirasları peşinde koşan,toplum ve ahlak değerlerini hiçe sayan ve bunlarla dalga geçen karakter…  İlginç ayrıntılara gelince ;  *Sergio Leone ve Eli Wallach çekimde fransızca konuşarak anlaşabilmiş.  *Ecstasy Of Gold (ki bu müziği Metallica konser girişi olarak kullanıyor) sahnesindeki köpek,Eli Wallach'tan habersiz salınmış,tepkisi zaten görülebiliyor.  *Clint Eastwood Blondie'yi oynadığı tüm rollerde giydiği poncho'sunu ne temizlemiş ne de yıkamış.Ayrıca filmde giydiği kostümlerin yedekleri olmadığı için Eastwood çekimden otele döndüğünde ilk iş kıyafetlerini gardroba kaldırırmış.  *Tuco'nun silahçıya girdiği sahne tamamen doğaçlama,Eli Wallach silahlarla haşır neşir birisi olduğu için o sahnede senaryoya bağlı kalınmamış. 

*Eli Wallach filmin çekimlerinde, altınların çantadan kürekle vurulunca kolayca açılması için kullanılan bir şişe asidi kafaya dikerek içmiş ve zehirlenmiş farkında olmadan. 

*Filmin ilk 10 dakika 30 saniye'si diyalogsuz.  *Köprüyü havaya uçurma sahnesinde Sergio Leone köprünün havaya uçurulma işinin başlaması için "tamam" emrini veriyor walkie talkie'yle ekibe,ama diğer ekipten biri de telsiz kanalına girip ‘tamam,devam’ diyince, yüzbaşı yanlış sinyali alıyor ve köprüyü havaya uçuruyor orada ne kamera var ne de başka bir şey.Buna sebep olan ekip amiri,hemen arabaya atlayıp kaçıyor,Leone'nin moral yerlerde,adamı kovuyor.Yüzbaşı gelip askerler köprüyü tekrar tamir etsin,tekrar uçururuz diyor Leone'ye ama bir şartla kovduğu adamı geri aldırttırıyor.  *Clint Eastwood ve Eli Wallach arasında boy farkı uçurumu yüzünden ikisini aynı karede çekmekte zorlanılmış.  *Mezarlıkta,Tuco'nun yanlış mezardan çıkardığı iskelet, aslında vasiyetine öldükten sonra bir filmde rol almak istiyorum diyen bir ispanyol aktrise ait ve bu mezarlık İspanya Burgos'ta. 

*Haftada 6 gün 12-14 saat çalışılmış.Oyuncuların herbiri replikleri kendi anadillerinde kayıt altına alınmış daha sonra dublörler ingilizce metni okumuşlar görüntünün üzerine.Bazı sözcüklerin italyanca yada almancada daha uzun olması yüzünden ingilizce repliklere eklemeler yapılmış.  * Filmdeki bütün askeri ekipman, bilhassa top ve döner canonlar gibi demirbas ispanya askeri müzesinden ödünç alınmış.  Son Söz ;  Mezarı açıp altın çıkarma sahnesinde Clint’den efsane replik; 

"Dünyada 2 çeşit insan vardır dostum,elinde dolu bir silah olanlar ve mezar kazanlar,sen kazıyorsun" 

Herkese İyi Seyirler…

Roger Waters’ın yeni albümü çıktı

Bayan Arıza tarafından 5 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Pink Floyd grubunun üyelerinden Roger Waters, 25 yıl aradan sonra yeni albümüyle dinleyicileri karşısında.

Efsanevi rock grubu Pink Floyd’un arkasındaki yaratıcı güçolarak bilinen İngiliz müzisyen Roger Waters, 25 yıl aradan sonra yeni bir albüm çıkardı. Sony Müzik etiketiyle yayınlanan rock albümünün adı, ‘Is This The Life We Really Want?’

Prodüktörlüğünü Nigel Godrich’in üstlendiği albümde, ‘Smell the Roses’, ‘Deja Vu’, ‘The Last Refugee’, ‘When We Were Young’, ‘Broken Bones’ gibi toplam 12 şarkı yer alıyor.

Protest şarkıların yer aldığı albümde ABD Başkanı Donald Trump, mülteci sorununa kayıtsız kalanlar, iklim değişikliği ve şiddet sempatizanlarına eleştiriler var.

Kaynak: ntvmsnbc

Evren Özer’den Film Kritiği: 12 Angry Man

Bayan Arıza tarafından 5 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

12 Öfkeli Adam

Önyargı ve Objektiflik…

Birbirleriyle tamamen zıt kavramlar…

İlki nesnel bir duyumsadan uzak,bireysel düşüncelere hapsolmuş bir beynin ürünü…

İkincisi ise toplumsal değerleri içselleştirmiş,özgür düşüncenin dışa vurum tezahürü…

İşte bu kavramlara istinaden 1957 yapımı sadece $ 340.000 bütçeyle çekilen harika bir şaheser 12 Angry Men…

Kısaca konu şöyle ;

Latin Amerikalı bir genç adam,babasını öldürdüğü gerekçesiyle cinayetle suçlanır.Sanığın kaybettiğini söylediği bir bıçak ise cinayetin işlendiği odada bulunmuştur,gencin mahkemeye sunduğu savunma zayıftır ve olan biteni duyduklarını söyleyen pek çok tanık vardır.Sanık suçlu bulunduğu taktirde idama mahkum edilecektir.Jüri sonuçları pek de şaşırtıcı değildir.12 jüri üyesinden sadece sekiz numaralı jüri üyesi Davis 'suçsuz' hükmü yönünde oy vermiştir.Davis’in jüri üyelerini ikna etmeye çalışması esnasında her jüri üyesinin 'suçlu' kararı vermesinin arkasında ise,aralarında yabancı düşmanlığı,kanuna aşırı güven, çoğunluğa uyma,geçmişle hesaplaşma gibi farklı kişisel sebepler olduğu ortaya çıkacaktır.

