Bayan Arıza “Kusmuk”

Bayan Arıza tarafından 13 - Mart - 2011 tarihinde yazıldı.

Kustu. Midesi berbattı. Kusarken sanki her şeyi kustuğunu düşünüyordu. Tüm bu olan biten midesinin isyanı değildi de, sanki başka bir şeydi.

“Lanet olası hayat” diye geçirdi içinden. Acı acı olmuştu ağzının içi. Boğazı yanıyordu. Dudakları kupkuruydu. Tam kafasını kaldırmıştı ki tekrar öğürdü ve içinde ne var ne yok her şeyi kustu. 

“Keşke etrafımdaki pislikleri de böyle temizleyebilsem”

Doğruldu. Ağzını musluğa dayadı, biraz su içti. En son yaşı çok küçüktü bu hareketi yaptığında. 

Gözleri doldu yine. Son günlerde çok fazla ağlıyordu. Bir arkadaşı şöyle demişti:

“Biliyor musun, ağlamak en üst mertebedir.”

“Hadi canım! Nasıl yani? Kutsandım mı şimdi ben?”

“Yok, öyle demek istemedim. Galiba son zamanlarda her şeyi içine atmışsın. Artık isyan ediyor için…”

“Hiçbir şeyi içime attığım yok. İçim neyse dışım da o. Ama fena halde bir duygusallık var, sorma gitsin ya! Neredeyse her gün ağlıyorum. Bazen otobüs beklerken süzülüveriyor yaşlar gözlerimden. Bazen de bir film izlerken…Bazen de sebepsiz yere…Eskiden böyle değildim ben.”

“Bu kadar katı olma, biraz kendine izin ver”

“Yaşlandım ben, ondan tüm bunlar…”

“Pek ilgisi yok yaşla. Sadece biraz daha dikkatli ol, çok kırılgansın çünkü, aç biraz gözlerini”

Yine ağlıyordu kahretsin. Yüzünü yıkadı. Ağzını çalkaladı. İşedi. Sifonu çekti ve mutfağa yöneldi. Saat kaçtı ki? 

“Bir daha bu kadar çok içmeyeceğim”. 

Her defasında kendine söylediği bir yalandı bu. Alka-Seltzer olsaydı evde bu kadar durum içler acısı bir hal almayacaktı… 

"Bir kahve içmeliyim, iyi gelir" diye geçirdi aklından. 

Su kaynamaya başlamıştı bile. 

Balkona çıktı. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Sayamayacağı kadar çok yıldız vardı o gece gökyüzünde.

Suyun sesini duymuştu. Sıcak suyu bardağına boşalttı. Karıştırdı. İlk yudumu aldı. Bardağı elinde tekrar balkona gitti. Hava çok soğuktu. Belli ki karın habercisiydi bu ayaz.

Kahvesini aldı. Mutfağın ışığını söndürdü ve karanlık holde ilerleyerek odaya doğru süzüldü. El yordamı ile ışığı bulup yaktı. 

Lanet olsun başı hâlâ berbattı. Sürekli kafasının arka tarafında devam eden bir ağrı vardı. Ağrı bazen duruyordu. Birdenbire şiddetleniyordu. Kafasının içine çekiçle vuruyorlardı sanki. Yatağa oturdu ve düşünmeye başladı. 

Bardağın içine üfledi ve bir yudum aldı bardağından. Neydi bu sıkıntı? 

Yataktan kalktı ve kitaplığa doğru yöneldi. Hoş, ne kadar kitaplık denebilirdi ki buraya. Sevdiği birkaç kitap. Defalarca okuduğu ve altlarını çizip, ufak notlar aldığı bir sürü kitap…

“Kurgulanmış şeyleri sevmiyorum. Bilim kurgu türüne ise zerre tahammülüm yok. Hiç zevk vermiyor bana. Duygu yok, ruh yok. Çok mekanik. Gerçek öyküleri seviyorum ben. Hani herkesin bir hikâyesi vardır ya. Boktan da olsa kendine hastır hani. İşte ben o  hikâyelere bayılıyorum…”

Charles Bukowski'yi çok seviyordu. "Seviyordu" demek demek O’na olan tutkusunu anlatmada çok sönük kalacaktır. Kesinlikle bir parçasının O olduğuna inanıyordu. 

Cihangir’de 60 metrekarelik bir evde yaşıyordu. Yaklaşık 2 sene olmuştu buraya taşınalı. Çoğunlukla sessiz ve sakin bir muhitti. Ancak gürültülü günler de oluyordu elbet. Kavgaları izlemek can sıkıntısına iyi geliyordu doğrusu.

Kitapları boşverip yatağa döndü. Beyninde korkunç bir patlama vardı sanki. Kafasını kaşıdı. Birden yine midesi bulandı. Hızla kalktı ve hemen tuvalete koştu. Eğildi ve kocaman deliğe bakarken yine o iğrenç, yakıcı ve pis duyguya kapıldı. 

Kustu. 

“Tüm pislikleri kusabilsem keşke…”

Bayan arıza (2000)