Kıbrıs’ın Fethi (17-21 Mart)

Bayan Arıza tarafından 29 - Nisan - 2013 tarihinde yazıldı.

Çok uzun zamandır Kıbrıs gezimizi anlatmak için zaman kolluyordum ancak fırsat bulamamıştım. Efenim Veni, Vidi, Vici hesabıydı bizimkisi. Ama güzel şeyler çabuk biter, bu nedenle bir yanımız Kıbrıs’ta kaldı.

Kıbrıs, Akdeniz’in Sicilya ve Sardunya’dan sonra üçüncü büyük adası. Adanın toplam nüfusunun %71’i Rum, %29’u Türk. Adada su yok gibi bir şey çünkü ekilebilen % 45’lik verimli arazinin % 20’si sulanabiliyor ki bu duruma çok üzüldük.

Dört günlük zaman diliminde büyük ölçüde gezmeye ve Kıbrıs’ı özümsemeye çalıştık. Mevsim yaz olmadığından çok turistik bir zamana denk gelemedik haliyle ancak yine de zamanı iyi değerlendirdiğimizi düşünüyorum. Geziye çıkmadan önce görülecekleri, yapılacakları, alınacakları ve elbette ki tadına bakılacakları listelemiştik zaten. Onlara mümkün mertebe uymaya çalıştık. Sabah erken kalkmak (ki her daim erkenciyimdir) bize daha çok zaman kazandırdı. Yaz döneminde olsaydık ve tabii ki daha uzun kalsaydık daha çok yer görebilir, Kıbrıs’ı daha çok keşfetme imkânı bulabilirdik.

Magosa’da Kıbrıs’ın en eski ve en güzel diyebileceğimiz otellerinden birinde ve “Salamis” denilen bölgede kaldık. Otel harikaydı, yine gitsek risk almadan orayı seçeriz.

Magosa’yı çok sevdim. Kıbrıs’lılar Gazi Mağusa hatta Famagusta diyor. Magosa güzel bir şehir. Bu güzel şehrin çekirdeğini, kıyıdaki lagünün çevresine Mısır Kralı II. Ptolemy Phiadelphus’un (İÖ 285-247) kurduğu ve karısının adını verdiği “Arsinoe” denilen bir yerleşmenin oluşturduğu söyleniyor. Daha sonra kentleri 648 yılında Arap korsanları tarafından yağmalanınca Arsinoe’ye göç eden Salamisliler Arapların bulamaması umuduyla buraya Ammakhostos ya da “kumlara gizli” adını vermişler. Bugünkü Famagusta (Gazimağusa) sözcüğü de buradan türetilmiş.

Famagusta’nın asıl gelişmesi ada 1191 yılında Haçlıların eline geçtikten sonra gerçekleşmiş. Bu tarihten sonra kent hacıların Kudüs’e gidip gelirken mola verdikleri bir durak haline gelmiş. Hristiyanlığın kutsal topraklardaki son kalesi Akra da 1187 yılında Eyyubiler tarafından alınınca, son Hristiyan şövalyeleri, soylular ve tüccarlar Famagusta’ya göçmüş ve kutsal topraklara dönecekleri günü beklemeye başlamışlar. Papalığın Hristiyanların dinsizlerle alışveriş etmesini yasaklamasından sonra Kıbrıs limanları Suriye limanlarının yerini almış ve Batılı ülkeler ekonomik çıkarlarını korumak için Famagusta’da ticaret kolonileri kurmuşlar. Her ne kadar bu çıkar kavgası sonunda Cenevizlilerin zaferiyle bitmişse de sonu gelmeyen kanlı mücadele Famagusta’yı tüketmiş ve nüfusunun büyük bir kısmı kenti terketmiş.

1489 yılında ada Venediklilerin eline geçtiğinde kent yıkıntı halindeymiş. Salamis Antik kenti diye anılan bölgede de zaten hep bu zamanların izleri vardı ve elbette gezip görülecek çok tarihi eser vardı. Tabii adaya Venediklilerin gelişiyle kentte yeni bir inşaat hamlesi başlamış. Ancak bu onu güzelleştirmeye değil yaklaşan Osmanlı tehlikesine karşı savunmaya yönelikmiş. Deniz tarafındaki tabyalar, Martinengo tabyası ve Kara Kapısı’nın Ravelin denilen tabyası bu sırada inşa edilmiş. Bu ara surların dışına 46 metre genişliğinde bir hendek açılarak içi su ile doldurulmuş. Ancak kalın surları ve tabyaları yeterli olmamış ve kent 1571 yılında zorlu bir kuşatmadan sonra Osmanlı ordusuna teslim olmuş ve sonra da uzunca bir süre Osmanlı hakimiyeti altında kalmış.

