• Bob Geldof İstanbul’a geliyor

    14 Temmuz’da İstanbul’un en gözde organizasyonlarına ev sahipliği yapan Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek FESTTOGETHER dünyaca ünlü yıldız Bob Geldof’u ağırlayacak. İstanbulluları coşkulu bir festival havası ve sosyal fayda odaklı bir gün bekliyor. Festivale destek veren diğer STK’lar ise şöyle: TOG, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ve Çaba Derneği. Katılımcılar biletlerini aldıklarında otomatikman TİDER, ...

  • Birlikte Güzel Sunar: Rock Off 2019, 1 senelik aranın ardından 6 Temmuz Cumartesi günü Parkorman’da!!!

    2014 yılında ilki gerçekleşen ve aralarında Megadeth, Korn, Amon Amarth, Apocalyptica gibi gruplarında bulunduğu onlarca yabancı ve yerli gruba ev sahipliği yapan Birlikte Güzel Sunar: Rock Off 2019’un ilk konuğu ülkemizde oldukça geniş bir hayran kitlesi bulunduran, İsveç’in progresif metal türündeki en büyük gruplarından OPETH. İmza ve söyleşi seansları, akustik performansların da gerçekleşeceği ...

  • 20 Temmuz-> One Love Festival 15 – Day & Night

    One Love Festival, arkasında günlük güneşlik anılar, önünde umut dolu bi' yazla 20 Temmuz'da Parkorman ve Volkswagen Arena'da... Parkorman - Kapı Açılış: 12:00 Kapanış: 23:59 Volkswagen Arena - Kapı Açılış: 23:30 Kapanış: 06:00 "Güzel şeylerin, geleceğini hissedersin. Tanıdık bir şarkı duyarsın, özlediğin birisi arar, güneş çıkar bir anda, bilirsin. Bu yaz, özlediğin ya da ilk kez ...

  • Yunan senfonik death metal grubu Septicflesh, 21 Eylül’de Zorlu PSM – STUDIO’da!

    Yunan senfonik death metal grubu Septicflesh, gitarda Sortiris Vayenas, basta ve vokalde Spiros Antoniou ve gitarda Christos Antoniou ile 1990 yılında kuruldu. 1991 yılında yayınladıkları uzunçalar Temple of the Lost Race ile tam anlamıyla kurulan grup, 1994’te ilk albümleri Mystic Places of Dawn’ı yayınladılar. Peşpeşe bir çok albüm yayınlayan grup, ...

  • 15 Kasım 2019-> Moonspell – Rotting Christ

    Gotik metalin en büyük isimlerinden olan MOONSPELL ve çok yönlü kariyerinin son dönemlerinde melodik black metale yakın duran ROTTING CHRIST, %100 Metal kapsamında ve Vera Müzik organizasyonuyla 15 Kasım’da IF Performance Hall’da hayranlarını unutulmaz bir geceye davet ediyorlar. Portekiz’in en büyük grubu MOONSPELL ve Yunanistan’ın en büyük grubu ROTTING CHRIST güçlerini ...

  • 11 Temmuz-> Glenn Hughes performs Deep Purple Classics Live

    Milyonların “Rock’ın sesi” olarak tanıdığı Rock and Roll Hall of Fame üyesi ve eski süper rock grubu Black Country Communion'un solisti olan Deep Purple'ın eski basçısı ve solisti Glenn Hughes, “Glenn Hughes performs Deep Purple Classics Live” projesiyle Deep Purple efsanesini günümüze taşıyor! 15 Mart 1976’da Liverpool Empire’da Purple ile son ...

  • %100 Metal iftiharla sunar! Manowar Final Battle Istanbul

    Metal tarihinin en büyük gruplarından MANOWAR, The Final Battle turnesi kapsamında unutulmayacak bir konser için ülkemize geliyor! Heavy metal bayrağını neredeyse 40 yıldır en tepelerde taşıyan efsane grup MANOWAR, 20 Temmuz gecesi KüçükÇiftlik Park’ı dolduracak binlerce insana %100 Metal bir gece yaşatmak üzere, bugüne kadarki en büyük sahne prodüksiyonuyla karşımızda ...

En popüler yabancı diziler (Haziran 2017)

Bayan Arıza tarafından 28 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.
Yeni yabancı dizi izlemek isteyenler ve yabancı dizi arayanlar için IMDb'nin haziran ayı verilerine göre en popüler yapımlar sıralandı. İşte; Michael Dobbs'un aynı adlı romanından uyarlanan ve Demokratik Partili bir kongre üyesinin kendisine vadedilen ABD Dışişleri Bakanlığı pozisyonuna başkasının atanmasından sonra uygulamaya koyduğu planınını konu alan 5. sezonundaki House of Cards ile George R. R. Martin'in epik fantezi serisi Buz ve Ateşin Şarkısı'ndan uyarlanan ve 7. sezonunun başlamasına sayılı günler kalan Game of Thrones'un zirve yarışı yaptığı haziran ayının en popüler yabancı dizileri…  