Sadece 3 oda içerisinde çekilen 12 jüri üyesinin beyin fırtınasına şahitlik ediyoruz.Film mahkeme salonunda başlıyor,gecekondu da vaki olan bir cinayet var ve katil olarak maktülün oğlu…oğlun babası ile ilişkisi fena halde kötü,yaşadığı yer bir kenar mahalle ve tanıkların hepsi aleyhinde ifade veriyor dolayısıyla oklar hep onun üzerinde.Mahkeme karar için 12 ‘seçkin’ insanı 3 odalı bir yerleşkeye gönderiyor.Bir oylama yapılacak ya herkes ‘suçlu’ yada herkes ‘suçsuz’ diyecek yani ya idam ya beraat…

Ve oylama yapılır 11 kişi suçlu derken (kendi bildiklerini okumak bkz. dunning kruger sendrom) sadece Davis suçsuz der.Davis aslında filmde bir aydını temsil ediyor.’Suçlu’ diyenlerdeki dogmatizm ve önyargıyı gören Davis ‘suçsuz’ diyerek oğlun bir gecekondu da yaşamasının (ki insan suçlu veya katil olarak doğmaz onu suçlu veya katil yapan çevresidir,yetiştiği ortamdır) cinayet işlemesi için yeterli olmadığını,tanıkların vermiş oldukları ifadelerinin de cinayet işlemek için yeterli olmadığını düşünüyordu.Aslında Davis ‘suçlu’ diyenlerin çok keskin ve kesin yargılarından (insanların çoğunluğa göre hareket etmesi,bir nevi sürü psikolojisi) rahatsız olmuştu çünkü "birini ölümle cezalandırmak için suçlu olduğunu kesinlikle bilmek gerekir" diye bence içinden geçirdi.Davis böyle bir tavır içine girince ‘suçlu’ diyenlerden sert bir geri dönüş aldı çünkü onlara verdikleri kesin yargıdan ‘şüphe’ duymak gerektiğini hatırlattı…

Şüphe : Dogmatik düşünenlerin nefret ettiği adeta kapana kısıldıkları bir açmaz.Dogmatikler verdikleri kararlara umursamadan körü körüne inanıp üstünde fazla durmayan insanlardır.

Önyargı ; Devamlı yapılan yanlış davranış tipi,zenginler yoksullara,patronlar işçilere,sağcılar solculara vs…ki bence olayları nereye çekerseniz çekin,önyargı gerçeği hep saklar…

Zaman içinde şüpheci düşünen kesim önyargılı düşüncelere rastladığı zaman bunu düzeltmek ister.İşte filmde Davis gecekondulular hakkında söylenen önyargısal sözlere tepkisini objektifliği ile bertaraf etmeye çabalıyordu.Bu gerçekliği onların suratlarına tokat gibi çarpan soruları ile yanıldıklarını gösterdi adeta onların kişiliklerini sarstı üstelik bu 12 kişinin de katil dedikleri oğlan ile ilgili şahsi düşünceleri vardı ve özel olarak seçilmişlerdi.Film bize önyargı ve dogmatizmin cehaletin bir ürünü olduğunu gösterip her zaman şüpheci olmamız gerektiği mesajını fevkalade güzel bir şekilde aktarıyor…

Davis’in mottosu bence : En büyük güç düşüncedir ve bir düşünceyi asla zor kullanarak yok edemezsiniz.Yapabileceğiniz tek şey karşıt bir düşünce ile onu ortadan kaldırmaktır diyebiliriz.

Filmdeki 12 ‘seçkin’ insan ile ilgili birkaç cümle söylemek gerekirse;

1.Numara       : Toplantıyı yöneten ve grubun aklı başında elemanlarından biri.

2.Numara       : Gıcık ses tonuyla sürekli pastil yiyen,sert çocuk diye dalga geçilen biri.

3.Numara       : Grubun kötü adamı,kendi oğluna olan öfkesini başkasının oğlunu öldürerek dindirebileceğini sanıyor,bu da yetmezmiş gibi kaba saba biri.

4. Numara      : Terlemeyen adam ( ama ne hikmetse Henry Fonda'nın arka arkaya sıraladığı sorular karşısında terleyip mendiliyle alnını silmek zorunda kaldı) ve çocuğun suçsuz olabileceğine en son ikna olanlardan ama 3. ve 10. numara gibi kötü niyetli değil,şahitlerine inanan biri.

5.Numara       : Grubun en kibarı,sinirlenmek hiç yakışmıyor.Varoşlarda büyümüş ve sustalı bıçağın nasıl kullanıldığını iyi bilen biri.

6.Numara       : Kendisi bir işçi ve işte olmadığı her saniyeyi kar olarak görüyor.Büyüklerine saygılı ve bağırarak konuşulmasını sevmeyen biri.3 numaralı jüri üyesini bu sebeple dövüyordu az daha,

7.Numara       : Grubun en lakayıt karakteri.Maça yetişmek için toplantının bir an önce bitmesini istiyor ve çoğunluk yönünde karar veriyor.Ayrıca sürekli havanın sıcak olduğunu

vurgulayan biri.

8.Numara       : Esas adam,delil yetersizliği olan bir dava sonucu genç bir çocuğun idam edilmesini engelliyor.Davanın devam etmesini sağlayan biri.

9.Numara       : Grubun en yaşlısı,8 numaralı üyeye ilk desteği kendisi veriyor ve sonuca direkt etki eden biri.

10.Numara     : Ön yargılı,kenar mahallede yaşayanların alayı suçludur diyerek hakkında yeterli delil olmayan bir çocuğu gözünü kırpmadan ölüme gönderen biri.

11.Numara     : Saatçi abimiz,kibarlığı ve düzgün telaffuzu ile dikkat çekiyor.kibarlığı ailesinden aldığını belirten biri.

12.Numara     : Genelde geyik yapıyor.Doğru düzgün karar da veremiyor.3 numaralı jüri üyesi bunu sürekli karar değiştirdiği için tenis topuna benzeten biri.

