Evren Özer’den Film Kritiği: En Kongelig Affaere (Yasak Aşk)

Bayan Arıza tarafından 18 - Ağustos - 2017 tarihinde yazıldı.

Kıta Avrupası’nın tarihi hep ilgi çekmiştir ki sebebi Kavimler Göçü ile başlayan demografik değişimlerdir.Özellikle Avrupa’nın sarı saçlı mavi gözlü nesilleri bu Kavimler Göçü’nün neticesidir.Tarih özelinde bakacak olursak Aydınlanma Çağı denilen toplumsal olarak kendini yenileme,Hristiyan otoritenin sorgulandığı bir nevi geriye itildiği bu süreç kıta Avrupa’sının çehresini değiştirmiştir… 

İşte tam bu noktada karşımıza Danimarka tarihi odağından kıta Avrupa’sının aynasına bakıyoruz.A Royal Affair dönem filmi olarak gayet başarılı bir yapım,kostümler olsun mekanlar olsun gayet doyurucu.senaryo tekniği (senaryo aşamasında Bodil Steensen-Leth’in yazdığı Prinsesse af Blodet adlı kitaptan yararlanılmış) ve kurgusu ile akıcılığı sağlıyor.Oyunculular göz doldurucu,yasak bir aşk hikayesi üzerinden Danimarka tarihinin bir kesitine şahit olmaktayız… 

Konu olarak ise; 

İngiliz Prensesi Caroline,1776 yılında Danimarka Kralı 7.Christian ile evlendirilir.Birbirlerini hiç görmeden evlendirildikleri için,Caroline eşinin akli dengesinin bozuk olduğunu ancak Danimarka’ya gittiğinde öğrenir.İkisi de çok gençtir.Ülkeyi yönetmek kralın görevidir ama genç kral çocuksu ve dengesiz hareketleriyle güven vermediği için tüm kararları kabinedeki bakanlar alır. 
Christian’ın akıl sağlığı iyice bozulmaya başladığında saraya Almanya’dan özel bir doktor getirilir.Doktor Struensee,kralın güvenini kazanmakla beraber genç kraliçenin de aşkını kazanır.İkisi de özgürlükçü akımdan etkilendiğinden kralı yönlendirerek işkenceyi ve köleliği kaldırırlar.Halkın refahı için büyük atılımlar yapmaya çalışırlar.Bu durum kralın annesini, eski kabine üyelerini ile din adamlarını rahatsız eder.Doktor ve Kraliçe arasındaki gizli ilişkinin sarayda fark edilmesi an meselesidir ve dedikodular çıkmaya başlamıştır ve olaylar gelişir… 

A Royal Affair, Berlin Film Festivalinde Gümüş Ayı ödülüne layık görülmüş ve Danimarka’nın yabancı dilde Oscar adayı olarak Akademi’ye gönderilmiş. 

A Royal Affair kendi dönemindeki Rönesans akımının yazarlarından da ve şairlerinden de söz ediyor.Rönesans dönemindeki yazar ve şairlerin hem isimleri hem de yapıtlarından alıntılar yapıyor,dikkat çekiyor bir nevi kitap okuyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz ki bu çerçeve de film bize güzel bir panoramik ayna tutuyor dönemin içinde bulunduğu değişim rüzgarına… 

Mads Mikkelsen’den bahsedecek olursak Casino Royale ile tanıdım ki filmdeki kötü karakteri gayet başarılı bir şekilde canlandırmıştı.Daha sonra Die Tür ile değişik bir senaryo da kendini kanıtladı bence ki arkasına izlediğim Clash Of Titan,The Three Musketeers yardımcı rollerde muntazam bir oyunculuk çıkarmıştı.A Royal Affair’den sonra Jagten’i ben şahsen konu olarak beğenmedim ama oyunculuğu yine göz doldurucuydu.Doctor Strange ve Rogue One ile de yardımcı rollerine devam etti… 

Alicia Vikander kadın başrolde pek başarılıydı,önü açık gibi görünüyor.Bu filmden sonraki izlediğim filmleri Ex Machina (ben pek beğenmedim filmi ama kendi adına değişik bir deneyimdi) The Man From U.N.C.L.E (eğlenceli bir rolde başarılıydı) Jason Bourne (eh işte idare etti) şeklindeydi… 