50- Modern Family (2009) 8,5  

49- Bir Varmış Bir Yokmuş 7,9  

48- Sherlock (2010) 9,2  

47- Suits (2011) 8,7  

46- Designated Survivor (2016) 7,9  

45- Kara Ayna (2011) 8,9  

44- The Americans (2013) 8,3  

43- The Originals (2013) 8,3  

42- Brooklyn Nine-Nine (2013) 8,3  

41- Stranger Things (2016) 8,9  

40- The Last Kingdom (2015) 8,3  

39- The Blacklist (2013) 8,1  

38- Yalanlar Büyücüsü (2017) 7,1  

37- Breaking Bad (2008) 9,5  

36- Supergirl (2015) 6,6  

35- Animal Kingdom (2016) 8,1  

34- Doctor Who (2005) 8,8  

33- Sıkı Dostlar (1994) 9,0  

32- Orange Is the New Black (2013) 8,3  

31- Master of None (2015) 8,3  

30- Silikon Vadisi (2014) 8,6  

29- Yürüyen Ölüler (2010) 8,5  

28- Vikingler (2013) 8,7  

27- Sevimli Küçük Yalancılar (2010) 7,6  

26- Unbreakable Kimmy Schmidt (2015) 7,9  

25- Grey's Anatomy (2005) 7,7  

24- The Big Bang Theory (2007) 8,3  

23- Utanmaz (2011) 8,7  

22- The Leftovers (2014) 8,1  

21- Gotham (2014) 7,9  

20- Büyük Kaçış (2005) 8,5  

19- Sense8 (2015) 8,4  

18- Doğaüstü (2005) 8,6  

17- Dirty Dancing (2017) 3,2  

16- Better Call Saul (2015) 8,7  

15- The 100 (2014) 7,8  

14- Arrow (2012) 7,8  

13- Lucifer (2015) 8,3  

12- The Flash (2014) 8,1  

11- Fargo (2014) 9,0  

10- Bloodline (2015) 8,2  

9- Prison Break: 5.Sezon (2017) 8,5  

8- İkiz Tepeler (1990) 8,9  

7- 13 Reasons Why (2017) 8,6  

6- Riverdale (2017) 7,9  

5- The Handmaid's Tale (2017) 8,7  

4- American Gods (2017) 8,5  

3- Twin Peaks (2017) 9,3  

2- Taht Oyunları (2011) 9,5  

1- House of Cards (2013) 9,0 Kaynak: ntvmsnbc

Evren Özer’den Film Kritiği: Inception

Bayan Arıza tarafından 28 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Rüyalar…

Beynimizin bize oynadığı bir oyun mu?

Yoksa bilinçaltımızın gözlerimiz kapalı iken üçüncü bir göz vasıtası ile başka bir evrene kapı açması mı?…

İnsanlık tarihinin belki de en anlaşılmaz kavramı,üzerinde çokça kafa yorulan ama bir türlü gerçek gerçekliğine ulaşılamayan bir vaka…

Bazı insanlar –ki bende bu grubun içine girenlerdenim– rüya içerisinde rüyada olduğumuzu anlarız.Çoğu zaman da rüyanın sonunu merak eder ve rüya görmeye devam ederiz.Rüya da gerçek hayatta(!) yapamadıklarımızı çok rahat bir şekilde yaparız yani rüya alemi enteresan bir alem…

Aslında rüyalarımızı uyanmadan son 5 dakika içerisinde –ki bu evreye uykunun ram hali adı verilir- görürüz yani ne oluyorsa o son 5 dakika da oluyor.Ama bize o kadar uzun gelir ki bu süre,şehirden şehire göç ederiz,doğal afetlere maruz kalırız,uzaya bile çıkabiliriz bir nevi astral seyahat yani rüya görme hadisesi…

Nolan, The Prestige filmi ile sinema dünyasına öyle bir adım attı ki resmen zerk etti kendini o damara ve arkasından İnception gibi şaheser çekti.İnterstellar’la da resmen beynimizi kazıttı ismini…

Zor bir iş senaryo yazmak,film çekmek…Hele konu olarak daha önce pek de aklımızın yetmediği,hiçkimsenin görmediği bir hayal dünyası seçince iş acayip zorlaşıyor ama Nolan rüya ile ilgili öyle bir senaryo yazıp öyle bir film çekmiş ki bir kez izlemek anlamak için yeterli değil,1,2,3,4,5 kere izlemek gerekiyor çünkü bu film çok katmanlı ve çok ince detay bir çalışma,anlamayanlar bence bir kez daha izlemeli…

Filmin ismi İnception yani Başlangıç ve film öyle bir başlıyor ki bir fırtına kopuyor,sarıyor sonra bizi,sarmalıyor,içine çekiyor,bırakmıyor…

Olayların kurgusunu anlayana kadar zaten filmin ortasına geliyoruz –ki ilk kez izleyenler bence kafa karışıklığı yaşayacak- zaten final desen efsane ötesi,kafalar çok çok uzaklara gidiyor,sanki beynimize yumruk yemiş gibi oluyoruz…

Görsel efekt olarak üstdüzey filmleri elimden geldiğince sinema da izlemeye gayret ederim.İnception’da tersyüz olan şehir sahnesinde nefesimin kesildiğini farkettim,soluksuz bir sahne idi…(daha beterini de İnterstellar’ın kara delik sahnesinde yaşadım) Kırılan cam sahnesi,aracın köprüden senkronize halde düşme sahnesi,otel içindeki dövüş sahnesi,rüya katmanları arasındaki düşüş sekanslarının süper ötesi kurgusu ve temposu ile film başka bir seviyede…

Filmimizin konusu kısaca şöyle ;

Leonardo çok yetenekli bir hırsız olan "Dom Cobb" ile karşımızda.Uzmanlık alanı,zihnin en karanlık ve savunmasız olduğu rüya görme anında,bilinçaltının derinliklerindeki değerli sırları çekip çıkarmak ve onları çalmaktır.Cobb'un bu nadir insanlarda görülebilecek yeteneği,bu ender rast gelinebilecek mahareti,onu kurumsal casusluğun tehlikeli yeni dünyasında aranan bir oyuncu yapmıştır.Aynı zamanda bu durum onu uluslararası bir kaçak yapmış ve sevdiği herşeye malolmuştur.Cobb'a içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını sağlayacak bir fırsat sunulur.Ona hayatını geri verebilecek son bir iş,tabi eğer imkansız…

Mükemmel soygun yerine,Cobb ve takımındaki profesyoneller bu sefer tam tersini yapmak zorundadır,görevleri bir fikri çalmak değil onu yerleştirmektir.

