İzmir Aşkı (15-17 Nisan 2011)

Bayan Arıza tarafından 21 - Nisan - 2011 tarihinde yazıldı.

Dünyanın her yerini dolaşmadım elbette. Ama yurt dışında birçok ülke, şehir ve başkent gördüm, Türkiye’de de. İzmir’in yeri bir başka. Eğer aşk varsa, İzmir’e duyduğum kesinlikle bir aşk. Düşününce bile heyecanlanmak, Kordon’u görünce duygulanmak, ayrılırken ise hep ağlamak. Maalesef yaşantıma İstanbul’da devam ediyorum. Birçokların yere göğe sığdıramadığı, eskilerin “taşı toprağı altın” dedikleri bu şehri hiç sevmiyorum. Çocukluk ya da teenage’lik döneminde bir şeyleri göremiyorsun. Yaşadığın yerin yaşayabileceğin tek yer olduğunu ve hayatın İstanbul’dan ibaret olduğunu zannediyorsun. Oysa zaman geçtikçe, keşifler başladıkça cehennemde yaşamaya başladığını fark ediyor insan. İstanbul’a birkaç günlüğüne gelmek, birkaç güzel yeri gezmek birçoklarına cazip geliyor hatta “ne var canım bu güzel şehirde, süper bir hayatınız var, konserler de cabası” diyorlar. Ben de onlara “burada iş bulun ve yaşamaya çalışın. Bir hafta veriyorum size, arkanıza bakmadan kaçarsınız” diyorum. Eğer evin ve işin aynı yakada ise bir yere kadar katlanabilirsin. Benim gibi konserlerde nefes alan bir insan için bile İstanbul cehennem. Son zamanlar değişen insan profili, göç, insanların kabalığı ve kalabalığı, cehaleti, pis olmaları ve pis kokmaları, kısacası her şeyi batıyor artık bu şehrin bana. 

Elimden geldiğince kendimi insan gibi hissedebilmek, mutlu olmak, gülen yüzler görmek için İzmir’e gidiyorum. Son gidişimden bu yana da iki buçuk yıl geçmiş, dile kolay. Tam iki buçuk yıl günleri saydım durdum. Gitmek isteyince gidemiyor ki insan, kalacak yer, yol parası ve zaman; bunları denk getirebilmek gerekiyor.

15 Nisan Cuma sabahı İzmir’e doğru…

Gitmeden ne kadar havayolu firması varsa inceledik ve bize uyan tek saatin THY markası olan Anadolu Jet’te olduğunu gördük. Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan 07.00 uçağına bindik. Uçuş temiz ve hava da açıktı. Uçakta bir sürü fotoğraflar çektik. Aslında bu bir belgesel niteliği taşıyacaktı. İzmir’e varıştan İstanbul’a dönüşe dek geçen her anı belgelemeye çalıştık. Bir araya getirdiğimizde orada yaşadığımız o muhteşem üç günü bir daha yaşamış olacaktık, nitekim de öyle oldu. 

Uçağımız 07.55’te İzmir Adnan Menderes Havalanı’na ulaştı. Havaalanının içinde İstanbul Atatürk Havaalanı’nda da olan metro sistemi vardı. Ama İzmir’liler öyle bir hat yapmışlar ki, taa Aliağa’ya kadar gidebiliyor, tüm şehri dolaşabiliyorsun böylece. 

İner inmez Kent kart aldık (istanbul’daki akbilin yerine geçiyor). Hemen İzban’a (raylı sistem) atlayıp Alsancak’ta indik. Alsancak garının ve renkli TMO’nin filolarının önünden geçerek kalacağımız otele doğru yollandık. Otel seçimi mükemmeldi. Bunu bulana dek bir çok yerle görüşmüş, merkezî bir yerde olması ve en önemlisi de güvenli olması konusunda elemeler yapmıştık. Çok iyi bir seçim yaptığımızı otele vardığımızda anladık zira burası Kıbrıs Şehitleri’ne, Kordon’a ve Alsancak’a on dakikalık yürüme mesafesindeydi. Otele yerleşip, eşyalarımızı bıraktık. Hemen dolaşmaya çıktık ve saat sadece 09.00’du. İstanbul’dan buraya iki saatte gelip İzmir’li olmuştuk bile.

İzmir’de hayat ne kadar güzel!