İlginç bir detay vereyim çoğu insan karakterlere odaklanmış ancak hava durumu,odanın koşulları,oturma düzeni,çalışmayan vantilatör…amerika en sıcak ve bunaltıcı günlerinden birini yaşıyor ve filmin ortalarına doğru bir oylama daha yapılıyor ve 6 suçlu 6 da suçsuz sonucu çıkıyor.Oylamadan sonra kısa süreli bir sessizlik oluyor bir anda hava değişiyor ve yağmur başlıyor.Boğucu sıcak yerini serinletici yağmura veriyor.Işıkların açılmasıyla da filmin başından beri en az 3-4 kez çalışmadığı gösterilen vantilatör çalışmaya başlıyor.Sidney Lumet 6-6 eşitliğinde işlerin değiştiğini,adaletin ya da vicdanın çalışmaya başlamasını mizansende ki bu değişikliklerle çok güzel veriyor ki Sidney Lumet bu film çekerken yaşı sadece 33… 

Akılda kalan sahneler ;

*Henry Fonda’nın cinayet bıçağının aynısını masaya saplaması ve jüri üyelerinin şaşkınlığı…

* 3. jüri üyesinin laf olsun diye seni öldüreceğim diyerek kendi tezini çürütmesi…

* Don't / Doesn't düzeltmesi…

* Filmin başında 11 suçlu 1 suçsuz oyuyla tek başına olan Davis’ken neredeyse bir buçuk saat sonra jüri üyelerinin masadan birer birer kalkmasıyla suçlu oyu kullanan jürinin masada tek başına kaldığını görmemiz…

Kısaca adalet sisteminin mekanizmalarının nasıl berbat bir biçimde işlediğinin,jüri sisteminin ne denli adaletsiz olduğunun,kolaycılığın,umursamazlığın,ezberciliğin, ön yargının ne denli berbat sonuçlara gebe olabileceğini çok güzel bir şekilde yansıtan filmi izleminizi tavsiye ederim.

Son Söz : ''Önyargıları kırmak kolay değildir o yüzden adalet ayrıntıda gizlidir."

Evren Özer’den Kadın Kokusu (1992) / Scent of a Woman

Bayan Arıza tarafından 2 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Aslında uzun süredir indirdiğim filmler arasında idi.Çoğu zaman yüzüne bile bakmadım.Belki de ismine takıldım.Aynı yıllar evvel Dövüş Kulübü filmine verdiğim önyargılı karar gibi.O filme de aynı defansı koymuştum ama bir arkadaş ‘oğlum filmin dövüşle bir alakası yok,izleyince anlayacaksın’ demişti ve haklıydı,David Fincher önderliğinde,Pitt ve Norton eşliğinde bir sinema şaheseri izledim.Aynı duygu içime hasıl olmuş gibi sanki bana hitap etmeyecek gibi geliyordu üstelik film hakkında ne bir yorum ne de bir fragman izlemiştim.Yapım yılı da 1992 olunca çoğu kere es geçiyordum.Afişinden de pek bir hazzetmedim.Tüm bu olumsuz bakış açılarımdan dolayı artık bu incelemeyi yazmak bana farz olmuştu,hakkını verme zamanı… Al Pacino’nun unutulmaz bir karakter çizdiği film,aslında 1974 yapımı İtalyan Profumo di Donna’nın yeniden çekimi…

Filmimizin konusu ise şu şekilde ;