Christopher Nolan'ın Başlangıç'ın senaryosunu yazması on yılını almış.İnception bize sinema denen sanatın ne kadar sınırsız,ne kadar yaratıcı,ne kadar özgün,ne kadar evrensel,ne kadar hayret uyandırıcı,ne kadar fikir dolu ve ne kadar eğlenceli olduğunun apaçık kanıtı bence.Ayrıca film bize bundan yıllar sonra halen hakkında tartışılacak muazzam bir düşünsel labirent yaratıyor ki Nolan'ın prodüksiyon şirketi Syncopy'nin logosunun bir labirent olduğuna şaşmamak lazım…

Bir eleştirmen olan Roger Ebert'in film hakkında yazdığı "Önemli olan hikayenin ne olduğu değil,o noktaya nasıl geldiğimiz"  sözü bence film için kısa bir açıklama,size filmin başını, ortasını ve sonunu tasvir edebilirim ama işin asıl püf noktası bu noktaların hiçbiri bütününün nasıl oluşturulduğuna dair size bir ipucu vermemesi ne yazık ki…

Başlangıç diğer filmlere nazaran iki katı kadar özel efekte sahip fakat bu efektler hikayeye hizmet ediyor,hikaye efektlere değil! işte tam bu noktada oyuncu seçimleri devreye giriyor ve Nolan bence burda da turnayı gözünden vuruyor nitekim;

Leonardo DiCaprio,şiddetli suç duygularından yakınan,gittikçe gerçekliğin gerçekliği üzerine olan kontrolünü kaybeden Cobb rolünün iç karmaşasının hakkını veriyor.Joseph Gordon-Levitt,araştırmacı Arthur rolünde Leo ile atışmakla kalmıyor,son yılların en heyecan verici ve yaratıcı kavga sahnesini sunuyor.Oscar'lı Fransız aktris Marion Cotillard,Cobb'un esrarengiz ve haklı olarak öfke dolu eşi Mal rolü ile filmin duygusal yapısını oluşturuyor.Burada bir parantez açmak istiyorum filmdeki aşk fenomeni üzerine şöyle ki;

Aslında film aşk fenomenine özgün bir bakış getirmese de ,aşk ve rüya benzerliğini muhteşem bir anlatımla vurguluyor.Romantik bir ilişkiyi ‘iki kişinin kendilerine ait bir dünya kurması’ olarak tanımlamak ta mümkün aslında ama bu kendine ait bir dünya yaratıp,orda yaşamak fikri filmde gerçekten apartmanlardan,köprülerden,denizlerden ve yollardan oluşan,fiziksel anlamda gerçeğe yakın bir alan yaratmak olarak gösterilmesi Nolan’ın muhteşem hayalgücünün eseri…

Karakterlerin isim seçimleri de akrostiş;

D ominic Cobb

R obert Fischer

E ames

A rthur

M al

S aito

Yani DREAMS…(Rüyalar)

Finali konusunda birkaç kelam edeyim…

Cobb 4.katmanda Mal ile yüzleşip vicdanını temizlemiş bir şekilde uçakta uyanıyor yani 0.katmanda,evine gidiyor ve totemini son bir kez döndürüyor.

Soru şu; 0.katmanda acaba gerçekte midir yoksa başka bir rüyada mı?

Cobb döndürdüğü totemine bir daha bakmadan çocuklarına koşuyor yani o saniyeden sonra Cobb için bu katmanın 0 veya 4 olmasının bir önemi yok.O karısının vicdan azabından kendini kurtarıp çocuklarına kavuşmayı istiyor ve bunu başarıyor.Başka birşeyi umursamıyor artık.O yüzden totemine bir daha dönüp bakma gereği duymuyor.Totemin devrilip devrilmemesi de kameraya yansımıyor ama son kertede totemin hızlı ve durmaksızın deviniminde ufacık da olsa bir sendelediği beliriyor ki bence Cobb gerçeklikte tabi Nolan burda kararı bize bırakıyor…

Bu filmden çıkardığım rüya tezlerime gelince ;

Rüyalar;

*Katmanlardan oluşuyor

*Bu katmanlar iç içe geçmiş durumda ve en son girilen katman rüyanın ram hali

*Rüyada zaman kavramı izafi ve en dış katmandan başlayarak üstel bir artım söz konusu örneğin 1.katmanda saniye 2.katmanda saat 3.katmanda gün 4.katmanda ay veya yıl gibi

*Rüyada bir ‘duran’ımız var ve bu ‘duran’ımız sürekli hareket halinde

*Rüyada herkesin ‘duran’ı kendine özgü ve özel,başkası kullanamıyor

*Rüyada ‘duran’ımız hareketini ve devinim halini bırakırsa biz de aslında ölmüşüzdür.

Bu filme bir de tasavvufi yönden bakacak olursak ta enteresan şöyle ki ;

Hz.Mevlana ‘Rüyadaki suretleri gerçek bil,hayal sanma bedensiz bedene sahipsin,tenden çıkmaktan korkma!’ diyor…

Ayrıca tasavvufa göre ; ‘madde misaldir,misalin misali olmaz,eşya son surettir.Kopyanın kopyası ilim olmaz,onlar Hz.Adem’in ruhuna değil,çamuruna; kopyasına bakarlar.’ der…

Hz.Mevlana bu konuya şöyle bir açıklama getiriyor ;

‘’Dünya oyundur yani gölge oyunu,gönlümüzdeki varlıklar dışımızda bir aynaya yansıyor.Biz bunun seyrine dalıyoruz,esasında gölgelerdir nitekim gönlü sıkıntıda iken en güzel gölge bizi avutmuyor,demek işin aslı bizde imiş.Bizdekinin aslı da erenin gönlünde bu oyun bozulacak.Hiçkimse hangimizin gölgesi daha güzel diye yarış yapmıyor.Bu gölge oyununda kim birinci olur ki? Gölgeleri oynatandan başka…’’

Araf konusu da işleniyor filmde…

Araf filmde şöyle tanımlanıyor ; rüya içinde rüya kademeleri ilerledikçe geri dönememe tehlikesi beliriyor ve buna ‘Araf’ta kalmak’ deniyor…

İşin ilginci bu konu Kur’an da geçiyor.Kur’an da A’raf arfın çoğulu ve yüksek bir yer demek.A’raf Kur’an tefsirlerinde Cennet ve Cehennem arasında kurulu olan sur olrak zikredilmekte.Zaten bu kelime bir sureye de adını vermiş.Bir ayeti de şöyle ;

46.Ayet ‘’İkisi (cennet ve cehennem) arasında bir sur A’raf üzerinde de bir takım adamlar vardır.Cennet ve Cehennemliklerin hepsini simalarından tanımaktadırlar.Cennetliklere ‘’Selam olsun size!’’ diye seslenirler.Onlar henüz cennete girmemişlerdir ama bunu ummaktadırlar’’…

Buna ilaveten Hz.Muhammed (S.A.V.) bir hadisinde ‘’İnsanlar uykudadır,ölünce gözleri açılacak’’ demiştir…

Nolan senaryoyu yazarken acaba hiç İslam dini ile ilgili bir kişiye veya bir kaynağa başvurmuş mu? Meraktayım…

Herkese İyi Seyirler…

Interstellar

Bayan Arıza tarafından 21 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Interstellar (Yıldızlararası), Christopher Nolan tarafından yönetilen epik bilim kurgu türündeki 2014 yapımı bir film.