Yeri gelmişken “şehir” dedim ama aslında nüfus taş çatlasa öğrencilerle beraber 300.00’i bulduğu için adada 5 tane büyük şehir aslında kent ayarında. Nüfus yoğunluğu itibariyle çok küçük kentler. Katıldığımız turun rehberi buna benzer bir şey söyledi, bu beş kentin “şehir” denemeyecek kadar küçük olduklarını belirtti.

Gazimağusa’da görülebilecek oldukça fazla sayıda turistik ve tarihi yer vardı ancak biz birkaç tanesini görebildik. Lala Mustafa Paşa Camii, Salamis Harabeleri, Othello Kulesi, çeşitli kilise ve manastırları gezdik.

Gördüklerimiz arasında Lala Mustafa Paşa Camii ki diğer adı St. Nicholas Katedrali Akdeniz dünyasının en güzel Gotik yapılarından biri belki de. Lüzinyan’lar döneminde 1298-1312 yılları arasında yapılmış. Önündeki tropik incir ağacının inşaat başladığı zaman dikildiği ve katedral ile yaşıt olduğunu söyleyenler var ki hepsinin fotoğraflarını çektik. İlginç olan tamamen kilise görünümünde olan yapının yanından yükselen minarelerdi. Biz ziyaret ettğimizde camii halka açıktı.

Magosa’nın çarşısını, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin kampüsünü, Salamis civarındaki köyleri ve Salamis antik kentini dolaştık, insanlarla tanıştık, sorular sorduk, bir sürü şey öğrendik. Bu arada, Kıbrıs’ta birine “teşekkür ederim” dediğinizde size verecekleri yanıt “Hiçbir şey” oluyor. Örneğin,

– Merhaba Lala Mustafa Paşa Camii nerede acaba?
– Şuradan sağa dönün.
– Teşekkür ederiz.
– Hiçbir şey.

Kıbrıs’lılar çok İngiliz etkisi altındalar. Trafik akışı soldan. Çok az araba olmasına rağmen (ki nüfus da çok az) insanlar ışıkta duruyor, yayalara yol veriyor. Çok medenîler. Kadın-erkek ilişkileri daha medenî. Sokaklar, caddeler temiz ve düzenli.

Ancak maalesef Kıbrıs çorak bir yer. Su sorunları var. Yazın sıcaklık 50 dereceyi geçtiği için memurlar 14.00’te paydos ediyormuş. Memurların, öğretmenlerin maaşı Türk hükümeti tarafından ödeniyormuş. Asgari ücret 1500-1700 arasıymış. Anladığınız üzere rahat bir hayatları var.

Toplu taşıma yok gibi bir şey. Yani biz hiç otobüs görmedik. Sadece üniversitelerin öğrenci taşıyan otobüsleri var, onlar da oldukça eski model. Ayrıca çoğu insanın arabası var, direksiyon sağda ama solda olan da var. Fakat trafiğin soldan akışına hepsi uyuyor. Kavşaklar şaşırtıcı, biz nereye bakacağımızı, nasıl karşıya geçeceğimizi şaşırdık mesela.

Suç oranı sıfırın altındaymış, çok güvenli bir yer. Rahatça dolaşabilirsiniz. Kentteki çok az olan suç oranı ise özellikle Adana, Mersin ve Hatay bölgesinden başta olmak üzere Türkiye’nin değişik yerlerinden gelen göçler yüzünden oluşmuş. Lefkoşa’da Adana mahallesi varmış mesela. Oraya polis bile girmekte zorlanıyormuş. Maalesef bizim Türk milleti kavgasını, gürültüsünü de beraberinde getiriyormuş. Aslında Kıbrıs’ın yerlisi Türklerle evlenilmesini göç meselesi ve kavgacı haller yüzünden pek istemiyor. Çünkü kavga istemiyorlar, sakin sakin yaşamak istiyorlar.

İngiliz özentiliği de var tabii. Aksan, şive çok ilginç Rumca’dan etkilendikleri çok belli; ayrıca “ya”, “okey”, “ha” gibi sözcüklerle cevap veriyorlar size. “k” harfleri “g”, “t” harfleri “d” olabiliyor. Mesela konuşmak yerine “gonuşmak” ya da “b”ler “p” olabiliyor, mesela “Kıbrıs” yerine “Kıprız” gibi:) Ama kulağa çok hoş geliyor, şahsen ben çok sevdim. Birkaç gün daha kalsam Kıprızlı gibi gonuşmaya başlardım kesin:) Bir de “cik”, “cık” ekleri var, mesela otobüse “basçık” diyorlar:)

Hemen hemen her evin bahçesinde limon ağaçları var. Zaten turunçgiller, zeytingillerin yanı sıra, makilik ve bodur ağaçlar Kıbrıs’ın genel bitki örtüsünü oluşturuyor.