Bir kolej öğrencisi olan Charlie,paraya ihtiyacı olduğundan kör bir adama,bir nevi 'bebek bakıcılığı' yapmaya razı olur ama iş,umduğu kadar basit olmayacaktır.Çünkü Emekli Albay Frank Slate’in haftasonu için çok özel bir planı vardır. Bu plana yolculuk,kadınlar,iyi bir yemek,birinci kalite şarap,tango,limuzin ve ne yazık ki bir de 45’lik dahildir.İşin kötüsü,bunları yaparken Charlie’yi yanından ayırmaya da hiç niyeti yoktur… Bazı filmler vardır usta,sanki önce adamı bulmuşsundur sonra senaryoyu yazıp filmi çekmişsindir.Bence önce Al Pacino diye bir adam bulmuşlar,üstüne bundan bir kör yaratalım üstelik asker olsun yanında da gazi,sonra da intihar eşiğine getirip bir film çekelim demişler… Bazı filmler insana sözler bırakmıyor.Sadece hissediyorsunuz o film bittikten sonra içinizdeki o boşluğu.Sizi alıp başka yerlere götüren ve geri getirirken bir parçanızı orda bıraktıran bir film bu.Küllerinden yeniden doğmak gibi.Neden mi? Şöyle ki ; Albayımız en başta demir gibi sert,kuralcı,dediğim dedik çaldığım düdük bir tip üstelik kör olması hasebiyle eski hayatını özlediğinden – ki sonradan kör oluyor- o birine dokunmadıkça başkalarının ona dokunmasına istemiyor.Ama Charlie ile zaman geçirmeye başlayıp ona alıştıkça yönetmen bize ince bir ayrıntıya dikkat çekiyor.Albay tam intihar edeceği sırada Charlie’ye kendine dokunulmasına izin veriyordu.Yani Charlie albayımızı kendiyle geçirdiği süre zarfında yumuşatmış ve yönetmen bize albayın kalbinde kötülük olmadığını bize göstermeye çalışmıştı.Bir diğer dikkatimi çeken husus albayımızın ‘Ha-Ha’ gülüşü,ancak bu gülüşün ne anlama geldiğini intihar etme teşebbüsü sırasında anladım.O ana kadar albayımız her dalga geçtiği hatta kendini aşağılayan sözlere karşı ‘Ha-Ha’ derken veya en azından ‘Ha’ derken intihar teşebbüsünde bulunduğu gün öyle bir gülüş göremedik çünkü albay aslında o gün üzgün ve bu dünyadan gitme ihtiyacı içinde idi.Charlie albayı o çok iyi repliği ile hayata döndürdüğü anda o meşhur gülüş yine ekrandaydı.İşte o an o gülüş bizi yeniden albaya bağladı…  Buna ilaveten evine iş görüşmesi için gelen öğrencisiyle ta filmin başında ilk karşılaşmalarındaki konuşmalarından başlayan mutlak hakimiyeti ve istisnasız,kararlı bir şekilde koruduğu mesafesi,ona yardım ederken,ona bir şeyler öğretirken,ona öğütler verirken,ona veda ederken,ona kızarken de aynı istikrarla devam eder ve biz bu karaktere aynı anda hem nefret dolduk,hem acıdık,hem merhamet ettik,hem "vay be, helal olsun" da dedik.Al Pacino karakteri öyle güzel doldurmuş,öyle güzel yüklemiştir ki yeri gelir de o kadar diktatör tavırlarına rağmen,değneğiyle sağda solda duran sandalyelere çarpa çarpa yürürken veya hayatının belki de en keyifli zamanını geçirip tango yaptığı bayanın ardından gözleri dolu,o anları beyninde düşünceli şekilde yeniden yaşarken ya da gittiği şükran yemeğinde ailesi sayılan yakınları tarafından istenmeyen,iğneli bakışlara maruz kaldığında ona için için ağladık… Al Pacino’nun koca film boyunca bir an olsun kör olmadığını ele verecek şekilde bakmıyor.Özellikle "elindeki silahı ver" kavgasının yapıldığı sahne ve sondaki disiplin kurulu konuşması sahnesinde çok uzun süre kamera suratına odaklandığı halde hata yapmıyor.Kör ve yaşlı bir adamın genç ve güzel bir kadınla tango yapması nasıl bir histir acaba? Filmin bir yerinde başını bir kadının saçlarının arasına sokup o kokuda boğulmaktan bahseder albayımız ve o tango sahnesinde dans ettiği kadın yalnızca kokusuyla fark ettiği bir kadındır.Bütün dans boyunca o sabun kokusu ( tedavülden kalkmış "ogilvie sisters" markalı bir sabundur bu.Filmin bütün büyüsü de zaten burada saklıdır.Artık üretimden kalkmış bir koku,gerçek bir kadın kokusudur şimdiki kadınlarda bu koku olamayacağına göre şimdiki kadınlar,elbette ki filme göre,beş para etmez.) burnuna dolmaktadır,saçlarından gelen koku da.Hatta kız duyduğu heyecandan hafif terlemiştir de mutlaka ve albayımız bunun kokusunu da duymaktadır.Tüm bu kokular albayımızın çok sevdiği o güzel kadınlardan biriyle hem de kendi cennetinde tango yaptığını bence yönetmen tarafından betimlenmiştir. Özellikle o otel odasında yaşananlar hayat kadar gerçekti.Albay bir kadını tarif ederken üstelik sadece kokusundan yola çıkarak bunu yapması gören bir insandan çok daha iyi hissedebildiğini aslında görmek eyleminin izafi bir kavram olduğunu bize hatırlattı.Albayın görmeyen gözlerindeki derinlik ve o derinliğin içerisinde hissettikleri gerçekten umutlarımızı kovalarken yorulduğumuzda veya hayatı sorgulamaya başladığımızda albayın o görmeyen gözlerini çıkarmalı ve o gözlerle bakmalıyız dünyaya.Aslında bu film insanın her zaman zorluklarla  karşılaşacağını ama bunları aşmaktan başka seçeneğimiz olmadığını gösteriyor… akılda kalıcı sahneleri ; Ferrari deneme süreci sahnesi Tango sahnesi – çalan şarkı Por Una Cabeza- Finaldeki muhteşem disiplin kurulu konuşma sahnesi replikleri ise ; Hiç kapıldın mı o hisse, gitmek istersin hani, Ama aynı zamanda da kalmak gelir içinden. Bana bir John Daniels söyle, Sanırım Jack olacaktı, Kaç senelik arkadaşımın ismini bana mı öğretiyorsun? Hayatımda pek çok dönüm noktasında karar vermek zorunda kaldım.Doğru yolun hangisi olduğunu her zaman biliyordum…Ama hep diğer yolu seçtim.Neden mi? Çünkü çok zorlu bir yoldu. Hayatım boyunca bacakları değil de, elleri boynuma dolanan bir kadın aradım… (ki filmin son sahnesinde ortaya çıkan tarih öğretmeni de o kadın…Al Pacino"nun tasvirini en iyi yaptığı,yalnızca kullandığı kokuyu değil,boyunu,posunu ve saçının rengini de doğru bildiği bu kadının Al Pacino"ya aşk dolu bakışları da bu düşüncemi pekiştirmiştir.Zira ilk kez karşılaştığı bu kadının 1.70 boyunda ve kızıl saçlı olduğunu görmeden ve dokunmadan doğru bilen albayımız kadının da kendisinden çok hoşlandığını hissetmiş olmalı bence.Ayrıca eve döndüğünde -her zaman kavga ettiği- küçük kıza sevecen yaklaşımı da, bu yeni filizlenen aşkın etkisiyle olsa gerek.) Biraz da çuvaldızı kendimize batıralım. Biz erkekler duygusallıklarımızı,hislerimizi olduğu gibi ortaya koyarız kanımca erkek mantığı şövalyelik yapma ihtiyacı,erdemlerinden vazgeçmediği zaman çok daha delikanlı hissettikleri üzerine kurulu ve nitekim zayıf olduğumuz durumlarda bunu saklamak adına ağlamak yerine kendilerini öfkeli ya da kızgınmış gibi gösterme çabalarımız,işte albayımızın finale kadar ki durumu da bu tespit üzerine inşa edilmiş gibime geliyor… Müzikler Thomas Newman'a ait ve bu filmi izlerken Esaretin Bedeli filminin müzikleri kulaklarınıza benzer gelebilir çünkü o filminde müzikleri aynı adama ait.İki filmin arası sadece 2 yıl bu filmde Newman sanki ısınma turu atmış… Al Pacino'nun o kadar harika bir ses tonu var ki,dublajlı izlemek ona hakaret olur.Hele finaldeki konuşma sahnesinde,öyle bir konuşuyor ki tüyleriniz diken diken oluyor.O ses tonundaki eminliği ve kendine olan güveni fazlasıyla hissediyorsunuz.İlave olarak Al Pacino bu film için 4 ay körler okulunda kalmış ve role o kadar çok çalışmış ki bir noktaya sürekli baktığı için gözleri bozulmuş ve filmden sonra gözlük kullanmaya başlamıştır. Ayrıca Al Pacino canlandırdığı kör rolü ile En İyi Erkek Oyuncu heykelciğini sonuna kadar hak ederek kazanmıştır… Herkese İyi Seyirler Dilerim…

Evren Özer’den Film Kritiği: Doktor Jivago (1965)

Bayan Arıza tarafından 2 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Devrim…