Başrollerinde Matthew McConaughey, Anne Hathaway, Jessica Chastain ve Michael Caine yer alıyor.

Adeta sizi koltuğa mıhlayan 2 saat 49 dakikalık bir sinema şöleni.

Yönetmen, Kara Şövalye'leri ve kafamızı karıştıran Memento'yu yöneten parlak zekâlı İngiliz Christopher Nolan. Ben kendisine "Insomnia" filmiyle vurulmuştum. Bu filmde hem senarist hem de yapımcı koltuğuna başarıyla oturuyor.

Çoğu yerinde beyin şeysi yaşıyorsunuz, kafanız allak bullak oluyor, "tipik bir Nolan filmi" diyorsunuz. Buna rağmen çok etkileyici. Kara delikler, uzay, zaman, astronotlar, paradokslar, boyutlar, yerçekimi, solucan delikleri, dalga sahneleri, ışıklar, geçişler, dünya nasıl kurtarılır? Ve de felsefe.

Mutlaka izleyin…

Clique

Bayan Arıza tarafından 19 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Yaratıcısı Jess Brittain, 6 bölümlük BBC dizisi. Bir solukta izledim.

Korku, heyecan ve gerilim yüklü bir üniversite draması.

Dizi, çocukluktan beri birbirlerinin en iyi arkadaşı olan Holly'nin ve Georgia'nın aynı üniversiteye gelmesiyle başlıyor. Başrolde esas kızımız "Holly" rolünde Synnøve Karlsen, "Georgia" rolünde ise İtalyan asıllı İngiliz oyuncu Aisling Franciosi, "Rachel" karakterinde Rachel Hurd-Wood var.

Solasta Women adında bir kuruluş var. Sözde feminist bir yardım kuruluşu. Üniversitede profesör olan hocaları da bu oluşumun bir parçası. Derken Georgia bu oluşumun içine dahil oluyor. ama Holly bir şeylerin tuhaflığından şüpheleniyor. Olaylar bambaşka bir hal alıyor, tacizler, istismarlar, intiharlar…

Sürükleyici bir İngiliz dizisi. Çok spoiler verip tadını kaçırmak istemiyorum. İzleyiniz efenim.

Evren Özer’den Film Kritiği: Taare Zameen Par

Bayan Arıza tarafından 19 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Çocuklarımız,geleceğimiz…

Onlar bizim ışığımız,hayatlarımızın gülü,dikeni…

Onların çocuk olduğunu unutmadan,yaşadıklarının ruh dünyalarına etkileri üzerine düşünmeden yapacağımız her hata kendi dünyalarında onarılması zor tahribatlara yol açacağı muhakkak bu sebeple onlara karşı tüm sözlerimizi ve davranışlarımızı özenle seçmeliyiz.Onların bazı davranışlarının bir hastalıkla bağlantılı olup olmayacağını araştırmakta ailenin görevleri arasında bence örnek olarak Disleksi…

Peki Disleksi nedir?

Disleksi ; Kişinin normal veya üstün zeka düzeyinde olmasına rağmen okuma,yazma ve dil becerilerinde problem yaşamasına sebep olan özel öğrenme bozukluğu diye tanımlayabiliriz.

İşte tam da bu konuya parmak basan bir film bu Yerdeki Yıldızlar…

Amir Khan her zaman ki gibi konuya öyle bir parmak basmış ki efsane bir oyuncu olduğu aşikar üstelik bu hastalıklar ilgili benim hatırladığım başka bir film yok.Hastalığı ve tedavi aşamalarını Khan çok iyi tanımlamış ve öyle güzel dersler ve diyaloglarla anlatmış ki çocukları böyle olan ailelere resmen rehber olmuş…

Khan’ın dediği gibi ‘5 parmağın 5’i de bir değil,birbirlerine benzetmeye çalışırsanız kırılırlar veya balığa ağaca tırmanmayı öğretemezsiniz,o yüzer’…

Nankör insan her şeyin fiyatını bilen,fakat hiçbir şeyin değerini bilmeyen insandır.Değer bilmek eğitimle olur.Eğitim sistemi eğer sistemli,planlı ve programlı olmaz ezberci zihniyete yenik düşerse verilecek eğitim hayalgücü ile büyüyen çocuklara değil robotlaşmış beyinlere hizmet eder.Sorgulamak fiili bence eğitim sisteminin olursa olmazı olmalı çünkü sorgulayan beyin çalışmaya,daha iyisini bulmaya,insanlığa hizmet edecek bir beyne götürür ki Khan bence bu filmde bu noktaya olanca gücüyle eleştirisel olarak yığın yapıyor.Film bize ön yargıların ve ezberci eğitim sisteminin eleştirisini sunuyor.Kahraman çocuğumuzun başarısı filmin sonunda yüreğimizin derinliğine kadar sizi etkileyecek not sistemine mahkum edilmiş ve yeteneklerine göre mesleki eğitimin olmadığı ve çocukların at yarışına dönüştürüldüğü sistemi eleştiriyor…

Film çok güzel ders verici diyalogları,araya serpiştirilen ufak müzikler ve çocuk oyuncusunun hayal dünyasına çok iyi yansıtan sahneleri ile bence bir başyapıt.Ağızda hoş bir tat bıraktığı aşikar.Finali de ağlatan cinsinden…