Ve deli kral rolünde Mikkel Boe Følsgaard…daha önce onu Kvinden i buret (Kafesteki Kadın) da izlemiştim.Kendisinin rolü çok yoktu ama öyle bir büyüttü ki rolünü kısacık zaman diliminde filmin can alıcı sahnesinde damgasını vurdu.(ki o seri (3 film) ayrı bir inceleme konusu olur,tavsiye ederim.) Bu filmde de 2 başrolün yanında hiç de sönük kalmadı,kendi oyunculuğunu ve rolünü en az onlar kadar zirvede oynamış… 

İlgimi çeken hususlardan biri de filmin ismi…Orijinal isim En kongelig affære İngilizce çevirimi ‘A’ Royal Affair…’A’ hecesi belirsiz bir ismi nitelerken ‘The’ hecesi belirli bir ismi niteler.Bilinçli bir tercih gibi geliyor bana çünkü seyirciye ‘siz sarayda yaşanan bir yasak aşkı izliyorsunuz ya!(belirli) Derdim o değil anlattığım bambaşka bir şey(belirsiz)’ mesajını veriyor… 

Film bize bir ülkenin tarihini bugün bize anlatmaktan öte,hani toprağa bir tohum ekersin ve meyvesini bir zaman sonra verir ya! işte burada da tüm yaşananlar,bir fark yaratma,bir değişimi gerçekleştirme çabaları,bedeli ağır gibi görünse de ülke için hemen değil bir zaman sonra ve kalıcı olarak meyvesini vermesini anlatıyor.Danimarka tarihini (en azından aydınlanmaya giden sürecini),soylu sınıfı, aydınlanmanın toplumsal/siyasal kodlarını ve nedenini çok iyi aktaran bir döneme ışık tutmuş… 

Film seyirciye aydınlanma sürecinin içine düştüğü akıl tutulmalarını da çok güzel betimliyor. 
Örneğin krala eğlensin diye siyahi çocuk vermek,Voltaire'nin siyahiler hakkında yazdıkları ile ayrı bir anlam kazanır.Film bize ayrıca Avrupa'da 1700 ve 1800'lerin hiç de öyle aydınlanmış,temizlenmiş bir çağ olmadığını gözler önüne sererken toplumun genelinin avrupa başkentlerinde dahi insanlık dışı şartlarda yaşamasını,sokakların b*k götürdüğü ve sıçanlardan geçilmediği,hijyen ve temizlik için teknoloji ve bilim gerektirmediği rezilliği gösteriyor.Hatta Alexandre Koyre bilim tarihi yazılarında rönesans ve aydınlanmanın ortaçağ gibi karanlık bir dönem olduğundan bahseder.Reformun yapılması kilisenin ve din adamlarının gücünü avrupa'da hem siyasal hem de toplumsal alanda 19. yüzyıl sonuna kadar kıramadığını söylemiştir. 

Filmde bir aşk üçgeni var.Öncelikle doktorla kraliçe arasındaki ilişki klişelerden çok az beslenerek yansıtılmış ve daha da önemlisi filmi bu aşk üçgeniyle kral-kraliçe-doktor ya da doktor-kraliçe aşkıyla doldurmamışlar.Öte yandan dönemin Danimarkası’nı (halkın b*k kokusuyla yaşamaya mecbur kaldığı, ülkeyi yöneten kabinenin halkın lehine hiçbir yasayı kabul etmediği,çiçek hastalığının önüne geçebileceklerken geçmeyip milletin ölümüne seyirci kalmaları,soysuz soylu ve ruhban sınıflarının ahlaksızlıkları) ayrıntılı olarak işlemeyi başarmışlar.Kralın değişimi de doktorun halkçılığı-devrimciliği de neticede dincileri yönetimden uzaklaştırmış,halkın lehine pek çok yasayı yürürlüğü geçirtmiş ki bu aşk üçgeninden iyi bir sonuç çıkmış diyebiliriz. 

Finalde ele geçirilen otoritenin ve gücün nasıl insanları bir ego havuzuna düşürdüğünü görüyoruz.Halkın için devrimler yapmak,halkın için yasalar yapmak seni bir yere götürse de kibir tuzağına düştüğün an seni halkın nasıl başaşağı edeceği ‘’ben sizden biriyim’’ desen de son pişmanlığın fayda etmeyeceği nasıl da dersvari bir sonla anlatılıyor… 

Son söz filmdeki bir replikten olsun Jean-Jacques Rousseau'un der ki; 

"insan özgür doğar ama artık her yerde prangalarda." 

Herkese İyi Seyirler…