Cümle anlamı ‘’bir toplumun yaşamında önemli işlevi olan kurumların hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde kökten değiştirilmesi ya da yenileştirilmesi, yeniden biçimlendirilmesi ya da belli bir alanda birdenbire gerçekleşen kökten değişiklik’’ olsa da Bolşevik İhtilali Çarlık Rusya’sının sonu yeni bir dünya düzeni demekti ki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) dağılana kadar da bu yeni dünya şekli hüküm sürdü.İşte tam bu noktada Çarlık Rusya’sından sosyalist Rusya’ya geçiş dönemini bir aşk hikayesi üzerinden okuyan bir film bu… Konu olarak özeti; Bolşevik Devrimi döneminde yaşayan bir doktor ve de şair olan Yury Zhivago,devrim atmosferinde büyük bunalımlar yaşamaktadır.İdeallerini ve doğru bildiği şeyleri kaybeden Zhivago'nun evliliği de bir hayli sıkıntıdadır.Karısının kendisine duyduğu aşka karşılık veremeyen çaresiz adam devrim liderlerinden birinin karısına aşıktır.Bu aşk ve evliliği arasında sıkışıp kalan Zhivago sadakat ve tutkuları arasında kalmaktadır. Bol Oscarlı uyarlama uzun filmleriyle ünlü David Lean'in,Boris Pasternak'ın Nobel ödüllü romanından uyarlayarak çektiği film devrim sonrasında küçük burjuva sınıfının burjuva ilişkilerinin bireylerde yarattığı buhranı,Doktor Zhivago’nun kadınlarla yaşadığı aşk ilişkileri ve bireyci romantizminin ortaya çıkardığı sanatının çerçevesinde ele alıyor…

David Lean'in filminde bol bol Sovyet eleştirisi görüyoruz.Devrimin yarattığı bürokrat sınıfın gücü devrimden önce var olan burjuvazinin gücünden daha az değildi.Yaratılan yeni sınıfın otokratik tavrı, o dönemin şartlarında pek çok haksızlığa yol açmış,yüz binlerce insanın yok yere idamına,sürgün edilmesine,işkencelere uğramasına yol açmıştır.Sosyalizm’in yarattığı yeni sorunlar da cabası idi.Fakirlik,yoksulluk,barınma,sağlık vs.problemler de filmde bolca eleştirilmiştir…

Boris Pasternak Sovyetler döneminin en büyük şairlerinden kabul edilir.Doctor Zhivago tek romanıdır,şairliğiyle üst üste 5 yıl Nobel'e aday olsa da kazanamamış,ancak ilk ve tek romanı olan Doctor Zhivago ile apar topar Nobel'e layık görülmüştür.Bunda en büyük pay "sosyalist" Albert Camus’dur.Pasternak Nobel'i,siyasi gerekçelerle verildiğini düşünerek reddetmiştir…

Karakterlerdeki mesajlar da çok dikkat çekici ayrıca ki sanki hepsinin bir yaratılış amacı var gibi,mesela ;

Yuri Zhivago : Zengince bir aileden gelen,başka bir zengin ailenin yanında yetişen bir doktor,(küçük burjuva) entelektüel ilgileri olan,Kolya dayısı sayesinde insanın ruhani tarafına da eğilmeyi alışkanlık edinmiş bir adam…

Amacı : Olaylar üzerine ruhani ve entelektüel yorumlar yapacak karakter!

Tonya : Yuri Zhivago’nun zengin bir aileden gelen karısı…

Amacı : Devrimin zenginlere çektirdiklerini anlatmak!

Paşa (Strelnikov) : Lara’nın kocası,bir işçi ailesinden gelen sonrasında devrimci birliklerin başına geçen bir kişi…

Amacı : Devrime inanan,onun için mücadele eden,sonra da yok edilmeden kendini öldüren kişi!

Markel : Yuri Zhivago ve Tonya’nın eski uşağı, Yuri Zhivago son karısının babası…

Amacı : Devrimden sonra bir şey oldum havalarına giren,işe yaramaz proleter modeli! 

gibi…

Devrimi anlatan romanda aslında bu ihtilal kurgusuna sığmayan bir karakter daha var;

Yuri Zhivago’nun Lara’sı,

Yuri Zhivago ne kadar yaşadığı herşeyi bir kavramsal anlam içinde düşünmek zorundaysa,Lara o kadar doğallıkla kabul eder.Yuri Zhivago yaşadığı ve gördüğü her şeyi kendi düşünce evreninin kalıpları içine sokmaya çalışmaktadır.Bu zaman zaman olayların gerçek manasına nüfuz etmesini de engellemektedir oysa Lara hayatı olduğu gibi kabul etmeyi,ona tabi olmayı,olayların şekillerini değiştirmeye uğraşmadan,oldukları gibi anlamayı becerebilen bir insandır.Aralarındaki aşkın ikisine yansıması da böyledir.Yuri Zhivago bu aşkı düşünürken zaman zaman sinir buhranları,karmaşalar,isyanlar içinde bulurken kendini Lara tam tersine yeri geldiğinde bu aşktan vazgeçmeyi bile kabullenebilir,hem de en sakin haliyle,bu aşkın adeta bir leyla ile mecnun, Ferhat ile şirin misali "aşk masalı" olarak anlatılması da kitabın temelindeki politik kaygının tamamen dışında kalmaktadır.bu aşk kitapta bana Pasternak'ın bir propaganda (ya da anti-propaganda) makinesi değil de insan olduğunu gösteren tek göstergedir.Entellektüel Pasternak bu ilişkiden ve Yuri Zhivago’nun Lara'ya karşı hislerinden bahsederken herhangi bir erkeğe dönüşür ve hayallerinin kadınını,aşkını,ilişkisini anlatmaya başlar…

Zamanın su gibi aktığı,mekanların,kostümlerin,sahnelerin on numara olduğu,senaryonun kendini aştığı sinema tarihinin en kült filmlerinden biri.Film gösterime girdiği yılda en iyi film müziği Oscar ödülünü almıştı.Çekim yılının çok çok ötesinde…

Görsel olarak bir şölen izliyorsunuz.Özellikle mevsim geçişlerindeki muhteşem doğa resimleri,karlı ve buzlu sahnelerdeki usta çekim teknikleri ve bu sahnelerdeki muhteşem oyunculuklar filmi çok çok üste taşıyor ki herşeyin manuel olduğunu unutmayalım…

Bazı ilginç ayrıntılar vereyim;

Filmin başında Omar Sharif'in oynadığı karakterin 8 yaşındaki halini oynayan çocuk için siz de benim gibi "amma iyi bulmuşlar,hakikaten benziyo adama,hatta sanki gerçekten adamın küçüklüğünü çekmişler." diye düşünürseniz şaşırmayın,çünkü o çocuğu oynayan kişi Omar Sharif'în oğlu Tarek Sharif imiş…

Ayrıca Yuri Zhivago rolü başta Ayhan Işık'a teklif edilmiştir.Ayhan Işık ise bu rolü reddetmiştir ki tahminim rolü reddetmemesinin nedeni dil bilmemesi olabilir.