Bollywood’un Oscar’ı olarak bilinen Filmfare ödüllerinde En İyi Film dalında ödüle layık görülmüş.İşin ilginç yanı  2 saat 42 dakikalik filmde başrol oyuncusu Amir Khan'in 1 saat 12 dakikadan sonra filme dahil oluyor…  Filmin yapımcılarının verdikleri bir röportajda filmin asıl ilham kaynağının disleksi hastalığı değil de okulda kötü performans gösteren ünlü Japon film yönetmeni Akira Kurosawa'nın çocukluğu olduğunu söylemişler.Yönetmenimizin amacı "okul akışına uymayan bir çocuk" hikayesini anlatmaktı.Kurosawa'nın biyografisinden öğretmenin bir öğrencinin hayatını nasıl değiştirebileceği alıntısı da alınmış senaryoya… 

Filmin çocuk oyuncusu Darsheel Safary,film için seçildiğinde okuduğu okulun yönetiminden okuldan ve derslerinden fazla uzak kalacağından dolayı itiraz gelmiş.Yönetmen Amir Khan Darsheel konusunda ısrar edince,derslerinden geri kalmaması için özel hocalar tutularak kişisel dersler verilmiş.Filmin büyük bir finans kaynağını buna ayırmak zorunda kalmışlar…

Müdürün söylediği, "geçici bir öğretmen, bu çocukta kalıcı bir hasar bırakmaz umarım" sözü önemli şöyle ki ;  

Bazen hayatında kalıcı olduğumuz çocuklarla sağlıklı ilişkiler kuramıyoruz.Onların endişelerini,heyecanlarını bazen de problemlerini anlayamıyoruz.Mesele geçici ya da kalıcı olmakta değil,mesele bir çocuğun ruhuna dokunmakta.O resim yarışması sahnesinde öğretmenine sarılışı ile bir çocuğun bir yetişkine sevgiyle güven duyması önemli olan…

Gerçek hayat acımasız,rekabete dayalı bir dünya.Herkes çocuğu dereceye girsin,birinci olsun istiyor.Doktor,mühendis,yönetici vs.olsun istiyor.Her çocuğun kendine özgü yetenekleri, kapasitesi ve hayalleri vardır ama aileler acaba bunların farkında mı? Her çocuk farklıdır.Er ya da geç hepsi bir şekilde öğrenir.Her birinin kendi öğrenme hızı vardır.Bence bunları unutmadan çocuklarımıza kulak vermeliyiz…

Çocukları ile diyalogları yanlış giden anne babaların sorumluyu bulmaları için aynaya bakmaları gerekir.Artık çocuğunu değil de aldığı notları sevmeye başlayan özellikle anne/babalar var maalesef.Eğer bir çocuğunuz varsa ve çocuğunuz aslında sizin de çok yanlış bulduğunuz ama sosyal dayatmalar sonucunda şeytanın avukatlığını yapmak zorunda kaldığınız sosyal ortama ait beklentilerin altında kalıyorsa ve aranızdaki ilişki sevgiden nefrete doğru yol alırken kendinizden utanmaya başlama sürecindeyseniz bu filme kulak verin derim…

Çocuklarımıza devamlı negatif elektrik vermekle ilgili eski bir teori var ayrıca hikayesi de ;

Güney Pasifik'teki Solomon adalarında yaşayan köylüler eğer baltayla kesmek için fazla büyük bir ağacı kesmek isterlerse özel bir teknik uyguluyorlarmış.Özel güçleri olan ve woodsmen denilen adamlar 30 gün boyunca şafak vaktinden güneş batana dek ağaca bağırıyorlar,çığlık atıyorlarmış.Bu süreç sonunda ağaç ölür,kendiliğinden yere yıkılırmış.Teori,şiddetli şekilde aktarılan tüm olumsuz duyguların,ağacın ruhunu öldürdüğü yönünde.Adalılar bu yöntemin her zaman işe yaradığını söylüyor…İşte o kadar keskin bir ayrıntı  bu negatif bakış açısı.

Filmin finalinde her şey yoluna girer,yaz tatili için ailesi çocuğu almaya geldiğinde arabaya binmeden son bir defa koşar ve sarılır öğretmenine.Öğretmeni de onu havaya fırlatır,yer yüzündeki yıldızlardan biri daha gök yüzüne yükselir film biterken.Çünkü her çocuk ışıl ışıl bir yıldız.Gökyüzünde parlamaları için tek ihtiyaç biraz ilgi biraz sevgi…

Bu esnada bir şarkı çalar,sözlerini de yazayım tam olsun… aç kapıları,çiz perdeleri.rüzgâr bağlanmış.hadi onu salalım. al uçurtmalarını,al boyalarını.hadi baştan yaratalım gök kubbeyi.

neden bu kadar endişelisin?

doğanın emrinde,bir misafirsin sen burada.dünya sadece senin için var. keşfet kendini.öğren kim olduğunu.sen güneşsin. ışık saç.

sen nehirsin,bilmiyor musun? nehir gibi ak, yükseklere uç.mutluluğu bulduğun yerde gayeni de bulacaksın.

neden bu kadar endişelisin?

doğanın emrinde,bir misafirsin sen burada.yorgunluk hüzündür.

tazelik keyif verir.

hayat, pamuk helva gibidir.umut ve hayallerden yapılmış.

tadına bak.avuçlarında topla.

susamışsan eğer köşe başında bir yağmur bulutu bulacaksın.

kimsenin yoluna çıkmasına izin verme.

potansiyelin uçsuz bucaksız,

tıpkı gökyüzü gibi…

 

Herkese İyi Seyirler…

American Crime Story’de sezon değişikliği

Bayan Arıza tarafından 15 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.
O.J. Simpson’ın yargılanma sürecini anlatan ilk sezon bölümleriyle büyük beğeni toplayan 'American Crime Story', ikinci sezon ile üçüncü sezon konusunda değişiklik yaptı.