Lefkoşa’yı yani Kıbrıs’ın başkentini çok sevmedim. Çünkü her şey ne kadar mütevazi olursa olsun biraz daha kalabalık bir kent. Rum kesimi ile olan sınırı görüyorsunuz, binalardaki kurşun deliklerini de. Zaten Lefkoşa’da ziyaret ettiğimiz Barbarlık Müzesi bizi gerçekten darma duman etti. Herkes fotoğraf çekti durdu, ben çekemedim. O çocukların katledildiği banyonun içine de giremedim. Mutlaka hikâyeyi biliyorsunuzdur, ziyaret ettiğimiz müzeye dönüşen o evde Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alay Doktoru Binbaşı Dr. Nihat İlhan’ın eşi ve üç çocuğu, Binbaşının alaydaki görevinde olduğu bir sırada korunmak için sığındıkları banyo odasında Rumlar tarafından 1963 yılı Noelinde şehit edilmiş. Bu bina daha sonra müzeye çevrilmiş. Bu müzedeki duvar panolarında sergilenen fotoğraflar, 21 Aralık 1963’te başlayan Rum Katliamı sonucu şehit olan kadın, genç ve ihtiyarların, evleri ve köyleri yakılıp yıkılmak suretiyle göç etmeye zorlanan Kıbrıs’lı Türklerin öyküsünü yansıtıyordu.

Girne’ye de gittik tabii ve içlerinde en çok sevdiğim yer Girne oldu. Gerçi Güzelyurt’u ve İskele’yi görecek zamanımız olamadı. Sadece 3 kentini görebildik. Girne aynı o bildiğimiz Akdeniz ve Ege kıyılarındaki tatil beldelerimizi andırıyor. Ancak gürültülü değil, daha sakin ve daha temiz. Girne Kalesi’ni de gördük. Hatta Kıbrıs’a gidince yememiz gereken Şeftali Kebabını Girne Kalesi’nin yanındaki Kıbrıs Evi isimli restoranda yedik. Bu arada, kebanın şeftali ile ilgisi yok, Şef Ali diye birinin bulduğu bir kebapmış, dolana dolana Şef Ali gitmiş şeftali olmuş işte:)

Girne kalesi, Akdeniz kıyılarında Orta Çağ’dan bugüne kalan etkileyici kalelerden biri. Girne’nin kuzey doğusunda yer alıyor, limana hakim durumda ve dikdörtgen planda inşa edilmiş. Girne Kalesi’nin Kıbrıs’a yapılan sürekli Arap akınlarına karşı Bizanslılarca Girne’yi savunmak için inşa edildiği varsayılmakta. Girne kalesi Lüzinyan döneminde çeşitli değişikliklere uğramış. Venedikliler zamanında son şeklini almış ve günümüze kadar o şekliyle gelmiş. 1570 yılında Osmanlılar tarafından kuşatılan kalenin sakinleri kalenin gücünü denemeden teslim olmuşlar bu sayede kalenin günümüze kadar sağlam olarak kalmasında bilmeden önemli bir rol oynamışlar. Osmanlı döneminde kalenin asma köprüsü yıkılarak yerine bugünkü yeni köprü yapılmış. 1946 yılından sonra kale bir ara Polis Koleji olarak ta kullanılmış. Daha sonra İngilizler tarafından ayaklanan Rumları hapsetmek amacıyla hapishane olarak kullanılan kale 1974 Kıbrıs Barış Harekatıyla Türk’lere geçmiş.

Girne’nin 4-5 km doğusunda yer alan mütevazi bir köye gittik ki adı Beylerbeyi idi. Köyün yukarısında Bellapais manastırı vardı, onu görmeyi istiyorduk çünkü.

Köyün nüfusu yaklaşık 500 civarında. Manzarası çok güzel ve sakin bir yer. Latince adından da anlaşılacağı gibi, “huzur yeri” olarak adlandırılıyor. Oradaki manastırın öyküsü ise oldukça ilginç, rehberimiz çok iyiydi.