Aslında film şunu soruyor bize;

Toplum mu önce gelir Birey mi?

İdealizim mi önce gelir Pragmatizm mi?

Teori mi önce gelir Gerçekler mi?…

Who Killed Sister Cathy?

Bayan Arıza tarafından 1 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

The Keepers; The Case Against 8, Good Ol' Freda'nın yönetmeni Ryan White'in çektiği ve Netflix'te yayınlanan 7 bölümlük gerçekten yaşanmış bir olayı anlatan belgesel.

Her bir bölüm insanı liğme liğme ediyor. Kızgınlıkla, üzüntüyle, acıyla, şaşkınlıkla, o insanların neler yaşadıklarını anlamaya çalışarak bir solukta izledim. Beni çok etkiledi. Çoğu yerinde ben de kurbanlarla beraber ağladım.

Belgeselin konusu ise acıdır ki bir grup rahip tarafından, Baltimore'da bir katolik kız lisesi olan Keough Lisesi'ndeki öğrencilere yapılan cinsel istismarı anlatmakta. Özellikle kötü bir karakter olan Rahip Joseph Maskell var ki şeytanın bu dünyaya inmiş hali. İşlediği suçlara doktorları, polisleri, başka rahipleri de dahil ediyor. Kızlara yaşattığı acımasız şeyler o dönemde kızların edebiyat öğretmenleri olan ve çok sevdikleri rahibe Cathy Cesnik tarafından farkediliyor. Çok sevilen Cathy Cesnik, olayları örtbas etmek isteyenler tarafından 1959 yılında cinayete kurban gidiyor.

Polisler delilleri yok ediyor, Katolik kilisesini koruyorlar. O sırada öğrencileri olan ve bu olayı bizzat yaşamış olan insanlar bu olayı içlerinden atamadıkları ve Rahibe Catherine Cesnik'i çok sevdikleri için bir şekilde birbirleriyle bağlantı kuruyor ve olayı tüm ayrıntılarıyla araştırıyorlar. Maalesef bu araştırmaların altından çok fena şeyler çıkıyor. Ve bunu da Netflix 7 bölümlük bir belgesele dönüştürerek her şeyden bihaber olan bizlere ulaştırıyor.

The Keepers, Baltimorelu bir rahibenin çözülmemiş cinayetini, bu cinayetin ardında yatan korkunç sırları anlatmakta. Ölümünün üzerinden 50 yıl geçmiş ve öğrencileri (hayatta kalanlar) 60'lı yaşları sürüyor. Maalesef acıları dinmediği için bu olayı hayatlarından çıkaramıyorlar ve tüm engellemelere rağmen çözmek için uğraşıyorlar.

Evren Özer’den Film Kritiği: 7. Koğuştaki Mucize

Bayan Arıza tarafından 1 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

7. Koğuştaki Mucize

En sonunda söyleyeceğimi en baştan itiraf edeyim, ağladım, ağladım, ağladım…

Daha önce de böyle bir ruh haline bürünmüştüm o da bir Japon animasyon filmi olan Ateş Böceklerinin Mezarı filmiydi…

O filmin yorumuna da şunu yazmışım zaten; ‘’setsuko…hiç unutmayacağım belki bu ismi…hele o küçücük sesin kulaklarımdan hiç çıkmayacak…bir abi ve kardeşin hüzün dolu hikayesi…mendilinizi hazırlayın…müzikleri ile beraber gözyaşlarınızı tutamayacaksınız…bir çocuğun savaştan değil açlıktan ölmesi asıl zoruma giden…setsuko….her zaman kalbimdesin…’’

Tamam bu Uzakdoğuluların özellikle de Güney Korelilerin çok tırışka filmleri oluyor da bazen öyle cevherler çıkıyor ki kendi tarzında tavan yapıyor…

Genellikle filmleri eşimle beraber izlerim ama ne hikmetse(!) bu filmi izlemeye başlayınca 8 yaşındaki kızım da dedi ki ‘’Appa,bu filmin afişinde –ki internet açıktı- küçük bir kız var bende sizle izleyebilir miyim?’’ dediğinde ‘’Olur’’ dediğimde tehlikenin farkında değildim ama artık çok geçti…

Konusuna gelince ; 

6 yaşlarındaki kızıyla muhteşem bir uyum içinde yaşayan zihinsel engelli bir baba'nın, bir kız çocuğunun ölümünden sorumlu tutulması,ölen kızın başsavcının kızı olması nedeniyle şiddet kullanarak imzalatılan ifade ve atılan iftira sonucu idamla yargılanması,hapiste yaşadıkları, yargılanma süreci,baba-kız ilişkisi merkeze alınan bir film…

O kız her ‘’Appa’’ dediğinde kalbimi aldı parçaladı,döktü yerlere,gözlerim doldu,kızıma sarıldım…benim adım sam ve benim adım khan'dan sonra başrol erkek oyuncusundan gördüğüm çok iyi bir performans vardı.Özellikle uçan balon sahnesinde babanın tüm zihinsel problemlerinden arınmış (konuşma biçimi de dahil olmak üzere) bir şekilde karşımıza çıkması o küçük kızın hayalinin ne kadar naif ve günahsız olduğunun açık kanıtıydı.Aslında biz küçük bir kıza değil kalbi iyiliklerle dolu küçük bir kıza ağladık…

7 numaralı hücrede bir koğuş takımı var ki evlere şenlik,her türden adam var.Hepsinin hayatının filmin belirli yerlerinde nerelere taşındığını görmek ayrı bir keyif ayrı bir tattı…

Aklımda kalan sahneler ;

– Finale yakın okuma/yazma sahnesinde muhteşem kapışma beni benden halde,gülmekten kırıldık.