 

Ryan Murphy’nin yaratıcısı olduğu ‘American Crime Story’ dizisinde ikinci sezonun Katrina Kasırgası hakkında, üçüncü sezonun Gianni Versace cinayeti hakkında, dördüncü sezonun ise Bill Clinton-Monica Lewinsky skandalı hakkında olacağı açıklanmıştı. Yapılan değişikliğe göre ‘The Assassination of Gianni Versace’ ismini taşıyacak olan üçüncü sezon, ikinci sezonun yerini aldı.

 

 

 

Henüz çekimleri devam eden ‘American Crime Story: The Assassination of Gianni Versace’, 1997’de gerçekleşen Gianni Versace cinayetini konu edinecek.

 

 

 

Dizide Gianni Versace, Edgar Ramirez; Andrew Cunanan, Darren Criss; Versace’nin sevgilisi Antonio D’Amico, Ricky Martin ve Donatella Versace, Penelope Cruz tarafından canlandırılacak.

 

 

Dizinin 2018’in başında ekrana gelmesi bekleniyor. Katrina Kasırgası’nı konu alan üçüncü sezonun çekimlerine de 2018’in başında başlanacak.

Kaynak: ntvmsnbc

Evren Özer’den Film Kritiği: Mad Max (FURY ROAD)

Bayan Arıza tarafından 15 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Einstein ‘3. Dünya Savaşı'nı bilmem ama insanoğlu 4.Dünya Savaşı'nda taşlar ve sopalarla savaşır’ demiş…

Sanırım yönetmen George Miller 1979 Mad Max / 1981 Mad Max 2 / 1985 Mad Max 3 filmleri ile 3.dünya savaşı sonrası hakkında akıl yürütmesi yaparak su ve benzin doğal kaynakları üzerinde insanoğlunun birbirleriyle olan amansız savaşı nasıl olur sorusuna cevap bulmaya çalıştığı kanaatindeyim ki bilgisayar oyunları oynayanlar bilir ‘Fallout’ oyunu sanki bu film serisinin başka bir tezahürü…

Konu olarak şöyle ;

Ailesi öldükten sonra post-apokaliptik Avustralya’da safi hayatta kalmak için çabalayan Max (Tom Hardy),şiddet ve acımasızlık dolu bu dünyada masum bir gruba yardım etmek zorunda kalır.İlk başta Max’in motivasyonu kendini koruyabilmektir,fakat zaman içinde Max’in içinde tekrar bir yaşam sebebi ve ümit oluşur…

Filmi izledikten sonra kendinizi yorgun hissedebilirsiniz (orijinal sesinden ve yanınızda oksijen tüpü bulundurun,nefesiniz kesilebilir) çünkü Miller kendi fütüristik dünyasının ve hayalgücününün sınırlarını zorlamış,kendi kafasında tüm kareleri saniye saniye çekmiş,bizim filmi nasıl göreceğimizi bile düşünmüş ve tüm detay çalışmaları hala kafamızda oynatacak kadar kaliteli bir yapım çekmiş.Özellikle belirli sahneleri X2 forward tarzında hızlandırması çok etkileyici muhteşem düşünülmüş bir ayrıntı ve geçmişteki Mad Max filmlerinde de aynı tarzı görüyoruz.Miller bu filmin bir saniyesine bile heba etmek istememiş ve bu yönüyle bence başarmış.Renk ve ışık seçimleri, araba tasarımları, kaotik atmosferi, kostümleri, kamera açıları vs.her yönüyle komple bir film üstelik filmin sadece %20’si digital efekt %80’i dublörler ve maketler yardımıyla çekildiğini düşünürsek Miller’ın nasıl bu filme özendiğini kanıtlayabiliriz.Film 6 ay ve 450 saatlik çalışmanın ürünü,hatırlatayım…

Bu noktada tek eleştirim senaryonun derinliğine dair.Sanki hikayede eksik olan unsur felsefi altyapısının olmaması.Altmetinlerdeki didaktik mesajlara aksiyondan kaçmayalım diye sanki biraz özen gösterilmemiş gibi…

Oyunculara ve karakterlere bakarsak ;

Hardy ‘Bane’ karakterine adeta can vermiş.Miller’ın Mel Gibson’dan yarattığı Max karakterinden daha ‘Cool’ olduğu aşikar ki ciddi,sert ve zeki üstelik Miller aslında Bane karakterine değil kıyamet sonrası hayatı anlatmaya çalıştığından Max karakterinden ayrı bir kişilik tanımlaması yapmış.Hardy aslında bence çift bir kişiliğe sahip.Konuşkan değil,dövüş konusunda yetenekli,silahlarla arası çok iyi,vurdumduymaz ama inanılmaz derecede duygusal.Onun duygusal yönlerini ortaya çıkaran kişi ise tabii ki de Furiosa. “Max’in tek derdi eve dönmek ama bir ev yok.Sessizlikten,acıdan ve yıkımdan başka bir şey yok.İnsanlığın kalmadığı bir yerde yaşıyor ama onu yine de istiyor.Ancak,bu dünyada ilişkilerin bir bedeli var.” diyor Hardy…

Hugh Keays-Byrne ‘İmmortan Joe’ şimdiye kadar gördüğüm en iyi kötü karakterlerden biri.O tok sesi dağların ve kayaların aralıklarından yankılandıkça ürkmemek elde değil. (Nolan’ın Batman serisindeki Hardy’nin canlandırdığı ‘Bane’ karakterine aşırı benzettim) Arızalı davransa da zeki,pratik ve tam bir Hasan Sabbah! Kendi yuvası da adeta Alamut Kalesi…

Theron ‘Furiosa’ karakterine cuk oturmuş.Saçları kazıtmış,donuk bakışları ve atik davranışları,soğukkanlılığı,sorunlara olan pratik çözümleri ile harika bir oyunculuk çıkarmış.

