Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Match Point

Bayan Arıza tarafından 31 - Ağustos - 2013 tarihinde yazıldı.

“Bir tenis maçında topun çizgiye yaklaştığı anlar vardır. Biraz da şansın yardımıyla top içeri düşebilir ve kazanırsın. Ya da ileri gider ve kaybedersin. Gerçek bu kadar basit midir?”.

Hayatta şans faktörü ne kadar önemlidir bilirsiniz. Top fileye takılırsa hayatınız çıkmaz sokağa girebilir, ama top şimdilik fileyi geçmişse biraz daha şansınız yaver gidebilir. Bu gibi şeyler hayatın değişmez kuralları arasındadır. Woody  Allen sinemasının filmlerinden biri olan “Match Point” filminde dediği gibi “İyi olmaktansa, şanslı olmayı tercih ederim” diyen adam, hayatı anlamış adamdır.”

Allen sinemasına yakınlığım çok yeni oldu. Allen’ın hem yönettiği hem oynadığı film olan “Annie Hall” filmiyle Allen sinemasına giriş yaptım. Doğru bir tercih mi bilmiyorum  ama Allen’ın en başarılı filmlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. “Match Point” filminde de Allen sinemasının karakteristik özelliği yeniden beliriyor.  Annie Hall filmiyle kıyaslanması mümkün değil.

Aldatmak, seks, kadın-erkek ilişkileri, kader ve şans arasındaki bağlantılar filmin konusunu oluşturuyor.

Hikaye, genç tenis eğitmeni Chris Wilton’ın (Jonathan Rhys Meyers) Londra’ya taşınması ve bunun ardından İngiliz sosyetesinin önde gelen ailelerinden Hewettler’in oğlu Tom’a (Matthew Goode) özel dersler vermesiyle başlıyor.

Tom ile yakın ilişkiler kuran Chris daha sonrasında Tom’un nişanlısıyla tanışıyor. Tom’un nişanlısıyla tanışmadan önce kardeşiyle ilişkide bulunan ama bir yandan  Nora’ya aşık olan Chris aklı karmaşık şekilde ne yapacağını bilemiyor. Hem Chloe ile ilişkisini sürdürüyor, hem de Nora ile yasak ilişki yaşıyor.

Chloe ile evlendikten sonra da bu hareketleri değişmiyor. Bir yanda iyi biri olduğunu düşündüğü incitmekten korktuğu ve bebek isteyen Chloe, bir yandan arzulu bir kadın olan tutkuyla seks yaptığı kadın Nora.

Hikaye böyle ilerliyor. Dostoyevski’nin kitabı “Suç ve Ceza”dan alıntıların filme yansıtılması, film müziklerinin operayla  süslenmesi ve sekanslarıyla  film takdiri hak ediyor. Filmde diğer bir nokta Nora ile kaçamak ilişki yaşayan Chris Wilton’un yağmur altında sevişme sahnesi görülmeye değer.

Yasak ilişki, aldatmak, şans, kader bağlantılarıyla ilerleyen filmde filmin sonu  “Büyük entrikaların gerçekleşmesi için bazen masumlar da katledilebilir” mesajıyla son buluyor. Yeşilçam senaryolarına benzerliğini kurabileceğiniz, ama çoğu yabancı romantik filmde sonların ölüm değil de ayrılık olduğunu düşünürsek bu filmi diğer romantik filmlerden farklı bir noktaya taşıyor.

Tema olarak şans faktörünün metafor olarak  tenise benzetilmesi Allen sinemasını izleyenler için şaşırtıcı bir detay olmasa da filmde görülen güzelliklerden sadece birkaçı.  Nora karakterini oynayan Scarlett Johansonn vücut diliyle karşımıza çıkıyor bu filmde, seksi vücudunu ve kadınlığını kullanması dikkatlerden kaçmıyor, Chris Wilton karakterini oynayan Jonathan Rhys Meyers, Nora karakterini oynayan Scarlett Johansson’dan daha yüksek bir puanı hak ediyor.

Özetlemek gerekirse 2000’li yıllarda Woody Allen sinemasının Dostoyevski referanslarıyla, soundtrack’iyle, sekanslarıyla, senaryosuyla ve kadın-erkek ilişkilerini irdelemesiyle başarılı bulduğum bir film “Match Point”, topu fileden geçirmeye bakın, aksi takdirde hiç şansınız kalmayabilir.

Film biterken izleyiciye şu soru soruluyor. “Siz olsaydınız hangisini yapardınız? Aşk Mı Para mı?”

Altını Çizdiklerim;

 “Büyük entrikaların gerçekleşmesi için bazen masumlarda katledilebilir”

“Sofoklis der ki: “Hiç doğmamış olmak,belki de şükredilmesi gereken bir şeydir”

“Bir tenis maçında topun çizgiye yaklaştığı anlar vardır. Biraz da şansın yardımıyla top içeri düşebilir ve kazanırsın? Ya da ileri gider ve kaybedersin?  Gerçek bu kadar basit midir?”

Tom: “Ümitsizlik direncin kayboluşuna giden yoldur.”
Chris: Bence direncin kayboluşuna giden yol, inançtır.