– Gardiyanın kapının aşağısından baktığı,küçük kızın saklanabildiğini zannedip mutlu mutlu baktığı sahnede arkadan müdürün belirmesi ancak kızın bunu fark etmeyip gülümsemeye devam etmesi.

– Finaldeki yardım çığlığına hiçkimsenin cevap vermemesi,verememesi…

Aslında o yardım çığlığını duyan herkes babayı ve kızını tanıyordu üstelik adamın da suçsuz olduğunu biliyorlardı.Modern yaşamın ve vahşi kapitalizmin bazen ne denli acımasız ve insanlık dışı olabileceğini,toplum karşısında bir bireyin nasıl da sistemsel olarak çaresiz bırakabilineceğini yönetmenin burda özellikle parmak bastığı kanaatindeyim.Ayrıca iade-i itibar davasında polis şefinin ceza almaması da şu gerçekliğe bir atıf;

‘’Adalet diye bir şey yok olsa da geç gelen adalet adalet değildir!’’

Afiş ayrı güzel,müzikler ayrı güzel,hikaye çok orijinaldi.Bir yandan adalet sistemine isyan ederken bir yandan da bir aile dramına şahit oluyoruz.Film boyunca akli dengesinin yerinde olmadığı bir bireye sırf birileri tatmin olacak diye ceza vermeye çalışanlar finalde vicdanları ile başbaşa kaldılar ve bu hal onlar için bir açmazdı,vicdan ile adaletsizlik arasındaki kısırdöngü…işte içinden çıkamadığımız bu kısırdöngüye aptal aptal gülüyoruz bazen çünkü elimizden hiçbirşey gelmiyor,sinir oluyoruz tüm o tebessümlerde o sinir harbinin ruhumuzdaki dışavurumları bedensel ifadesi adeta….

Görüntü yönetmeni de ayrı bir aura katmış filme,yavaş çekimler,fotoğrafik görüntüler,can alıcı sahnelerdeki ustaca açılar ve damardan zerk edilen dram akışı gerçekten çok iyi yansıtmış bu havayı…

Umarım bu senaryoyu Yeşilçam veya Hollywood sineması farketmez,uyarlamaz çünkü filmin bir dokusu var ancak bu insanlar oynarsa o doku tutar diye bir hissiyatın içindeyim.Tüm karakterler öyle cuk oturmuş ki sanki başkaları bu filmi kotaramaz gibime geliyor… 

Asıl üzüldüğüm nokta ; herşey aslında bir ‘’Sailormoon’’ çanta yüzündendi ya!…

Fargo’nun 3. sezonu başladı, heyooo! :)

Bayan Arıza tarafından 23 Mayıs 2017 tarihinde yazıldı.

"Fargo" filmini çok sevmiştim ve her zamanki gibi Coen kardeşleri ayakta alkışlamıştım. "Acaba dizisi nasıl olur?" diye düşünürken, muhteşem bir ilk sezon çektiler ve önyargılarımı yıktılar. 2. sezon da iyiydi ve mevzunun başlangıcına gittiler. Bu sezon ile günümüze döndüler.

Ve şimdi 3. sezon sağlam başladı. Bu sezon, diğer sezonlara göre daha yavaş ilerliyor fakat yine de biz izleyicileri ekrana çivilemeyi başarıyor.

Bu sezon konusunu, 2010 yılında Minessota’da yaşanmış gerçek bir hikâyeden alıyor. Dizinin kadrosunda iki rolde birden izlediğimiz muhteşem oyuncu Ewan McGregor var. Kendisi Emit ve Ray Stussey isminde abi-kardeşi canlandırıyor.

Yapımcılar, “Emmit Stussey yakışıklı, kendi kendine yeten, gayrimenkul zengini ve mutlu bir aile adamı,” diye tanımlıyor McGregor’un dizideki karakterini. “Tam anlamıyla bir Amerikan rüyası denebilir. Öte yanda, genç erkek kardeşi olan Ray Stussey ise Emmit’in tam zıttı bir portre çiziyor. Kel, göbekli ve lisede sürekli dalga geçeceğiniz türden bir tip. Kısaca bahsetmemiz gerekirse bu sezon Ray’in başarısızlıkları ve talihsizlikleri için kardeşini suçladığı bir hikâye izleyeceğiz.”

Ayrıca Mary Elizabeth Winstead, Carrie Coon, David Thewlis ve Michael Stuhlbarg gibi isimler de dizide rol alıyor.

Noah Hawley’in yazıp yönettiği 10 bölümlük dizi 3. sezonu ile FX’te yayınlanmaya başladı. İlk bölümü izledim ve hemen sizinle paylaşmak istedim. İyi seyirler 🙂

Meryl Streep’li Mamma Mia’nın devam filmi çekiliyor

Bayan Arıza tarafından 23 Mayıs 2017 tarihinde yazıldı.
Meryl Streep, Amanda Seyfried, Colin Firth gibi Hollywood yıldızlarının başrollerde yer aldığı müzikal film Mamma Mia’nın devamı, ‘Mamma Mia: Here We Go Again!’ adıyla çekilecek.

 

2008 yapımı müzikal film 'Mamma Mia’nın devam filmi çekiliyor.

Meryl Streep, Amanda Seyfried, Colin Firth, Pierce Brosnan, Stellan Skarsgård, Julie Walters ve Christine Baranski’den oluşan oyuncu kadrosu ‘Mamma Mia: Here We Go Again!’ adıyla çekilecek yeni filmde de rol alacak.

 

 

 

Ünlü pop grubu ABBA'nın hit şarkılarını kullanan ve adını da grubun 1975 yılında çıkan ‘Mamma Mia’ şarkısından alan müzikalin Temmuz 2018’de gösterime girecek olan devam filminde de ABBA şarkıları yer alacak.

 

 

 

Babasız büyümüş ve bunun hasretini çeken, babasının kimliğini keşfetmeyi ümit eden Sophie Sheridan'ın öyküsünü konu alan yapımın devam filminde konunun nasıl ilerleyeceği henüz bilinmiyor.