Günlerimizi gelmeden önce planladığımız için yapacağımız her şey belliydi. Şehirde biraz dolaştıktan sonra bir otobüse atlayıp Halkapınar’a, oradan da Pınarbaşı’na geçtik. Bu arada otobüsler dolu değil. En dolu otobüste ayakta birkaç kişi var. Yani otobüse binebiliyorsun. Birilerinin seni taciz etmesine gerek yok ve insanlar pis kokmuyor. Otobüs şoförleri sorularına cevap veriyor. İnsanlara ne sorarsanız sorun cevap alıyorsunuz. Herkes güleryüzlü ve konuşkan. Birine bir soru mu sordunuz, mesela “Alsancak’a nasıl gidebiliriz?” gibi; birilerinin sizinle minumum on beş dakika sürecek olan konuşmasına hazırlanın. Bu bence muhteşem bir şey. Tam bana göre!

Neden Pınarbaşı’nda gidiyorduk? Ne işimiz vardı sanayii bölgesinde? Üniversiteden sınıf arkadaşım Pınarbaşı’nda bir bankanın şube müdürüydü ve beraber öğle yemeği yiyecektik. 12.00 gibi yanındaydık, laf lafı açtı, özlemler giderilmeye çalışıldı, yemekler yendi ve 14.30 gibi dönüşe geçtik. İstikamet Alsancak’tı. Şimdi burada görüştüğüm herkesi isimleriyle zikretmek istemiyorum. Onlar kendilerini çok iyi biliyorlar. Hepsi çok değer verdiğim, dünyalar iyisi insanlar. 

Kısa bir yolculuktan sonra Alsancak’a vardık. Pınarbaşı’nda çalışan arkadaşım İzmir’deki en kısa mesafenin beş, en uzun mesafenin ise otuz dakika olduğunu söyledi. O’na hak verdim. 

Alsancak’ta  arkadaşımla görüştük, hemen biralarımızı aldık ve Kordon’da birer bira eşliğinde muhabbete daldık, çiğdem çıtladık. Başka arkadaşlarım da katıldı ilerleyen saatlerde. Muhabbet muhabbeti açtı, zaman su gibi aktı. Kıbrıs Şehitleri’nde şimdi ismi aklıma gelmeyen bir mekâna geçtik. Blues çalan bir yermiş. Üstelik biranın yanında tuzlu fıstık ikramları da varmış:) Orada da biraz takıldıktan sonra akşam gelenler ve gidenlerle beraber Kıbrıs Şehitleri’nde gecemiz son buldu. Biz Cuma sabahı çok erken kalkmıştık (sabah dörtte), tüm gün dolaştığımız için çok yorgunduk. 23.00 gibi arkadaşlarımızın yanından ayrıldık, otele döner dönmez duş aldık ve hemen uyuduk. 

16 Nisan Cumartesi

Sabah 06.00 gibi kalkıp tekrar yollara düştük. Bu kez istikamet Karşıyaka idi. Pasaport’tan motora bindik. İzmir’liler motora “vapur” diyor (vapur dedikleri İstanbul’da Üsküdar-Beşiktaş arasında gidip gelen taşıtlar). Gariptir ki vapura da “vapur” diyorlar. Yani onlar için hepsi aynı. 

Pasaport iskelesinden kalkan motor, Alsancak’a uğradıktan sonra Karşıyaka’ya vardı. Karşıyaka çarşıyı dolaştık. Sonra sahile indik, Bostanlı’ya doğru devam ettik. Bol bol fotoğraf çektik. Palmiyeleri ve heykelleri ıskalamadık.

Dövmelerimizi yapan Mimar Sinan Resim mezunu dövmecimizi görmesek olmazdı. Kendisi bir yıl önce Bornova’ya yerleşmişti. Telefon açtık kendisine ve “Hadi hemen Bornova’ya gelin” dedi. Atladık otobüse, yarım saat süren yolculuktan sonra Bornova’ya vardık. 

Dövme garip bir olaydır. Sonu yoktur. Velhasıl, izmir hatırası olarak birer dövme daha yaptırdık 🙂 Kendisi bir an önce buraya yerleşmemiz gerektiğini, hayatın burada olduğunu ve burayı gördükten sonra buradan başka bir yerde yaşamayacağını anladığını söyledi. O’na hak verdim ve “amma şanslı herif” diye düşündüm. 

Bornova’da dolandıktan ve yine bir sürü fotoğraf çektikten sonra bizi Alsancak’ta bekleyen arkadaşlarımıza kavuşmak üzere yola çıktık. Cuma günü görüştüğümüz arkadaşlarımız da vardı bekleyenler arasında ve ne zamandır görmediğim canım arkadaşlarım da gelmişti o gün. Önce Kordon’da, sonra Cuma günü gittiğimiz yerde, sonra yine Kordon’da muhabbetlerimiz devam etti. İlerleyen saatlerde başka arkadaşlarım da geldi, hasret gidermeye çalıştık kısıtlı zaman diliminde. 