Filmin müziklerini yapan Junkie XL'den bahsetmeden olmaz.Filmi rahatlıkla başka bir levele atlatmış diyebiliriz.Özellikle kovalamaca sahnelerindeki alev çalan gitarist ve davul ordusu çok yaratıcı aslında film kendi müziğini üretiyor desek bence doğru bir tespit olur o kadar içine sinmiş…

Filmin ‘Tema’larında bakacak olursak ;

Bence temel tema hayatta kalmak ve Max içinde aynı şekilde.Bu tema serinin ilk 3 filminin de ana teması.Çevresel çöküş ve ahlaki gerileme bu ana temanın etrafına serpiştirilen yan elementler.Miller bir açıklamasında ‘hayatta kalmak kilit noktadır.Bence bunun nedeni amerikan western'inin amerikan sinema tarihinde temel olarak daha iyi bir parça olmasıdır’ demiştir.

Buna ek olarak yan temalar intikam,dayanışma,yurt ve kefaret kavramları.Bunların merkezinde de yurt var bence.Max’ın evi yok edilmiş,Furiosa diğerleri tarafından evde tutulmuş  ve diğer beş kadın çocuklarını büyütmek için yeni bir yurt arayışına girmişler.Tüm bu karakterlerin arasındaki dayanışma ile intikam duyguları kabarmış ve yol boyunca kefaret ödemek zorunda kalmışlardır.

İlginç ayrıntılar ise ;

* Hardy Mel Gibson’la bir öğle yemeğinde bir araya gelmiş ve Max rolü ile ilgili tüyolar almış.Mel Hardy’ye bu rolün onun için biçilmiş kaftan olduğunu söylemiş ve başarılar dilemiş.

* Hardy’nin giydiği ceket orijinal üçlemedenin son 2 filminde Max’ın giydiği ceketin birebir kopyasıdır.

* Hugh Keays-Byrne (İmmortan Joe) 1979 yapımı Mad Max filminde de oynamıştır.

* Theron saçlarını kazıtınca ‘Yeni Başlayanlar İçin Vahşi Batı’ filminde peruk takmak zorunda kalmıştır.

* Miller devam filmi yapılacağını belirtti öyle ki Hardy ile 3 tane daha Max filmi yapacağını söyledi ve ilk devam filminin adının da ‘Mad Max : The Wasteland’ olacağı söyleniyor.

* Miller filmi 3D IMAX bir uçak yolculuğu esnasında sessiz bir ortamda izlemiş.

* Film için devasa bütçesi nedeniyle 3.500 hikaye tahtası yaratıllmış,binlerce aksesuar ve kostüm tasarlanmış.Daha önce görülmemiş çapta lojistik bir operasyonla,oyuncu kadrosu, yapım ekibi ve 150 adet el yapımı taşıt 120 gün boyunca çok sayıda birimle birlikte gerçek bir Yol Savaşı sahnelemek için Namibya çöllerinde gezmiş…

Son Söz ; Witness Me,What A Lovely Day,I Live I Die I Live Again…

Herkese İyi Seyirler…

Tony sunucusu Kevin Spacey kılıktan kılığa girdi (2017 Tony Ödüllerini kazananlar)

Bayan Arıza tarafından 12 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.
2017 Tony Ödüllülerini kazananlar, dün gece New York’ta düzenlenen törenle sahiplerine verildi. Gecenin sunuculuğunu ünlü aktör Kevin Spacey üstlendi. Kevin Spacey’nin sahne şovu görülmeye değerdi.  

‘Tiyatronun Oscar’ları’ olarak kabul edilen Tony Ödülleri dün gece New York’taki Radio City Music Hall'da düzenlenen törenle sahiplerini buldu.

2017 Tony Ödülleri kazananları şöyle:

En iyi müzikal: Dear Evan Hansen

En iyi oyun: Oslo

Yeniden sahneye konan müzikal ödülü: Hello, Dolly!

Yeniden sahneye konan oyun ödülü: Jitney

En iyi erkek oyuncu: Kevin Kline, Present Laughter

En iyi kadın oyuncu: Laurie Metcalf, A Doll’s House, Part 2

En iyi müzikal erkek oyuncu: Ben Platt, Dear Evan Hansen

En iyi müzikal kadın oyuncu: Bette Midler, Hello, Dolly!

Öne çıkan erkek oyuncu: Michael Aronov, Oslo

Öne çıkan kadın oyuncu: Cynthia Nixon, The Little Foxes

Öne çıkan erkek oyuncu (Müzikal): Gavin Creel, Hello, Dolly!

Öne çıkan kadın oyuncu (Müzikal): Rachel Bay Jones, Dear Evan Hansen

 

 

 

Amerika’nın en prestijli tiyatro ödülleri Tony’nin sunuculuğunu son zamanlarda ‘House of Cards’ dizisiyle seyircinin beğenisini toplayan Kevin Spacey üstlendi.

 

 

 

57 yaşındaki ABD'li aktör, kılıktan kılığa girerek izleyenleri güldürdü.

 

 

 

Bir ara sahneye Tony’nin önceki sunucusu Whoopi Goldberg çıkarak Spacey’e skecinde eşlik etti.

 

 

 

İşte Kevin Spacey’nin sahne şovundan yansıyanlar…

 

 

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

   

 

  Kaynak: ntvmsnbc  

Evren Özer’den Film Kritiği: The Revenant

Bayan Arıza tarafından 12 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Eğer ben bir yönetmen olsaydım bu filmi çekmek isterdim…

Ortada bir intikam teması var ama İnaritu bu temaya öyle bir ruh katıyor ki canlı bir organizmayı izliyoruz hissiyati veriyor…

Bu hissiyat bence şudur ki ; hiçbir sahnede dışarıdan izleyen bir seyirci değilsiniz.Sanki olayın içindeki galip de,mağlup da,kurban da,katil de sizsiniz…ve öyle bir yoğunluk ki de bu çıkmak ne mümkün,büyüsüne kapılıyorsunuz bu auranın…

İnaritu’nın Birdman’daki performansı için de şunları yazmıştım ;