 

 

 

Serinin devam filmini The Best Exotic Marigold Hotel'in yazarı Ol Parker yazıp yönetecek.

Kaynak: ntvmsnbc

Çok üzgünüm çok; Chris Cornell hayatını kaybetti…

Bayan Arıza tarafından 18 Mayıs 2017 tarihinde yazıldı.

ABD’li ünlü rockçı Chris Cornell hayatını kaybetti. Türkiye’de de geniş bir hayran kitlesi bulunan Cornell, 52 yaşındaydı.Temsilcisi Brian Bumbery, Associated Press haber ajansına yaptığı açıklamada, Cornell’in Çarşamba gecesi Detroit’te hayatını kaybettiği belirtildi.Bumbery, ünlü rockçının ölümünü “ani ve beklenmedik” olarak nitelendirdi ve ailesinin şoke olduğunu ifade etti.2007 yılında Rock’n Coke kapsamında Türkiye’ye gelen Cornell’ın ölüm nedeniyle ilgili araştırma sürüyor. Ölüm haberiyle dünyada şok etkisi yaratan ünlü müzisyenin bugün Rock the Range adlı festival kapsamında Columbus’ta sahneye çıkması bekleniyordu.

CHRIS CORNELL KİMDİR?

Gerçek adı Christopher John Boyle Boyle olan Amerikalı müzisyen, şarkıcı, gitarist ve söz yazarı Chris Cornell,  20 Temmuz 1964’te Seattle, Washington, Amerika’da dünyaya geldi. Babası Ed Boyle İrlanda asıllı bir eczacı, annesi Karen Cornell ise muhasebeciydi. Peter, Katy ve Suzy isimlerinde üç kardeşi olan Cornell, küçük yaşlarındayken anne babası boşandı. Evlilikleri sona erdikten sonra kardeşleriyle birlikte annesinin soyadı olan Cornell’ı kullanmaya başladı. Devam ettiği liseden asi davranışları yüzünden atılmasına ramak kala annesi onu okuldan aldı. Piyano dersleri alan Cornell daha sonraları annesinin ona hediye ettiği baterinin hayatını kurtardığını söyleyecekti. Daha sonra öğrenim gördüğü okulu 15 yaşında bırakan şarkıcının otoriteyle arası iyi değildi ve geçimlerini sağlayan annesine çalışarak yardımcı olmak istiyordu. Bir süre aşçılık yapan Cornell, bir yandan da müzikle ilgileniyordu. O yıllarda derin bir bunalıma giren ve bir yıl kadar süreyle hiç evden çıkmayan şarkıcı 1984 yılında Kim Thayil ve Hiro Yamamoto’yla birlikte Soundgarden’ı kurdu. 1987 yılında Screaming Life ve 1988’de Fopp isimli EP’leri yayınlayan grup, aynı yıl plak firması SST Records’la anlaşarak ilk debut albümleri Ultramega OK’i piyasaya sürdüler. Albüm onlara 1990 yılında en iyi metal performansı dalında Grammy ödülü kazandırdı.Ölüm ve var oluşçuluk temalı sözleri, güçlü sesiyle Cornell, gün geçtikçe hayran kitlesini genişletiyordu. 1991’de müzik marketlerde yerini alan Badmotorfinger albümüyle double­platinum alan Soundgarden rock ve metal türündeki gruplar arasında ayrıcalıklı bir yer edinmişti. Cornell daha sonra Eddie Vedder ile Pearl Jam kurulmadan hemen önce büyük yankı uyandıran Temple of the Dog projesinin içinde yer aldı. Birlikte yayınladıkları albüm çok büyük ilgi gördü ve ikilinin düet yaptığı Hunger Strike ile Temple of the Dog şarkıları unutulmazlar arasına girdi. Alice Cooper ile Stolen Prayer’da yaptığı düetten sonra Cornell, Soundgarden’ın dağıldığını açıkladı. 

GRAMMY KAZANDI

Solo albümlerle müzik kariyerine devam eden sanatçı, ilk solo çalışması olan Euphoria Morning’i 1999’da müzikseverlerle buluşturdu. Albümden çıkan ilk single Can’t Change Me ile Grammy’yi kucaklayan sanatçı o dönemde ayrıca Great Expectations ve Mission Impossible II soundtrack’lerine de imza attı. 2000’li yıllar Cornell’in bir başka projesiyle start aldı. Rage Against the Machine’den Tom Morello, Tim Commerford ve Brad Wilk ile birlikte Audioslave’i kuran Cornell, yine tüm dünyada büyük ses getirecekti. İlk albümleri sadece Amerika’da 3 milyondan fazla sattı ve ikinci albüm Out Of Exile, Billboard listelerine 1 numaradan giriş yaparak büyük başarı kazandı. Be Yourself, Doesn’t Remind Me ve Your Time Has Come gibi çok sayıda başarılı single yayınlayan Audioslave, Küba’da verdikleri konserle de büyük sükse yaptı. Zira Küba’da konser veren ilk Amerikalı grup olmuşlardı. Yaklaşık 70 bin kişinin izlediği konser ücretsizdi.

JAMES BOND FİLMLERİNİN İLK AMERİKALI ERKEK VOKALİ

2006 yılında yayınladıkları Revelations’dan çıkan birkaç single Miami Vice soundtrack’inde kullanıldı. Cornell daha sonra solo olarak James Bond filmi Casino Royale’in büyük ilgi gören tema müziğini yaptı. Casino Royale tüm zamanların en çok hasılat yapan James Bond filmi olmuştu ve filmin başarısıyla birlikte şarkı da oldukça popüler oldu. You Know My Name adlı çalışma aynı zamanda Amerikalı bir erkek vokal tarafından seslendirilen ilk Bond şarkısıydı.2007 şubatı itibariyle Audioslave’den ayrıldığını açıklayan Cornell ağır bir motorsiklet kazası geçirdi. Ancak her şeye rağmen 1999’dan bu yana merakla beklenen yeni solo albümü Carry On’u tamamladı. Şarkıcı albümden yayınladığı ilk single No Such Thing ve İngiltere için seçilen Arms Around Your Love’ın da aralarında bulunduğu yeni şarkılarını Londra’da verdiği özel bir konser ile tanıttı. (Kaynak:Biyografi.info)