Saat 22.00 gibi İzmir’de yaşayan iki evli çift arkadaşlarımla görüştüm. Onları görmek de muhteşemdi. Her zaman ki gibi çok içtenlerdi. Dokunsalar ağlayacak moddaydım mutluluktan! Geçen gelişimde gittiğimiz Sardunya’s’a geçtik. Her ne kadar başka mekânlara gidilmek istendiyse de o kadar yorulmuştuk ki gözlerimiz kapanıyordu. 01.30 gibi ayrıldık. Ayrılmadan önce de bizi ertesi gün için kahvaltıya davet ettiler. Sözleştik. Pazar sabahı 10.00’da bizi Alsancak’tan alıp Bostanlı’ya götüreceklerdi. Otele gidip yorgunluktan sızdıktan sonra ertesi sabah kalktık. Ama yatmadan önce de valizimizi topladık çünkü maalesef yarın son gündü. 

17 Nisan Pazar

10.00’da arabamız geldi ve önce Karşıyaka’ya, oradan da Bostanlı’ya geçtik. Bizi mükemmel ev sahipliği ve muhteşem bir sofra bekliyordu. Yolda giderken ekşi maya kokulu mis gibi İzmir ekmeği, gevrek ve boyoz almayı da ihmal etmedik. 

Uzun bir masada yenen leziz yemeklerden sonra sohbet, kahve, İzmir manzarası derken hiç kalkmak istemedik tabii ama zaman daralıyordu. Uçak 20.05'teydi ve haliyle 19.00’da havaalanında olmamız gerekiyordu. Bizi 14.30’da Bostanlı’dan kalkan Konak motoruna yetiştirdiler, sağolsunlar. 

İzmir’e birlikte geldiğim kadim dostum İzmir’e hiç gelmemişti, İzmir’e duyduğum aşktan ve sevgiden o kadar çok etkilenmişti ki O da benimle gelmek istedi. Velhasıl kelâm, birlikte yola çıkıp İzmir’e geldik. O’nu Konak’a götürecektim, oradan Balçova’ya ve asansöre geçecektik tabii ki. Konak’ı dolaştık. Saat kulesinin önünde pozlarımızı verdik. Yürüyerek asansöre geldik. 

Asansör, 1907 yılında Musevi işadamı Nesim Levi tarafından Mithatpaşa Caddesi ile Halilrıfatpaşa Caddesi'nin arasındaki farktan dolayı zorluk çeken mahalle sakinleri için yaptırdığı 60-65 metre yüksekliğinde bir kule ve içindeki asansörle üst kata çıkılıyor. Üstte bir cafe var, izmir’i kuşbakışı görebiliyorsunuz. Tam bir panoramik manzara. Kuşbakışı demişken, Kadifekale’ye bu kez çıkamadık, oradan da manzara muhteşemdir yalnız biraz tehlikeli bir bölgedir, geçen sefer nasıl kaçtığımızı bilememiştik. 

Asansörün olduğu sokakta Türkiye aşığı olan Dario Moreno’nun da (babam çok sever) yaşadığı ev bulunuyor. Bir de Enrico Macias’ın elinde gitarıyla heykeli var.

Balçova’ya doğru devam ettik ve sonrasında otobüsle Alsancak’a geçtik. Aslında son bir kez Kordon çimlerde oturmaktı niyetimiz ama yağmur başladı. Çok ıslandık ve üşüdük. Kıbrıs Şehitleri üzerinde “Kekik” adındaki mekânda çorbamızı içtik. İzmir’li, canım kadar çok sevdiğim bir dost bize eşlik etti. Islanarak otele geçtik. Güvenlikten valizlerimizi aldık. Geldiğimiz gibi tekrar İzban’a atladık ve tam saat 19.00’da havaalanına vardık. Check-in ve boarding derken uçağımız 20.05’te hareket etti. 

En sevdiğim filmlerden biri olan ve senaryosu da yine en sevdiğim yazarlardan biri olan adalı Nick Hornby’den uyarlama High Fidelity’te John Cusack’ın canlandırdığı esas oğlan Rob Gordon’ın hayatı müzikti ve her şeyin playlistini yapmaktaydı. Rob Gordon, sıralamaları çok sever ve hayatında hep “en” diye başlayan listeler vardı. Benim de “en mutlu olduğum zamanlar” listemde İzmir hep ilk üçte. Döndüğümden beri depresyondayım. Her şey anlamsız geliyor. O kadar özlüyorum ki. Şimdiden uçak biletlerine bakmaya başladım bile. Arayı bu kadar çok açmayacağım artık. 

Değerli zamanlarından feragat ederek bize eşlik eden İzmir’deki canım arkadaşlarıma bir kez daha teşekkür ediyorum. Umarım bir gün orada yaşamak mümkün olur. Zira bu hayattan beklediğim tek şey İzmir’de yaşayabilmek…

Yasemin Kanat a.k.a Bayan Arıza