‘’bir hollywood eleştirisi…yitirilen popülerlik yeniden kendini kabul ettirme çabası…ağır bir dram…mahvolan bir hayat…hayal ve gerçekle karıştırılmış bir yaşam…biraz şizofrenik biraz alaycı biraz vurdumduymaz biraz da inat…keaten ve nortan'dan üst seviye oyunculuk…yönetmen olarak sıradışı bir performans…ilgi çekici değişik sıradışı bir film…ama meraklısına…kamera kullanımı çok beğendim…içsel ve dışsal açılar çok iyi ayarlanmış…konu olarak pek bana hitap etmedi ama sanatsal olarak kendini aşmış…oscar alması bence sanatsal olarak değerlendirilmiş…biraz da oscar eleştirmenleri bu filme oy verirken içinde hollywood dünyasının içinde bulunduğu kısırdöngüye bir selam yollamışlar…herkese hitap etmeyen çoğu izleyicinin yarısında çıkacağı ama izlemek isteyenleri sanatsal olarak tatmin edecek bir film…’’

Ne kadar da haklıymışım,İnaritu hep tarz filmlerin adamı…bir derdi var ve hep bu derdini anlatmayı herkesin izleyeceği bir tarz da değil de sinemasal kültüre sahip insanların anlamasına yönelik çabalıyor,belki de hep başarılı olmasının sebebi de budur ki bu yönüyle de Zeki Demirkubuz’a benzetiyorum.Zeki usta da Masumiyet ve Kader filmlerinden sonra ki tüm filmlerinde hep bir şeyler dert anlatma çabasına girdi…

Filmimiz gerçek bir hikayeden uyarlama (Michael Punke'ın kaleme aldığı The Revenant: A Novel Of Revenge kitabından) konusu ise şöyle ;

Hugh Glass kürkleri için hayvanları avlayan bir kuruluş için çalışan deneyimli bir tuzakçıdır. Fakat avlandıkları bölgelerde kendilerinden başka hem yerli Kızılderililer hem de Fransız birlikleri kol gezmektedir.Bir av ertesinde bir boz ayı tarafından ölümcül bir biçimde yaralanan Glass'ı, yavaşlamamak adına ekibi ölüme terk eder.Fakat bölgeyi herkesten iyi bilen avcı Glass hayata tutunur ve yavaş da olsa yaraları iyileşir.Zira yaşama tutunması için oldukça geçerli bir sebebi vardır… 

Film 9 ay süren bir çalışma ve hiçbir bilgisayar efekti yok.2 defa yapımcı ve yönetmen değişmiş,yapım ekibinin bir kısmı zorlu doğa koşulları nedeni ile filmi bırakmış,doğa ile inanılmaz mücadele edilmiş,kamera lensleri soğuktan çatlamış (ki karakterlerin nefes alıp verirken kameranın buğulanması, olan boz ayının kameraya nefes alışı görsel olarak bir ince detay) ve neticesinde kartpostallık görüntüler elde edilmiş yani ortaya basit bir intikam filmi çıkacakken epik bir başyapıt çıkmış…

Film bize 1823 Amerika’sının benzersiz güzelliğini,gizemini ve tehlikesini yansıtıyor ayrıca sadece hayatın değil, onurun,adaletin,inancın,yuvanın ve ailenin içgüdüsünü keşfetmemizi sağlıyor.Film bizi yaşama içgüdüsünün ne kadar güçlü ve terk edilemez olduğu fikriyle donatıyor bence…

Enteresan bir detay ; filmin ortalarında konuya dahil olan kızılderili vardı işte o kızıldereli aslında kamyoncuymuş.Konuştuğu dil ise kendi diliymiş.Çiğ çiğ bufaloyu yediği sahne gerçekmiş ve o ölü bufaloyu tek başına bitirmiş.Leonardo da gerçekten o ciğeri zor da olsa yemiş ama ‘uzun süre tadını ve yaptığımı unutamadım’ demiş.

Gerçekte ise de Hugh Glass ayı tarafından saldırıya uğradıktan sonra sağ kalmayı başarmış. Arazide bırakıldıktan sonra geri dönmesi 6 hafta sürmüş ama filmin aksine,döndüğünde yine çok ağır yaralıymış ve uzun bir süre ayağa kalkamamış.Yol boyunca çok sayıda kurt, böcek,çiğ balık vs.yemiş.Geri döndüğünde kendisini bırakan Fitzgerald ve Hawk'ı affetmiş, sonrasında Fitzgerald'ın peşine düşmüş ancak o daha bulamadan Kızılderililerle olan bir çatışmada ölmüş… 

Yani kısaca "beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir." temalı film diyebiliriz..,

Herkese İyi Seyirler…

Game of Thrones’un 7. sezonuna dair ipuçları

Bayan Arıza tarafından 9 Haziran 2017 tarihinde yazıldı.

Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisinin dikkatli hayranları, kostüm tasarımlarıyla ilgili yayınlanan sahne arkası görüntülerinden yola çıkarak 7. sezona dair ipuçları yakaladı.

 

 

16 Temmuz’da seyirciyle buluşacak olan dizinin kostüm tasarımcısı Michele Clapton’ın, dizi kostümlerini nasıl hazırladığını anlatan kısa videosunda sahne arkası görüntülere yer verildi.

 

 

 

Reddit adlı sosyal haber sitesinde yapılan dikkatli analize göre, bir sahnede Sansa Stark (Sophie Turner) Kış Tepesi’nin mahzeninde görülüyor.

 

 

 

Sansa Stark’ın, kız kardeşi Arya Stark’a (Maise Williams) ait olan kılıcı taşıması dikkat çekiyor.

 

 

 

Game of Thrones hayranları bu sahneden yola çıkarak iki kardeşin yeni sezonda kavuştukları sonucunu çıkardı.

 

 

 

Dizinin meraklıları, Jon Snow ile halası olduğu tahmin edilen Daenerys Targaryen’in (Emilia Clarke) buluşmasını da dört gözle bekliyor.

 

 

 

Kuzeyin Kralı Jon Snow, fragmanda hiç karlı kuzeyde görünmemişti. Bu yeni videoda Ejderha Taşı’nda görünmesi, Daenerys Targaryen’in bu sezon Ejderha Kayası'nı yeniden alacağını gösteren fragmanı doğruladı.

GAME OF THRONES 7. SEZON FRAGMANI

Kaynak: ntvmsnbc