Bir kayalık üzerine kurulan manastırın bugünkü adı Fransızca “Abbaue de la Paix”den (Barış Manastırı) türemiş. Gotik sanatının bir şaheseri olan manastır, Yakın Doğu’daki örneklerinin en güzeli olarak bilinmekte. Beyaz Manastır olarak ta bilinen yapı, burada kalanların giydikleri beyaz giysilerden dolayı böyle isimlendirilmiş. Bellapais’in ilk sakinleri 1187 yılında Kudüs’ü ele geçiren Selahaddin Eyyubi’den kaçıp Kıbrıs’a göç eden Augustinian mezhebi rahipleri olduğu biliniyor. Manastırın ilk yapımı 1198-1205 yılları arasında olmuş. Günümüzde ayakta kalan yapının büyük bir bölümünü Fransız Kralı III. Hugh (1267-1284) inşa ettirmiş. Adanın Osmanlılara geçmesinden sonra manastırın icraatlarına son verilmiş ve kilise Rum ortodokslara devredilmiş. Bugün manastırın birçok bölümü harabe haline gelmiştir. Manastıra, kale kapısı görünümündeki burç şeklinde mazgallı bir geçitten giriliyor. Giriş kapısından sonra ön bahçeye varılıyor. Manastırın bahçesinden görülen Girne manzarası ve bahçesindeki çiçekler muhteşem.

Girne’ye giderken de Boğaz Şehitliğine uğradık, Barbarlık Müzesi’nden sonra yine gözlerimiz doldu. Burası da Kıbrıs Harekâtı sonucunda ölen Türk Silahlı Kuvvetleri askerlerinin (subay, astsubay, erbaş ve erler) ve bazı Kıbrıslı Türk askerlerin anısına Türkiye tarafından yapılmış. Mezarlıkta 287 TSK askeri ve 26 Kıbrıslı Türk askeri olmak üzere toplam 313 mezar var. Mezarı bulunan TSK askerlerinin 18’i subay, 13’ü astsubay ve 256 erbaş ile er. Ağustos 2002’de Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Galip Mendi’nin girişimleri ile restore edilerek anıtsal bir yapı haline getirilmiş. Boğaz Şehitliği için büyük bir Türk askeri, 4 aslan, 4 adet kompozisyon içeren anıtsal türden heykel ve 5 adet rölyef Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Tankut Öktem tarafından yapılmış.

“Kıbrıs pahalı mı ucuz mu?” sorusunu çok sordu arkadaşlar. Bazı şeyler pahalı, bazı şeyler de ucuz. Mesela alkol ucuz, sigara daha ucuz, yemek ucuz. Bizim buradaki market zincirleri orada yok. Orada meşhur Lemar’lari var, bizim Carrefour’larımız gibi bir zincir işte. Fakat marketlerde satılan ürünler buradakilerden farklı, buradan giden Türk ürünleri de var, Hollanda, Alman ya da İngiliz ürünleri de. Her yerde bizim buradaki giyim mağazalarından var. Yani kılık kıyafet mağazalarımızın orada da şubeleri var.

Kıbrıs Free shop’u Atatürk ve Sabiha Gökçen’den daha ucuz. Gidecek olan arkadaşlara bu bilgiyi de vermiş olayım. Ayrıca, Ercan Havaalanı gördüğüm en küçük havaalanlarından, Budapeşte Havaalanı kadar küçüktü. Bir tek Türkiye’ye uçak kalkıyor. Maalesef Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hâlâ tanınmadığı için her alanda büyük sıkıntı yaşıyorlar. Turistler mesela direkt Kıbrıs’a gelemiyor. İstanbul’a ya da Antalya’ya gelip, oradan Kıbrıs’a gelebiliyorlar. Ülkenin ticaretini de, her şeyini de etkiliyor. Umarım Kıbrıs Rum kesimini tanıdıkları gibi, KKTC’yi de tanırlar.

Avea çekmiyor, bu yüzden sorun yaşadık. Turkcell ve Vodafone kullanılıyor. Uzun süreli kalacaksanız Turkcell’in Kıbrıs kampanyalarını alın, diğer türlü telefon çok pahalı.

Kıbrıs’ı sevdim. Bir kez daha gider miyim? Evet giderim! Ama yaz mevsiminde tercih etmem. Mart-Nisan gayet güzeldi. Denize girenler de vardı, sandaletlerle gezenler de. İnsanları da –çoğu insanın negatif söylemlerine rağmen- kötü değil, arkadaş canlısıydı.

Anlatacak çok şey var; ama fazla da spoiler vermek istemem:) Gidip görmeniz gereken, sakin, keyifli ve dingin bir yer.

Bayan Arıza (29 Nisan 2013)